Dünya, “olduğu gibi olan” her şeydir.
(Wittgenstein)

…çünkü insan kendi yoluna
saptırılamazcasına düşmemiş,
kendi dürüst görüşünü trajik gururla yüklenmemişse,
“hakikat” tadını yitirir, yaşam acılaşır.
(Nietzsche)

Size bugün birinden bahsedeceğim. Kendisi geçen yıl Türkiye’ye yerleşen ve o gün bugündür aramızda yaşayan bir “yolcu”. Kim bilir belki yazın Kızılay metrosundan çıktığınız bir anda, Yüksel Caddesi ile Karanfil’in kesişiminde, Turhan’ın köşesinde yanından geçtiğiniz ve o an “herhangi bir sokak müzisyeni” diye düşünüp dinlemeden yolunuza devam ettiğiniz için hatırlayamadığınız biri. Ya da yolda yürürken uzaktan gördüğünüz ve “ahanda saçı sakalı birbirine karıştırmış, sırtında müzik aleti, dalgın yürüyen bir derviş, ne yapıyor la Tunalı’da?” diye birkaç saniyeliğine gülümseyerek fark ettiğiniz sonra da kentin yarı-kozmopolit haline bağlayıp unutuverdiğiniz biri.

Adı Ador Hooyar.  Ador, kökleri İran’a, ruhu köklerini saldığı topraklardan doğan bir müzik aletine, tambura bağlı bir “müzik adamı”. Onun için birçok tanımlama yapmak mümkün. Tanıdıkça, konuştukça, dinledikçe adının yanına birçok sıfat ekleyip çoğaltabilirsiniz. Ancak, kendisi için o “hiçbiri”.  Müziği tam da bu çoğaltılmış fazlalıkların karşısında durmak üzere icra eden bir “yolcu”.  Ankara ise onun için bir “yer” değil, Bilecik’ten uzanan bir “yol” ya da sürüp gitmekte olan yolunda bir soluk durak.  Onu Ankara’da herhangi bir yerde bulmanız mümkün değil. Her yerde müzik yaparken karşılaşmanız olası. Bazen kaldırımda, bazen bir kitap-cafe’de, etnik müzikler tınlayan bir barda ya da tıka basa dolu bir konferans salonunun sahnesinde. Yani ruhu hissettiği müziğe ait her yer onun için bir sahne, zaman mekan sınırı tanımaksızın. Ador, Ankara’da sadece müzik yapan bir müzisyen olmanın yanı sıra meraklısına def, tambur dersleri veren bir hoca.  Ve eline müzik aletini almamış olanlara yarı aksanı döndüğünce anlatan, aktaran bir hikayeci.

38 yaşında Tahran doğumlu bir tamburi olan Ador’un hikayesi de en az müziği kadar alternatif. Ailesi İran’da Yarsan’lar olarak bilinen bir topluluğa mensup olan Ador, hayata geldiği günden itibaren yaşama, insana, aşka ve hakikate ilişkin görüşlerini bu topluluktan beslenerek oluşturmuş. Daha beş yaşındayken tanıştığı müzik aletinin tellerini bir araç olarak kullanmış. Onun için müzik bir kapı değil ruhundaki mesajı aktarmak için kullandığı “dil”. İnsanlara bu dili kullanarak vermek istediği mesaj ise  “aşk”.  Bu aşk, günümüzde tüketilebilir cips gibi yarısı havayla dolu bir paketten ibaret hızlıca mideye indirilenlerden ziyade; daha çok Sufizm ve Zen öğretilerinden kulağımıza çalınan, “iyi insan” olma ve hakikate ulaşma yolunda kendini kaybederek ve kendinden uzaklaşarak yaşanan “aşk”.  Yani hayatı yaşanılır kılan bütün iyi eylemlerin özündeki “aşk”.

Kendisine ilk tanışmamızda ister istemez “İran’dan sonra neden Ankara?” diye soruyoruz. Çünkü Ankara’yı severek yaşayan bizler dahi, bir müzisyenin yola çıktığında burayı durak-mekân bilmesine önce bir şaşırıyoruz. Kendisinin cevabı ise hafif içimizi ısıtan türden. İran’dan ayrıldığında, amacı sadece kendisini özgürce ifade edip, müziğinin sınır tanımasına engel olan bütün durumları ortadan kaldırmak iken, Ankara’da bulduğu “aidiyet” duygusundan bahsediyor. Bir yere tamamen bağlanmamak adına Ankara’da yaşamasa da her hafta oğluyla birlikte müziğini burada icra etmek adına Ankara’da bulunmak ve beraberinde getirdiği bu kısmi yerleşik hal, Ador’u da ucundan Ankaralı yapmış. Ankara’nın hepimizin bünyesine nüfuz eden dingin, sarıp sarmalayan ve dinleyen hali ona da sıçramış olacak ki kentin içinde çokça yürümek, Kızılay’daki seyyar satıcılar ile dost olmak, tanımadığı insanlara dahi gülümseyerek bakmak ve müziğe en az kendisi kadar meraklı oğlunu yetiştirmek için bu şehrin değebildiği her noktasına izlerini bırakmış. Anlayacağınız Cemal Süreya’nın “en iyi kalpli üvey ana” tabirindeki Ankara, yine ve yeniden bir başka üvey için analığını yapmış, sarmış Ador’u.

Sokaklarda özgürce müzik yaparken yanına yaklaşan ve kendisi ile çalışmak isteyen müzisyenler ile başlayan ilk tanışıklıklar, ilerleyen dostluklar ve sıfırdan gelişen bir Ankara serüveni bir yıla çokça proje sığdırmış ve sığdırmaya devam etmekte. Onun için herhangi bir tıngırtı, müziğe dönüştürülebilecek yeterli bir veri. Sanat evrenselliğini tam da bu noktada dile getirmiş olacak ki Ador’un geldiğinde hiç lisan bilmemesi dahi mani olamamış ve olamamakta müziğini ifade etme arzusuna ve gücüne.

Anlatacak onca şeyi, kendisini dinletmek istediği koca bir başkent varken yani, aramızda yolu uzun bir Ador var anlayacağınız. Olur da ona, oğluna, bilmediğiniz ülkelerden işlenmiş tınısını gövdesine kazımış bir tambura, defe kulak vermek isterseniz Ador’u her yerde fark etmeniz olası. Hatta içinizde sadece dinleyici olmaktan ziyade icra etme gibi bir dürtü varsa, işi toprağından birine bırakmak da büyük şans.

Bizlere kendisini tanıma, dinleme, muhabbet etme ve dostluk geliştirme imkânı sunduğu için bu güzel yolcuya, Wittgenstein’in “olduğu gibi olan” deyiminin vücut bulmuş hali olan bu müzik adamına, tüm Lavarla ailesi olarak teşekkür ediyoruz. Umarız sizler de en kısa zamanda hayatınıza böyle saçı sakalı birbirine karıştırmış “garip bir derviş” ekleme imkanı elde edersiniz.

Dinlemek isteyenler için bir Ador:

Kendisini aşağıdaki hesaplarından takip edebilirsiniz:
Youtube / Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here