<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ayşegül Turan, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/aysegult/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/aysegult/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 20 Jun 2026 06:07:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Ayşegül Turan, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/aysegult/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;</title>
		<link>https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 10:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[derya şensoy]]></category>
		<category><![CDATA[söyleyemedim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140620</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Derya Şensoy, tek kişilik gösterisi Diyemedim ile 7 Nisan akşamı CerModern’de Ankara izleyicisiyle buluştu. Şubat 2026’da çocukluğunun geçtiği Ses Tiyatrosu’nda prömiyer yapan Diyemedim, Şensoy’un kaleminden çıkan ve tek başına sahnelediği ilk oyun. İlk olmasına rağmen oyunu yazarların “ilk romanı” gibi bir kategoride değerlendirmek haksızlık olur çünkü içinde büyüdüğü Ses Tiyatrosu’nun birikimini sahneye taşıyarak perdeyi doğrudan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Derya Şensoy, tek kişilik gösterisi <em>Diyemedim</em> ile 7 Nisan akşamı CerModern’de Ankara izleyicisiyle buluştu. Şubat 2026’da çocukluğunun geçtiği Ses Tiyatrosu’nda prömiyer yapan <em>Diyemedim</em>, Şensoy’un kaleminden çıkan ve tek başına sahnelediği ilk oyun. İlk olmasına rağmen oyunu yazarların “ilk romanı” gibi bir kategoride değerlendirmek haksızlık olur çünkü içinde büyüdüğü Ses Tiyatrosu’nun birikimini sahneye taşıyarak perdeyi doğrudan profesyonel ligde açmış.</p>
<p><em>Diyemedim</em>&#8216;de Derya Şensoy, kilo aldığı dönemde maruz kaldığı tepkileri trajikomik bir dille anlatırken, günümüzde giderek bir ticaret kalemine dönüşen sağlık sektörünü de ikinci bir manşet olarak açıyor. Eğer sekiz sütuna manşet, ilişkilerdeki sınır ihlaliyse yani bir insanı gözümüzle tartmak, görünüşüne göre değerlendirmek ve bunu patavatsızca dile getirmekse, ikinci manşet de çözümü hızla paketleyip satan ama meselenin özünü ıskalayan bir yaklaşımda.</p>
<p>Bu vesileyle, Amerika’daki üniversite yıllarından beri takip ettiğim, verdiği ilhamla 2013’te kitaplığımı renklere göre düzenlediğim, evdeki saksılara lego adamlar eklediğim Derya Şensoy’a mikrofon uzattım. 36 yaşında kendisine yeni bir alan açan Şensoy ile dizi ve sinema oyunculuğundan illüstrasyona, takı tasarımından oyun yazarlığına uzanan çok yönlü üretimini konuştuk.</p>
<p><strong><em>Diyemedim</em> bir fikir olarak nasıl doğdu? Perdelerini bu sezon açan bu oyunun perde arkası ne kadar sürdü ve nasıl bir süreçti?</strong></p>
<p><em>Diyemedim</em>, benim bir yas ve depresyon sürecimde ortaya çıktı aslında. O dönem içinden geçtiğim süreçleri mizahi yolla anlatan bir oyun. Başımdan geçenleri bütün çıplaklığıyla anlatmanın zor olacağını düşünerek yazarken çok kez kendimle yüzleşmenin daha zor olduğunu fark ettim. Çok kez öfkelenip, kırılıp, küsüp bilgisayarın başından kalktım. Çok kişisel bir hikaye aslında ama anlattıklarımın her izleyicide bir başka yansıması olduğuna eminim. Uzun bir yazma dönemi geçirdim diyebilirim. Zaman zaman başından kalkıp aylarca tekrar bilgisayarı açmadığım da oldu. Ama bu tekst tamam artık hadi dedikten sonra 3 aylık bir prova sürecinden sonra seyirciyle buluştu oyun.</p>
<figure id="attachment_140634" aria-describedby="caption-attachment-140634" style="width: 1080px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-140634 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer.jpg" alt="" width="1080" height="1440" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer.jpg 1080w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer-768x1024.jpg 768w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /><figcaption id="caption-attachment-140634" class="wp-caption-text">Fotoğraf: <a href="https://www.instagram.com/erdalmutluerstudyo/" target="_blank" rel="noopener">Erdal Mutluer</a></figcaption></figure>
<p><strong>Öfkenin, tek kişilik bir oyuna dönmesi bana Hırvatistan’ın Zagreb şehrinde bulunan Museum of Brokenship Müzesi&#8217;ni hatırlattı. Ayrılık acısının bir müzeye dönüşmesi&#8230; Benzer şekilde, temsil sonrası izleyenler bıraktığınız cam fanusa kendi diyemediklerini yazıyorlar ve böylece oyun, izleyenlerin de duygudaşlık kurmasıyla seanssız bir terapiye dönüşüyor. Siz bu dönüşümü nasıl tanımlıyorsunuz; <em>Diyemedim</em> sizin için bir oyun mu, yoksa izleyiciyle birlikte dönüşen kolektif bir deneyim mi?</strong></p>
<p><em>Diyemedim</em> tek kişilik, tek perde bir oyun öncelikle. İzleyicinin “diyemediklerini” benimle paylaşıyor olması fikriyse aslında karşılıklı kurduğumuz bir bağ. Bence oyunu izledikten sonra birçok izleyicide derin bir oh çekme hissi oluyor çoğu zaman. Ya da bir cesaret alma durumu izlediği hikayeden ve “diyemediği” bir şeyi yazma. Bu anlamda terapötik diyebiliriz belki de…</p>
<p><strong>Aslında siz &#8220;diyebilen&#8221; biri değil misiniz? Oyun başında gerekli uyarı yapılmasına rağmen oyun sürerken çekim yapmaya çalışan bir izleyeni uyardınız mesela.</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle diyebilen birisiyim! Oyun sırasında fotoğraf ve ya video çekiliyor olmasının en önce sahnedeki insanın konsantrasyonunu bozması, dikkatini dağıtması büyük bir problem! Aynı zamanda yanındaki izleyicilerin de dikkatini dağıtan ve oyunu bölen bir durum. Ayrıca yasak!</p>
<p><strong>Prömiyer akşamı aynı zamanda doğum gününüzdü. Bu, kendinize verdiğiniz bir doğum günü hediyesi mi? Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde söylediği gibi, 35 yaşın yolun yarısı olduğuna inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Doğum günü hediyesi gibi düşünmedim aslında. Bir tarih seçmem gerekiyordu, 7 Şubat da hafta sonuna denk gelince o zaman 6 olmasın, 8 olmasın, doğumgünüm olsun, uğurlu gelir diye düşündüm. 7 uğurlu sayım zaten, <em>Ferhangi Şeyler</em> de 7 Mart’ta başlamıştı. 7’nin uğuruna inandım diyelim. Babam da 36 yaşındaymış <em>Ferhangi Şeyler</em>’e başladığında.</p>
<p>Yaş 35, yolun yarısı değildir umarım bu arada.</p>
<p><strong>Cin Ali’nin yaratıcısı öğretmen Rasim Kaygusuz ve ailesinde, şarkıcı Karsu’nun eşi ve ailesinde ve hatta bilim insanı Cahit Arf’ın eşinde ve sizde gözlemlediğim benzer bir aile desteği var. Bence bu, başarıyı sürdürülebilir kılan, başarının üzerinde çarpan etkisi yaratan bir şey. Aile desteğinin üretiminizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız? Sizce bu destek, bir insanı nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Biz birbirimize çok düşkün bir aileyiz. Bence ne iş yaparsanız yapın, ailenizin, eşinizin desteği çok çok önemli. Çok da keyifli! Bir kere yaratıcı işlerde süreci çok daha kolaylaştıran bir destek bu. Çünkü bir şey üretme dönemleri sancılı olabiliyor. Bu destek her zaman “aferin, harikasın” değil; “bugün olmadı, ama yarın yeni bir gün” diyen bir destek. İnsanın yaratıcılığının, üretme ve devam etme hevesinin desteklenmesi tabii ki çok büyük bir motivasyon.</p>
<p><strong>Bir Ankaralı olarak Ses Tiyatrosu’nu, ilk defa Ekim 2025’te <em>Şahları da Vururlar</em> oyunu ile gördüm. Özgün işlevini korumuş, kültürel miras niteliğindeki 140 yıllık tarihi yapısıyla, Ferhan Şensoy’un oyunun başlamasını bekleyen misafirine eşlik eden sesiyle o kadar etkileyici bir yer ki… Duvarlarında asılı geçmiş oyun afişleri, Ses Tiyatrosu’nun adeta özgeçmişi gibi. Bugün inanıyorum ki Ses Tiyatrosu, Türkiye’deki her tiyatro severin, mimari ile ilgilenenlerin, en az bir kere görmesi gereken bir yer. Yerli turistin İstanbul planlarına eklenmeye değer bir durak. &#8220;Tadilat gerekse ne kadar zor&#8221; diye düşündüğümü hatırlıyorum bir de. Sahi ne kadar zor?</strong></p>
<p>Bu başlı başına bir röportaj konusu ve sorusu. Tabii ki restore edilmesi gerekiyor. Ve tabii ki bu bizim ya da şahısların tek başına altından kalkabileceği bir yük değil. Bununla ilgili görüşmelerimiz de oldu aslında. (Burada kişilerin ve kurumların adını vermeyi artık anlamlı bulmuyorum.) Biz Ortaoyuncular olarak Ses Tiyatrosu’nu yaşatmak ve binanın var olan kondisyonunu korumak için elimizden gelen her şeyi, bazen elimizden gelenden fazlasını yapıyoruz.</p>
<figure id="attachment_140633" aria-describedby="caption-attachment-140633" style="width: 1969px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-full wp-image-140633" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-scaled.jpeg" alt="" width="1969" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-scaled.jpeg 1969w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-231x300.jpeg 231w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-788x1024.jpeg 788w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-768x998.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-1182x1536.jpeg 1182w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-1576x2048.jpeg 1576w" sizes="(max-width: 1969px) 100vw, 1969px" /><figcaption id="caption-attachment-140633" class="wp-caption-text">Ses 1885 Ortaoyuncular Tiyatrosu. Fotoğraf: Ayşegül Turan</figcaption></figure>
<p><strong> 80 dakikalık oyunda ezberiniz hiç şaşmadı. Oyunun dekoru ve ışıklandırması da çok güzeldi ve bunların oyun içinde size zamanlama ve içerik açısından hatırlatıcı unsurlar olduğunu düşündüm. Amerika’da aldığınız illüstrasyon eğitiminin size katkıları neler oldu? İllüstrasyon alanında yaşadığınız ve çok görünür olmayan ama üstesinden geldiğiniz bir telif süreci de var. Bu deneyim size neler öğretti?</strong></p>
<p>Ben çocukluğumdan beri resim çiziyorum ve bunu çok seviyorum. Aldığım eğitim de aslında bu çok sevdiğim şeyi profesyonel olarak yapma şansı tanıdı bana. Telif konusuna gelince, bu bize okulda neredeyse ilk öğretilen şeydi: Bir iş aldığınızda, çizim yaptığınızda bunu müşteriye yollarken mutlaka kendinize de yollayın (mail olarak). Bu zaten sizin o işi ne zaman yaptığınızı kayıt altına alırken aslında çizimin/işin size ait olduğunu da kanıtlayan bir belge niteliğinde. Ben de aslında bu süreçte emeğimin de vaktimin de çalınmış olmasına üzüldüm en çok. Uzun bir süreç oldu ama mahkeme tarafından da haklılığım kanıtlanmış oldu.</p>
<p><strong>Çocukken magazin bültenlerinden kulağımızda kalan bir Sibel Can cümlesi var: &#8220;Kilo aldım, gelemem.&#8221; Siz bu ezberi nasıl bozdunuz?</strong></p>
<p>Bozdum mu? Bilmiyorum ki. Bence ben başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim sadece. Bence birçok kişi de aslında benim gibi düşünüyor ama yeterince dile getiremiyoruz. “Diyemiyoruz” yani. Ben sonunda dedim.</p>
<p><strong>Bundan belki 15 yıl önce Lego adamlı bileklikler tasarlayıp sattığınızı hatırlıyorum. Televizyon dizilerinde, sinema filmlerinde oyunculukla devam ettiniz. Şimdi tek kişilik bir oyun da yazdınız. Oyunculuk, tasarım ve yazarlık arasında gidip gelen çokyönlü bir üretiminiz var. Bu anlamda size ilham veren isimler kimler?</strong></p>
<p>Annem ve babam. Ben üretimin hiç bitmediği bir evde büyüdüm. Buna şahit olmak beni hem çok besledi hem de hayatın nasıl yaşanması gerektiği konusundaki vizyonumu genişletti diyebilirim. Üretmek, çalışmak, bunlar bana iyi gelen şeyler. Hata da yapılır, başarılı olunur, başarısız da olunabilir, ama “devam etmek”, “pes etmemek” bana anne ve babamın öğretisidir.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur</title>
		<link>https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 09:09:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Eller Heykeli]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Anıtı]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Yurdanur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140522</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>ABB Miras’ın 13 Şubat 2025 tarihinde Erimtan Müzesi’nde gerçekleştirdiği Ozan Sağdıç etkinliğinde Metin Yurdanur’u dinledikten sonra, denk geleceğim ilk etkinliğine gideceğimi biliyordum. Yurdanur, Sağdıç için hazırladığı hediyeyi takdim ederken yaptığı konuşmasında, Ankara Garı’nın önündeki heykelden neden para almadığını kişisel tarihinden bir hikayeyle açıkladı. Anlatırken onun, dinlerken benim gözlerim doldu: “Bu parça, gar patlaması sonrası ABB [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABB Miras’ın 13 Şubat 2025 tarihinde Erimtan Müzesi’nde gerçekleştirdiği Ozan Sağdıç etkinliğinde Metin Yurdanur’u dinledikten sonra, denk geleceğim ilk etkinliğine gideceğimi biliyordum.</p>
<p>Yurdanur, Sağdıç için hazırladığı hediyeyi takdim ederken yaptığı konuşmasında, Ankara Garı’nın önündeki heykelden neden para almadığını kişisel tarihinden bir hikayeyle açıkladı. Anlatırken onun, dinlerken benim gözlerim doldu:</p>
<blockquote><p>“Bu parça, gar patlaması sonrası ABB Miras’ın talebi üzerine yaptığım anıt heykelden. Ondan para almadım. Şükrü amcamız 1917 yılında Filistin’de şehit düşmüş, Süleyman amcamız Çanakkale Savaşı’nda kaybolmuş, büyükbabam Bahri ise Sakarya muharebelerinde aklını yitirmiş. Büyük babaannemiz, devlet tarafından kendisine bağlanmak istenen maaşı, ‘Oğlum vatan için şehit oldu, onun için bir bedel istemiyorum’ diyerek reddetmiş.”</p></blockquote>
<figure id="attachment_140523" aria-describedby="caption-attachment-140523" style="width: 672px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-140523 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla.jpg" alt="" width="672" height="895" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla.jpg 672w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 672px) 100vw, 672px" /><figcaption id="caption-attachment-140523" class="wp-caption-text">Heykeltıraş Metin Yurdanur, fotoğrafçı Ozan Sağdıç’a hediyesi olan anıt heykelle ilgili konuşurken (13 Şubat 2025 / Erimtan Müzesi -Ankara)</figcaption></figure>
<p>Bunun üzerine, ilkokulu bitiren babası, ailenin geçimini sağlamak için Eskişehir’e gitmiş ve Tatar ustaların yanında demir, çelik ve ahşap ustalığını öğrenmiş.</p>
<p>Nitekim, Kült Kavaklıdere’de 4 Nisan 2026’da Kavaklıderem Derneği tarafından gerçekleştirilen “1927’den Günümüze Heykelin Yolculuğu” başlıklı söyleşide, Yurdanur kendisini “Eskişehir’de Demirci Hafız Usta’nın oğluyum ben, 1951 doğumlu,” diyerek tanıttı. “Eskişehir Atatürk Lisesi’nde okudum, sonrasında gittiğim Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü bana yuva oldu. Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı Tonguç olmasaydı, ben bugün bir araba tamircisiydim.”</p>
<p>Üreten insan için beslenme saatinin 40 dakikalık bir teneffüsle sınırlı olmadığını kendisi de söyleşinin ilerleyen kısımlarında şöyle vurgulamış oldu:</p>
<blockquote><p> “1979 yılında Ankara Garı önüne yerleştirilen, Nasreddin Hoca&#8217;yı bir Hitit aslanı üzerinde betimleyen eserim, şehirdeki ilk sivil heykel olma özelliğini taşır. Ustalık eserim olduğu söyleniyor. Artık böyle heykeller yapmıyorum çünkü hava yok, su yok, doğa yok… Nerden besleneceğim?”</p></blockquote>
<figure id="attachment_140524" aria-describedby="caption-attachment-140524" style="width: 901px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140524 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2.jpg" alt="" width="901" height="935" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2.jpg 901w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2-289x300.jpg 289w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2-768x797.jpg 768w" sizes="(max-width: 901px) 100vw, 901px" /><figcaption id="caption-attachment-140524" class="wp-caption-text">Metin Yurdanur, Abdi İpekçi Parkı’nda yer alan <em>Eller</em> heykeli (1979) hakkında konuşurken yaşadığı şehirle kurduğu güçlü bağ hissediliyor: “Sıhhıye meydanına ‘el’ koydum. Oranın manevi hakkı bana ait.”  (4 Nisan 2026 &#8211; Kült Kavaklıdere)</figcaption></figure>
<h2>Çocukluk hiçbir yere gitmiyor</h2>
<p>Yurdanur’un heykeltıraşlığa giden yolu, çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği üç bin yıllık Frigya, Roma ve Selçuklu uygarlıklarının kalıntıları arasında saklı.</p>
<p>“Sivrihisar üç bin yıllık bir kasaba. Antik Roma medeniyeti kalıntıları, bizim atölyenin yanındaki boş meydanda yığılı olarak dururdu. Onların üzerinde oyunlar oynardık.”</p>
<p>Sanatçının çocuklukla kurduğu bu bağ, bana Seattle’da Kasım 2024’te gezdiğim Chihuly Garden and Glass müzesini hatırlattı. Dale Chihuly’nin, yıllar sonra sanatçı olup büyük cam parçalarla uğraşırken yaptığı şeylerden biri de çocukluğundaki bahçe. (‘<em>The artist has said that memories of his mother’s garden serve as inspiration for these ‘gardens of glass’</em>.) Çocukluk, üzerinden onlarca yıl geçse de hiçbir yere gitmiyor.</p>
<h2>Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi</h2>
<figure id="attachment_140525" aria-describedby="caption-attachment-140525" style="width: 681px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140525 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi.jpg" alt="" width="681" height="907" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi.jpg 681w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 681px) 100vw, 681px" /><figcaption id="caption-attachment-140525" class="wp-caption-text">Sivrihisar Metin Yurdanur Açık Hava Müzesi (Eylül 2024-Eskişehir)</figcaption></figure>
<p>Sivrihisar bugün, işte o çocuğun yüz bin metrekarelik alana yayılan eserlerine, <a href="https://lavarla.com/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi/" target="_blank" rel="noopener">Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi</a>’ne ev sahipliği yapıyor. Müzeyi gezdiğinizde bu ülkenin sanatla bilimi kol kola tutan, ülkenin taşına toprağına işlemiş, izi silinmez kurucu ruhunu hatırlıyorsunuz. Yaşar Kemal, Dadaloğlu, 104 yaşında vefat eden son Çanakkale gazisi Gazi Hüseyin Kaçmaz, Rize için ağ çeken balıkçılar, sergilenenler heykellerden sadece birkaçı. Ankaralıların günübirlik de ziyaret edebileceği, insanoğlunun sahip olabileceği yeteneklere ve kültüre hayran bırakan bir yer burası.</p>
<p>Yurdanur’un heykellerini yerleştirirken gösterdiği özen de dikkat çekici. Dayanışma temalı heykel, müze alanının Ermeni Kilisesi’ne en yakın noktasında. Sanatçının, mekan ile anlam arasındaki ilişkiyi bilinçli bir şekilde kurduğu açık.</p>
<figure id="attachment_140526" aria-describedby="caption-attachment-140526" style="width: 226px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140526 size-medium" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar-226x300.jpg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar-226x300.jpg 226w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar.jpg 730w" sizes="(max-width: 226px) 100vw, 226px" /><figcaption id="caption-attachment-140526" class="wp-caption-text">Dayanışma Heykeli (Eylül 2024 / Sivrihisar Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi)</figcaption></figure>
<p>Benzer şekilde 4 Nisan 2026’da Kavaklıdere’deki söyleşisinde Yurdanur, <em>Su Perileri</em> heykelinin CerModern’deki mevcut yerinden duyduğu memnuniyetsizliği paylaştı. Yaşadığı şehri tanıyan, günümüzden haberdar bir yapısı var. Kızılay’da Yüksel Caddesi ile Konur Sokak kesişiminde yer alan ve bugüne kadar birçok protestonun buluşma yeri olmuş <em>İnsan Hakları Anıtı </em>için söyleşide gelen “En politize olmuş heykeliniz, İnsan Hakları heykeli mi?” sorusuna verdiği cevapta Yurdanur,  <em>Behzat Ç</em> dizisinde geçen bir Behzat Amir repliğini hatırlattı: “Siz n’apıyonuz la yine? Heykeli mi bekliyonuz?”</p>
<h2>“Kamusal alana anıt heykel yapmak zorun zorudur”</h2>
<p>Ulus’ta 24 Kasım 1927’de açılışı yapılan <em>Zafer Anıtı</em>’nın ilk isminin “Utku Anıtı” olduğunu da bu söyleşide öğrendim. Aradaki farkı anlamak için sözlüğe bakmam gerekti. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “utku”, “zafer” olarak geçiyor. Dil Derneği’nin sözlüğünde ise “Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına erişilen mutlu sonuç, yengi, zafer” olarak. Tamam, şimdi oldu.</p>
<p>Sıhhıye’deki <em>Hitit Güneş Kursu</em>’nun, Ankara’nın ilk sivil heykeli olduğunu ifade eden Yurdanur, Türkiye’den yurtdışına yüksek öğrenim için gönderilen ilk heykeltıraş Nusret Suman’ı da eseriyle andı. Kamusal alana heykel yapmanın zorluğunu ise şöyle ifade etti: “Kamusal alana heykel zor iştir. Kitabı alan okur, şarkıyı isteyen dinler ama kamusal alandaki heykeli herkes görür.”</p>
<p>Anıtkabir’deki Aslanlı Yol heykel grubunun heykeltıraşı Hüseyin Anka Özkan için “Bir eli benim iki elim büyüklüğündeydi, ‘Bu yıl yoruldum’ dediğinde 90 yaşındaydı,” demesi, kendisine henüz yorgunluğu yakıştıramadığının bir işareti aslında.</p>
<p>Söyleşi sonrası yanına gittiğimde “En genç sendin,” dedi. Öğretmenlikten gelen sınıf hakimiyeti. Bu hakimiyetle salonun söyleşiye katılımını sağladı, söz verip unutmadan üzerine konuştu, konuyu toparladı. 75 yaşında berrak bir zihni, iki saatin nasıl geçtiğini anlamamızı sağlayan bir mizah anlayışı vardı.</p>
<h2>“5 bin yıl garanti veriyorum”</h2>
<p>Olgunlar Sokak’taki <em>Madenci</em> (1991), Erzurum’daki <em>Nene Hatun</em> (1998), Gençlik Parkı’ndaki<em> Cumhuriyet</em> (2009), Çanakkale’deki <em>Lozan Mübadilleri</em> (2012) heykelleriyle tanınan Metin Yurdanur, yıllara yayılan bir üretimin ürünü olan heykelleri için “Siz nasıl buzdolabı alırken satıcı garanti veriyorsa ben de heykellerim için 5 bin yıl garanti veriyorum,” diyor. Zamana karşı bir meydan okuma.</p>
<p>Belki de bu yüzden, Yurdanur’un heykellerine bakarken dünü, bugünü ve yarını görüyorsunuz. Çünkü bazı şeyler gerçekten kaybolmuyor. Çocukluk gibi. Cumhuriyet’in eğitim politikalarıyla yeşeren hayatlar gibi. İyi yapılmış bir heykel gibi.</p>
<hr />
<p>Kapak fotoğrafı: Sema Çavdar</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?</title>
		<link>https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 08:59:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[akademide yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[great displacement]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140438</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Emekli öğretmen Nagehan teyze evlilik yıl dönümlerinde eşinden şiir istemiş. Adil amca gözün aydın! Artık yapay zeka var. Nagehan teyze şiir istediğinde ona yazdırabilirsin, söyle torunlara! Dün yapay zeka ile yazılmış ilk apartman duyurusu hanemize ulaştı. Dönem özetidir bu. Arkadaş sohbetlerine &#8220;Ne olacak bu memleketin hali?&#8221;nden sonra yeni bir başlığın eklendiği günlerdeyiz: “Sen nasıl kullanıyorsun?” 11 yaşındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Emekli öğretmen Nagehan teyze evlilik yıl dönümlerinde eşinden şiir istemiş. Adil amca gözün aydın! Artık yapay zeka var. Nagehan teyze şiir istediğinde ona yazdırabilirsin, söyle torunlara!</p>
<p>Dün yapay zeka ile yazılmış ilk apartman duyurusu hanemize ulaştı. Dönem özetidir bu. Arkadaş sohbetlerine &#8220;Ne olacak bu memleketin hali?&#8221;nden sonra yeni bir başlığın eklendiği günlerdeyiz: “Sen nasıl kullanıyorsun?” 11 yaşındaki yeğenim, yazdığı öykü için görsel oluşturuyor. İki çocuk babası arkadaşım, eve bir şey yapacağında evin fotoğrafını yükleyip önce onun üzerinde deniyor. Saçını düzleştirirken sesli makale tartışan arkadaşım da var, “Jung gibi yorumla” komutuyla gördüğü rüyaları yorumlatan da.</p>
<h2>“Çevrimiçiyse yaşıyordur”dan “tek muhatap yapay zeka”ya</h2>
<p>Bir gün bankada, seyahat sağlık sigortası yaptıracağım, Amerika tek seçenek olarak gelmiyor. Bankadaki kadın cevap bekliyor. Cevabı yapay zeka verdi. Yıllar sonra Pinterest hesabıma baktım, migren için klasör açmışım. Şimdi yapay zeka, aile hekimim. Spor hocası, terapist, diyetisyen, avukat… Buna literatürde “büyük yer değiştirme (great displacement)” deniyor. Kendinize rasyonel bakamıyorsanız, aklınıza bir film repliği takıldıysa, “Bir de bunun için bir başka uygulama daha indirmek istemiyorum!” diyorsanız yapay zeka günlük hayatta iyi bir başvuru noktası.</p>
<p>İş hayatında da. Ben önceleri aklıma gelen araştırma konu önerilerini 10 üzerinden puanlatıyordum. Başka bir ülkeye gitmeden o ülkeden fikrimi destekleyebilecek şirketlerin adını yapay zekadan öğrenip internette araştırıyordum. Böylece kıtalararası toplantılarda fikrimi daha rahat anlattım. Doktora yaparken performansımı da yorumlatmıştım. Bir nevi<em> freelance</em> doktora yapan öğrencilerin veli toplantısı.<em> Serbest çalışan doktora öğrencisi mi? Havaalanında sahipsiz bırakılan bagaj gibi bir şey herhalde</em>&#8230; Geçtiğimiz aylarda da benim “Bunu dokuyan kör oldu” misali Excel&#8217;e işlediğim veri tabanını, yapay zeka derin araştırma modunda, en uzunu 44 dakika sürecek şekilde analiz etti. 2022&#8217;de aylarca hücre hücre yaptığım analizi… Üstelik sorularımı dört farklı kişiye soruyor, ancak cevaplar toplandıkça veritabanını güncelleyebiliyordum. Şimdilerde “Cevap gelsin de devam edeyim” tarihe karıştı. Hoca hep yanınızda, cevaplar hep önünüzde.</p>
<p>Aynı bölümden dört kişi konferans bildirisi yazıyoruz; yapay zeka ile düzeltilmiş metinler, yazılan e-postalar havada uçuşuyor. Doktora yaparken benden sorumlu olan post-doc&#8217;u, olur olmaz yerlere eklediği “as well as”lerden tanırdım. 500 küsur sayfalık bildiri kitabında cümlelerinden tanıdığım yazarlar var. Yapay zeka işte bu “birbirimizi tanıma halimizi” elimizden alacak. Bir arkadaşımın bugünlerde neyle meşgul olduğunu, hayatının bu döneminde nelerden geçtiğini bana gelmeyen sorulardan bilemeyeceğim. Yapay zeka ile halletmiş olacak. Ben de bir zaman sonra “Ne yaptın o işi?” diye soramayacağım. Oysa “Çevrimiçi görünüyorsa yaşıyordur, paylaşım yapıyorsa iyidir” bölümüne daha yeni gelmiştik.</p>
<h2>Bize kalan “doğru soruyu sormak”</h2>
<p>Her zaman erişilebilir olan bu telefonla joker hakkının, Nobel ödüllerinden sonra kaşesi arttı. İnternet paketi gibi yeni bir masraf kalemimiz oldu. Peki cevapların önümüze hızla serildiği bu dönemde bize kalan ne? Bize sanırım doğru soruyu sormak kaldı. Ve belki en kısa sürede sormak. Ama bazen dilinizden anlamıyor değil mi? En iyi sonucu alacağınız komutu yazabilmek, yeni bir dil öğrenmek gibi. İşte o yetkinlik, yeni bir meslek oldu. Adını, “istem mühendisliği” koydular: <em>prompt engineering</em>.</p>
<p>İnsanın yapay zeka uygulamalarıyla ilişkisi bile eskiyor, değişiyor. İlk yıl, yeni yılını kutlamışım. Fark edince ikinci yıl da kutladım. Üçüncü yıl kutlamadım. Ona bir isim vermeyecek kadar ilişkimizi seviyeli tutuyorum, önce selam verip sonra teşekkür ediyorum. Ediyordum yani eskiden. Yani eski dediysem işte geçen sene! Bu alandaki gelişmeler o kadar hızlı ki yeni çıkan uygulamalara gelen özellikler polis radyosu hızında sözlüklerde paylaşılıyor. Jeolojik kesitlerde en yaşlı birimin en altta yer alması gibi, yeni çıkan yapay zeka uygulamaları hakkında yazılan notlar da sayfa numarası küçüldükçe dijital bir stratigrafi içinde maziye gömülüyor.</p>
<h2>Bilmek ile akıl etmek arasındaki fark</h2>
<p>Başlamak bitirmenin yarısıydı. Çünkü başlamanın bir ağırlığı vardı. Şimdi daha fazlası. İş ki aklına fikir gelsin. Akıl ettikten sonrası onda. Artık yapabildiklerimiz kendi bilgimizle sınırlı değil.<strong> </strong>Bilmekle akıl etmek arasındaki farkı yaşayacağız.  Artık teslim edeceğimiz iş, bildiklerimizden ibaret değil. Kurumsal hayatta çalıştıysanız, en az bir kere takım ruhu oluşturma etkinliklerine denk gelmişsinizdir. Benim de ilk defa böyle bir eğitimde gördüğüm bir alıştırma vardı: Ekip olarak teslim ettiğiniz iş için herkesin tecrübe yılları toplanır ve “bu iş toplam bu kadar yıllık bir tecrübenin ürünü” denir. Şimdi o tecrübenin tamamı bilgisayar ekranında bizi bekliyor. Yalnız değiliz.</p>
<p>Geçen aylarda Prof. Dr. Üstün Dökmen ile bir <a href="https://lavarla.com/prof-dr-ustun-dokmen-ile-cumhuriyet-ve-egitim-bir-toplum-doktorunu-dovuyorsa-egitimliye-ofkesi-var-demektir/" target="_blank" rel="noopener">söyleşi</a> yapmıştım. Üstün Hoca’ya aslında öncesinde planlamadığım ama röportaj sırasında aklıma gelen şu soruyu yöneltmiştim: Diyelim ki sizden sonra bugüne dek ürettiğiniz tüm eserler yapay zekaya yüklenip “Üstün Dökmen bugün yaşasaydı ne söylerdi?” diye bir kitap yazıldı. Bu sizi rahatsız eder mi? Şimdiden söylemek ister misiniz böyle bir şeyin karşısında ya da yanında olduğunuzu? Yapay zeka ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Hocanın o zaman yayımlama fırsatı bulamadığımız cevabı ise şöyleydi:</p>
<blockquote><p>“Yapay zeka yepyeni bir şey ve ben bu konuda kötümserim. Bazı arkadaşlarım benim gibi düşünmüyorlar ama ben yapay zekanın insanlığın sonunu getireceğini düşünüyorum. Onlar ‘Yok canım, o kadar da değil’ diyorlar, fakat bence mümkün, hatta bu gidişle muhtemel. Stephen Hawking de son mesajlarından birinde ‘Yapay zekaya dikkat edin, insanlığın sonunu getirebilir’ dedi. Şimdi bazıları diyecek ki ‘Yapay zekayı ben programlıyorum, insanlara zarar vermemesini sağlarım.’ Tamam, diyelim ki öyle. Diyelim ki yapay zekayı beş ayrı grup geliştiriyor. Bu beş grubun birisi, diğerlerinden daha üstün olmak için yapay zekaya ‘Bana zarar verme ama ötekilere saldır’ diye komut verebilir. Hatta hepsi aynı şeyi söyleyebilir. İnsanlardaki hırs devam ettiği sürece bunun önüne geçilemez. Nasrettin Hoca’nın ‘dal kesme’ fıkrası büyük bilgelik içerir: İnsanlık şu anda bindiği dalı kesiyor. Yapay zeka da insanlığın bindiği dalı kesebilir. Yapay zekalı robotlar dünyaya hakim olursa, 9 milyar insanı beslemek zorunda değiller.”</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Bize ait olmayan yeni bir dil</h2>
<p>Son zamanlarda Türkçe metinlerde aynı cümleyle çok sık karşılaşıyorum: “Bu sadece … değil.” İngilizce öğrenirken ezberletilen sonra da çok kullanmadığımız o kalıp bu: <em>Not only but also</em>. Bu ve benzeri kalıplar çoğu zaman İngilizce retorik yapıların Türkçeye aktarılmasıyla ortaya çıkıyor. Türkçe ne zaman “ne olmadığını” önce anlattığımız bir dil oldu? Olumsuzdan anlatmaya başladığımız bir sohbete alışık değiliz. Bu yapay ritim bize ait değil. Almancada yanlış artikel kullanmak gibi kulak tırmalıyor. İngilizcede doğru kalıplaşmış fiili (<em>phrasal verb</em>) kullanabilmek gibi bir kulak dolgunluğu istiyor. “Hem&#8230; hem de&#8230;”ye ne oldu? Olumsuz zıtlık yerine olumlu, düz, net bir yapı…</p>
<p>Bu yüzden geçenlerde okuduğum, Türkiye&#8217;nin sanayi mirasına dair bolca yapay zeka desteğiyle yazıldığını tahmin ettiğim bir yazı beni epey rahatsız etti. Oysaki ne kadar güzel bir konu ve ne kadar güzel işlenebilir. Eğer bu yazı yapay zeka yokken yazılsaydı; bence, her bir kurumu bir yazı şeklinde okurduk, tamamı yazı dizisi olurdu. O kurumlarda çalışmış insanların hikayelerine de yer verilirdi. Başlıklarda iki noktayı daha az görürdük. Aklımızda cümleler kalırdı. Sonuç paragrafı daha kapsamlı olurdu ve çıkarım okurduk. O gün o yazıda okuduklarımız ileride başka formlara evrilirdi.</p>
<p>Başlarda, İngilizce içerikler için bazı kelimelerin (delve into, cornerstone vb) yıllara göre artan kullanım sıklığından, alınan bu yapay zeka desteği belgelenebiliyordu. Türkçe içerikler için yapılan böyle bir çalışma var mı, bilmiyorum. Yapılabilir mi, nasıl yapılabilir, onu da bilmiyorum. Belki üzerine beraber kafa yorarız diye Queensland Üniversitesi Makine Mühendisliği emekli hocalarından Prof. Dr. Halim Gürgenci&#8217;ye ve Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği hocalarından Prof. Dr. Fazlı Can&#8217;a e-posta yazdım.</p>
<p>Halim Hoca ana vatanından uzak geçirdiği yıllara rağmen beni rahatsız eden noktayı öyle güzel betimledi ki:</p>
<blockquote><p>“Böyle yazılarda, eğer bir ana söylem yoksa, yazı peş peşe sıralanmış Wikipedia paragrafları haline geliyor. Devletin kalkınma anlayışı neydi hiç bahsedilmemiş. O yapılmayınca<strong>, </strong>havada uçan köpük habbecikleri gibi hoş görünen ama okuyanda iz bırakmayan bir ürün çıkıyor ortaya.”</p></blockquote>
<p>Şöyle devam etti: “Yapay zeka katkılarını saptamak bence çok zor. Çünkü saha devamlı değişiyor, dil modelleri her versiyonunda bu gibi şeyleri maskelemekte biraz daha ustalaşıyor. Biraz mecburiyetten, biraz tercihten, yapay zeka katkılarını pek dert etmemekten yanayım. Eğer içerik tatmin edici ise bence yazarı o kadar mühim değil. Şu anda LLM yardımı olmadan yazılıp yayımlanan makale olduğunu sanmıyorum.  Katkının çoğu LLM’den geldiyse, yavan oluyor ve okurken sıkılıyorum.” 20. yüzyıl Türk romanlarını cümle uzunlukları, en sık kullanılan kelimeler ve kelime uzunlukları gibi ölçütler üzerinden istatistiksel olarak karşılaştıran bir araştırmaya imza atmış Fazlı Hoca ise “Yapay zeka ve kardeşleri canımıza okuyacak. Okuyor da. İnsanların meşgul olması ve yaptığının önemli olduğuna inanması gerekiyor,” dedi.</p>
<p>Bense ana dilimde yazılan metinler için Instagram’daki önerilenler ve takip ettiklerin (<em>For you vs. Following</em>) gibi bir ayrım istiyorum: Yapay zeka katkılı / katkısız (<em>With AI or Without AI</em>). Teslim ettiğimiz yüksek lisans tezlerinin literatürle benzerlik oranının yüzde 24 ve altında olması gerekiyordu. Onun gibi. Yeter ki teslim ettiğiniz iş, sizin özgünlüğünüzün önüne geçmesin.</p>
<figure id="attachment_140440" aria-describedby="caption-attachment-140440" style="width: 540px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140440 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka.jpg" alt="" width="540" height="861" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka.jpg 540w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka-188x300.jpg 188w" sizes="(max-width: 540px) 100vw, 540px" /><figcaption id="caption-attachment-140440" class="wp-caption-text">Amerika’daki Pop Kültürü Müzesi, 2007 yılını Netflix, Hashtag ve Selfie&#8217;nin hayatımıza girişi üzerinden anlatıyor. (Museum of Pop Culture- Seattle / Kasım 2024)</figcaption></figure>
<p>Yalnız gezdiğim yerlerde artık benim de bir fotoğrafım olabilince, öz çekim (selfie) için Gripin şarkısından ilhamla “yalnızlığın çaresini bulmuşlar” demiştim<em>. </em>“Nasıl olsa döner dünya.” Yapay zeka ise kimsesizlerin kimsesi olma yolunda ilerliyor.</p>
<hr />
<p>Kapak görseli: Yelta Köm, “Sen de mi buradasın?” adlı yerleştirmesinde teknolojik cihazlardan sökülmüş kablo ve devreleri, gelecekten bugüne ulaşmış bir arkeolojik buluntu gibi sunuyor. Eser, çevremizi kuşatan doğal ve yapılı sistemlerle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor. (İstanbul Modern / Ağustos 2024)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Üstün Dökmen ile Cumhuriyet ve eğitim: “Bir toplum doktorunu dövüyorsa eğitimliye öfkesi var demektir”</title>
		<link>https://lavarla.com/prof-dr-ustun-dokmen-ile-cumhuriyet-ve-egitim-bir-toplum-doktorunu-dovuyorsa-egitimliye-ofkesi-var-demektir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Dec 2025 10:58:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Üstün Dökmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=139760</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>28 Ekim akşamı Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin tarihi Türk Ocağı salonunda -aynı zamanda Bir Cumhuriyet Şarkısı filminin de çekildiği salon- Prof. Dr. Üstün Dökmen’in sunumuyla Cumhuriyetin 102. yılını kutladık. Dokuz bölümden oluşan gösteride, sahnede Dökmen’e orkestra, ses sanatçıları, seğmenler, canlandırmalar, video gösterimi ve dans gösterileri eşlik etti. Seyirciyi sürekli şaşırtan, arasız iki saatin nasıl [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/prof-dr-ustun-dokmen-ile-cumhuriyet-ve-egitim-bir-toplum-doktorunu-dovuyorsa-egitimliye-ofkesi-var-demektir/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Prof. Dr. Üstün Dökmen ile Cumhuriyet ve eğitim: “Bir toplum doktorunu dövüyorsa eğitimliye öfkesi var demektir”&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>28 Ekim akşamı Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin tarihi Türk Ocağı salonunda -aynı zamanda <em>Bir Cumhuriyet Şarkısı</em> filminin de çekildiği salon- Prof. Dr. Üstün Dökmen’in sunumuyla Cumhuriyetin 102. yılını kutladık. Dokuz bölümden oluşan gösteride, sahnede Dökmen’e orkestra, ses sanatçıları, seğmenler, canlandırmalar, video gösterimi ve dans gösterileri eşlik etti. Seyirciyi sürekli şaşırtan, arasız iki saatin nasıl geçtiğini anlamadığımız bir gösteriydi.</p>
<p>Bir akademisyenin irdeleyen gözüyle görüp hazırladığı içerik, sorgulayan, özgün bakış açısına özlemimi giderdi. Gösterinin sonunda “Cumhuriyetin müştemilatı çoktur,” demişti sevgili Dökmen, ben de bayram sabahına kendimi “kalabalık” hissederek uyandım.</p>
<p>Günümüz dünyasında referans vermenin insanı küçülttüğüne inanılıyor, insanlar neyi nereden öğrendiklerini, nerede okuduklarını söylemekten imtina ediyor. Dökmen’in “Bu anekdotu genç bir tarihçinin kitabından okudum,” deyip isim vermesi (Selim Erdoğan) bana da umut verdi, dinleyenlere yeni kapılar açtı. Bu referans sonrası elimizde, izi sürülebilecek yeni bir yazar ve profesör olsanız da okumaya devam ettiğiniz, öğrenmenin yaşam boyu olduğu gerçeği kaldı.</p>
<p>İstedim ki 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, bilimi rehber edinme, referans verme, sorumluluk bilinci gibi temel değerleri ilk edindiğimiz kişilerden olan öğretmenlerimizden başlayarak eğitim sistemimizi, Cumhuriyet kazanımlarıyla beraber, psikolog, eğitimci, yazar Prof. Dr. Üstün Dökmen ile konuşalım.</p>
<p>Bu yazıyı, telefonda kendisini tanıtırken mesleğini isminin önünde söyleyen annem öğretmen Yüksel Turan ile Üstün Dökmen’in “hiç sönmeyen sokak lambamdı” diye andığı, 10 Şubat 2008’de hayatını kaybeden annesi Sabahat Dökmen nezdinde; hizmet yılları boyunca Cumhuriyetin yaktığı eğitim meşalesini el üstünde taşımış, yetiştirdikleri öğrencilerde parça parça yaşamayı sürdüren ve böylece bulundukları zamanın ve mekanın ötesine geçen Cumhuriyet öğretmenlerine ithaf ediyoruz.</p>
<figure id="attachment_139768" aria-describedby="caption-attachment-139768" style="width: 784px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-139768 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-1.jpg" alt="" width="784" height="588" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-1.jpg 784w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-1-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 784px) 100vw, 784px" /><figcaption id="caption-attachment-139768" class="wp-caption-text">Milli Eğitim Bakanlığı (Nisan 2023-Ankara)</figcaption></figure>
<h2>Eğitim meşalesi hep yanıyor</h2>
<p><strong>Birinci Meclis’in milletvekili maaşlarını öğretmen maaşlarının üzerine çıkarmama kararı kadar Atatürk’ün “en hakiki mürşit” yani en doğru yol göstericiyle ilgili o ünlü cümlesini ilk kez kullandığı konuşma da eğitime verilen önemi gösteriyor: “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir millet halinde yaşatır ya da bir milleti esirlik ve yoksulluğa düşürür.” Eğitime verilen bunca önemde bilim toplumu olma hedefi var. Ankara Ulus Hali’nde sülük satışının arttığı, müfredatta matematik-fen derslerinin kolaylaştığı, dillerden 777’nin eksik olmadığı, İstanbul-Ortaköy’de dip temizliği yapan dalgıçların büyü muskasını tanıyacak kadar çok rast geldiği bugünlerde soralım: Bilim toplumu olmak ne demek? Bilim toplumu olmak neden önemli?</strong></p>
<p>İnsanlık tarihine baktığımız zaman, bilim toplumu olanlar ortalama daha kaliteli yaşadılar. Yarına kalmaları kolaylaştı. Mars’a gitmek hedefse bilim toplumu olarak Mars’a gidebiliriz. Sülük satarak değil.</p>
<p>1727’de iki şey oldu: Newton öldü, ölmeden önce çok önemli eserler bıraktı; diferansiyel ve integral hesaplarını keşfetti, matematikte çığır açtı, gezegenlerin yörüngelerini hesapladı, kütle çekim kanununu buldu.</p>
<p>1727’de ikinci bir şey oldu: Matbaa Osmanlı’ya girdi. İlk kitap da iki yıl sonra, 1729’da basıldı. Şimdi bütün bu gelişmelerden haberdar olalım. Ben Erzurumluyum, İbrahim Hakkı Bey de Erzurumludur, çok saygı duyarız. <em>Marifetname</em> eseri ansiklopedik bir eserdir. O çağdaki tüm ansiklopedik bilgileri topluyor; jeoloji, astronomi, biyoloji&#8230; Güçlü bir eser. Fakat <em>Marifetname</em>’de matematik kısmında yalnızca dört işlemden bahsedilir: toplama, çıkarma, çarpma, bölme. İntegral yok, diferansiyel yok. O yıllarda Osmanlı’nın bu gelişmelerden haberi olmamış. Çok büyük bir geri kalma söz konusu.</p>
<p>Savaşlarda da yenilmeye başladık. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı Batı mahvetti. Almanlar dost gözüküyordu, halk Almanları çok seviyordu. Özellikle İttihatçıların bir kısmı. Enver Paşa, Almanlara çok güveniyordu ama Almanlar kazansa Osmanlı’yı sömürge yapacaktı. İngiltere bizi perişan etti; bir buçuk milyon dedemiz Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetti.</p>
<p>IV. Murat, Osmanlı’da Avrupa’ya kıyasla bir gerileme hissedilince araştırma yaptırmak istedi. Koçi Bey’i görevlendirdi. Koçi Bey bir risale hazırladı, orada dedi ki “Geri kalmamızın sebebi eski güçlü geleneklerimizi sürdürememektir.” Aslında geri kalmamızın sebebi eski gelenekleri sürdürmemek değildi; Batı ilerliyordu ve biz gerisinde kalmıştık. Batı, makineli tüfeği bulmuş, bizde ise Yeniçeri hala kılıç sallıyordu. “Biz yeni talim istemeyiz” diyor Yeniçeri. “Bizim görevimiz testiye kurşun atmak, keçeye pala çalmaktır.” O zaman sen gerilersin. İşte bilimin gerisinde kaldığın zaman gerilersin. Doğada güçlü olan zayıfı yener; maalesef toplumlar için de aynısı geçerli. İnsanların ahlaki ilkelere sahip olmasını istiyoruz. Sokaktaki güçlü, zayıfı yenmemeli; ahlak, olmalı.</p>
<p>Eskiden “Gestalt psikolojisi” derdik, bütünün önemini vurgulardık. Bütün önemlidir; tek başına “köşe” diye bir şeyden söz edemezsiniz, köşe diye bir şey yoktur. Masanın köşesi, kitabın köşesi vardır. Her şey bütünlük içinde bir anlam taşır. Şimdilerde “bağlantısallık” ve “yaşamdaşlık” kavramlarını kullanıyoruz. Nörolog Türker Kılıç Hoca’nın bu konuyu çok güzel anlattığı <em>Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık</em> isimli bir kitabı var. Evrende her şey birbiriyle ilgili, ilişkilidir. Bu kapsamda baktığımızda, Cumhuriyetin ilk yıllarında her bakımdan ileri gidiliyor. Her şey. Yurtdışına öğrenci gönderdik. Bu fakir millet yemedi, içmedi, öğrenci gönderdi; müthiş bir şeydir bu. Sadece öğrenci göndermekle kalmadık; Atatürk, daha doğrusu o sırada Mustafa Kemal, ne dedi: “Milletvekili maaşı, öğretmen maaşını geçmeyecek.” Yani 1970’li yıllarda, benim hatırladığım kadarıyla öğretmenler pazarda limon satmaya başlamıştı; maaşları yetmiyordu demek ki. 1980’lerde de öğretmen maaşı yine sıkıntılıydı.</p>
<p>Her şey bir bütündür; yaşam bir bütündür. Uzayda da nesneler bir bütün halinde hareket eder, galaksimiz de tümüyle bir bütün halinde dönüyor. Samanyolu şimdiye kadar kendi etrafında çok az kere dönebildi, o kadar büyük. Galaksi dönerken siz bir gezegen olarak “ben dönmeyeceğim” diyemezsiniz. Sizin, bu galaksideki bir Güneş olarak “Herkes dönüyor, ben dönmeyeyim, şurada durayım” deme şansınız yoktur.</p>
<p>Yaşam, medeniyet ileri giderken “ben aynı kalayım” deme şansınız yok. Önemli bir kitap var, Türkçeye “Hasta Toplumlar” diye çevrildi (aslının adı <em>Sick Societies</em>, yazarı Robert B. Edgerton). Hasta toplumlar, bu hastalıkla baş etmeyi ne ölçüde becerirlerse o kadar hayatta kalırlar. Bütün toplumlarda hastalık vardır, bazıları daha hastadır ve onlar daha çabuk yok olacaklardır. Pozitif bilimle uğraşmayanlar yok oluyorlar.</p>
<p>Kızılderililerin, Latin Amerikalıların, Peru’da İnkaların, Azteklerin çok güçlü kültürleri vardı. Yazıyı bulmuşlardı. İpe düğüm atıyorlardı. Yani çok güçlü, zengin kültürler… Altını çok iyi işliyorlar. Fakat tekeri bulmamışlardı. Araba yok, teker yok, tüfek yok. O kahrolası tüfeği, tabancıyı bulmamışlardı. Tüfeği, gemiyi, tabancayı bulan, pusulayı kullanan geldi, bütün Amerikalıları yok etti. İşte medeniyetin faydası bu: yok olmamak, hayatta kalabilmek. Medeniyet, yarına kalabilmek içindir.</p>
<p><strong>Bilim toplumu olmakla ilgili konuşurken sizin “boyutsallık” olarak adlandırdığınız kavramdan da bahsedebiliriz. Boyutsallık nedir?</strong></p>
<p>Başta söylediğiniz gibi pazarda sülük satışı artıyor. Bazı klinikler, “Kliniğimizde sülük vardır” diyor. Tıp hangi noktaya gelmiş?Kapalı ameliyat düzeyine ulaşmış. Anjiyo yapıyor. Öbürü hala sülük… İki bin sene önce de sülük vardı, üç bin sene önce de. Hala sülükten ileri gidememiş. Dünya medeniyetine tek katkımız sülük mü? Değil. O zaman burada bir gerilik söz konusu.</p>
<p>Boyutsallık kavramı… Sanırım dünyada ilk kez ortaya atılan bir kavram. Pozitif bilimlerdeki bilgileri yaşama geçirip geçirmemekle ilgili. Boyutsallık kitabım var, Bilim Sanat Yayınları&#8217;ndan. Fizik, kimya, astronomi, biyoloji anlatmıyor. Pozitif bilimdeki bilgileri yaşama taşıyıp taşımamayı anlatıyor.</p>
<p>Kitapta diyorum ki bir çocuk doktoru, çocuğuna en iyi şekilde bakıyor. Eminim, aşılarını yaptırıyor. Gerekirse meslektaşlarına fikir danışıyor. Konsültasyon yapıyor. Bir de her ihtimale karşı ne olur ne olmaz diye çocuğuna nazar boncuğu takarsa bu doktor, doktorluğuna güvenmiyor demektir. Baktıysan yeterli. Çünkü nazar boncuğunun çocuğu virüsten nasıl koruyacağını bilmiyoruz. Bunun mekanizması yok. Çocuğun vücudunun bir yönde bir rahatsızlık varsa nazar boncuğu bunu nasıl giderecek?</p>
<p>İkinci örnek; bir inşaat mühendisi zemin etüdünü yaptı. Perde betonunu koydu. Demirden, çimentodan çalmadı. Güzel bir inşaat yaptı. Bir de her ihtimale karşı ne olur ne olmaz diye ön cepheye ufak bir süpürge ve at nalı asıyorsa bu inşaat mühendisi, yaptığı hesaplara güvenmiyor demektir. Süpürge, at nalı depremde nasıl koruyacak binayı? Bu konuda bir mekanizma yok. Perde beton, demir, çimento nasıl korur, var. Zemin etüdü yapmışsın. Bu binanı nasıl koruyacak, bunu biliyoruz. İnşaat mühendisi daha iyi biliyor. Ama at nalı seni felaketlerden nasıl koruyacak? Bunu bilmiyoruz.</p>
<p>Yıllarca Ankara Üniversitesi&#8217;nde öğrencilere ders anlattım. Çok iyi öğrenciler. Yüksek lisans, doktora dersleri&#8230; Metodoloji dersini dinliyor, yüksek not alıyor. Kontrol grubu, bağımsız değişken, bağımlı değişken, bağımsız değişkeni manipüle etmek, deney grubu, T testi&#8230; Bunların hepsini bildi, 100 aldı. Sonra çıkıp keyifle Kızılay’da falcıya gidiyor bazısı. O zaman bu öğrendikleri havada kaldı. Yani öğrettiğim bu bilimsel metodolojiyi içselleştirmemiş.</p>
<p>Yine kitaptan bir örnek, lisede hocamız anlatmıştı: Yüzbaşı, acemi erleri topluyor, okuma-yazmaları da yok muhtemelen. Ders anlatıyor, astronomi: “Dünya kendi etrafına döner. Dünya, Güneş’in etrafında döner.” Yüzbaşının bir gün işi çıkıyor, gelemeyecek. Çavuşa “Sen anlat,” diyor. Çavuş, yüzbaşı anlatırken çok kez dinlemiş ve astronominin temel bazı ilkelerini öğrenmiş. Anlatıyor. Bir er elini kaldırıyor ve “Çavuşum,” diyor, “sen böyle diyorsun ama biz buraya gelmeden bizim köyde bana ‘Dünya öküzün boynuzunda durur’ dediler,” diyor. (Bu inanış, Hint kültüründen bize gelmiştir. Bizim geleneksel kültürümüzde böyle bir şey yoktur. Dünya öküzün boynuzunda duruyor. Öküzün burnuna sinek konuyor. Kafasını sallıyor, deprem oluyor. Bütün dünyada mı deprem oluyor? Bölgesel oluyor. Geçersiz bir bilgi.) Çavuş “Otur yerine ukala. Biz de biliyoruz Dünya’nın öküzün boynuzunda olduğunu ama bu ders,” diyor. Bu, boyutsallığa iyi bir örnek. Yani biliyor, anlatıyor. Anlatınca diyorsun ki “Aaa, bu bunu hazmetmiş, asimile etmiş, özümsemiş.” Hayır, özümseyememiş.</p>
<p>Çok aydın kişiler -üniversite bitirmiş, her şeyi okumuş, liseyi bitirmiş- astrolojiye inanıyor. Astroloji diye bir şey yoktur. Konferansımı dinliyor, diyor ki samimiyetle “Affedersiniz hocam, sizin burcunuz ne?” Yani anlattıklarım işe yaramadı. Bilgiyi sadece ezberlersek asimile etmez, özümsemez, içselleştirmezsek boyutsallık olmaz.</p>
<p><strong>Milli eğitim sistemimizin 100 yılı aşkın süredir değişmeyen uygulamalarından biri, genç Cumhuriyetin yetişmiş kadro ihtiyacını karşılamak için 1416 sayılı Kanun kapsamında yurtdışına yüksek öğrenim için bursiyer öğrenci göndermek. Bu konu, Cumhuriyetin 100&#8217;üncü yılında, fikir sahibi olduğum ve bir yılı aşkın süre yürütücülüğünü yaptığım bir projeye dönüşmüştü. O projenin ve aslında bu zamana kadar bu alanda yapılan araştırmaların öncüsü olan, benim de projenin arşiv çalışması için isim listesini oradan başlattığım bir kitap var: Kansu Şarman’ın <em>Türk Promethe’ler</em> adlı kitabı. Kitabın başında şöyle diyor: Osmanlı modernizasyonunda da Cumhuriyet dönemi modernizasyonunda da temel araç olarak eğitim düşünülmüştür. Örneğin Marksistler hakim olsaydı, onlar diyeceklerdi ki “Öncelikle maddi altyapı yapalım. Baraj yapalım. Elektrifikasyon yapalım. Yol yapalım.” Marksistlerden yola çıkılarak Mete Tunçay’ın yazdığı gibi sizce neden Cumhuriyet, aydınlanmanın temelini eğitim olarak attı? Alternatifi ne olabilirdi?</strong></p>
<p>Mustafa Kemal çok iyi bir planlamacı. Çok uzak görüşlü. İradesi kuvvetli, çok zeki bir insan. Cumhuriyetin temelinde eğitim ve aydınlanmacılık var. Atatürk, Osmanlı toplumunun geri kaldığını görüyor ve aydınlanmacı düşünceyi getirmek istiyor. Buna ciddi olarak ihtiyacımız vardı.</p>
<p>Köy Enstitüleri, Atatürk&#8217;ün görüşleri doğrultusunda kendisinden sonra kuruldu. Biz kurduk, biz kapattık. “Dâhilî ve haricî bedhahlar” kapatılmasını istedi. Ülkemiz de kapattı. Eğer köy enstitüleri sadece 90 yılına kadar sürseydi, belki 80 yılına kadar sürseydi Türkiye’nin durumu çok başka, tarım ve hayvancılık çok iyi durumda olurdu. Kadın cinayetleri bu kadar olmaz, belki de hiç olmazdı. Doktora saldırı olmazdı. Bir toplum doktorunu dövüyorsa eğitimliye öfkesi var demektir. Eğitimli insana tahammül edemiyor, asabı bozuluyor. Bakın hep bilimden, aydınlanmadan uzaklaşma var. Cehalete yönelme var.</p>
<p>Atatürk çok ileri görüşlü biriydi. Sakarya Meydan Savaşı devam ederken öğretmenler şurasını topluyor. Kazanacağımız garanti mi? Ankara elden gidecek belki. O, kazanacağını biliyor. Ege tamamen Yunan işgalinde. “Kurtarırız” diyor. Öğretmenler şurasında konuşmasını yaparken yaver geliyor. Ankara’da cephede bir sıkıntı olmuş; karargahtan bekleniyor, acil gitmesi gerekiyor. Hemen gitmesi gerekir, değil mi? “Bir dakika,” diyor, dönüyor: “Muallim beyleri çağırmışsınız. Güzel. Muallime hanımları da çağırmışsınız. Tebrik ederim. Ama muallime hanımları ayrı oturtmuşsunuz. Niye muallime hanımları ayrı oturttunuz? Hanımların iffetinden kuşkunuz mu var? Yoksa kendinize güveniniz mi yok?” Bu kritik durumda bunu söylemek için kalıyor. Cepheyi hallederiz diye düşünüyor.</p>
<p><strong>Benzer şekilde, bugün değindiğimiz yurtdışına yüksek öğrenim amaçlı öğrenci gönderme ile ilgili kanunun da (1416 sayılı Kanun) taslağı, 1922’de henüz Cumhuriyet ilan edilmeden hazırlanıyor.</strong></p>
<p>Kütüphanecilik için öğrenci gönderiyor. Ama daha kitap yok. Savaşın içinde arkeoloji kanunu çıkarıyor. Eski Ankara evlerinin korunması yasasını çıkarıyor. Hepsini bir bütün halinde yapıyor. Bunun içerisinde aydınlanma çok ön planda.</p>
<p><strong>Aslında Atatürk&#8217;ün arkeolojik çalışmalara verdiği önemde ulus bilincini geliştirme amacı da yok mu? Arkeoloji alanının önde gelen isimlerinden İstanbul Üniversitesi Tarihöncesi (Prehistorya) Anabilim Dalı’ndan Emeritus Prof. Dr. Mehmet Özdoğan bu durumu şöyle açıklıyor: “Arkeoloji, ulusal bilincin bir parçasıydı. Osmanlı’ya baktığınızda ulusal bilinç eksikti, çünkü imparatorluk, toplumu bir arada tutmak için dini bir kimlik öne çıkardı. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren ulus kavram Osmanlı İmparatorluğu’na girmeye başladı, ancak bu ırka dayalı bir kimlikti. Atatürk bu konuda yeni bir şey getirdi ve Türkiye’ye toprağa dayalı ulus kavramını getirdi. Bu Anadoluculuğu (Anatolizm) getirdi. Yani Anadolu’nun tüm geçmişini sahiplenen ve orada gelişen tüm kültürleri kapsayan farklı bir ulus kavramı ortaya koydu.”</strong></p>
<p>Var tabii. Şimdi çok zayıf bir şekilde şu telaffuz ediliyor<em>: </em>“Troya yani Truvalılar, Hector, Türk kökenli olabilir.” Çünkü kadın savaşçıları da vardır. Bunu söyleyen ciddi bilim insanları var. Anadolu amazonları, kadın savaş birliği, Hector’a yardım etmiştir. Göbeklitepe’nin Türk kültürüyle bir ilişkisi olduğu söyleniyor. Göbeklitepe, bütün tarih bilgimizi sil baştan yazmamıza yol açacak.</p>
<p>Yunan medeniyetinin kökünün Batı Anadolu’da olduğu, İyon kültüründe olduğu, Ege kültüründe olduğu var. İkisi bir bütündür. Anıtkabir’de, aslanlı yolda 24 tane aslan heykeli var. Bu, 24 Oğuz boyunu temsil eder. Anadolu’ya gelmiş 24 Oğuz boyu (Yüreğir, Dodurga, Çavuldur, Bayındır, Kınık, Kayı&#8230;). Bir bütün, bir sentez var. Zaten medeniyet sentezlerle ilerler. Durup dururken bir medeniyet ortaya çıkmaz. Öncekilerin bazı özelliklerini alır. Kendisi üzerine koyar. Kuram da böyledir. Bilimlerde kuramlar, önceki kuramlardaki bazı bilgileri toplar. Bir de bilinmeyen konuda yeni bir şey ortaya koyar. Atatürk’ün de medeniyet kuramı budur: Mevcutları toplamıştır. Dil, tarih, antropoloji konusunda mevcutları toplamıştır. Fakat bilinmeyen konuda da yeni öneriler ortaya atmıştır.</p>
<p>Evliya Çelebi büyük gezgin fakat imparatorluk sınırları içinde gezmiştir. İngiltere, Fransa, Floransa&#8217;ya bir gezginimiz gitmemiştir. Gittiyse de sistematik değil, yazıya dönüştürülmemiştir. Halbuki Batı’nın Türkiyat kapsamında Doğu’ya gönderdiği çok sayıda insan var. Horasan’da neler var, Orta Asya’da neler var öğrenmek istiyorlar.</p>
<h2>&#8220;Ülkü büyüdü; ben oldum, siz oldunuz. Ülkü iyi ki büyüdü.&#8221;</h2>
<figure id="attachment_139770" aria-describedby="caption-attachment-139770" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-139770 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-874x1024.jpg" alt="" width="800" height="937" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-874x1024.jpg 874w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-256x300.jpg 256w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-768x900.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-1311x1536.jpg 1311w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2-1748x2048.jpg 1748w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-2.jpg 1977w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-139770" class="wp-caption-text">Atatürk, manevi kızı Ülkü ile birlikte (Fotoğraf: Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü)</figcaption></figure>
<p><strong>Kadın öğretmenlerin ayrı oturtulmasından bahsetmiştik. Aslında Cumhuriyet bizim için en çok kadına verdiği değer ve eğitimle getirdiği fırsat eşitliğiyle var. Okurlarımızla Atatürk’ün manevi kızı Ülkü ile olan fotoğrafı üzerinden aktardığınız anekdotu paylaşır mısınız?</strong></p>
<p>Atatürk, küçük Ülkü’yü evlat edinmiş. Kendi çocuğu yok. Gençken bize büyüklerimiz dedi ki “Atatürk çocukları severdi. Ülkü’yü o yüzden evlat edindi.” Biz de inandık. Büyüdükçe, okudukça, konu üzerine düşündükçe fikrim değişti. Atatürk, kız çocuklarına değer verilmeyen bir toplumda, kız çocuklarının değerli olduğunu, ötelenmemeleri gerektiğini vurgulamak için bir kızın elinden tutup gidiyor.</p>
<p>Çocukları seviyor. Okuttuğu çok çocuk var. Çankaya&#8217;daki sofra arkadaşlarının çoğunun oğlu var. Herhangi birine “Ver oğlunu” dese bayılarak verirler, toplantıya giderken yanında götürür. Oğlan çocuk istemiyor. Kız çocuk istiyor. Ülkü, Selanik&#8217;ten tanıdığı bir ailenin çocuğu. Dünyada, manevi kızının elinden tutup ciddi toplantıları giden ilk ve son dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk&#8217;tür.</p>
<p>Annemle babamın tanık oldukları bir durumu anlatayım: Evleniyorlar ve 15 sene çocukları olmuyor. “Çocuğunuz olmaz” demiş doktorlar. Annem okul bitirmiş. Hem öğretmen hem avukat. Bir boşluk hissediyor, “Bir kız çocuk evlat edinelim,” diyor. Nüfusunu geçirecek, okutacak. Çok iyi okuturdu. Annem çok disiplinli bir kadındı.</p>
<p>1950’lerin başında Ankara’da bir gecekondu semtinde, altı yaşlarında küçük bir kız çocuğu varmış. Annem, babama “Babası bizden para ister mi bir sor,” diyor. Adamın 7-8 çocuğu var, birini veriyor. Babam soruyor. “Olur beyim, ver,” diyor. “Ne kadar para vereyim?” diyor babam. “Vallahi, baskülde tartalım, kemikli koyun eti fiyatına göre verirsin,” diyor. Şimdi, bu benim ailemin bizzat tanık olduğu bir durum. Başka da vardı. Bir tane değil, münferit değil. Bakın, oğlan çocuğu verirken para istese tartmıyorlar.</p>
<p><strong>Zaten bu geleneklerde kalan “ağırlığınca altın” ile aynı zihniyet değil mi?</strong></p>
<p>Ayşegül Atik ile Ali Atik’in bir skeçleri vardı: Kızı evlendirecek. Su içiriyor. Fazla gelsin diye bir de cebine taşlar koyuyor. Ağırlığı fazla olsun diye.</p>
<p>Şimdi, Ülkü büyüdü. Ne yaptı? Ne işe yaradı? Çok işe yaradı. Türkan Saylan oldu. Türkan Akyol oldu, ilk kadın rektörümüz. Lale Aytaman oldu, ilk kadın valimiz. Ülkü büyüdü, Kadın Milli Voleybol takımımız oldu. Ülkü büyüdü; ben oldum, siz oldunuz. Ülkü iyi ki büyüdü.</p>
<p>Kadınlara seçme seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biri Türkiye&#8217;dir. İlk kadın Milletvekili Satı Hanım. (1930’da çıkarılan belediye seçimleri hakkı ile muhtar seçilen ilk kadındır. 1935 seçimlerinde ise Ankara Milletvekili olarak Meclise girmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin ilk kadın milletvekillerinden biridir ve sembol isimdir.)</p>
<p>Dünyanın ilk kadın inşaat mühendisi kimdir? Sabiha Rıfat Gürayman. Kendisi aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın mühendisidir. O dönemde öğrencilerin hepsi erkek, hocaların hepsi erkek. Sabiha Rıfat Hanım işte bu geleneği yıkıyor. Onun bu davranışına “resilience” diyoruz, yılmazlık. Yılmıyor, Atatürk’e telgraf çekiyor: “Mühendis mektebine başvurdum, beni almıyorlar” diye. Atatürk de hemen telgrafla talimat veriyor: “Çocuğu alın,” diyor. <em>(Herhalde “çocuğu” demiştir.)</em> Emir büyük yerden gelince kayıt yapılıyor. Sabiha Hanım okula gidiyor. “Hangi bölümü istiyorsun?” diye soruyorlar. “İnşaat Mühendisliği” diyor. “Yok artık, kadın inşaat mühendisi olmaz; inşaatlarda çalışacak, yanında bir sürü erkek işçi, kalfa, usta olacak. Bir kıza yakışır meslek seç,” diyorlar. Sabiha Hanım pes etmiyor, Atatürk’e ikinci kez telgraf çekiyor: “Beni istediğim bölüme almıyorlar.” Bunun üzerine Atatürk ikinci telgrafı gönderiyor: “Çocuğu istediği bölüme alın.” Böylece Sabiha Hanım inşaat mühendisliğine giriyor ve erkeklerle birlikte dört yılda okulunu bitiriyor. Kendisi Anıtkabir’in inşaatında 15 yıl çalışmıştır; her gün Rasattepe’ye çıkmıştır. Bu, Cumhuriyetin getirisidir.</p>
<p><strong>Son soruma geçmeden önce, sizinle daha önce üzerinde durduğumuz bir konudan bahsetmek istiyorum: referans vermek. Bence bu çok temel bir değer ve biz bunu belki öğretmenlerimizden, belki ailemizden, eğitim sistemimizin içinde öğreniyoruz. Siz de mesela bir kitaptan ya da bir anekdottan bahsederken mutlaka isim, soy isim, kitap ismi olarak belirtiyorsunuz. Bunu neden yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bakın, ben bir bilim insanıyım, aynı zamanda sanatçı olmaya da çalışıyorum: roman, tiyatro oyunu ve şiir yazıyorum. Fakat bilimde referans çok önemlidir. Tez yazarken referans vermeden yazamazsınız; böyle bir tez asla ciddiye alınmaz. Bir master, doktora tezi hazırlıyor ya da bilimsel bir kitap yazıyorsanız mutlaka referans vermeniz gerekiyor. Bu, dürüstlüktür. Aksi ise başkasının bilgisine konmaktır, fikir hırsızlığıdır ve doğru değildir.</p>
<p>Gazeteciler genelde “çok güvenilir bir kaynaktan aldık” diyorlar ama hangisi belli değil. Eğer kaynağın adını söyleyemiyorsan “bir kaynaktan aldık” demeyeceksin. Bu sadece bilimsel dürüstlük değil, her alanda geçerli. Referans vermek dedikodunun önüne geçer.</p>
<p>İnternette de benzer bir durum var. Bana ait olmayan sözleri bana atfediyorlar. Birisi demiş ki: “Sabahları kalkınca pencereyi aç, derin bir nefes al, güne teşekkürlerini sun&#8230;” Ben böyle bir şey demedim; öyle tuhaf şeyler demem. Bu, üçüncü sınıf kişisel gelişimcilerin tavsiyesi. Ben bir bilim insanıyım; sabahları kalkıp derin nefes almayı tavsiye etmek benim işim değil. Ama internette bir bakıyorum, altına “Üstün Hoca” diye yazıyorlar. Hatta Konfüçyüs’ün sözünü bile bana mal ediyorlar.</p>
<p>Benim bir şiirim var, çok sevildi. 1989’da ilk kez yayımlamışım, kısa bir tanışma şiiri. Şöyle: “İnsanların yüzlerinin ve gözlerinin rengi başka başka da olsa, gözyaşlarının rengi hep aynıdır.” 2000’li yıllarda bu söz internette “Afrika atasözü” olarak dolaşmaya başladı! Bunu fark edince hemen yazdım, düzelttim. Bazı siyasetçiler de bu sözü kullanıyordu, onlara da ilettim.</p>
<p>Siz orada “hemen yazdım, düzelttim” dediniz. Bu tür yanlışları düzeltmeyi kendi sorumluluğunuz olarak mı görüyorsunuz? Yani “ne yaparlarsa yapsınlar” deyip boş vermek yerine mutlaka müdahale etmek mi gerekiyor sizce?</p>
<p>Tabii, düzeltmek gerekiyor. Bakın, belki yarın çok saçma sapan bir sözü de bana atfedebilirler. Mesela birisi “Sabahları derin nefes al” demiş, bunun bir zararı yok belki, sizi de incitmez. Ama bilgi net olmalı. Bilgi net olmalı ki şehir efsaneleri oluşmasın. Bu tür yanlış bilgilerin, şehir efsanelerinin önüne geçebilmek için referans lazım.</p>
<h1>Devlet sesiyle yola çıkmak</h1>
<p><strong>Atatürk’ün ilk giden öğrencilere gönderdiği telgrafta geçtiği söylenen ve Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 17. Başbakanı Prof. Dr. Mahmut Sadi Irmak’ın kaleme aldığı anekdotlarından bildiğimiz bir cümle var: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde dönmelisiniz!” Bu konuda yapılan çalışmalardan farklı olarak 28 Ekim’de Ankara Resim-Heykel Müzesi’nin tarihi Türk Ocağı salonunda gerçekleşen gösterinizde, ilk defa, bu sözün ezbere tekrar edilmesindense ulaştırmak istediği mesajın ağırlıklı olarak işlendiğini gördüm. Bu sözden ilhamla Atatürk’ün önce cepheye bir yıldız olarak gittiğini, cephedeki başarılarından sonra Gelibolu’da bir kutup yıldızı olduğunu, Samsun’da da güneş gibi doğduğunu anlattınız. “Ülkü büyüdü, Sabiha Rıfat oldu” dediniz. Burada önemli olan; o kıvılcım cümlesini tekrar etmek değil, o anlayışı benimseyip oradaki mesajı, hayatın farklı alanlarında yaşatmaktı. Bu noktada hem sizi tebrik ediyorum hem de bakış açımı değiştirdiğiniz için teşekkür ediyorum.</strong></p>
<p><strong>Eğitim politikamızın istikrarlı unsurlarından olan bu uygulamada dönem dönem milli eğitim bakanlarının bursiyer öğrencilere gönderdikleri mektupları görüyoruz. Ulaşabildiğim ilk örnek; 1920’de dönemin maarif vekili Mustafa Necati tarafından, ikinci örnek ise ilk örnekten yaklaşık yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 66. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından yazılmış. Ki Mustafa Necati’nin yazdığı mektup yurtdışına yüksek öğrenime giden öğrenciler için adeta bir ‘Gençliğe Hitabe’ gibidir. Siz o gün gösterinizde dediniz ki, Atatürk bu öğrencilere telgraf gönderen; onlara doğrudan seslenen tek cumhurbaşkanıydı. Böylece odağımı milli eğitim bakanlarından cumhurbaşkanlarına çektiniz.</strong></p>
<p>Çok teşekkür ederim. Bakın, yurtdışına öğrenci gönderme işi gerçekten faydalı oldu. Gidenlerin hepsi parlak gençlerdi, çok iyi seçildiler, sınavların bir kısmını Atatürk’ün bizzat yaptığı bile söylenir. Bu öğrenciler gittikleri ülkelerde üniversiteyi bitirince, “Burada kal, araştırma imkanların var, yaşam standardın daha yüksek” denmesine rağmen gittikleri ülkelerde kalmadılar. Çünkü Atatürk’ün onlara çektiği telgrafları almışlardı; kalamazlardı. Mustafa Necati’nin mektuplarını almışlardı; hepsi döndüler. Bu, topyekun bir atılımdı. Cumhuriyetin başında da böyle topyekun bir yönelme, yol katetme yaşandı.</p>
<figure id="attachment_139765" aria-describedby="caption-attachment-139765" style="width: 620px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-139765 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1.jpg" alt="" width="620" height="582" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1.jpg 620w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/Resim1-300x282.jpg 300w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" /><figcaption id="caption-attachment-139765" class="wp-caption-text">Mustafa Necati’nin bursiyer öğrencilere seslenişi (1920&#8217;ler)</figcaption></figure>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nda dedelerimiz açlıktan çarık kemirmişlerdir, emzik niyetine, tükürük ifrazatı olsun diye. Öyle fakirlik, yokluk vardı. Hüseyin Rahmi’nin, Ömer Seyfettin’in kitaplarını tekrar okumakta fayda var; açlıktan ölen insanlardan bahsediliyor. Bu ortamdan az sonra Türkiye yurtdışına öğrenci gönderdi. Belki o öğrencilerin yarısından çoğu gittikleri yerde kalabilirdi ama bir tanesi bile kalmadı ve bu ülkeye çok yararlı oldular. Her şey hep birlikte yapılınca başarılı olunuyor; bir bütün halinde.</p>
<p>Bir anekdot anlatayım: Ankara’da lise yıllarımda edebiyat öğretmenimiz Hüseyin Gürtunca, üniversiteden yeni mezun, gencecik bir öğretmendi. Bize, ilk görev yaptığı Anadolu kasabasındaki bir anısını anlatmıştı. Okulla evi arasındaki en kısa yol bir kahvehane önünden geçiyormuş. Başlarda hep oradan gidiyormuş. Bir gün bakmış ki kahvedeki herkes – 70 yaşındakiler dahil – “Muallim Bey geçiyor!” diye ayağa kalkıyor. Öyle mahcup olmuş ki ondan sonra yolunu uzatıp kahveye uğramadan, arka taraftan evine gitmeye başlamış. Düşünebiliyor musunuz, 21-22 yaşında gencecik bir öğretmen ama toplum ona öyle bir saygı gösteriyor! O zamanki toplumun öğretmene saygısıyla bugünkü durumu kıyaslayınca insan üzülüyor. Şimdi maalesef öğretmene saldıran, doktora el kaldıran insanlar var.</p>
<p><strong>Atatürk “Milletvekili maaşı, öğretmen maaşını geçmeyecek” diyor. Gördüğünüz gibi, en yukarıdakinden vatandaşa kadar, topyekun bir aydınlanma, eğitime yönelme var. Hep birlikte olunca işe yarıyor, başarı geliyor</strong>.</p>
<p>Mesela babam, bizim köyde (Erzurum’da) bir ilkokul yaptırmak istedi. Arsayı verdi, köylüler de taş taşımaya yardım edeceklerdi. Annem öğretmen, babam avukattı; babam okulun yapımını üstlenecekti. Ama engellediler, yaptırmadılar. Yukarılarda tanıdıkları birileri “okul yaptırmayın” demiş. Okul açılamadı ve o köyden çocuklar ilkokulu yatılı okumak zorunda kaldılar. İlkokul çocuğu yatılı okula gider mi? Küçücük çocuk ne yapar? Eğitime önem verilmesi Cumhuriyetin en önemli işlevlerinden birisidir. Atatürk, daha savaş bitmeden eğitimi düşünüyordu. Düşmanı yenince dedi ki: &#8220;Asıl savaş şimdi başlıyor.&#8221;</p>
<p><strong>Hatta diyor ki &#8220;Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bunlar, süngü zaferleri değil; iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır&#8221;. Hocam, çok teşekkür ederim.</strong></p>
<p>Ben teşekkür ediyorum. Tüm gençlerimize, size, tüm yakınlarıma, tüm arkadaşlarınıza esenlikler diliyorum.</p>
<hr />
<h2>Kaynaklar</h2>
<ul>
<li><em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri</em>, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 202-207. (21 Eylül 1924’te Hamidiye kruvazörüyle Samsun’a gelen Atatürk, Samsun-Çarşamba Demiryolu Hattı’nın temel atma törenine katılır, 22 Eylül’de Öğretmenler Birliği tarafından şerefine verilen çay ziyafetinde bu ifadeleri kullanır.)</li>
<li>&#8220;Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Arkeolojisi: Mehmet Özdoğan Röportajı&#8221;, <em>Arkeofili</em>, 23 Kasım 2023, Zeynep Özrendeci tarafından gerçekleştirilmiştir, https://arkeofili.com/erken-cumhuriyet-turk-arkeolojisi-mehmet-ozdogan-roportaji/, erişim: 2 Temmuz 2025.</li>
<li>Sadi Irmak, <em>Atatürk’ten Anılar</em>, Güven Matbaası, 1978, Ankara, s. 12-13.</li>
<li>Kansu Şarman, <em>Türk Prometheler Cumhuriyetin Öğrencileri Avrupa’da (1925-1945)</em>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, İstanbul, s.45.</li>
<li>Sayılı, Aydın. &#8220;Atatürk İdeolojisi.&#8221; Erdem 5.12 (1988): 963-994.</li>
</ul>
<p>Kapak fotoğrafı: Prof. Dr. Zehra Dökmen ve Prof. Dr. Üstün Dökmen, Türkiye’nin eğitim tarihinin ve Ramiz öğretmenin iz bırakan emeğinin izini sürebileceğiniz Cin Ali Müzesi’nde (Şubat 2025, Ankara).</p>
<p><a href="https://lavarla.com/prof-dr-ustun-dokmen-ile-cumhuriyet-ve-egitim-bir-toplum-doktorunu-dovuyorsa-egitimliye-ofkesi-var-demektir/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Prof. Dr. Üstün Dökmen ile Cumhuriyet ve eğitim: “Bir toplum doktorunu dövüyorsa eğitimliye öfkesi var demektir”&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Gizem Sürenkök ile Cumhuriyetin kurucu kuşağının psikolojisini anlamak</title>
		<link>https://lavarla.com/dr-gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-kurucu-kusaginin-psikolojisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Aug 2025 09:15:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[30 Ağustos]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin kuruluş psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Gizem Sürenkök]]></category>
		<category><![CDATA[kurucu ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[zafer psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=138146</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>30 Ağustos Zafer Bayramı&#8217;nın 103. yıl dönümünü kutlayacağımız bu haftada, zaferi konuşacağız. Ancak bu söyleşide ele alacağımız zafer, Atatürk’ün Alaşehir konuşmasında “Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bunlar, süngü zaferleri değil; iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır.” diyerek müjdesini verdiği Cumhuriyet kazanımları olacak. Zaferin psikolojisini, bu kazanımlara imzasını atmış, Atatürk’ün “Sizi birer kıvılcım olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/dr-gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-kurucu-kusaginin-psikolojisi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Dr. Gizem Sürenkök ile Cumhuriyetin kurucu kuşağının psikolojisini anlamak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>30 Ağustos Zafer Bayramı&#8217;nın 103. yıl dönümünü kutlayacağımız bu haftada, zaferi konuşacağız. Ancak bu söyleşide ele alacağımız zafer, Atatürk’ün Alaşehir konuşmasında “Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bunlar, süngü zaferleri değil; iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır.” diyerek müjdesini verdiği Cumhuriyet kazanımları olacak. Zaferin psikolojisini, bu kazanımlara imzasını atmış, Atatürk’ün “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde dönmelisiniz!” sözleriyle uğurladığı ve döndüklerinde çağdaş Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin temellerini atan nesil üzerinden değerlendireceğiz.</p>
<p>Henüz Cumhuriyet ilan edilmeden taslağı hazırlanan 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun, Türkiye’de nitelikli insan gücünün yetişmesi için yabancı uzmanlardan faydalanmayı amaçlıyor. Bu, bir yabancı hayranlığı değil. Bilakis Atatürk’ün <em>Nutuk</em>’ta, “Ulusumuzun geleceği için sadece bilim ve fen alanında yabancılardan yararlanılabilir.” diyerek ifade ettiği gibi günü değil yarını düşünen bir politika. Kendi kendine yetmeyi amaç edinen, kendi gerçekleriyle barışık, çok yönlü bir vizyon. Bilim tarihinden güzel sanatlara, ormancılıktan veterinerliğe, arkeolojiden yer bilimlerine uzanan bu aydınlanma yolunun temelinin eğitim olarak atılmasında da eğitime verilen önemi görüyoruz. Eğitim, kalkınmanın anahtarı olarak görülünce, bugün ele alacağımız Cumhuriyetin ilk kadroları da akılcılık ve bilime mutlak inanarak yetişiyor.</p>
<p>Peki Kurtuluş Savaşı’nı yaşayan, Cumhuriyetin kuruluşunu gören ve yurtdışında aldıkları yüksek eğitim sonrası ülkelerine dönüp Cumhuriyetin çekirdek kadrolarını oluşturan bu kuşağın karakter özellikleri nasıldı? Bu kuşağa dair anlatılar sıklıkla isimler, başarılar veya anekdotlar üzerinden şekillenir. Kansu Şarman’ın <em>Türk Promethe</em>’ler kitabında (2005), Göker Göktepe’nin <em>Kıvılcımdan Volkana</em> belgeselinde (2011) veya Ertuğrul Sertbaş’ın <em>Kıvılcımdan Aleve</em> sahne gösterilerinde (2021) olduğu gibi. Oysa bu insanların ortaklaştığı psikolojik yapı; yani o zihinsel duruş, değerler bütünü ve karakter gücü çok daha az konuşulur. Bu yazı, o kıvılcımların hangi ruh haliyle alev olduklarına bakmayı deniyor. Günümüzde bu kuşakla empati kurmak giderek zorlaşırken kurulabilecek duygusal ve düşünsel bir bağa, var olan parçaları bütünleyerek, anlatıyı isimlerden bağımsızlaştırarak ışık tutmayı amaçlıyor. Öne çıkan ortak özelliklerle beraber bir kurucu kuşak portresi çiziyor.</p>
<p>“Genç Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl bir psikolojiyle inşa ettiler?”, “Bugün bizde o ruh hangi biçimde yaşıyor ya da eksik?”, “Bu kuşakta görülen ortak zihinsel yapı nasıldı?” gibi soruların yanıtlarını, doktorasını yurtdışında tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmüş psikolog Dr. Gizem Sürenkök ile arayacağız. Kendisi bize, sahnenin iki tarafından seslenecek.</p>
<h2><strong>“Erken Cumhuriyet</strong> <strong>döneminin en belirgin özelliği: sorunu görür, çözer, sorumluluk devreder ve hemen harekete geçer.”</strong></h2>
<figure id="attachment_138149" aria-describedby="caption-attachment-138149" style="width: 1390px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-138149 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-insa-psikolojisi.jpg" alt="" width="1390" height="1045" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-insa-psikolojisi.jpg 1390w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-insa-psikolojisi-300x226.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-insa-psikolojisi-1024x770.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-insa-psikolojisi-768x577.jpg 768w" sizes="(max-width: 1390px) 100vw, 1390px" /><figcaption id="caption-attachment-138149" class="wp-caption-text"><em>Ya İstiklal Ya Ölüm: Cumhuriyet Yolunda</em> başlıklı sergiden bir pano. Devlet bursuyla gittiği İsviçre&#8217;de Neuchâtel Üniversitesi&#8217;nde hukuk doktorasını tamamlayan, genç Cumhuriyetin hukuk devrimlerine katkıda bulunan, eğitimci kimliğiyle de birçok kuşağın yetişmesine önayak olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu&#8217;nun, Atatürk’ün Ankara İdadisi’ni (Taş Mektep bugünkü adıyla Ankara Atatürk Lisesi) ziyaretlerindeki öğrencilerden biri. (Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi / 6 Ekim 2023)</figcaption></figure>
<p><strong>O kuşağa dair en etkileyici bulduğum özellik olan “yılmazlık” ile başlamak istiyorum. Star TV’de erken final yapan bir dizi vardı: <em>Yüzyıllık Mucize</em> (2023). Dizi biterken, Birkan Sokullu’nun canlandırdığı, Cumhuriyetin ilanını görmüş, hiç yaşlanmayan, 130 yaşındaki erkek ana karakteri, yeni bir hayata ziraat mühendisi olarak başlarken gördük. “Doğru fidanlamayla kuraklık sorununu çözebiliriz” diyerek anlattığı yeni projesiyle. Bu azmi, vazgeçmemeyi, yılmazlığı o dönemi yaşayan, Cumhuriyetin ilk kadrolarını oluşturan, yurtdışında yüksek eğitim alıp ülkelerine dönen kuşakta da görüyoruz. Sıfırdan yaptılar ve oldu. Ülkenin kalkınma yolculuğunda kendi etkilerini gördüler. Daha fazla sorumluluk alarak çalışmaya devam ettiler. Saygı gördüler. Sonrasında da hep çalışınca olacağına inandılar. Yılmazlık nedir? Ne ile beslenir?</strong></p>
<p>Yılmazlık; insanın düşe kalka da olsa ilerlemeyi seçmesi, hedefinden eminse yoluna devam etmesi. Cumhuriyetin ilk kuşaklarında beni de en çok etkileyen şey bu. Zorluklarla savaşırken bile sorumluluklarını büyüten bir karakterleri var. Onları ayakta tutan şey sadece direnç değil. “Ülkeyi kalkındırmak” gibi insanın omzuna ağır gelen ama yüreğini genişleten bir amacın peşindeler. Ki buradaki “anlam” duygusu, zaman içerisinde deneyimleriyle sağlamlaşıyor; yaptıkça olduğunu görüyorlar. Yani yılmazlıklarını güçlü kılan şey, kendi emeklerinin sonuç verdiğine tanık olmaları. Aynı zamanda yalnız da değiller, ortak bir amacın etrafında kenetleniyorlar. Birbirlerine yaslanabildikleri bir topluluk ruhu var arkalarında.</p>
<p><strong>Aşağıdaki fotoğrafı geçtiğimiz günlerde Konya’da, Atatürk Evi Müzesi’nde çektim. Atatürk, 21 Şubat 1931 tarihinde Mevlana Müzesi’ni gezerken İsmet İnönü’ye eski eserlerin onarımı, tarih ve arkeoloji konularında uzman yetiştirilmek üzere yurtdışına öğrenci gönderilmesini isteyen bir telgraf gönderiyor. Cumhuriyetin ilk kadrolarını yönlendiren bu sesle ilgili dikkatinizi çeken özellikler neler? </strong></p>
<p>Mevcutla yetinmeyen, “ortaya çıkaralım, canlandıralım, geleceğe taşıyalım” diyen vizyoner bir bakış var burada. Üstelik bunu yaparken tamamen uzmanlık, bilimsel kadro yetiştirme ve kalıcı kurumsallaşma üzerinden konuşuluyor. Bu da erken Cumhuriyet döneminin en belirgin özelliği aslında: sorunu görür, çözer, sorumluluk devreder ve hemen harekete geçer. Üslup sert değil ama çok net ve yönlendirici. Bana kalırsa bu ses tonu, yurtdışına gönderilen öğrencilerin içindeki “yılmazlık” duygusunu da böyle besledi: Seni bir misyonla uğurlayan, senden gerçek bir katkı bekleyen ve yaptığını görecek bir devlet var arkanda.</p>
<figure id="attachment_138148" aria-describedby="caption-attachment-138148" style="width: 873px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-138148 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/30-agustos-zafer-bayrami-cumhuriyetin-kurulus-ruhu.jpg" alt="" width="873" height="1430" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/30-agustos-zafer-bayrami-cumhuriyetin-kurulus-ruhu.jpg 873w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/30-agustos-zafer-bayrami-cumhuriyetin-kurulus-ruhu-183x300.jpg 183w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/30-agustos-zafer-bayrami-cumhuriyetin-kurulus-ruhu-625x1024.jpg 625w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/08/30-agustos-zafer-bayrami-cumhuriyetin-kurulus-ruhu-768x1258.jpg 768w" sizes="(max-width: 873px) 100vw, 873px" /><figcaption id="caption-attachment-138148" class="wp-caption-text">Atatürk Evi Müzesi’nden / 21 Haziran 2025</figcaption></figure>
<p><strong>İlber Ortaylı ve Şermin Yaşar’ın <em>Cumhuriyet’in İlk Sabahı</em> adlı kitabında cepheden dönmeyen babasını Mustafa Kemal Paşa’ya soran şerbetçi çocuk şu cevabı alıyor: “Senin baban bundan böyle Cumhuriyet’tir çocuk.” Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış, Cumhuriyetin ilanını görmüş neslin Cumhuriyeti sahiplenmesinde o motivasyon da var. Bunu aidiyet kavramıyla nasıl açıklayabiliriz?</strong></p>
<p>Aidiyet, hem “ben buraya aidim” hem de “burası da bana ait” hislerinden oluşuyor. Cumhuriyet, onların gözünde yalnızca bir yönetim biçimi değil, kendi alın terleriyle kurdukları, bedel ödedikleri ve emanet aldıkları canlı bir miras. O yüzden kitaptaki cümle, kaybın yerine sadece bir “teselli figürü” koymuyor. Çocuğa tarihsel bir sorumluluk da devrediyor. Çünkü o kuşak, savaş cephelerinde bıraktığı canları, yokluk yıllarını, umutlarını Cumhuriyetin harcına kattı. Dolayısıyla onu korumak, yaşatmak ve bir sonraki nesle aktarmak da kendiliğinden gelen bir görev oldu. Ben bu aidiyet biçimini pasif bir bağlılıktan çok, aktif bir kurucu kimlik olarak görüyorum: Cumhuriyete ait olmak değil, Cumhuriyeti kendi varlığının ayrılmaz bir parçası saymak.</p>
<h2><strong>“Ele aldığımız kuşağın hissettiği borçluluk, kıymet bilmekten doğan bir sorumluluktan besleniyordu”</strong></h2>
<p><strong>Türkan Saylan’ın “Her eğitimli kadının bu Cumhuriyet’e borcu var” sözü, Cumhuriyetin ilk kuşaklarının eğitimle kazandıkları fırsatları bir “emanet” gibi gördüğünün, bireysel başarılarını ülkenin kalkınmasıyla birlikte düşündüklerinin bir yansıması. 1991 yılında çekilen bu 23 Nisan kutlamaları fotoğrafını gördüğümde, geliştirdiğim projelere “Cumhuriyet çocukları borçlarını ödüyor.” cümlesini slogan olarak önermiştim. Oysa buradaki çocuk ve borç kelimelerinden rahatsız olanlar da var.  Sizce bu kuşakların hissettiği borçluluk duygusu, onların dayanıklılığını ve üretkenliğini nasıl etkiledi? </strong></p>
<p>Günümüzde borç, daha çok bir yük, hesap kapatma zorunluluğu gibi algılanıyor. Oysa ele aldığımız kuşağın hissettiği borçluluk, utanç veren bir eksiklikten değil; kıymet bilmekten doğan bir sorumluluktan besleniyordu. Eğitim fırsatlarını, yurtdışı burslarını, Cumhuriyetin sağladığı o yeni imkanları bir ikram değil, emanet olarak görmüş olmaları da bundan. Onların üretkenliğini ve dayanıklılığını besleyen de bu bakış açısı bence. Çünkü yaptıkları işi sadece kendi kariyerleri için değil, kendilerinden önce savaşta yitip gidenlere ve kendilerinden sonra gelecek nesillere karşı duydukları bir sorumluluk duygusu ile de yapmışlar<em>. </em>Bu duygu insana güç verir, yorgun düştüğünde bile vazgeçemezsin. Dolayısıyla onlar için bu borçluluk bir kambur değil, tam tersine bir itici güç olarak çalışmış diyebiliriz.</p>
<p><strong>Bahsettiklerimiz, genellikle 18-20 yaş aralığında olan, yurdun dört bir yanından gelen, yapılan bursluluk sınavını kazanmış lise mezunları. Cumhuriyetin eğitimle getirdiği fırsat eşitliğini de liyakati de ailelerindeki “Asimile olur mu?” korkusunu da görüyoruz. Bu yaş aralığının duygu durumu ve karşılaştıkları zorluklarla ilgili neler söyleyebiliriz?</strong></p>
<p>Bu gençler hem çocukluk kırılganlığını taşıyan hem de bir anda “memleketi temsil etme” yükünü omuzlarına almış bir kuşağın insanları. Kaygılarının yanında büyük bir gururla seçildiklerinin de farkındalar. Üstelik burslar sınırlı ve başarı baskısıyla iç içeler. En zorlayıcı yanlardan biri de bugünle kıyaslanamayacak ölçüde ailelerinden kopuk yaşamaları. Ne sık sık eve gidip gelebiliyorlar ne de kolayca haberleşebiliyorlar. Bu yalnızlık, köklerinden uzak düşme ihtimaliyle birleşince hem kimliksel bir sarsıntı hem de ağır bir sorumluluk duygusu yaratıyor. Duygusal ve maddi tüm zorlukları “benim yerime onlarca başka kişi gelebilirdi” bilinciyle sırtlanmış olmaları, onları hem ülkelerine bağlı hem dünyaya açık bireyler haline getiriyor.</p>
<p><strong>Ben doktora tezimi akademik göçebelere ithaf ettim. Çünkü kariyeri için dünyayı dolaşanlar, bir sonraki pozisyon için bilgisayarın başında başvuru yaparken kendini dünya üzerinde bağımsız tek bir nokta gibi hissendenler çok iyi biliyorlar ki saat farkı, vize gerekliliği, değişen döviz kurları, farklı kültürlere adaptasyon araştırmanın kendisi kadar bir mesai daha istiyor. Peki siz Cornell Üniversitesi’nde tamamladığınız doktora tezinizi kime ithaf etmiştiniz? Bugün ele aldığımız kuşakta tezini “Vatana yaptığı büyük hizmetler için Gazi’ye”<em>  </em>ithaf eden örnekler var. Bu bize ne anlatı</strong><strong>r?</strong></p>
<p>Tezimi üç kişiye ithaf ettim: yolculuğumun anlamını her gün bana hatırlatan kızıma, aynı rotalarda omuz omuza yürüdüğüm eşime ve Cumhuriyetin mümkün kıldığı fırsatları sonraki nesillere aktarmak için hep gayret etmiş, 1928 doğumlu öğretmen dedeme. Çünkü akademik göçebelik dışarıdan parlak görünse de içeriden bakıldığında türlü mücadelelerle dolu bir dayanıklılık sınavı. Bu yolculuğa anlam katan şey ise ürettiğin bilginin kimin emeğinin devamı olduğunun bilinci bence.</p>
<h2><strong>Cumhuriyetin çocuk ruhu</strong></h2>
<p>Atatürk, yaştan bağımsız olarak sevdiklerine “çocuk” diye hitap edermiş çünkü onun gözünde çocuk kelimesi her şeyden önce bir sevgi ifadesiymiş. Atatürk’ün Cumhuriyetle birlikte yeşertmek istediği ruh, keşfetmeye açık, yaratıcı ve heyecanını yitirmemiş bir çocuk ruhuydu. Bu ruh; bilime, sanata ve düşünceye özgün katkılar sunabilen, dünyaya kendi penceresinden bakma cesaretini taşıyan, olgun bir çocuk ruhuydu. Nihan Kaya da <em>Erteleme</em> adlı kitabında çocuklardaki doğuştan gelen bu benzer hali “tüm-güçlü” olarak ifade eder. Benim için bu tür yazı ya da projelerde en önemli turnusol kağıdı, yapılan işin çocuklara ve gençlere ulaşıp ulaşmadığı. O nedenle bu yazıda mümkün olan her yerde referansları, çocuk kitaplarından, örnekleri günümüz dünyasından verdim. İstedim ki ailelerin ellerinde iz sürebilecekleri kaynaklar kalsın. Aslında bu nesli her yerde görmek mümkün: Bir sergide, bir marşta, apartman girişine asılmış bir tabelada, müzede, televizyonda&#8230;</p>
<p>Geçtiğimiz üç yıl, Cumhuriyet kazanımlarına imzasını atmış bu kurucu kuşağı daha çok fark ettiğim ve üzerine daha sık düşündüğüm zamanlar oldu. Umarım sizin için de bu yazıyı okuduktan sonraki günler öyle olur. Herkesin içindeki”‘Cumhuriyet çocuğu”na, ilhamla…</p>
<hr />
<h2>Kaynaklar</h2>
<ul>
<li>Sadi Irmak, <em>Atatürk’ten Anılar</em>, Güven Matbaası, 1978, Ankara.</li>
<li>Aydın Sayılı, <em>Atatürk İdeolojisi</em>, Erdem, 1988.</li>
<li>Çocuklar için Cumhuriyet, Ren Çocuk, İstanbul 2023.</li>
<li>Çocuklar için Nutuk, Ren Çocuk, İstanbul 2022.</li>
<li>Nihan Kaya, <em>Erteleme</em>, Eksik Parça Yayınları.</li>
<li>Kapak fotoğrafı: Merkeziyle, taşrasıyla bir vizyon olan Cumhuriyetin 23 Nisan kutlamaları / Ankara-Çayırhan</li>
</ul>
<p><a href="https://lavarla.com/dr-gizem-surenkok-ile-cumhuriyetin-kurucu-kusaginin-psikolojisi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Dr. Gizem Sürenkök ile Cumhuriyetin kurucu kuşağının psikolojisini anlamak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yine yeni yeniden Ankara</title>
		<link>https://lavarla.com/yine-yeni-yeniden-ankara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jan 2025 08:04:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankaralılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=135976</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ne kadar Ankaralısın? Kuğulu Park&#8217;a bebek görmeye gidecek kadar? Safiye Soyman’ı, Bursa Ucuz Kumaş Pazarı’nda görecek kadar? Ankara Sanat Tiyatrosu’nu Bilkent’teki yeni sahnelerinde izlerken, eski komşuyu yeni evinde ziyaret ediyor gibi hissedecek kadar? Ne kadar Ankaralısın? Olgunlaşma Enstitüsü’nde defile izleyecek kadar? Ankara’nın içinde yaşamadığın semtlerini, sınava girdiğin okullarından tanıyacak kadar? Ayazını özleyecek kadar? Okuma yazma [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yine-yeni-yeniden-ankara/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yine yeni yeniden Ankara&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ne kadar Ankaralısın? Kuğulu Park&#8217;a bebek görmeye gidecek kadar? Safiye Soyman’ı, Bursa Ucuz Kumaş Pazarı’nda görecek kadar? Ankara Sanat Tiyatrosu’nu Bilkent’teki yeni sahnelerinde izlerken, eski komşuyu yeni evinde ziyaret ediyor gibi hissedecek kadar? Ne kadar Ankaralısın? Olgunlaşma Enstitüsü’nde defile izleyecek kadar? Ankara’nın içinde yaşamadığın semtlerini, sınava girdiğin okullarından tanıyacak kadar? Ayazını özleyecek kadar? Okuma yazma öğrenince ilk iş dilekçe yazacak kadar? Ne kadar? Doksanlar Ankara’sını özleyince TRT Arşiv&#8217;den <em>Ferhunde Hanım ve Kızları</em> ‘içecek’ kadar?</p>
<p>Ne kadar Ankaralısın? Pazar tezgahındaki domatesin etiketinde &#8220;06 Ayaş&#8221; görünce gülümseyecek kadar? Ofise daire, zaman çizelgesine termin diyecek kadar? 93 kışını Ankara’da bir çocuk olarak yaşadıysan sonraki yıllarda sokakta tek başına yürürken park edilmiş, tek duran, eski bir arabayı görünce yolunu değiştirecek kadar? Şahan Gökbakar’ın orman yangınları sırasında açtığı canlı yayında &#8220;fil koğuşu&#8221; derken sesinde çocukluk anılarındaki AOÇ’yi görecek kadar? Ne kadar? Atatürk koşusunda Cevizlidere yokuşunu bir nefeste inecek kadar?</p>
<p>Yıllar sonra bir seneye Ankara&#8217;da başladım ve seneyi Ankara&#8217;da bitiriyorum. Ankara’dan Kıbrıs’a gidince sabah serinliğini, Almanya’dan Ankara’ya dönünce sabah sessizliğini sevdiğimi anladım. Kaybedince fark ettim.</p>
<p>İlk iş kitaplığımı temizledim; kitapların arasından artık olmayan kitapevlerinin ayraçları çıktı. Önce zincir mağazalara kaldık, onların AVM’lerdeki konumları değişti, metrekareleri küçüldü, kenara itildiler. Sonra içerik gitti; bir türlü bulunamayan kitaplar, ne sattığını bilmeyen görevliler, alınlıklara yanlış yerleştirilen kitaplar…</p>
<p>Çukurambar yeni Keçiören olmuş. Eskiden Dikmen’de oturanlar şimdi Yaşamkent’te. Yeni yerleşim yerlerinden biri de Bağlıca ve Etimesgut’a bağlı. Şehrin aksı değişmiş.</p>
<p>Bazı şeyler ise hala aynı.</p>
<p>Kuğulu Park. Dünyaya gelen beş siyah kuğu yavrusu, sekiz sütuna manşet oluyor. Leyleklerin gelişini birbirimize haber verişimizde, Yaren’i son yıllarda umutla bekleyişimizde, biraz Vamık Volkan’ın da yazdığı, halkın Kıbrıs çıkartması zamanı artan kanarya ilgisini görüyorum. <em>Bir umut içimizde, yaşamak.</em></p>
<figure id="attachment_135980" aria-describedby="caption-attachment-135980" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-135980 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878-1024x925.jpg" alt="" width="800" height="723" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878-1024x925.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878-300x271.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878-768x694.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878-1536x1387.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_4511-scaled-e1737402450878.jpg 1757w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-135980" class="wp-caption-text">Şeker pancarı tezgahı, bir nevi &#8220;başka bir Kapadokya&#8221; (Keçiören Salı Pazarı / Şubat 2024)</figcaption></figure>
<p>Meyve-sebze pazarları. Yüzüncü Yıl mesela. Pırasayı kesip veriyor, karnabahar Omo beyazı, yerlerde tek çöp yok, avokado için &#8220;tereyağ yerine sür, ye&#8221; diyor.</p>
<p>Kültürel hayat. Yıllar sonra bir eylül ayında Ankara’dayım, yer gök etkinlik. Bilet baktığım ne kadar tiyatro, bale, opera varsa hepsi dolu! Ankara seyircisi, işte bu yüzden, Ankara seyircisi. Yıllarca kendini eğitiyor.</p>
<p>Anıtkabir. Şehir dışından gelmiş araçları gördükçe gözlerim doluyor. İçimden hepsini selamlıyorum; 71, 9, 34, 61… Hoş geldiniz, sizler de mi geldiniz? Sefalar getirdiniz. Trafiğin, park etmiş araba kalabalığının mutlu ettiği tek yer, hala Anıtkabir.</p>
<p>Bazı şeyler ise farkıyla insana kendini emekli albay gibi hissettiriyor. Aynı yerde ötekileşmek&#8230; &#8220;Ama böyle olmaz ki&#8221;, &#8220;Böyle değildi ki&#8221; diye düşünürken kendini yakalatan.</p>
<p>Şili meydanında, açıldığında siyah fincanlarına ayrı, kahvesine ayrı vurulduğumuz yere gidiyorum. Kahvem, arka arkaya alabildiğim üç yudumda bitiyor.</p>
<p>Beşinci yılını dolduran ikinci nesil kulaklığım, artık yürüyüşlerde 15 dakika podcast dinlememe izin veriyor. Yenisini sonra alırım, oluyorsa tamir ettireyim deyip seri numarası gibi bilgileri girerek internetten randevu alıyorum. Randevu aldığımı belirtmeme rağmen bekletiliyorum. Sistemdeki bilgileri kontrol etmek yerine bana fatura soruyor. Dün aldığımdan çok emin. Yenisini satmaya çok hevesli. Adam tek başına dönem özeti.</p>
<p>Alım gücünün bu kadar düşük, fiyatların bu kadar yüksek olduğu bir düzende yılbaşı tüketim çılgınlığının bir parçası olmayacağım. Hem ben zaten üzerine düşünülmüş, anısı olan, kendi yapabildiğim hediyeleri seviyorum. Hazırladığım fotoğraf kolajı için ise bir çerçeve lazım. Görevliye &#8220;Fotoğraf çerçevelerini nerede bulabilirim?&#8221; diye sorarken daha, bir tanesi gözüme ilişiyor. Kız, bundan habersiz &#8220;Yok,&#8221; diyor. Olanı satmayan bir görevli. Soysal esnafı, olmayanı satardı.</p>
<p>Her ayın ilk pazar günü, Ayrancı Antika Pazarı. Bir tezgahta pirinç puntolarla &#8220;Tarım, okulsuz olmaz&#8221; sözüyle Atatürk&#8217;ün imzasını görüyorum. Cumhuriyet idealleri gibi binaları da yıkılıyor. &#8220;Bu yazı nereden?&#8221; diye sorduğum adam, gülerek, &#8220;Bana okuldan mezun olurken verdiler,&#8221; diyor. Ahlakı, espri anlayışından da kötü. Başka bir tezgahta, Amerika&#8217;da çeşitli okul kütüphanelerinin envanterine kayıtlı kitaplar&#8230;</p>
<p>Tiyatro oyunu öncesi salon girişinde patlamış mısır satmayan, balkonuyla, yayvan uzanan salonuyla oyuncuların mimiklerini görmenizi, nefeslerini duymanızı sağlayan <em>(çünkü tiyatro neydi?)</em> Şura salonunda <em>Richard</em>’ı izledim. Okan Bayülgen’in sinema, fotoğraf, TV’den sonra tiyatro da yapması üstelik bunu da kendine bir tarz yaratarak, alışılmışı değiştirerek yapması, bana Ferhan Şensoy&#8217;un babasının cenaze törenindeki konuşmasını hatırlattı: &#8220;Hayat tam olarak böyle bir inatla yaşanmalı!&#8221;</p>
<p>Ne kadar Ankaralısın? Umudu kaybetmeyecek kadar Ankaralıyım. Çünkü beş dakikada değişir işler! Çıkmadık canda ümit vardır! Ve Ankara’mız sürprizlerle doludur.</p>
<figure id="attachment_135979" aria-describedby="caption-attachment-135979" style="width: 768px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-135979 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-768x1024.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-1152x1536.jpg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-1536x2048.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/01/IMG_6093-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /><figcaption id="caption-attachment-135979" class="wp-caption-text">Ankara’mız sürprizlerle doludur (Yüzüncü Yıl / Mart 2024)</figcaption></figure>
<p><a href="https://lavarla.com/yine-yeni-yeniden-ankara/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yine yeni yeniden Ankara&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir kültürel proje öyküsü: &#8216;Cumhuriyetin Başkenti Ankara’da Alman Mimarlar&#8217;</title>
		<link>https://lavarla.com/bir-kulturel-proje-oykusu-cumhuriyetin-baskenti-ankarada-alman-mimarlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Oct 2024 06:38:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Alman Mimarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'da Almanya izleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=134295</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ankara’nın Alman mimarları 2018 yılında doktora çalışmalarımı yapmak üzere geldiğim Almanya&#8217;da, ilk hafta ikametgah işlerini halletmek için girdiğim devlet dairesi o kadar tanıdık geldi ki -çocukluğu Başkent&#8217;te geçmiş bir memur çocuğu olarak- fotoğrafını çekmeden ayrılamadım binadan. Daha sonra Darmstadt&#8217;taki başka bir bina ile mezunu olduğum Ankara Atatürk Lisesi&#8217;nin ne kadar benzer olduğunu fark ettim. Bundan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/bir-kulturel-proje-oykusu-cumhuriyetin-baskenti-ankarada-alman-mimarlar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Bir kültürel proje öyküsü: &#8216;Cumhuriyetin Başkenti Ankara’da Alman Mimarlar&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Ankara’nın Alman mimarları</h2>
<p>2018 yılında doktora çalışmalarımı yapmak üzere geldiğim Almanya&#8217;da, ilk hafta ikametgah işlerini halletmek için girdiğim devlet dairesi o kadar tanıdık geldi ki -çocukluğu Başkent&#8217;te geçmiş bir memur çocuğu olarak- fotoğrafını çekmeden ayrılamadım binadan. Daha sonra Darmstadt&#8217;taki başka bir bina ile mezunu olduğum Ankara Atatürk Lisesi&#8217;nin ne kadar benzer olduğunu fark ettim. Bundan mimar bir arkadaşıma bahsettiğimde “Tanıdık hissetmelerinin aslında bir alt yapısı var,” dedi. Böylece o bakış, spontane dikkat; biraz merakla, köklü bir platformda, konularında yetkin uzmanlarla buluştu ve bir projeye dönüştü:</p>
<h3>&#8216;Cumhuriyetin Başkenti Ankara’da Alman Mimarlar (1920&#8217;ler-1940&#8217;lar)&#8217;</h3>
<p>Prof. Dr. Sinan Canan (biyolog ve sinir bilim uzmanı) konuk olduğu bir programda şöyle demişti: “Kültürle aldığımız doneler bizi insana dönüştürecek bilgiler içeriyor, doğduğumuzda hayvan yavrusuyuz. İnsan, doğduğundaki içgüdüleriyle değil, etraftan öğrendikleriyle büyür. Kültür, olduğu yerde durmuyor, bir sonraki nesil daha az kültür, daha çok hayvani güdü alıyor. Hafıza bir yetenek, kullan ya da kaybet. Toplumsal hafıza da böyle!”</p>
<p>Cumhuriyetin ve “İstanbul&#8217;u kurtaran komutanın karargahı” olarak tarih sahnesine çıkan Ankara&#8217;nın başkent oluşunun 100. yıl dönümünü kutlamanın en güzel yolu; Cumhuriyetin kentleşme bilincini de içeren temel değerlerini hatırlatarak toplumsal hafızayı tazelemek olacaktı:</p>
<p>Almanya ve Türkiye arasında geçmişten günümüze gelen bağları vurgulamak, Cumhuriyetin 100. yılında kuruluş ve inşa dönemini irdelemek, Erken Cumhuriyet dönemi Ankara&#8217;sında Alman mimarların planları ve yapılarının kültürel miras öğeleri olarak günümüzde korunması ve geleceğe aktarılması ile ilgili bilinç oluşturmak ve Cumhuriyetin kentleşme bilincini de içeren temel değerlerini -alan farkı gözetmeksizin (benim mesleğini yapan bir Jeoloji Mühendisi iken bu projede yer almam gibi)- daha fazla sayıda insana ulaştırarak toplumsal belleği güçlendirmek ve kültürel sürekliliğe katkı sağlamak için yola çıktık.</p>
<h4>Proje ekibi</h4>
<p>2 Temmuz 2022 tarihinde fikrimi, Almanya&#8217;daki Türklerin ilk ve tek meslek birliği olarak 1991 yılında kurulmuş Türk Mühendis ve Mimarlar Birliği- Almanya ile paylaştım. TMMB Almanya&#8217;nın, hem mühendis ve mimarları bünyesinde barındırdığı hem de onursal üyelerinin çoğu mimar olduğu için bu proje için doğru adres olabileceğini düşündüm.</p>
<p>TMMB Almanya, henüz üyeleri değilken fikrimi dinleyip bu fikri Cumhuriyetin ve Ankara&#8217;nın Başkent oluşunun 100. yılında bir proje olarak hayata geçirmeyi kabul etti. Kuşkusuz benim onlara yönelmemde onların da bu projeyi 2023 yılında gerçekleştirmeye değer görmesinde, internet sitelerinde yer verdikleri bu ifadelerin de payı vardır:</p>
<p>&#8220;Varoluş nedeni, aldıkları eğitim gereği, bildiklerini başkalarına aktarmaktır ve bilim, teknik ve teknolojiyi üst seviyede öğrenmek ve bunlardan topluma yararlı sonuçlar çıkarmak; kendi aralarında ve diğer kuruluşlarla asrın gidişine yön verme iddiasına sahip çıkmaktır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Unutmamak gerekir ki en önemlisi TMMB gibi mesleki ve akademik birliklerin varlığı, buradaki Türk Lobisinin güçlenmesi ve Türklerin Almanya’da beyin güçleri ile de varoluşunun bir kanıtıdır.&#8221;</p>
<h4>Paydaşlar</h4>
<p>&#8220;Benim bir fikrim var&#8221; deyip kapıları çalmak zor bir süreç. Özellikle bu, kendi alanınız dışında bir proje olacaksa. Sahnenin diğer tarafına geçmek gibi. Benzer bir zorluğu yüksek öğrenim veya iş amaçlı kariyerlerine yurtdışında devam edenler bilirler. Yardım edenken yardım edilen, sorulara cevap verenken soru soran tarafa geçersiniz. Sıfırdan bir düzen kuruyorsunuz gibi düşünün. Üstelik projeyi gerçekleştirmek istediğiniz fiziksel mekan da yaşadığınız ülke değil.</p>
<p>Başlarken &#8220;Bizim Türkiye ile hiç bağımız yok yalnız, ekibi siz kuracaksanız olur,&#8221; denmişti. O yüzden ilk &#8220;evet&#8221; benim için çok önemliydi. İlk destek, Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği (KORDER) yönetim kurulu başkanı ve ODTÜ Mimarlık Bölümü Kültürel Mirası Koruma hocalarından Doç. Dr. Özgün Özçakır&#8217;dan geldi. Kendisi, henüz bir fikirken bu konudaki potansiyeli görüp destekledi. Konusundaki yetkinliğiyle bu projeyi &#8220;UNESCO koruma listesine başvurulabilir mi?&#8221; noktasına getirdi.</p>
<p>ODTÜ Mimarlık Bölümü Mimarlık tarihi hocalarından Prof. Dr. T. Elvan Altan &#8216;ın (kendisi aynı zamanda docomomo_Türkiye Ankara temsilcisi) katılımıyla ise proje benim hayal edebileceğimin üzerinde bir teknik zemine oturdu ve tabiri caizse tüm kapılar açıldı. Sadece mimariye dair değil, hayata dair de konuştuğumuz çok besleyici bir süreçti.</p>
<p>Adımlarla bir Ankara ansiklopedisi yazan Urbanwalks Ankara&#8217;nın kurucuları Cem Dedekargınoğlu ve Cemre Gökpınar bu proje kapsamında oluşturdukları, erken dönem Cumhuriyet mimarisine imza atmış Alman mimarların Ankara&#8217;daki eserlerinin incelendiği &#8220;Almanya&#8217;dan Sevgiler&#8221; rotası ile bugün 50&#8217;ye yakın kişiye ulaşarak güçlü iletişimleri, iş disiplinleri, anlatıdaki ustalıklarıyla projenin vazgeçilmez bir parçası oldular.</p>
<p>İlerleyen süreçte ODTÜ Mimarlık Tarihi Doktora programı öğrencileri Ayşegül Kardaş ve Selcan Dökmen Aykaş da aramıza katıldılar. TED Üniversitesi Mimarlık Bölümü hocalarından Duygu Tüntaş ve Gazi Üniversitesi Mimarlık bölümü hocalarından Dr. Beril Kapusuz Balcı&#8217;nın projenin Grafik Tasarım-Uygulama ve Güncel Fotoğraflar kısmını üstlenmesiyle proje ekibimiz tamamlanmış oldu.</p>
<p>Arkadaşlarımızın TOBB ve Bilkent üniversitelerinde yarı zamanlı ders verdiklerini de gözeterek, Ankara&#8217;da mimarlık eğitimi veren üniversitelerin neredeyse tamamının bir araya gelerek bu proje ekseninde beraber çalışmış olmasından da ayrıca mutluluk duyuyorum.</p>
<figure id="attachment_134302" aria-describedby="caption-attachment-134302" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-134302 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1-1024x768.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/1.jpg 2048w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-134302" class="wp-caption-text">Proje ekibi (Soldan sağa): Duygu Tüntaş, Özgün Özçakır, Ayşegül Kardaş, Ayşegül Turan, Elvan Altan, Cem Dedekargınoğlu, Beril Kapusuz Balcı, Selcan Dökmen Aykaş</figcaption></figure>
<h4>Destekçiler</h4>
<p>TMMB e. V çatısı altında, DOCOMOMO_TÜRKİYE, KORDER ve URBANWALKS.ANKARA paydaşlığı ile başlayan projemiz, Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi, Çankaya Belediyesi Dış İlişkiler Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dekanlığının destekleriyle hayata geçti. Cumhuriyetin 100. yılında, başta Frankfurt ve Ankara şehirlerinden olmak üzere yüzlerce insana ulaştı. Emeği geçen herkese tek tek teşekkürlerimi sunuyorum. Sayelerinde uzun soluklu, çok yönlü, ses getiren ve kalıcı etki yaratan bir projemiz oldu.</p>
<h4>Gerçekleşen etkinlikler</h4>
<h5>Frankfurt</h5>
<p>Projenin ilk fiziksel etkinliği 2 Aralık 2023&#8217;te Frankfurt&#8217;ta Saalbau Zentrum am Bügel&#8217;de gerçekleştirildi. Etkinliğin eğitim statüsü, Hessen Mimarlar ve Şehir Plancıları Odası tarafından tanındı. Katılımcıların söz konusu eserlerin güncel ve tarihi fotoğraflarını da görme şansı bulduğu sergimiz, açılışından sonra Türkiye Cumhuriyeti Frankfurt Başkonsolosluğu Türk Kültür Merkezi&#8217;nde devam etti.</p>
<figure id="attachment_134301" aria-describedby="caption-attachment-134301" style="width: 768px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-134301 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/2-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/2-768x1024.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/2-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/2-1152x1536.jpg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/2.jpg 1500w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /><figcaption id="caption-attachment-134301" class="wp-caption-text">Proje henüz bir fikirken gerçekleştirilen ilk gezi-toplantı: Utku Külahçı (TMMB e.V. genel sekreteri) ve Ayşegül Turan (Kasım 2022, <em>Philipp Schwartz Anıtı</em>-Frankfurt)</figcaption></figure>
<h5>Ankara</h5>
<p>Bruno Taut, Hermann Jansen, Paul Bonatz gibi bugünün Ankara&#8217;sında izleri bulunan Alman mimarlar, öncelikle 17 Aralık 2023 tarihinde Bruno Taut’un eseri olan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Farabi Salonunda gerçekleştirilen projenin ikinci fiziksel etkinliğiyle, daha sonra ise 17 Ocak 2024 tarihinde KORDER’de yapılan sergi açılışyla anıldı. İlk kez 10 Eylül 2023 tarihinde gerçekleştirilen ve biletleri satışa çıktıktan 1,5 saat sonra tükenen &#8220;Almanya&#8217;dan Sevgilerle&#8221; adlı kent yürüyüşünün ikincisiyle başlayan etkinlik için Almanya Büyükelçiliği ve Ankara Üniversitesi DTCF dekanlığından özel izinler alındı. Sergimiz 2023 yılı sonuna kadar üniversite kampüsünde ilgilileriyle buluştu. Etkinliklerin soru cevap kısmında bizler de projemizin katılımcılarda bulduğu karşılığı görme şansını yakaladık.</p>
<p>Bugün Frankfurt&#8217;tan Ankara&#8217;ya uzanan bu köprü kurulduğu ve temelini Cumhuriyetin kuruluş dönemi değerlerinden alarak yükseldiği için çok mutluyum. Cumhuriyetin temel değerlerini hep beraber andık ve bu kültürel miras öğelerine dair koruma bilincini hep birlikte yeşerttik. Beyin göçünün aslında beyin gücü olarak değerlendirilebileceğini bir kez daha göstermiş olduk.</p>
<h4>Neler oldu?</h4>
<p>Bu zamana kadar yapılan etkinliklerde, sergi gezen, sunum dinleyen, yürüyüşlere katılan, sosyal medyayı takip eden kişilere ulaştık. Şimdi sırada tam da bu kültürel mirası gelecek nesillere aktarma hedefimize uygun olarak, Cebeci Ortaokulu, Ankara Atatürk Lisesi gibi Alman mimarların eserlerinde öğrenim gören öğrencilere, sergi ve sunumlar aracılığıyla, ulaşmak var.</p>
<p>&#8220;Almanya&#8217;dan Sevgiler&#8221; kent yürüyüşü, Urbanwalks Ankara&#8217;nın rota kartları arasında çoktan kalıcı yerini aldı. (Planlanan yürüyüş tarihleri için internet sitelerine göz atabilirsiniz.) Projeye dair bir internet sitesi açmak, sergi kataloğu basımı, kalıcı sergi ve yazı dizisi çıkartmak ise bu yolculukta bizi bekleyen diğer duraklar.</p>
<figure id="attachment_134299" aria-describedby="caption-attachment-134299" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-134299 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-1024x768.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/3-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-134299" class="wp-caption-text">&#8220;Almanya&#8217;dan Sevgiler&#8221; kent yürüyüşünün katılımcıları ve Urbanwalks Ankara’dan Cem Dedekargınoğlu (Aralık 2023, Atatürk Lisesi bahçesi-Ankara)</figcaption></figure>
<h4>Bundan sonrası</h4>
<p>Sadece Alman mimarların eserlerine odaklanan ve bu kültürel mirası 2023 gibi anlamlı bir yılda halkın her kesimine ulaştırmayı amaçlayan projemiz, bu yönleriyle, geçmişte yapılan benzer çalışmalardan ayrıldı. Aynı mimarların bu sefer Almanya’daki eserlerine odaklanmak, Geç Osmanlı dönemi İstanbul’unda Alman mimarların eserlerini incelemek veya Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün <em>Nutuk</em>&#8216;ta da &#8220;Ulusumuzun geleceği için sadece bilim ve fen alanında yabancılardan yararlanılabilir&#8221; sözleriyle belirttiği gibi erken Cumhuriyet döneminde yurtdışına yerli uzman yetiştirmek amacıyla mimarlık eğitimi için gönderilmiş Türk gençlerini araştırmak ise projeyi devam ettirebileceğimiz diğer olası eksenler.</p>
<figure id="attachment_134304" aria-describedby="caption-attachment-134304" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-134304 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4-1024x683.jpg" alt="" width="800" height="534" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4-1024x683.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4-1536x1025.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/10/4.jpg 2048w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-134304" class="wp-caption-text">Ankara Üniversitesi DTCF Farabi Salonu, Ankara (Aralık 2023)</figcaption></figure>
<h3>Son söz</h3>
<p>İletişime geçilen onca insandan, yapılan onlarca toplantıdan, verilen bunca emekten geriye bizlere Cumhuriyetin 100. yılında böyle bir projeye imza atmış olmanın haklı gururu ve mutluluğu kaldı. Ankara&#8217;nın gri olmadığına inanan biri olarak, sergi paftalarındaki renk seçimini gördüğümde, &#8220;Ankara’nın griliği her katmanındaki renkten mi geliyor?&#8221; diye düşünmüştüm. Bugünün Ankara&#8217;sının katmanlarını zamanda geriye giderek tek tek soysak, çağlar boyunca ev sahipliği yaptığı her medeniyetin rengini görürdük sanki. Benim ilham aldığım bir süreç oldu. Umarım size de ilham veren bir yazı olmuştur.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/bir-kulturel-proje-oykusu-cumhuriyetin-baskenti-ankarada-alman-mimarlar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Bir kültürel proje öyküsü: &#8216;Cumhuriyetin Başkenti Ankara’da Alman Mimarlar&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara&#8217;da yaratıcı bir sabah</title>
		<link>https://lavarla.com/ankarada-yaratici-bir-sabah/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankarada-yaratici-bir-sabah/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jul 2024 09:17:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Creative Mornings]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132019</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Yukarıdaki görsel, Durul Gence&#8217;den aldığım caz tarihi dersinin notlarından. Ders notları, dersi verende var. Dersi alanda ise hem anlatılan hem anlaşılan hali var. Etkileşim orada. İki yönlü ve bu haliyle müthiş bir müze envanteri. Tıpkı Melike Şahin&#8217;in konserde açılan pankartlardan bir müze yapmayı istemesi gibi. Tıpkı bazı şarkıları, stüdyo kayıtlarından değil de konser kayıtlarından dinlemeyi tercih etmemiz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarada-yaratici-bir-sabah/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara&#8217;da yaratıcı bir sabah&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_132021" aria-describedby="caption-attachment-132021" style="width: 980px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132021 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/07/creative-mornings-ankara.jpg" alt="" width="980" height="1185" /><figcaption id="caption-attachment-132021" class="wp-caption-text">Durul Gence, ODTÜ Caz Tarihi ders notları, 2006</figcaption></figure>
<p>Yukarıdaki görsel, Durul Gence&#8217;den aldığım caz tarihi dersinin notlarından. Ders notları, dersi verende var. Dersi alanda ise hem anlatılan hem anlaşılan hali var. Etkileşim orada. İki yönlü ve bu haliyle müthiş bir müze envanteri. Tıpkı Melike Şahin&#8217;in konserde açılan pankartlardan bir müze yapmayı istemesi gibi. Tıpkı bazı şarkıları, stüdyo kayıtlarından değil de konser kayıtlarından dinlemeyi tercih etmemiz gibi. Psikologların “İlişki, iki insanın toplamından büyüktür” demesi gibi. Yazarın, imza gününde önüne koyulan kitabı imzaladıktan sonra hangi cümlelerin altı çizilmiş, üzerine ne notlar alınmış diye kitaba şöyle bir bakması gibi.</p>
<p>Geçen cumartesi, AnkaraAks’ın girişimiyle, “Creative Mornings” şehrimize geldi. Türk Serbest Mimarlar Derneği’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen ilk etkinliğiyle Ankara&#8217;ya “Merhaba” dedi. Sahnede, ODTÜ Sosyoloji Bölümü hocalarından Besim Can Zırh vardı. “Kenti Arşınlamak” başlıklı konuşması sadece iyi harmanlanmış malzemesiyle değil sunumuyla da bir o kadar etkileyiciydi.</p>
<figure id="attachment_132023" aria-describedby="caption-attachment-132023" style="width: 968px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132023 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/07/creative-mornings-lavarla.jpg" alt="" width="968" height="825" /><figcaption id="caption-attachment-132023" class="wp-caption-text">Creative Mornings Ankara &#8211; Besim Can Zırh / Haziran 2024</figcaption></figure>
<p>Asfalt ağlatanlar bilmez. Kaldırım eskitenlerin katılacağı gibi; yürümek hepimizi “yaya” kavramında eşitleyen bir eylem. Kışlada herkesin Mehmetçik, biyolojide hepimizin “homo sapiens” olması gibi. Güzergah seçimlerimiz ise bizden ipuçları taşıyor. Geçtiğimiz yaz kuzenim Öveçler&#8217;den Bahçelievler&#8217;e (<em>Lavarla</em>&#8216;ya yazmanın konforuyla verilmiş bir örnek) yürüdüğü güzergahı “Kendime karbondioksiti az bir yol çizdim, iç sokaklardan yürüyorum,” diye anlatıyor. Aynı günlerde evden ODTÜ kütüphanesine yürüyen ben şaşırıyorum, ana arterden kopmak ne lüks!</p>
<p>Seçimlerimizi bazen topografi (“çok dik, çıkamam ben yokuşu”) bazen güvenlik endişeleri (tenha mı?) şekillendirse de geride bıraktığımız yolda çokça biz varız. Gördüklerimiz, hissettiklerimiz, düşündüklerimiz var. O yüzden İlkyaz&#8217;ın “yazar ve okurları arasında bir ortaklık duygusu yaratma amacıyla” başlattığı “BeşYüz” girişiminde evi hafızamızdaki rotalar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> olarak tanımlamıştım. Hep bizimle gelen.</p>
<p>Konuşmasında, bugüne kadar öğrencisiyle iki kere buluşmuş “Walking Ankara” dersinin bir fikir olarak doğuşuyla başlayan süreci cömertçe paylaştı Zırh. Akademiyi neden sevdiğimi hatırladım; özgünlük ve özgürlük var. Bir öğretmen çocuğu olarak, bu yürüyüş dersinin Türkiye&#8217;nin farklı şehirlerinde eş zamanlı olarak açılmasında diğer okullarla kurulmuş iyi ilişkileri gördüm. Birkaç kez belgelerini, bozulan bilgisayarın veya telefonun azizliğiyle kaybetmiş birisi olarak, doktoradan bu yana biriken on bin karelik fotoğraf arşivi dikkatimi çekti. Bir edebiyat sever olarak “kentsel dönüşüm obrukları”, “bilişsel haritalar”, “adımlarla yazılan bir Ankara Ansiklopedisi” gibi imrendiren betimlemeler duydum. Yansıda, Almanya&#8217;da hiçliğin ortasında, üzerine Sedat Peker yazılmış bir duvarın fotoğrafını görünce, Aschaffenburg&#8217;da <em>(</em>Almanya&#8217;da bir şehir adı, random gülmedim<em>)</em> bir kuaför camında gördüğüm, çerçeveli Adnan Oktar fotoğrafını hatırladım. Camilerin neden şehirlerin dışında, sanayi alanlarında yapılandığını daha önce Alman bir arkadaşımdan dinlediğim için bir <em>Slumdog Millionaire</em> anı yaşadım. Dersin çıktılarının dönem sonunda öğrenciler tarafından sunum, fotoğraf ve metin olarak teslim edildiğini duyunca “Ses kaydı da güzel olur,” dedim. İçimden<em>.</em> Çünkü, yürürken gördüklerimiz kadar duyduklarımız da anlatır. Yıkılan binalardan “yürüyüş esnasında artık orada görülemeyecek binaların üzerinde duruyorlar” diye bahsedildiğinde, Sydney’deki Angel Place&#8217;i andım. Boş kafeslerine bakarak nesli tükenen kuşların seslerini dinlediğiniz bir sokak. Aslında bence Avrupa&#8217;daki müzecilik de biraz böyle. Olanın değil olmayanın müzesini yapıyorlar, teknolojiyle birleştiriyorlar. Bir gözlük takıyorsunuz, artırılmış gerçeklikle o gemi kalıntısının<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (ya da işte bu bir bina da olabilir) tamamlanmış halini görüyorsunuz.</p>
<figure id="attachment_132026" aria-describedby="caption-attachment-132026" style="width: 791px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132026 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/07/Sydney-Angel-Place.jpg" alt="" width="791" height="782" /><figcaption id="caption-attachment-132026" class="wp-caption-text">Sydney Angel Place / Nisan 2015</figcaption></figure>
<p>Sonra bir seyirci sorusu geldi: “Hiç yere baktınız mı?” Instagram severler fromwhereistand, Twitter severler pavementgeology akımını hatırlayacaklardır. Bir dersin oluşumuna ilk defa böyle şahitlik ettiğim anlarda gelen bu soru üzerine, yürümek bir ders ekseninde bizim alanla nasıl birleştirilebilir diye düşündüm:</p>
<p>Önümüzdeki günler, üniversite tercihlerine gebe. Geçen yıl, ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Erdin Bozkurt mesleğe dair şöyle demişti<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>: “Yaşamımızın her saniyesinde olan ama hiçbir şekilde farkında olmadığımız bir meslekten bahsediyoruz.” O kadar doğru ki!</p>
<p>Mesela bölümde ilk yıl mesleğe giriş dersi var, kredisiz, bir nevi oryantasyon. Bu ders kapsamında, jeoloji mühendisliğinin meslek alanlarına dair bir farkındalık oluşturmak üzere, liseden yeni mezun olmuş bu gençler, gruplar şeklinde yürüyüp günlük hayatın içinde karşılaştıkları yerbilimlerinin uzmanlık dallarını yazsalar?  Çünkü görecekleri apartman, metro ve yol inşaatlarında, içtikleri suyun kaynağının bulunmasında, kullandıkları cep telefonları için gerekli maden yataklarının çıkarılmasında, elektrik üretiminde kullanılan petrol, doğalgaz veya yeraltı sıcak su kaynaklarının keşif ve planlamalarında biz varız.</p>
<p>Bir başka fikir de bölümde 3. ve 4. sınıf öğrencilerine yönelik seçmeli bir ders açılması. Bu derste öğrenciler, Ankara’daki önemli yapılarda (Anıtkabir, Yüksek Hızlı Tren Garı, I. TBMM Binası gibi) kullanılan yapı malzemelerini araştırsalar? Öncelikli olarak; taşın türüne, yaşına, içerdiği fosillere ve oluşum şartlarına bakılabilir. Bunu şu sorular takip edebilir: Türkiye’de üretimi var mıydı? Getirtildi mi? Aynı mimarın eserlerinde aynı taşlar mı kullanıldı? Binaların teması, mimarı veya bölgesi ekseninde süreklilik var mı?</p>
<p>Zırh’ın, kendisine gelen sunum teklifini kabul ederken aklında bunlar yoktu şüphesiz. Tıpkı Gence&#8217;nin dersten belki 20 yıl sonra bir gün böyle bir yazıyla anılacağını bilmemesi gibi. Ne anlatan anlattıklarının karşı tarafta nasıl yankılanacağını biliyor ne de nelere ilham verebileceğini. İşin güzelliği de burada zaten. Creative Mornings&#8217;in de şehrimize gelerek bir cumartesi sabahı duştan ıslak saçlarımız, yakalarımızdaki isimliklerimizle bizi bir araya getirip sunum sonrasında çay-simit eşliğinde (belki Fransa&#8217;da cappuccino-kruvasan şeklinde takılıyorlardır) tanışıp söyleşmemize alan açarken hedeflediği bu olsa gerek.</p>
<p>Belki bu yazı, bir yazı dizisine ilham olur; yazarıyla okurunu, anlatıcısıyla dinleyenini aynı tema üzerinde karşılıklı bir araya getirir. Muhteşem dizi <em>The Affair</em>&#8216;daki gibi; aynı zaman dilimi, aynı olay, başka bünyelerde nasıl yaşanıyor, hatırlanıyor görürüz. Belki bir ders olur, müfredata girer. Kim bilir. Bildiğim bu konuşma az az yaşayacak içimde. “Derken karanfil elden ele.”</p>
<h2>Kaynaklar</h2>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.ilkyaz.world/2024/01/10/besyuz-ile-turkiye-manzaralari-ev-ilkyaz-presents-collective-writing-from-around-turkey-on-home/">https://www.ilkyaz.world/2024/01/10/besyuz-ile-turkiye-manzaralari-ev-ilkyaz-presents-collective-writing-from-around-turkey-on-home/</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Museum of Ancient Seafaring: <a href="https://www.mainz-tourismus.com/en/explore-enjoy/living-culture/museums/museum-of-ancient-seafaring">https://www.mainz-tourismus.com/en/explore-enjoy/living-culture/museums/museum-of-ancient-seafaring</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <a href="https://www.instagram.com/p/CvRnuMZpMw-/?utm_source=ig_web_copy_link&amp;igshid=MzRlODBiNWFlZA==">https://www.instagram.com/p/CvRnuMZpMw-/?utm_source=ig_web_copy_link&amp;igshid=MzRlODBiNWFlZA==</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarada-yaratici-bir-sabah/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara&#8217;da yaratıcı bir sabah&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankarada-yaratici-bir-sabah/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
