Sesini her duyduğumda; bana hep eski bir tanıdıkla karşılaşmışım gibi hissettirir Yekta Kopan. Kısa öyküleri; uzun yolculuklara çıkartır. Okuyucusuyla, izleyicisiyle arasında bir duvar yoktur. Samimidir. Zihninde kocaman bir kütüphane sakladığını düşünmüşümdür hep. Ankaralı’dır.  Ankara’nın griliğini sever. Her ne kadar yıllardır İstanbul’da yaşıyor olsa da; çocukluğu ve gençliğini burada bırakmıştır. İşte tam da bu sebeple; O’nun gözünden Ankara sokaklarında yürümek; biraz durup dinlenmek ve eskileri hatırlamak istedik.

Ankara’dan İstanbul’a geliş kararınız nasıl oldu? Buraya ait İstanbul’da bulamadığınız en çok özlediğiniz şey nedir?

İş nedeniyle göçtüm İstanbul’a. Doksanlı yılların ortasında, yaptığım işin Ankara’daki olanakları tükenmeye başlamıştı. Bir karar vermeliydim. Önce “denerim” diye düşündüm. Ama geliş o geliş, kaldım İstanbul’da. Bunu çok dertli bir şekilde söylemiyorum. İstanbul’un bana kattıklarını inkar edemem. Ankara’da bıraktığım dostlukları hep aradım. Ama bir şekilde kopmamayı da başardık. O dostlarla uzun sohbetleri özlüyorum. Neyse ki arada bir de olsa oturuyoruz yine sohbet masasına.

Üniversite yıllarınızda Ankara’da arkadaşlarınızla gittiğiniz, sohbet ettiğiniz, müzik dinlediğiniz mekanlar nerelerdi? Şimdi nereler?

Üniversiteden öncesine gitmek lazım. Türk Amerikan Derneği’ne, CSO’ya, sinema salonlarına, kitapçılara, sergilere… Üniversite yılları biraz da gece hayatı demek. Karpiç’ten A34’e, Mimarlar Derneği’nden Manhattan’a uzanan yıllar. O yılların kişisel hikayemdeki özel mekanlarından biri de Grafitti. “Raining Cats&Dogs” adını verdiğimiz bir grubumuz vardı. Doksanların başlarını yaşayanlar hatırlayacaktır. Grafitti’de çalardık. Şimdi Ankara ziyaretlerimde, dostlar nereye götürürse oraya gidiyorum. Ocak ayının sonunda geldim bir günlüğüne. Gece Manhattan’da bitti.

Ankara sizi gençlik döneminizde nasıl etkilemişti? Kentin ruhunu nasıl buluyorsunuz?

Uzun yürüyüşlerin ve uzun sohbetlerin şehridir Ankara. Bugün neredeysem, oranın merkezinde Ankara vardır. Doğrusuyla yanlışıyla. Eksiğiyle fazlasıyla. Kentlerin “tamamlanmış” ruhları yoktur. O eksik bölüm sizinle tamamlanır. Gençliğimde kendime ait bölümü ne kadar tamamlayabildim bilmiyorum. Herkes yaşadığı coğrafyaya kendi ruhundan bir şey üfler. Coğrafya da ona tabii. Karşılıklı bir ilişki bu. Ankara kimilerine göre “gri şehir”dir. Ben galiba, tam da bu yüzden seviyorum Ankara’yı. Siyaha da beyaza da eşit mesafede durabilme yeteneğini, gri gömleğini seviyorum.

Ankara’da kendinizi en iyi hissettiğiniz adres neresidir? Gözlerinizi kapatsanız Ankara’ya ait aklınıza ilk ne gelir? Veya neresi? Hangi koku? Hangi semt?

Çok zor soru bu. Yirmi beş yaşıma kadar yaşadığım her şeyi anlatmam gerekiyor. Bir şehri, sadece bir mekanla, bir anıyla anacak ve anlatacak biri değilim. Üstelik her yaşa, olaya göre değişir bu sorunun cevabı. Şöyle diyelim… Yıllarca türlü hayalle yürüdüğünüz bir cadde, hadi diyelim ki Cinnah Caddesi, günün birinde sevgilinizin sizi terk ettiği cadde olursa, bu sorunun cevabı değişecektir. Önemli olan “iyi hissetmek” değil, bastığım her köşeden anı biriktirebilmek benim için. Ama yine de sorunuzdan kaçmış olmamak için Tunalı Hilmi diyeceğim. Ankara’ya gittiğimde, Tunalı’ya uğramazsam, bir şeyler eksik kalır bende. Hiçbir şey yapmazsam, şöyle bir boydan boya yürümem gerekir. Koku meselesine gelince… Ne yalan söyleyeyim, bunu hiç düşünmemiştim. Bana güzel bir konu vermiş oldunuz. Düşüneceğim.

Çocukluğunuzdan aklınızda kalan Ankara’ya dair anlatabileceğiniz bir hikayeniz var mı? Gençlik Parkı’na gider miydiniz mesela?

Gençlik Parkı’nda kaybolmuşluğum bile var. Hayvanlara bakacağım diye fırlamışım annemin elinden. Tam bana göre bir davranış. Yıllar sonra, üniversite zamanlarında, aynı yerde, arkadaşım Levent Gönenç’in bir çizgi romanı için modellik yaptık. “Gerçek fonlardan faydalanacağım,” dedi Levent. Toprak Sergen’le beni aldı Gençlik Parkı’na götürdü. Biz Levent’in kafasındaki çizgi roman karesine göre poz vereceğiz, o da fotoğraflarımızı çekecek. Yanında da babasının pardösüsünü getirmiş. Toprak, pardösülü bir adam rolünde olmalı çünkü. Tuhaf tuhaf pozlar verdiriyor bize, yolun ortasında kavga eder gibi yapıyoruz falan. Güvenlikçiler tedirgin olmuştu halimizden. Çocukluk anılarına gelince… Çok var, çok. Ah o Kuğulu Park’ın dili olsa da konuşsa… Ya da konuşmasın. O anıların bana kalması daha iyi belki de…

Aspava’yla aranız nasıl?

Ben Kebap 49’cuyum. Kıymalı yumurtalı. Bir buçuk.

‘Üzgün Sardunyalar’ kimin öyküsü? Ankara’da aşık olmak zor mudur hakikaten? Puslu gri havasında aşk acılarımızı daha mı dipte daha mı tutkuyla yaşıyoruz sizce?

İçeriden bir soruyla vurmayın beni. Wolfgang Borchert’in beni her okuduğumda çarpan öyküsü. Ama sorunun nedenini anladım. Ankara’da o kitapla tanışma öyküm sarsıcıdır. Ne mutlu ki, aşkı Ankara’da ve bir öyküyle anıyorum. Aşık olmak kolaydır da, aşkı dolu dizgin yaşamak biraz zordur belki. Hemen aşk acılarına geçmeyin bence, o acı bütün coğrafyalarda uçlarda yaşanıyordur. Acılardan önce, aşkın güzel anlarını düşününün. Kıtır’da bir bira içimi sürede, sevgilinizle bir öykü konuştuğunuzu düşünün. İyidir öylesi…

Türk rock müziğindeki Ankara sound’unu nasıl buluyorsunuz? Ankara’dan fazla grup çıkmasını nelere bağlıyorsunuz?

Ankara’nın yalnızlığı, kişide bir yoğunlaşma yeteneği yaratır. Dinlediğiniz müziğin her notasını algılamak istersiniz. Sonra dostlarla konuşmaya başlarsınız. Kısıtlı olanaklar, ulaşılabilen her şeyin değerini sonuna kadar vermeyi gerektirir. Sadece müzikte değil, edebiyatta ve diğer sanat üretimlerinde de bu böyledir. O yoğunlaşma, çoğu zaman beraberinde nitelikli bir üretimi getirir. Üstünde çokça düşünülmüş, araştırılmış bir üretim. Müzikten gazeteciliğe, edebiyattan tiyatroya öyle çok isim var ki bu yolculuktan geçen. Tek üzücü konu, bu üretimlerin duyurulabilmesi ve üreticisini ekonomik olarak ayakta tutabilmesi için tek adresin İstanbul olması.

Ama Ankara’da “deniz yok”culara karşı cevabınız ne olur?

Haklılar. Ankara’da deniz yok. O yüzden ömrümüz denize değil, birbirimizin gözlerine bakarak geçti.

Ankara simidi: Günbatımı.
İzmir Caddesi: Okul.
Kuğulu Park: Gençlik.
Levni Kitabevi: Huzur.
Shades: Süleyman.
Barış Bıçakcı: Ruh aynası.
Hacettepe Üniversitesi: Beytepe.
TRT: Çocukluğum.
Ankara ayazı: Yün içlik.

*Sevgili Yekta Kopan’a bu güzel röportaj için sonsuz teşekkürler.

Kapak fotoğrafı içinse ink.84‘e teşekkür ederiz. Çizimlerine instagram hesabından, kendisine ise mail adresinden (arkakapak@hotmail.com) ulaşabilirsiniz.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here