<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Can Öktemer, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/can-oktemer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/can-oktemer/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 17 Dec 2022 06:39:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Can Öktemer, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/can-oktemer/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-buklum-sokak-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-buklum-sokak-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Dec 2022 06:39:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Büklüm Sokak]]></category>
		<category><![CDATA[Yürüyüş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=124130</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en tuhaf iç açıları toplamına sahip otel, hastane, gece kulübü üçgeninin arasından geçiyorum. Siyah camlı bir araba otelin önüne yanaşıyor, bavullar hızlıca bagajdan çıkarılıp, lüks arabanın sahibi otele davet ediliyor. O [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-buklum-sokak-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en tuhaf iç açıları toplamına sahip otel, hastane, gece kulübü üçgeninin arasından geçiyorum. Siyah camlı bir araba otelin önüne yanaşıyor, bavullar hızlıca bagajdan çıkarılıp, lüks arabanın sahibi otele davet ediliyor. O sırada, farklı zaman dilimine sahip gece kulübünden yorgun suratlarla çıkan bir kadın ve siyah takım elbiseli bir adam eczaneye giriyor. Yolun karşısında kalan hastanede ise hasta yatışı ve hasta çıkışı aynı anda gerçekleşiyor; hastası olanlar, kapının önünde art arda yaktıkları sigaralarıyla efkar dağıtmaya çalışıyorlar. Aynı anda farklı hayatlar ayrı zaman diliminde karşılaşıyor; herkesin bekleme süresi farklı…</p>
<figure id="attachment_124133" aria-describedby="caption-attachment-124133" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-124133 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-1024x768.jpg" alt="Kaynak: https://twitter.com/ankaraapartman/status/1096346151048101889?lang=ga" width="1024" height="768" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-180x135.jpg 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-400x300.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-600x450.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-800x600.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx-1200x900.jpg 1200w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/DzcA_m7WoAEedkx.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-124133" class="wp-caption-text"><strong>Kaynak: <a href="https://twitter.com/ankaraapartman/status/1096346151048101889?lang=ga" target="_blank" rel="noopener">Ankara Apartmanları (Twitter)</a></strong></figcaption></figure>
<p>Hastanenin yanında ise 1930’lu yıllarda çekilmiş Hollywood filmlerinin isimlerine benzeyen gece kulüpleri ve aralarına sıkışmış İran Lokantası sıralanıyor. Sırtlarında sazlarıyla müzisyenler akşama hazırlık yapmak için gece kulüplerine girerken diğer tarafta safranlar tek tek lokantaya getiriliyor. Safran gece kulübü diyalektiğinden de kendimi başarıyla sıyırmayı başarıyorum. Sokak başındaki tuhaf karşılaşmalar ve ürkütücü sessizlikleri artık arkamda. Büklüm’de ağır adımlarla yürürken dikkatimi en çok etrafın sessizliği çekiyor. Ne Kennedy’nin halı üzerine dökülen oyuncak arabalarına benzeyen gürültüsü var ne de Akay’ın neon aydınlatmalı eğlence ortamı… Sokak, kendini görünmez bir pencereyle dış dünyaya kapatmış gibi duruyor. Bu tespitim hızla yanlışlanıyor çünkü sokağın ilerisinde gürültülü bir tartışma söz konusu. Bir kadın sinirli bir şekilde çöpçüye kızıyor, çöpçü sakin bir şekilde işini yapmaya devam ediyor, kadının yanındaki adam ise kadını sakinleştirip, olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Kadının siniri yatışacak gibi değil. Apartman sakinleri, sakinliklerini bozan bu anı, pencerelerinden iş makinesi olduğu kadar kavga seyretmeye de meraklı olanlar durup tartışmayı izliyorlar. Olay mahalline usta bir dedektif gibi yanaşıyorum, mevzu birden çok gizemli görünüyor bana. Tartışmaya doğru yaklaştıkça sigarayı bıraktığıma pişman oluyorum, tam sigara içilecek ya da sigaraya başlanacak bir gerginlik var. Kadın, “Yaprakları nasıl toplarsınız? Böyle şiirsel bir ortamı nasıl bozarsınız? Şu güzelim sarı yapraklara nasıl kıydınız? Nasıl?” diye bağırıyor, çöpçü ise bir yandan yaprakları süpürmeye devam edip, sakin bir şekilde “Abla bu benim işim. Neden toplamayayım? Hem ölü yaprak onlar, boşver gitsin,” yanıtını veriyor. Kadının sevgilisi olduğunu düşündüğüm adam ise kadını oradan uzaklaştırmaya çalışıyor “Gel hayatım başka bir yerde çekeriz  fotoğrafı. Her yerde yaprak var, bak!” diyor. Adamın bu klişe ve diplomatik önerisi şimdilik işe yaramışa benziyor. Kadın söylene söylene olay yerinden ayrılıyor. Hayatı sosyal medya sayesinde film tadında yaşayan bir çift, etrafa saçılmış sarı yaprakların yarattığı doğal platoyu kullanmak istemiş ama kaldırımların temiz ve gri kalmasını isteyen bürokrasi duvarına toslamış. Dünyanın en anlamsız tartışmalarından birinin tanığı olarak olay yerinden uzaklaşıyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-large wp-image-124137" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221113_140220_1-01-1-1024x613.jpeg" alt="" width="1024" height="613" /></p>
<p>Seğmen Hotel’in bulunduğu yerden karşıya geçiyorum. Sanırım tüm tuhaflıklar artık geride kaldı. Bir zamanlar Anka Haber Ajansı’nın da bulunduğu, etrafı ağaçlarla çevrili apartman önünden yoluma devam ediyorum. Yolumun üzeri artık ağaçlar ve eski apartmanlarla çevrili, üstelik bu sefer ister inanın ister inanmayın, etraf çok sessiz. Sokağın bu hattı eski Ankara’yı bir nebze de olsa hatırlatıyor. Giriş katlarında mutlaka eczanenin, kuaförün, bakkalın, yorgancının, terzinin ve hayata dair iddialı bir sloganın olduğu (Mesela önünden geçtiğim apartmanın duvarında “Bıhtık ya” yazılı) eski evler zamanı durdurmuş gibi, hayat burada biraz daha yavaş akıyor sanki. Yol boyu bir araba bile geçmiyor. Büklüm Hotel’in olduğu kavşağa doğru geliyorum. Yanımdan kırmızı üzerine sarı renklerle “SSCB” yazan eşofmanıyla Doğu Blok’unu Büklüm’de temsil eden bir koşucu geçiyor. Yolun yokuş tarafında ise köpeğini gezdirmeye çıkaran “Hard Rock Cafe” montlu, kovboy çizmeli bir adam var. Cadde üzerinde Soğuk Savaş rüzgarı esiyor, gözler tarihin sonu tezini ortaya atan, her dönemde ayrı bir şekilde dalga geçilen Fukuyama’yı arıyor. Ekonomik kriz, nükleer tehlike, dünyanın sonu, Soğuk Savaş hatta SSCB montları moda akımı olarak yeniden karşımıza çıktı, tarih öyle böyle geri dönmedi hem de… Tarih sürekli tekrar ediyor doğru, bizim kuşak üzerinde hep kötü bir şaka olarak tekrar ediyor galiba. Yeri gelmişken ben de liberallerle ve Fukuyama ile bir doz dalga geçiyorum elbette. Rezil olmalara doyamadılar çünkü…</p>
<p>Hard Rock Cafe montlu adam sigarasını Zippo çakmağıyla ateşleyip, köpeğiyle yolun karşısına geçerek gezintisine devam ediyor. Gözüm ister istemez montuna dikkat kesiliyor. Hard Rock Cafe zinciri dünyanın farklı başkentlerindeki şubeleriyle meşhur. 1990’lı yıllarda <a href="https://netreklam.net/hardrockcafeankara/" target="_blank" rel="noopener">Ankara’ya</a> da açılmış. Türlü tuhaflıklar neticesinde kapanmış. Dönemin bar tanıkları barı pahalılığıyla, döneme tanıklık edemeyenler ise nostaljisiyle anıyor. Ama iki jenerasyon da bar şimdi açık olsa adisyonun ateş yakacağını, tansiyon çıkaracağını biliyor. Hayat pahalı, çok pahalı… 30 yaş tansiyon ve sinir hastalığı diye bir şey olmalı artık.</p>
<p>Olasılıklardan ve erken yaşlanmadan çıkıp yürümeye devam ediyorum. Gündüzden yanmaya başlayan kırmızı neon aydınlatmasıyla Tattoo Kitchen’ın önünden geçiyorum. Cem içeride tam konsantre çalışıyor. Açık pencereden Little North’tan <em>The Kite</em> melodisi geliyor. Yandaki apartmanın girişindeki dükkanın önünde ise esnaf, esnaf dostu, müşteri ve yan dükkandan sohbete gelenler, gün sonu yapmak üzere: Çaylar içiliyor, çay kaşıkları greyder gürültüsüne benzer bir şekilde karıştırılıyor, türlü komplo teorileri kurulup, tartışılıp, yeni fikirler ortaya atılıyor: “Dünyayı yöneten yedi gizli aile var ya? Onlar bizim Mars’a çıkmamıza engel oluyor”, “Elektrik zammını Amerika yani Ronald Reagan yapıyor.” Dükkanın yanındaki Kakule’nin önündeki masalarda ise başka bir dünya var hiç kuşkusuz. İlişkiler, ayrılıklar, astroloji, dedikodular, iş hayatının bunaltıcılığı, en çok da sıkıntı masaların eşlikçisi: “Bizim patronun yükseleni kova, o yüzden uyumlu çalışamıyoruz”, “Retro geliyor, şu aralar yeni işe ilişkiye başlamamalısın”, “Günde 16 saat çalışıyorum, kanka. Aldığım maaşa bak! Bunca yıl boşuna mı okuduk!?”</p>
<p><img decoding="async" class="size-large wp-image-124135" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-768x1024.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-1152x1536.jpg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-1536x2048.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-800x1067.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/12/IMG_20221106_164340-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>Hafif bir rüzgar esip, ağaç dallarında güçsüzleşmiş yaprakları da aşağıya düşürüyor. Hava yavaştan kararmaya başlıyor, gökyüzündeki mavilik koyulaşıyor. Büklüm’ün tarihe direnen evlerinin ışıkları aydınlanıyor. Arkadaşlarımla bulaşacağım Last Penny’e doğru yaklaşıyorum. Barın da aydınlatmaları açılmış. Bahçede oturan arkadaşlarımı bulup onların yanına geçiyorum. Biramı söyleyip, muhabbetin ortasına kendimi bırakıyorum… Yaşamın esası yapmaktan sıkılmayacağımız tekrarlardan kurulu. Kısa bir yürüyüş, gün batarken içilen bira, hafif çakırkeyif edilen muhabbetler, tanışılan yeni insanlardan dinlenen hikayeler, iyi bir sohbet, mekanda tesadüfen çalan sevdiğin bir parça… Elde kalan nadir iyi şeylerden galiba.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-buklum-sokak-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-buklum-sokak-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün Yeniköy Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-yenikoy-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-yenikoy-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2022 08:29:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Büyükdere]]></category>
		<category><![CDATA[Eremya Çelebi İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniköy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=120598</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İstanbul’da birden fazla İstanbul var. Mesela Eminönü’nü düşünelim, binlerce oltanın aynı anda denize sarkıtıldığı, balıkçı lokantaların yan yan sıralandığı, tüm havlu ve bornozcuların aynı yerde toplaştığı, zaman zaman oltalara havluların karıştığı bir yer. Galata -özellikle kule civarı- devamlı fotoğraf çeken renkli şemsiyeli turistlerle ve şarapçılarıyla dikkat çeker. Kadıköy ise üzerlerinde yeşil ve gri renkli eşofman [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yenikoy-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yeniköy Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da birden fazla İstanbul var. Mesela Eminönü’nü düşünelim, binlerce oltanın aynı anda denize sarkıtıldığı, balıkçı lokantaların yan yan sıralandığı, tüm havlu ve bornozcuların aynı yerde toplaştığı, zaman zaman oltalara havluların karıştığı bir yer. Galata -özellikle kule civarı- devamlı fotoğraf çeken renkli şemsiyeli turistlerle ve şarapçılarıyla dikkat çeker. Kadıköy ise üzerlerinde yeşil ve gri renkli eşofman takımları, büyük çerçeveli güneş gözlükleri, akıllı saatleri ve üçüncü nesil kahvecileri ve yeni nesil sosyal medya ünlüleriyle. Beşiktaş; Beşiktaş’la, Çarşı tezahüratlarıyla, balıkçı tezgâhları, damardan semt havası, bira, müzik ve eğlencesiyle tanınır. Mecidiyeköy’de otobüs egzozu hakimdir. Beylikdüzü ise devlet kayıtlarında İstanbul’a ait gözükse de buranın İstanbul’un içinde olduğuna kimse inanmaz -içinde yaşayanlar dahil.</p>
<figure id="attachment_120652" aria-describedby="caption-attachment-120652" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120652 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023-1024x349.jpg" alt="" width="1024" height="349" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023-1024x349.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023-300x102.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023-768x262.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023-800x273.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/thumbs_b2_14254f33a40a86ebadf1214cd09fb023.jpg 1130w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-120652" class="wp-caption-text">Kaynak: AnadoluAjansı</figcaption></figure>
<p>Yeniköy Kitapçı’sına Eremya Çelebi’nin <em>İstanbul</em> kitabını almaya doğru giderken bir dolmuş içinde zihnimden bu imgeler geçiyor. Emirgan Korusu’na yaklaştıkça İstinye, Yeniköy ve Sarıyer civarının başka İstanbul’a benzediğini fark ediyorum. İstinye Sahili’nin ilerisindeki Köybaşı Caddesi’nde inip Keresteci Zühtü Sokak’taki kitapçıya doğru yürümeye başlıyorum.  Evliya Çelebi’nin anlattığına göre “İstinye” ismi, vakti zamanında burada yaşamış bir rahibin adından geliyormuş. Evliya Çelebi, İstinye’de çok sayıda kilise olduğunu aktarmış. Rahip İstinye, Ceneviz istilasından sonra Girit Adası’na yerleşip kilise yaptırıp orada yaşamaya başlamış.</p>
<p>Rahip İstinye’den yüzyıllar sonra beni Yeniköy’de sessizlik karşılıyor. Burası galiba İstanbul’a en az benzeyen yerlerden biri; illa bir yere benzeteceksek Altınoluk diyebiliriz. İstanbul’daki tüm semtler aslında başka bir yere gidebilmek için ara semt görevi görür. Yeniköy ise sadece Yeniköy’de kalmak için var olmuş gibi. Yavaşlık ve görece İstanbul sessizliğinin esas nedeni bu olabilir. Gerçi, Yeniköy İstanbul’un en havalı semtlerinden biri olarak kabul ediliyor. Evliya Çelebi <em>Seyahatnamesi</em>’nde Sultan Süleyman devrinde padişahın fermanıyla Yeniköy adını aldığını söyler. Çelebi, aynı zamanda Yeniköy’ün bağ ve bahçelere sahip olduğunu, suyunun ve havasının ise tatlı olduğunu aktarır. Dev çınar ağaçları altında görece temiz hava içinde yürürken Evliya Çelebi’nin tespitlerine hak veriyorum. Semt popülasyonunun varlıklı ve tanınmış kişilerden oluştuğunu söylesek abartmayız. Yine Evliya Çelebi’nin aktardığına göre o tarihlerde de semt sakinlerinin zengin tüccarlarından oluştuğunu söylüyor. Tabiat ve ticaret erbabı olmak açısından Yeniköy yüzyıllar içerisinde büyük değişikliğe uğramamış demek ki.</p>
<p>Yeniköy’ün özellikle tepe yerlerine çıkılınca akla Hausmann Planı öncesi Paris’ini getiriyor bir yerde. Yeniköy’ün üst taraflarına gittiğinizde yer yer taşra sıkıntısını andıran kaotik bir çarşı atmosferi, İç Anadolu yardımlaşma derneklerinin baskın olduğu daha hareketli bir tarafı da var. Semtin bu bölgelerinde dış göç ile gelenler ve uzun yıllardır Yeniköy’de yaşayanlar harmanlanmış ve daha mütevazi bir hayatı, buranın genel dinginliğini paylaşıyorlar. Sınırın bir adım ötesindeyse denize bakan lüks yalılar, spor arabalar ve hareketli bir hayat var. Birbirinden farklı bu iki dünya organik gıda, süt ürünleri ve fırın ekmeği söz konusu olunca temas ediyor gibi görünüyor.</p>
<figure id="attachment_120600" aria-describedby="caption-attachment-120600" style="width: 1001px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120600 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/07/yenikoy-1900.jpg" alt="" width="1001" height="643" /><figcaption id="caption-attachment-120600" class="wp-caption-text">Kaynak:ÖzhanÖztürk.com</figcaption></figure>
<p>Yeniköy’ün, her geleni cezbeden; “Yaşanır yahu burada,” dedirten, kira fiyatlarını görünce hemen vazgeçirten ama akılda kalmasına neden olan yeşillikleri, çınar ağaçları, kiliseleri, sinagogu, yüründükçe keyfi artan Boğaziçi manzaralı kaldırımları, tüm şatafatlı yerlerine rağmen mahalle hüviyetini koruyan eski fırını, kahveci dükkanları olsa gerek. Buranın yaşanmışlıklarını ve tekrar eden geçmişi ancak bu detaylardan yakalayabiliyorsunuz. Gölgesi kaldırım taşlarına düşmüş çınar ağacının altından geçerken Yeniköy sayesinde aramın her daim limoni olduğu İstanbul’la barışabilirim diye düşünüyorum. Ama Yeniköy civarındaki kira fiyatları aklıma gelince gerilimimiz biraz daha devam edecek gibi duruyor.</p>
<p>Yol boyunca iki tarafta yer alan büyük ağaçlar gökyüzünü kapatmış durumda. Üstü açık spor araba tam gaz yanımızdan geçiyor, ardından içi neon ışıklı aydınlatması, modifiye edilmiş motoru, direksiyonu ve egzozu patlak Şahin, onun da ardından içi boş bir dolmuş geçiyor. İstinye’ye yaklaştıkça dolacak. Cadde eski ahşap binalar lokanta ve kafelerle çevrilmiş. Lacivert renge bürünmüş deniz, ahşap binaların arasından gözüküyor. Yürümeye devam ediyorum. Beyaz duvarlarıyla Sinagog’u, Yeniköyspor Tesislerini, çocuk parkını, girişinde kahverengi güneş gözlükleri, beyaz sakalları ve önünde yanan sigarasıyla bir dönemin meşhur <em>rock</em> yıldızlarından birinin oturduğu üçüncü nesil kahvesini, lüks yalıları, mekanların önünde birbirlerine çarpan V-Logçuları, balıkçıları arkamda bırakıp yolun karşısına geçiyorum. Tuğla taşlarla örülmüş bir merdivenin önündeyim. Merdivenin tam yanında Yeniköy Kitapçısı levhası asılı. Han Duvarları kadar olmasa da fena bir dikliği olmayan merdiveni tırmanmaya başlıyorum. Merdivenin etrafı yeşilliklerle çevrili. Tırmanışım sona erdiğinde kapının girişinde <em>golden</em> cinsi bir köpek karşılıyor beni. Kuyruğunu heyecanla sallayıp, güvenlik koklaması yapıyor. Köpeği sevip, kapıyı çalıyorum. Güler yüzlü, uzun sakalları hafiften Nanni Morretti’yi andıran yuvarlak gözlüklü biri kapıyı açıyor. Kendimi tanıtıp, gelme sebebimi anlatıyorum. O da kendini tanıtıp, beni içeriye davet ediyor.</p>
<figure id="attachment_120601" aria-describedby="caption-attachment-120601" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120601 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/07/DSC04133-1024x683-1.jpg" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/DSC04133-1024x683-1.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/DSC04133-1024x683-1-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/DSC04133-1024x683-1-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/DSC04133-1024x683-1-800x534.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-120601" class="wp-caption-text">Kaynak: Yeniköykitapcisi.com</figcaption></figure>
<p>Daire üzerinde merdiven bulunan içi kitapla dolu ahşap raflar, yeşil renkli plak, taze çekilmiş kahve kokusu, üzerinde satranç takımlarının yer aldığı geniş masa ve önünde koltuk ve sehpanın yer aldığı deniz manzaralı pencereden oluşuyor. Kitapçının sahibi, Eremya Çelebi’nin kitabını getirene kadar bir yere oturmamı rica ediyor. Hoparlörden Keith Jarret melodisi yükseliyor. Öğleden sonra güneşinin ışıkları kitap raflarında gölge oyunu yapıyor. Oturmadan önce kitap rafları arasında geziniyorum. Eski dergilere, Beat Kuşağı yazarlarının az bulunan baskılarına ve Dante’nin <em>İlahi Komedya </em>kitabına göz gezdiriyorum. Çaprazımda pencere kenarında oturan genç kız James Joyce’un <em>Ulysses</em>’ini okuyor. Kitabı bitirenlerden mi yoksa pes edip yarıda bırakanlardan mı olacağını merak ediyorum. Klişe Ankaralı olarak deniz manzaralı pencereden önce dışarıyı sonra da bir süre denizi izliyorum. Üzerinde “Maltese” yazan Portekiz bandıralı bir gemi denizin üzerinde süzülüyor. Denizi izlemek manasız hale gelince boş koltuklarından birine oturup, kitabımı bekliyorum.</p>
<p>Kitabevinin sahibi kısa süre sonra elinde kahve ve kitapla beraber yanıma geliyor. Bir süre kendisiyle sohbet ediyoruz. Yazar olduğumu duyunca buraya daha sık gelmemi öneriyor. Eremya Çelebi’nin kendine has bir anlatıcı olduğunu, kentin tarihini onun gözünden okumanın ilginç bir deneyim sunduğunu söylüyor. Kitaba merakım daha da artıyor. İstanbul’la nefret-sevgi arası bir ilişkim olduğunu, bu kitaplarla orta yol bulmaya çalıştığımı, İstanbul’un bugününü yaşamaktansa daha önce hiç yaşamadığım bu kentin nostaljisini duymanın daha ilgi çekici olduğunu söylüyorum. Burayı çok sevdiğimi, artık daha sık geleceğimi belirtiyorum: “Mutlaka geleceğim, hatta sevgilimle birlikte geliriz. O da sever çünkü burası İstanbul’a hiç benzemiyor.”</p>
<p>Kitapçıdan çıktıktan sonra hemen eve dönmek istemiyorum. Kitabı okuyabileceğim sakin bir kahve arıyorum. Aklıma Büyükdere geliyor. Bir yazar arkadaşım vaktiyle Büyükdere’yi ve civarındaki tarihi kahvecileri çok övmüştü. Her yere yürümeye Ankara’dan alışık olduğumdan cesaretimi toplayıp, önümdeki düz sahil yolundan Büyükdere’ye kadar yürümeye karar veriyorum.  Sokak boyu yan yana sıralanmış yalıları geçtikten sonra Sait Halim Paşa Yalısı’nın önüne geliyorum. Osmanlı’nın son dönemlerinde büyük kararların alındığı bu yalı şimdilerde şatafatlı düğünlere ev sahipliği yapıyor. Tuhaf bir tarihsel dönüş. Biz şimdiki zaman mağdurları sıklıkla geçmişte yaşamaya özlem duyarız; ben her türlü tuhaflığına rağmen şimdide kalmayı tercih ederim. Büyük değişimlere neden olacak tarihi gelişmelere o kadar da yakından tanıklık etmezdim sanırım. İstanbul’un sadece kitaplarda anlatılan kurgu halinin nostaljisini duyabilirim, o da kısa bir süre tabii. Neyse, geçmişi ve düğün konvoylarını geride bırakarak yürüyorum. Çınar ağacının altında kalan iskelenin yanına geliyorum. Üzerlerinde mayo ve don karışımı yüzücü kostümleri bulunan çocuklar siyah beyaz bir Ara Güler fotoğrafı gibi denize atlıyorlar. Çocukların yanında, Mike Spitz tarzı mayosu, sıfır altın kolyesi, Faruk Peker bıyığıyla Boğaziçi çapkınlarından birisi dev güneş gözlükleriyle beton üzerine serdiği havlusunda güneşlenip, boşluklara sinyal atıyor.</p>
<figure id="attachment_120602" aria-describedby="caption-attachment-120602" style="width: 810px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120602 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458.jpg" alt="" width="810" height="458" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458.jpg 810w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458-300x170.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458-768x434.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458-400x225.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458-600x338.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/2725151_810x458-800x452.jpg 800w" sizes="(max-width: 810px) 100vw, 810px" /><figcaption id="caption-attachment-120602" class="wp-caption-text">Kaynak: Birtakımyazilar.com</figcaption></figure>
<p>Yürümeye devam ediyorum. Bir zamanlar Auguste Huber isimli silah tüccarının oturduğu Huber Köşkü’nü, Pierre Loti Lisesi’ni arkamda bırakıp Kireçburnu’na geliyorum. Sahilin bu kısmında gücüm yavaşlıyor artık. Yeniköy’den Büyükdere’ye yürüyerek gitmenin bir hata olduğunu fark ediyorum. Asfalt yorgunluğumun üzerine karabasan gibi çöküyor. Yorgunluğun üzerine nemin yarattığı sıcak var.</p>
<p>Her yere yürüme mesafesi uzunluğundaki Ankara’ya alışkın bünyeye sahip biri olarak  aynı şeyi İstanbul’da denemeye kalkınca, büyük yanılsamaya uğrayıp tarihi bir hata yaptığımı anlıyorum. Taksi çevirmek için yola bakıyorum ama İstanbul’daki taksilerin yolcusuz seyahat ettiklerini anımsıyorum birden, zaten yol üstünde taksi de gözükmüyor. Dolmuş beklemeye başlıyorum ama yanımdan geçip giden dolmuşların tamamı dolu. Şansıma küsüp yürümeye devam ediyorum. Hep aynı sahilin içinde yürüyor gibiyim. Hep aynı imge karşıma çıkıyor: balıkçılar, koşanlar, süt mısırcılar, tepede uçan martılar, ağlayan çocuğuna kızan aileler, banklarda oturup taramalı tüfek gibi çekirdek çıtlatanlar… Peki, Büyükdere nerede? Daha ne kadar yol gitmem gerekiyor? Elektrik direğine konmuş bir karga halime gülermişçesine “Gak” diyor. Yürümeye inatla devam ediyorum.</p>
<p>Sahilin son olta atıp, kan ter içerisinde koşanlarının arasından geçerek Sarıyer’e doğru yaklaşıyorum. Buralarda araba ve insan hareketliliği biraz daha fazla. Kendimi gerçek İstanbul’a yaklaşmış gibi hissediyorum. Çay bahçelerini, balıkçı tezgahlarını, ahşap evlerin içinden geçerek Nubar Terziyan Sokak’a geliyorum. Büyükdere doğumlu  Terziyan adının yaşadığı yere verilmesi bir hayli güç olmuş; tahmin edilebilecek tuhaf bürokratik engellerle karşılaşılmıştı. Geçmişinden bu kadar korkan bir ülke olabilir mi? Olabilir çünkü burası Türkiye. Korkularla yaşayan bir ülkenin geleceği de pek net değildir.  Şimdi Yeşilçam’ın unutulmaz oyuncusu, aile babası, babacan polisi, her daim güvenilir figürü rollerinin vazgeçilmez oyuncusu doğduğu sokakta, ismi sonsuzlukta…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nubar Terziyan’ın yanında olmak bana da güven veriyor. Kareli masa örtüsü serili eski bir kahvenin deniz manzaralı masalarından birine oturuyorum. Yorulmuşum, tahta sandalye üzerinde tereyağı gibi kayıyorum. Kendime hemen demli çay söylüyorum. Garson adisyona çarpı atıp kısa sürede kırmızı beyaz işlemeli altlıklı çay bardağıyla yanıma geliyor yeniden. Yeniköy Kitapçısı’ndan aldığım Eremya Çelebi’nin <em>İstanbul Tarihi</em> kitabını karıştırıp, Yeniköy bölümüne göz gezdiriyorum. Eremya eşsiz gözlemleriyle burada Rum ve Türk nüfusun ağırlıkta olduğunu, konakların ve zengin bahçelerin dikkat çektiğini söylemiş. Eremya Çelebi de tıpkı Evliya Çelebi gibi buradaki nüfusun gemicilikle uğraştığını ve varlıklı insanlar olduğunu belirtmiş. Kitabı şimdilik kapatıp, etrafı izlemeye başlıyorum. Tepemden martı uçuyor, önümde balıkçı tekneleri bir sağa bir sola hareket ediyor. Denizin üstünde yüzen poşeti görmemeye çalışıp, maviliğe konsantre oluyorum. Gökyüzünde bulutlar pamuk tarlaları gibi sıralanmış, güneş batmaya hazır turuncu renge bürünmüş. Yıllardır süregelen İstanbul romantizmi klişesi yapmamak için kendimi zor tutuyorum. Ortam beni 1990’lı yıllarda çekilen herkesin güvenilir, erdemli, yardımsever olup, en basit olayın büyütüldüğü Türkiye’nin alternatif evreninde geçen mahalle dizilerinden birindeymiş gibi hissettiriyor. İnsan bu ortamda Orhan Veli’ye hak verir. Gözümü tıpkı onun gibi kapatıp etrafı dinlemeye başlıyorum, çay karıştırma sesleri, okey seslerine karışıyor; çaprazımdaki balıkçılar “Taze!” diye bağırıyor.</p>
<figure id="attachment_120604" aria-describedby="caption-attachment-120604" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120604 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-1024x575.jpg" alt="" width="1024" height="575" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-1024x575.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-300x168.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-768x431.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-400x225.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-600x338.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2-800x449.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/buyukdere-iskele-gorseli-2.jpg 1140w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-120604" class="wp-caption-text">Kaynak: Şehir Hatları</figcaption></figure>
<p>Derken bir araba korna çalıp, acı fren yapıyor ardından da kuvvetli bir çarpışma sesi geliyor.  Bağrış, çağrış, küfürleşmeler de peşi sıra…  Gözümü açıyorum, ilk gördüğüm birbirini döven ve onları ayıran birtakım adamlar oluyor. Kazanın çaprazında, takım elbiseli bir adam kulağında kulaklık karşı tarafa sövüyor “Şerefsiz herif”. Kulaklıkla konuştuğunu anlayamayanlar adamın kendilerine sövdüğünü düşünüyor.  Artık Orhan Veli şiirinde değilim, Reha Muhtar’ın sunduğu haber bültenin tanıklarından biriyim sanki. Canım sıkılıyor, çayı bitirip kalkmak istiyorum. Bu sırada E. mesaj atıyor, “Eve geçiyorum, güzel levrek aldım. Akşama yaparız. Kaçta gelirsin?” “Hemen geliyorum,” diye yanıt veriyorum. Eve dönmek her şartta güzel.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yenikoy-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yeniköy Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-yenikoy-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün Galata Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-galata-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-galata-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jun 2022 12:39:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Galata Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kamondo Merdivenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=120142</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İstanbul sıcak değil, çok sıcak. Üstelik nemli. Karaköy’den Galata’ya doğru yürürken alnım ve tişörtüm Slavoj Zizek’in sunum sonrası terden sırılsıklam olmuş haline büründü. Peki, Galata’da ne işim var? Hemen açıklıyorum: Bugün yeni bir İstanbullu olarak, İstanbul’u turist gibi keşfetmeye karar verdim. Buraya taşındığımızdan beri kentle ilişkim, kaybolmamak ve eve en kısa sürede dönmenin yolları üzerine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-galata-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Galata Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul sıcak değil, çok sıcak. Üstelik nemli. Karaköy’den Galata’ya doğru yürürken alnım ve tişörtüm Slavoj Zizek’in sunum sonrası terden sırılsıklam olmuş haline büründü. Peki, Galata’da ne işim var? Hemen açıklıyorum: Bugün yeni bir İstanbullu olarak, İstanbul’u turist gibi keşfetmeye karar verdim. Buraya taşındığımızdan beri kentle ilişkim, kaybolmamak ve eve en kısa sürede dönmenin yolları üzerine olmuştu. Ama kenti en iyi keşif yollarından biri turist olarak gezmek olsa gerek. O sebeple yılların turist klişesini yeniden canlandırarak Galata Kulesi’ni gezeceğim.</p>
<figure id="attachment_120143" aria-describedby="caption-attachment-120143" style="width: 600px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-120143 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/DF4hiCCXYAIKcyZ.jpg" alt="" width="600" height="894" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/DF4hiCCXYAIKcyZ.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/DF4hiCCXYAIKcyZ-201x300.jpg 201w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /><figcaption id="caption-attachment-120143" class="wp-caption-text">Henri-Cartier Bresson &#8211; 1964, Kamondo Merdivenleri</figcaption></figure>
<p>Şimdi meşhur Kamondo Merdivenleri’nin önündeyim. Bankalar Caddesi ile Banker Sokağı’nı birleştirip, merdivenleri tırmanarak Galata Kulesi’ne ulaşacağım. Merdivenlerin önünden alet çantasıyla bir adam ciddi bir yüz ifadesiyle yürüyor. Basamakların girişinde elinde sigarası, sırtını duvara vermiş, takım elbiseli, ince simetrik bıyıklı biri var. Caddedeki boşluğa bakıyor. Ya birini bekliyor ya gündüz düşü içerisinde ya da James Bond&#8217;la buluşacak. Yukarıdan ise siyah elbisesi, siyah güneş gözlükleriyle herhangi bir Antonioni filminde rahatlıkla yer alabilecek dramatiklikle bir kadın, ağır adımlarla iniyor. Bir dakika, bu imgeleri bir yerden hatırlıyorum. Ama nereden? Basamakların önünde düşünürken arkamdan analog fotoğraf makinesi sesi işitiyorum. Arkamı hızla dönüyorum. Tam çaprazımda kır saçlı, yuvarlak gözlüklü, çizgili kısa gömleği ve boynuna astığı fotoğraf makinesiyle biri var ve az önce Kamondo Merdivenleri’nin başında benim gördüğüm imgeleri fotoğraf makinesiyle sonsuzluğa bıraktı. Bu kişi de bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. Adam kafasını objektiften kaldırıp, gülümseyerek bana “Hayatta her şey sadece bir defalığına olur. Önemli olan anları zamansız kılmak,” diyor. Ne demek istediğini anlamıyorum. Gizemli fotoğrafçı yoluna devam ediyor. Onun ardından merdiven basamaklarını tırmanmaya başlıyorum.</p>
<p>Kamondo Merdivenleri, 1850’li yıllarda dönemin önemli bankerlerinden Abraham Salomon Kamondo tarafından Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının evlerine daha kolay gelmesi için yaptırılmış. İleride birçok estetik yapının başına gelecek şekilde “Aşıklar Merdiveni” olarak da anılmış. Hiç kuşku yok ki, liseyi veya üniversiteyi bu şehirde okusaydım ben de sevgilimi ilk kez burada öperdim. Merdivenin mimari estetiğinin haricinde, zikzak biçimde olmasının ve merdiven içlerinde ahite benzer yapıların yer almasının nedeni; yukarıdan aşağıya düşen birinin daha az hasarla yaralanmasını sağlamakmış. Evliya Çelebi, <em>Seyahatname</em>’de Galata civarında sokakta sızan akşamcı sayısının oldukça fazla olduğunu anlatır. Merdivenin mimarları belki de bu hususu düşünmüşlerdir, kim bilir? Abraham Salomon Kamondo’nun torunlarına düşkünlüğü sebebiyle kamusal alana hediyesi olan merdivenleri bir dönem Levanten tüccarların da kısa yol güzergahıymış. Milenyum sonrası İstanbul dünyasında ise başta Instagram fotoğrafçılığının ve yine yolu kısaltmak isteyenlerin favori güzergahı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-120146" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/cda608396d3584116e6db11570d5df89-623x1024.jpg" alt="" width="623" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/cda608396d3584116e6db11570d5df89-623x1024.jpg 623w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/cda608396d3584116e6db11570d5df89-182x300.jpg 182w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/cda608396d3584116e6db11570d5df89.jpg 720w" sizes="(max-width: 623px) 100vw, 623px" /></p>
<p>Tam arkamda ihtişamlı yapısıyla Salt Galata kalıyor.  Özellikle yapının ikinci katına sütunlar ve geniş çerçeveler hakim. Salt Galata’nın içerisinde ise neo-klasik denilecek bir üslupta dev sütunlar, dama şeklinde bir zemin yer alıyor. Yakın zamanda Gerard de Nerval’in<em> İstanbul Yolunda</em> adlı kitabını almak için geldiğim Salt Galata&#8217;nın kütüphanesinden Kamondo Merdivenleri’ni görebilmiştim. Binanın mimarı Fransız asıllı Levanten Alexandre Vallauri, burası 1892 yılında Bank-ı Şahane adıyla açılmış. Birçok mimarin ortak görüşüne göre ise yapının ön ve arka cephelerinde neoklasik ve oryantalist mimarinin şaşırtıcı dengesi söz konusu.</p>
<p>Merdivenleri ağır adımlarla çıkıyorum. Avusturya Sen Jorj Hastanesi’nin yanından, Bereketzade Medresesi Sokak üzerinden Galata Kulesi’ne doğru yürümeye başlıyorum. Sen Jorj Hastanesi, 1872 yılında kolera salgını esnasında Graz’dan gelen iki hemşirenin hastaları tedavi etmesiyle kurulmuş. Sonrasında Osmanlı ve Avusturya arasında gelişen diplomatik ilişkiler sırasında hastanenin yapımı ve onarımı devam etmiş.  Hastaneyi ardımda bırakıp, Camekan Sokak’tan 1859 yılında mimar  Joseph Nadin&#8217;in tasarladığı bir dönem İngilizlerin postane işleri için kullandığı Postane İstanbul’un kavisli, geminin burnuna benzeyen dış cephesinin yanından kuleye doğru yürümeye başlıyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-120148" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi-768x1024.jpeg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi-768x1024.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi-225x300.jpeg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi-1152x1536.jpeg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi-800x1067.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/İngiliz-Postanesi.jpeg 1512w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>Camekan Sokak’la birlikte yol daralıyor, güneş kendisini iyice belli ederek sıcakla beraber nem saldırıya geçiyor, tişörtüm yavaştan renk değiştirmeye başlıyor. Galata’nın kendine has, üzerinde mutlaka genç aşıkların imzasının yer aldığı mermer taşlı, önlerinde mutlaka en az bir kedinin beklediği geniş kapılı, Fransız balkonlu, gökyüzüne doğru yayılan yapılarının arasından yürüyorum. Kalabalıklar ve her dükkandan yükselen türlü müzik arasından geçiyorum.</p>
<p>Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Galata’nın adı Yunanca “süt” demek olan Galata’dan geliyormuş. Büyük İskender devrinden sonra semt civarındaki yeşili bol verimli arazide otlatılan koyun ve sığırdan elde edilen süt daha sonra krala götürülmüş. Yine Evliya Çelebi, Galata civarında envai çeşit balık bulunduğunu, meyhanelerinin çok meşhur olduğunu, akşamcıların bol, çalgıcıların farklı dillerde meşk eylediğini, ortamın karnalavesk olduğunu ve kendi deyimiyle “İnsanın canı ve ruhunun gıdası kuş sütü”’nün de burada olduğunu aktarır. Evliya Çelebi’den yüzyıllar sonra arşınlandığım dar sokaklarda tarihin tuhaf bir şekilde tekrar ettiğini düşünüyorum. Hatırlayalım, çok değil kısa bir zaman önce Galata Kulesi’nin önüne plastik masa ve sandalyeli, karbonatlı çayı, güneşten solmuş renkli güneş şemsiyeleriyle çay ocağı açılmıştı. Evliya Çelebi’nin anlattığı şenlikli Galata günlerin yerini çay, sigara kadrajlı kötü kule önü fotoğrafları yer almıştı. Evliya Çelebi, Galata önü çay ocağı döneminde gelseydi <em>Seyahatname</em>&#8216;ye nasıl not düşerdi acaba: &#8220;Galata&#8217;da yüzlerce çay ocağı bulunmaktadır. Çaykolikler, çay edebiyatçıları, her gün Galata Kulesi&#8217;nin altında Fanta logolu şemsiyelerin altında toplanıp taşikardi olana kadar çay içip, fabrika bacası gibi sigara tüttürürler, karınları acıkırsa da çift kaşarlı tost yerler.&#8221; Neyse ki, şimdi çay ocağı yok. Ama kötü kadrajlı, tuhaf  <em>hashtagli</em> Instagram fotoğrafçılığı devam ediyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-120149" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesinin-aski.jpg" alt="" width="757" height="426" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesinin-aski.jpg 757w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesinin-aski-300x169.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesinin-aski-400x225.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesinin-aski-600x338.jpg 600w" sizes="(max-width: 757px) 100vw, 757px" /></p>
<p>Kısa bir süre sonra Camekan Sokak’ın sonunda Galata Kulesi’ne geliyorum. Alnımdaki terleri elimle silip, yakınlardaki bakkaldan soğuk su içip kuleye doğru yürümeye başlıyorum. Kulenin kubbesi ve balkonu karşılıyor beni, kısa bir süre sonra da tüm gövdesi ve onun önünde bekleyen dünyanın her yerinden gelmiş turist kalabalığı. Teknolojinin son harikası cihazlar ve renkli şemsiyeler elbette Asya ülkeleri tarafında. Güneş yanığı, ter, gömlek, sandalet Anglosakson ülkelerinde yer alıyor. Eurovision yarışmasını andıran çok kültürülü ortamda, bizim ülkemizin payına ise <em>v-log</em>çular düşüyor. <em>Selfie</em> çubuklarına takılmış cep telefonlarına karşı konuşanlar, telefonunu kaldırımın üzerine koyup Galata Kulesi hakkında  bilgi verenler, birbirilerinin kadrajlarına yanlışlıkla girip kavga edenler, sunumlarını şaşıranlar, kule tarihi hakkında internette kısa bir araştırmayla ulaşılabilecek bilgileri bıkmadan usanmadan anlatanlarla, kulenin önünde “Bir de beni tek çek” anı yaşayan, kule tarihiyle pek ilgilenmeyip, kulenin etrafında dolaşıp, Instagram için yazlık ve kışlık anı biriktiren turistler var. Merak etmeyin, kule tarihinden, Cenevizlilerden, kulenin yapılma hikayesinden, Bizans dönemindeki İspanya ve Ceneviz saldırılarından, semtin ihya olma sürecinden, Osmanlı idaresindeki restorasyonundan, günümüzde müze olarak kullanılmasından, artan kira fiyatlarından, pahalı mekanlarından bahsetmeyeceğim. Biletimi alıp kulenin tepesine çıkmak istiyorum sadece. Size en başında dediğim gibi bugün ben de Instagram turistiyim. Tarihsel gezintiye sonradan E.’yle birlikte gelmeyi planlıyorum.</p>
<p>Biletimi alıp, kulenin içerisine giriyorum. Taş duvarlar ve restore edilmiş merdivenlerden yukarı çıkmaya başlıyorum. Her katta kulenin tarihi, antik geçmişi ve Hezarfen  Ahmet Çelebi hakkında bilgiler yer alıyor. Ağır adımlarla her katta ufak gezintiler yaparak en üst kata ulaşıyorum. Yuvarlak başlıklı geçitten geçip balkon kısmına çıkıyorum. Girişin önü kalabalık. Fotoğraf çektirip, İstanbul’a dair klişe şairane sözler söyleyen çıkıyor, yerlerine yeni turistler giriyor. Balkondan evini bulmaya çalışanlar, “Kuleyi satın alıp, burada yaşayacaksın”, “Galata’daki kira fiyatlarını duydun mu? Ateş pahası?”, “Vallahi ben Anadolu tarafını seviyorum. Burası insan kalabalığı, gürültüsü, nasıl yaşıyorlar?” diye hayal kuranlar da kenardan manzarayı hayranlıkla seyrediyorlar. Kendime kuytu bir köşe bulup önümdeki manzaraya bakıyorum ben de. Sol tarafımdan Eminönü İskelesi gözüküyor. İstanbul’a tepeden bakınca ister istemez aklıma Hezarfen Ahmet Çelebi geliyor. Kanat takıp, Galata’dan atlayıp Üsküdar’a kadar uçmuş. Olay nasıl gerçekleşmişti acaba? Her türlü bilimsel varsayımı göz önüne alarak ince hesaplamalarla kanat takıp uçmayı mı başarmıştı? Uçma merakı yüzünden babası ona kızmış mıydı? Uçma girişimi eylemi sarayda nasıl karşılanmıştı peki? İçki yasaklarından sonra uçma yasağı da gelmiş miydi? “Şu andan itibaren İstanbul civarında içki içip, uçmak yasaklanmıştır” veya tam atlamak üzereyken, yükseklikten başı dönmüş ama kulenin etrafına toplanan ahalinin “Düşecek lan bu salak!”, “İşimizi gücümüzü bıraktık. Atlayacaksan atla!”, “Yok bu millet adam olmaz. Gavur, dünyanın  sonuna kadar gidiyor. Biz daha kuleden atlayamıyoruz. Yok abi, yok bizden olmaz”, şikayetlerinin arasında “Yaparsın Hezarfen”, “Uçarsın Hezarfen” gazıyla mı uçmuştu? Uçup Üsküdar’daki bir çay ocağına mı düşmüştü? Ahali, insanın uçmasına şaşırıp onu kıyamet alametinden mi sandılar? Bilinmez.</p>
<p>Hezarfen  varsayımlarından tekrardan manzaraya dönüyorum. Güneş yanına yaklaşmış iki bulutun arasından denizin üzerini aydınlatıyor.  Öğleden sonrasının güneşi, denizin ve Galata Kulesi’nin tam üzerine düşmüş durumda. Denizin laciverte dönmüş rengi, güneşin kızıllığıyla harmanlanıyor. Güneş ışıkları çatılara, çatıların üzerindeki antenlere ve camlara düşmüş. Hiçbir şey düşünmeden öyle sessizce izliyorum. Vapur, peşinde iz bırakarak süzülüyor; martı, kanatlarını açarak kendini havaya bırakıyor; pamuk kıvamına gelmiş bulut havada yavaşça süzülüyor; ardından uçak, beyaz izlerini bırakarak bulutu takip ediyor. Çevremde yine <em>v-log</em>çular, <em>Instagram</em> fotoğrafçıları var. Onlardan, <em>selfie</em> çubuklarından, devir daim halindeki fotoğraf çekimlerinden başka bir kenara doğru kaçıyorum. Tek başına manzarayı seyreden düz siyah saçlı, ela gözlü çok güzel bir kadının yanına geliyorum. Ellerini balkonun sütunlarının üzerine koymuş, dikkatle belki de bir daha tekrar etmeyecek bu anın güzelliğinin tadını çıkarıyor. Çünkü her şey sadece bir defa olur ve biter. Yeniden yaşadığımızı sandığımız anlar ancak yanılsamadan ibarettir. Bu sırada denizden rüzgar esip düz siyah saçlarını uçuruyor. Ela gözlerine boğazın mavi rengi yansımış.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-120151" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/istanbulda-gezilecek-yerler-galata-kulesi-hakkinda-bilgiler-8.jpg" alt="" width="825" height="600" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/istanbulda-gezilecek-yerler-galata-kulesi-hakkinda-bilgiler-8.jpg 825w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/istanbulda-gezilecek-yerler-galata-kulesi-hakkinda-bilgiler-8-300x218.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/istanbulda-gezilecek-yerler-galata-kulesi-hakkinda-bilgiler-8-768x559.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/istanbulda-gezilecek-yerler-galata-kulesi-hakkinda-bilgiler-8-800x582.jpg 800w" sizes="(max-width: 825px) 100vw, 825px" /></p>
<p>Artık kadın da manzaranın güzelliğinin parçası haline geliyor. İleride bölük pörçük de olsa hatırlanacak anıların güzelliğinin bir daha tekrarlanmamasında, arzunun çekiciliği ise ulaşılamaz olmasında ancak fantezi evreninde gerçek kılınmasından kaynaklanıyor. Arzunun ironisi gerçekleştiği anda büyüsünün yok olmasındandır. Bu yüzden gerçekleşmeyen arzu hep bir arayışın parçasıdır. Baktığım boğaz manzarası, renkler, denizin yarattığı sakinlik, yanımda tüm duru güzelliği ve kendi yalnızlığıyla barışık haldeki bu kadın da ulaşamayacağım bir arzunun ve bir yerlerde hatırlanacak güzel bir anın parçası artık. Çünkü ismini bilmediğim kadınla asla tanışmayacağım, ne yaptığını, kim olduğunu bilmeyeceğim, en fazla rüya evreninde karşılayacağız, güzelliğini ancak orada vurgulayacağım ama tüm hikaye başlamadan orada bitecek, ilerlemeyecek. Yolda saliselik göz temasıyla yanlarında geçen insanlar,  kalabalık mekanda çarpışan retinalar gibi olacak… Yaşamın tahrik edici güzelliği o saliselik bakışta, hikayenin bütününde değil. Alışkanlılar ise yaşamın devamlılığının esasıdır.  Biz sadece ufak bir anın, geleceğin silik birer imgesi, ancak benim hatırlayacağım bir hatıra olduk. Birçok kişi için İstanbul da böyle bir durumu ifade ediyor: asla elde edilemeyecek arzunun hayali… Gündüz Vassaf’ın dediği gibi: “Fethedildim, yağmalandım, nice donanma demir attı sularımda, gelen giden bayrak dikti topraklarıma, bayrağım yok, dinim yok, sadakat aramayın bende, biri gider, öteki gelir, ben kalırım.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-120152" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-1024x576.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-300x169.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-768x432.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-400x225.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-600x338.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-800x450.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1-1200x675.jpg 1200w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/06/galata-kulesi-1-1280x720-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Kadın tek bir fotoğraf karesi dahi çekmeden yanımdan ayrılıyor. Şimdi ben onun yaptığı gibi denizi seyretmeye devam ediyorum. Aklımda bir Orhan Veli dizesiyle:</p>
<p>“Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?<br />
Böyle mi görünür her zaman?<br />
Her zaman güzel mi bu kadar,<br />
Bu eşya, bu pencere<br />
Değil,<br />
Vallahi değil:<br />
Bir iş var bu işin içinde”</p>
<hr />
<p>Kapak görseli: Henri-Cartier Bresson &#8211; 1964, Kamondo Merdivenleri</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-galata-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Galata Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-galata-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün Heybeliada Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Mar 2022 08:58:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Flanörü]]></category>
		<category><![CDATA[Heybeliada]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=118334</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Aralık ayının son günleri, E.’yle birlikte Heybeliada’ya doğru gitmekte olan bir vapurdayız.  Dışarıda yağmur ve fırtına var. Poyrazdan destek alan dalgalar vapurun kenarlarını dövüyor, denizin içinde bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Buğulu camın ardından demir atmış tankerler, fırtınanın dinmesini bekleyen balıkçı teknelerinin ışıkları zorlukla seçiliyor. Bir taraftan bir an önce karaya ayak basmayı umuyor diğer taraftan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Heybeliada Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aralık ayının son günleri, E.’yle birlikte Heybeliada’ya doğru gitmekte olan bir vapurdayız.  Dışarıda yağmur ve fırtına var. Poyrazdan destek alan dalgalar vapurun kenarlarını dövüyor, denizin içinde bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Buğulu camın ardından demir atmış tankerler, fırtınanın dinmesini bekleyen balıkçı teknelerinin ışıkları zorlukla seçiliyor. Bir taraftan bir an önce karaya ayak basmayı umuyor diğer taraftan olası bir felakete karşı tavandaki can yeleğinin kullanma kılavuzunu ezberlemeye çalışıyorum. E. de durumun ciddiyetinde olsa gerek, telefonundan meteoroloji sayfasını güncelliyor. Meteoroloji bültenleri sıklıkla aynı uyarıları yapıp tedirginliğimizi yükseltiyor.</p>
<p>Şayet vapur batmadan adaya varabilirsek, İstanbul’daki yeni hayatımıza Heybeliada’da başlayacağız. Gerçi görünüşe göre vapurun içerisinde ikimizden başka endişeli birisi yok gibi. Yolcular bizim endişemizin tam aksine hiç istiflerini bozmadan çaylarını içip, neşeli bir şekilde sohbet ediyor; mideleri bulanmadan gazetelerini okuyup, müzik dinliyorlar. Bu kadar sakin olmaları onların İskandinav kökenlerine mi sahip olması yoksa bizim aşırı Ankaralı olmamızdan mı kaynaklanıyor? Bilmiyorum. Tek bildiğim bir an önce karaya ayak basmayı istediğim. Endişe ve stresten kan kırmızısına dönmüş ifademizi fark eden gazeteden Celal Salik’in “Boğaz’ın Suları Çekildiğinde” başlıklı köşe yazısını okuyan yaşlı yolculardan biri kurduğu gazeteyi gizemli bir şekilde ağız hizasına indirerek “Siz turistsiniz galiba,” diyor. “Hayır, Ankaralıyız.” Ankaralı olduğumuzu söyleyince nikotinli bir kahkaha atarak,  “O, tedirgin olmanızdan belli oluyor. Adalı olmayan herkes doğal olarak çekinir bu havalardan. Biz alışkınız, dalgalı denizde herkes kaptan burada,” diyor, görmüş geçirmiş yüz ifadesiyle. “Biz de adalı sayılırız artık; Heybeli’de yaşayacağız,” diyorum. “Hoş geldiniz, o zaman. Hiç tedirgin olmayın. Kaptan Murat’ın vapuru batmaz. Onu deniz korur, deniz de onu. İkisinin arasında özel bir bağ vardır,” diyor. Amcanın mistik cümlesi, bizim gibi rasyonel dünya görüşüne sahip iki kişi üzerinde hiç etki yapmıyor. Aksine, sakinleşeceğimize gerilimimiz daha da artıyor. Vapur kıyıya doğru ilerledikçe sallantı da şiddetleniyor.</p>
<p>Marmara’nın etrafına takımada olarak sıralanmış Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada, Prens Adaları olarak da adlandırılmakta. Prens adaları ismini, Bizans döneminde türlü taht oyunları nedeniyle sürgüne ve infaza gönderilen prens adaylarından alıyor. Cumhuriyet döneminde ise bu adalar İstanbulluların yazları sayfiye yeri olarak kullandığı yerler olarak biliniyor. Peki, bizim sonumuz hangi istikamet üzerinde olacak? Tatil mi, sürgün mü? İkimiz de fena yüzücü sayılmayız ama bu havada, hem de boğazda akıntıya karşı yüzebilmek imkânsız görünüyor. Esat Kıratlıoğlu dışında bugüne kadar kış ayında akıntıya karşı yüzmüş kimsenin de olmadığı düşünülürse olası bir vapur alaborasında ne yaparız? Üstelik tüm kıyı müsilajla kaplanmışken!</p>
<p>Kıyıya biraz daha yaklaşıyoruz. Denizin üzerini perde gibi örtmüş sisin arasından parlak ışıklarıyla tepelere doğru sıralanmış evleri ve dört tepeye yayılmış çam ormanıyla Heybeliada, eski adıyla Halki ortaya çıkıyor. Hızla çantalarımızı hazırlıyoruz. Kaptan, kırmızı beresi, uzun siyah paltosu ve beyaz sakallarıyla ürkütücü dalgaların arasından vapuru kıyıya yanaştırmaya çalışıyor. O hengâme içerisinde yolculardan biri, sinir bozucu bir rahatlıkla telefonda eşinden market alışverişi listesi alıyor. Bir insan hayatının son dakikalarını bir kilo patates ve yoğurt talimatıyla geçirmemeli! Onun rahatlığının bizdeki karşılığı film şeridi olarak geçen hayatımız. Neyse ki Kaptan ustalıkla iskeleye yanaşmayı başarıyor. Suratında rahat bir ifadeyle biraz önce söndürdüğü sigarasını yenisiyle değiştiriyor. Amcanın bize biraz önce söylediği gibi denizin ona bir şey yapmayacağından emin gibi duruyor. Ya da bu denli ciddi bir ölüm tehlikesi atlattığımız için kendimi irrasyonel bir hikâyeye inandırmaya çalışıyorum.</p>
<figure id="attachment_118336" aria-describedby="caption-attachment-118336" style="width: 752px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-118336 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser.jpg" alt="Fotoğraf: Görkem Keser/Devianart" width="752" height="526" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser.jpg 752w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser-300x210.jpg 300w" sizes="(max-width: 752px) 100vw, 752px" /><figcaption id="caption-attachment-118336" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Görkem Keser/Devianart</figcaption></figure>
<p>Çantamızdan şemsiyeyi alıp, kapüşonlarımızı takıp, kendimizi hızla dışarı atıyoruz. Yağmur ve fırtına şiddetini artırmış görünüyor. Damlalar görüş alanımızı kısıtlıyor. Tam solumuzda kalan Deniz Harp Okulu yağmur ve sisin arasında kaybolmuş durumda. Dalgalar iskeleye vurup binlerce su damlacığına bürünerek yere düşüyor. Bu sırada yolculardan birisinin şemsiyesini şiddetli rüzgâr kapıyor, şemsiye elektrik tellerinin arasından <em>Being There</em> filmini andırırcasına gökyüzüne doğru süzülüyor.</p>
<p>E.’yle ele ele tutuşup, bir an önce evimize doğru yürümek istiyoruz. E. telefonundan rotayı belirlemeye çalışırken gökyüzünde gürültü kopuyor, ardından da fırtına geliyor. Gece karanlığında kırmızı renge bürünmüş yağmur bulutlarının arasından iki büyük yıldırım önce Anadolu yakasındaki dev gökdelenlerin birine sonra da Heybeli’nin tepelerine doğru düşüyor. Etrafa kıvılcımlar saçılıyor ve her yer karanlığa bürünüyor. Geriye yıldırımın yankısı, dalga sesi ve rüzgâr uğultusu kalıyor. Birazdan etkileşim bağımlısı haber sitelerine “İstanbul’da korkunç yıldırım paniği” başlığıyla servis edilecek bu olay nedeniyle evimizi bulabilmemiz imkânsız görünüyor. En azından fırtına sakinleşinceye kadar, kendimize sığınacak bir yer arıyoruz. Bu sırada Aya Nikola Kilisesi’nin yakınında bir yerden zayıf bir ışık huzmesi beliriyor. Hızla ışığa doğru hareket ediyoruz. Işığın kaynağı bir meyhaneden geliyor. Meyhanenin bahçesinde üzeri yağmur suları birikmiş ağacın ve yazın gelmesini bekleyen boş masaların arasından içeriye giriyoruz. Lodos da ardımızdan davetsiz bir misafir gibi peşimize takılıyor. Yanan mumların ateşi zayıflıyor, masa örtüleri havalanıyor, garson panikle mum ateşini sönmekten kurtarmaya çalışıyor. Hızla kapıyı kapatıp, üzeri yağmur damlaları birikmiş bir cam kenarı masasına oturuyoruz. Elimle camın buğusunu temizlerken kırmızı bereli Kaptanın, Aya Nikola Kilisesi’ne doğru yürüdüğünü görüyorum. Kilisenin önündeki, Bizans döneminden kalma ve Denizcilerin Koruyucusu Aya Nikola’ya atfedilen sütunun yanından geçip, kiliseye giriyor.</p>
<p>Meyhanede bizden başka kimse yok. Garson, elinde yüzünün bir kısmını karanlıkta bırakan mum ateşiyle yanımıza doğru gelirken silueti, duvarda asılı duran camın ve onun yanında duran çiçeklerin üzerinde büyüyor. Sıcak bir gülümsemeyle mumu masamıza koyuyor. E. hemen lafa girip, elektriksiz kalmaya tahammül edemeyen modernler gibi elektriğin ne zaman geleceğini soruyor. Garson, elektrik arızayı aradıklarını, trafonun patladığını dolayısıyla tüm adada elektriğin gittiğini ve ne zaman geleceğini bilmediğini söylüyor. “Ama Sanatoryuma düşmüş diyorlar, kış aylarında Adalar’da sık olur bu. Gelir birazdan, merak etmeyin,” diye ekliyor. Bu son dakika haberine canımız sıkılıyor.</p>
<p>Stres dolu anların karnımızı acıktırdığını fark ediyoruz. Elektrik gelene kadar meyhanede biraz daha oturmaya karar veriyoruz. Garson, “Levreğim var. Tazedir,” diyor. “Tamam,” diyoruz. Balığın yanına da 35’lik Yeni Rakı açıyoruz. Ayrıca karidesli börek, enginar dolma ve mevsim salata (bol rokalı, zeytinyağı gezdirilmiş) söylüyoruz. Börek, dolma, salata ve rakı hızla masaya geliyor, kısa bir süre sonra da balık… Rakı kadehlere yağ gibi doluyor. Mutfaktan anason ve iştah açıcı ızgara kokuları yükseliyor. Rakının suya karıştığı o eşsiz an, vapurda yaşadığımız stres dolu dakikaları, yol yorgunluğumuzu ve elektrik kesintisini unutturuyor. Kadehlerimizi birbirine vuruyoruz. Yeni hayatımız stresli başladı ama işler şimdi yolunda gidiyor gibi görünüyor. Yemeğimiz bittikten sonra meyhanenin spesiyallerinden sakızlı çilekli muhallebi söylüyoruz. Muhallebi üstü, şekersiz kahvelerimizi yudumlarken, E. telefonundan evimizin adresini bulmaya çalışıyor ama emin olmak için garsondan hesabı isteyip adresi ona soruyoruz. Garson, camdan dışarı bakarak, çarşının içerisinden dümdüz gidip, İsmet Paşa Müzesi’ni de geçtikten sonra caddeye varabileceğimizi söylüyor.</p>
<p>Tarihi Meltem Pastanesi’nin yanından geçip yürüyüşümüze başlıyoruz. Yağmur suları cadde boyu akıyor, yol karanlık, önümüzde sıralanmış evlerin pencerelerinden silik kandil ve mum ışıkları görülüyor. Etraf sessiz, E.’yle ele tutuşup yürümeye devam ediyoruz. Şarap rengi duvarlarıyla Aya Nikola Kilisesi’nin yanından geçiyoruz. 1857 yılında mimar Stefanis Gaitanakis’in depremde yıkılan yapıyı yeniden inşa ettiği kilisenin çan kulesinin üzerinde yer alan saatin akrep ve yelkovanından ufak damlalar yere düşüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-118342" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi-.jpg" alt="" width="1000" height="667" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi-.jpg 1000w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--800x534.jpg 800w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<p>Bu sırada kilisenin kapısı aralanıyor. Kapının aralığından önce mum ışığı dışarıya sızıyor sonra da kırmızı beresiyle ve ağzında piposuyla Kaptan Murat beliriyor. Kaptan içeridekilerle vedalaştıktan sonra piposunu tüttürerek vapura doğru ilerliyor. E.’nin yanakları bu sefer soğuktan kızarmış durumda. Meraklı gözerle yeni yaşam alanına bakıyor. Gördüğü yerleri heyecanla bana da gösterip, yarın sabah burada yürüyelim, Meltem Pastanesi’nden sıcak ekmek ve poğaça alalım, denize inelim, tepeye çıkalım denize bakalım, diyor… Yolun iki tarafına karşılıklı olarak sıralanmış bisiklet tamircilerini, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemi mimari üslubunu yansıtan ahşap ve beton evleri, pencere kenarına kandillerini koyup pencere önünde sigara içip elektriğin keşfini bekleyen ada sakinlerini ardımızda bırakıyoruz.</p>
<p>Refah Şehitleri Caddesi üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz. Bu cadde de tıpkı benzer sokaklarda olduğu gibi beton ve ahşap yapıların baskın olduğu bir yer. Ahşap köşkler diğer adalarda olduğu gibi Heybeli’nin de baskın yapılarından biri olarak görülse de yıllar içerisinde çıkan yangınlar neticesinde sayıları bir hayli azalmış durumda. Caddenin sonuna doğru, günümüzde müze olarak da kullanılan İsmet İnönü Evi karşımıza çıkıyor. Tepeye doğru tırmandıkça deniz kendini daha çok belli ediyor. Gökyüzünü halı gibi örten kırmızı bulutlar ve demir atmış tankerlerin ışıkları kendini gösteriyor.</p>
<p>Caddenin sonuna geldik. Peki ama nereden dönecektik? Sanırım kaybolduk. İkimiz de endişeyle birbirimize bakıyoruz. Bu sırada E. hangi sokaktan sapmamız gerektiğini bulabilmek için bakınca telefonunun şarjının bittiğini ve rotamızı kaybettiğimizi anlıyor.  Ben de tüm gün hovarda biçimde telefonumun şarjını bitirdiğim için kapkaranlık çam ağaçlarının önünde, baykuşların ürpertici sesleri ve uzaklardan gelen köpek havlamalarının, rüzgâr uğultusunun ve yağışın tam anlamıyla kaybolmuş durumdayız. Sahipsiz siyah renkli bir at, heybetini göstere göstere David Lynch filminden çıkmış gibi yanımızdan hızlı adımlarla geçiyor. Walter Benjamin, bir kenti veya bir yere en iyi tanıma biçiminin orada kaybolmak olduğunu ileri sürüyordu. Bizim karanlıklar içerisindeki Heybeliada kayboluşumuz ise orayı tanımaktan ziyada hayatta kalmaya çabalamak gibi.</p>
<p>E.’ye müzeden sonra sağa dönmeyi öneriyorum kendimden emin bir şekilde; Google rotasında adres burayı gösteriyordu diyorum üstüne basa basa. E. bana çok güvenmese de cadde üzerinde sahipsiz atların gezdiği, baykuşların uçtuğu, ağaçların duvarlarda ürpertici gölgeler bıraktığı bir yerde sabit kalmanın daha güvensiz olduğunu düşünerek, dediğim yol üzerinden yürümeye ikna oluyor. Ara sokağın sonunda karşımıza Mısır tapınaklarını andıran giriş kapısı, yan yana duran iki sütun, sütunlarının önünde Mısır Tanrısı Ptah’ın asasını sembolize eden figürlerin yer aldığı boş arsa çıkıyor. Giriş kapısında emlakçı oto portresiyle, bir ucunun rüzgârdan koptuğu kiralık ilanı ve sembollerinin üzerine kalp şeklinde adlarını kazıyan iki salak âşığın izleri var. Ağaçların rüzgârdan uçuşan yaprakları hiyerogliflerin üzerine düşüp, gece karanlığında daha ürkütücü bir hal almasını sağlıyor. Giriş kapısının ardı ise karanlık.</p>
<p>E. kendisini yanlış yoldan getirdiğim için bana kızıyor. Yüksek sesle tartışmaya başlıyoruz. Sessizlikte bağrışlarımız normalden iki katına çıkıyor haliyle. Tam bu sırada, giriş kapısının demirlerinin ardından kafasında fesi, ceketinin üzerinde işlemeli madalyaların olduğu, sert bakışlı, pos bıyıklı biri beliriyor. “Nedir bu gürültü?” diye bağırıyor. Başımıza gelmesi olası başka felaketlerin önüne geçmek için hemen lafa giriyorum “Saksıllı Sokağı arıyorduk”. Adam, üzerinde sıralanmış madalyaları olan ceketini eliyle düzelttikten sonra “Kime adres sorduğunuzun, kimin evinin önünde bağırdığınızın bile farkında değilsiniz, elbette kaybolursunuz. Gideceğiniz yer arkalarda kaldı, hadi varın gidin yolunuza,” diye kükrüyor. Geldiğimiz yere hızla dönüyoruz. Yürürken cadde başında fark edemediğimiz Abbas Paşa Sokağı tabelasını fark ediyoruz. Zihnimin bilgi arkeolojisi Abbas Paşa’yla ilgili dosyaları hızla indiriyor:</p>
<figure id="attachment_118337" aria-describedby="caption-attachment-118337" style="width: 750px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-118337" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/abbas.jpg" alt="" width="750" height="418" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/abbas.jpg 750w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/abbas-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 750px) 100vw, 750px" /><figcaption id="caption-attachment-118337" class="wp-caption-text">Abbas Halim Paşa Köşkü, Kaynak: <a href="https://yakupcinar.wordpress.com/2020/12/08/heybeliada-abbas-halim-pasa-koskleri/" target="_blank" rel="noopener">Yakup Çınar</a></figcaption></figure>
<p>Osmanlı Sadrazamları’ndan Sait Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’ya ait köşk, ihtişamlı olduğu kadar, lüks yapısıyla dikkat çeken köşkler arasında yer alıyordu. Örneğin, jeneratör sayesinde köşk aydınlatmaya sahipmiş, yemek asansörü ve borularla köşk içerisi haberleşme de sağlanabiliyormuş. 1899 yılında inşası tamamlan köşk, mimar Hovsep Aznavur’un çivi yerine vida malzemesi kullandığından ötürü de lego misali parça parça sökülebiliyormuş aynı zamanda, zaten 1945 yılında Paşanın vasiyeti üzerine köşkün bir kısmı sökülerek Mısır’a götürülmüş. Taşıma işlemi nasıl olmuştur acaba? Sütunlar tek tek sökülmüş, üzerleri dikkatli bir şekilde sarılmış, sonra parçalar tek tek limana getirilmiş, gemiye bindirilmiş, Marmara’dan Ege’ye doğru yola çıkmış, gemi çalışanları merak içerisinde ne götürdüklerini tartışmış, köşkün Kahire’ye taşındığına inanmamışlar ve limanlarda mola verdikten sonra Akdeniz üzerinden Kahire’ye ulaşmışlar. Kahire’de monte işlemini gerçekleştirecek mimar, IKEA’dan ürün almış gibi kendisine gönderilen kurulum şemasını masaya açmış sonra da gerekli hesaplamaları yapıp köşkü olduğu gibi yeni yerine monte etmiş olsa gerek.</p>
<p>Köşkle ilgili daha önceden okumuş olduğum bilgiler maddeler halinde zihnimde sıralanıyor. Peki, biz biraz önce meşhur Abbas Paşa Konağı’nın önüne geldik, bir de kendisiyle konuşup, koca paşadan adres mi sorduk? Bu gece artık bir yerde sonlanmalı, diye düşünüyorum. Paşanın işaret ettiği yoldan ilerliyoruz. Tepeye doğru çıkıyoruz. Çamlıklar, çamurlu yollar karşılıyor bizi bu sefer de. Heybeli’deki küçük tura âşıklar turu da deniyor. Bizim içinse bu tur bir kâbuslar yürüyüşüne dönüşüyor. Refah Şehitleri Caddesi’nin sonuna kadar yürüyoruz. Yol yine bitiyor. Tepemizi saran çamlıklardan görüş alanımızı iyiden iyiye kaybediyoruz. Yağış duruyor. Bulutların arasından tombul ay İstanbul’un başköşesine kuruluyor. Şarkılara konu olan meşhur mehtabını da göstermekten çekinmiyor.</p>
<figure id="attachment_118338" aria-describedby="caption-attachment-118338" style="width: 591px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-118338" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup.jpg" alt="" width="591" height="393" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup.jpg 591w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" /><figcaption id="caption-attachment-118338" class="wp-caption-text">Abbas Halim Paşa/Fotoğraf kaynak: Yakup Çınar.</figcaption></figure>
<p>Adada olduğumuzu nereye gidersek gidelim bir şekilde başlangıç noktasına ulaşacağımızı düşünerek çeşitli yönlerde yürümeye devam ediyoruz. Hiç ara vermeden çam kokuları eşliğinde yürüyoruz. Yolun sonunda ise üç katlı diğer köşklere nazaran daha eski bir köşk çıkıyor. Köşkün önünde soluklanıyoruz. Bu sırada köşkün balkonunda asılı duran beyaz renkli büyükçe masa örtüsü mandallardan özgürlüğünü ilan ederek önce gökyüzünde serbest gezintiye çıkıyor sonra da bir ucu elektrik direğine diğer ucu da çam ağaçlarından birine takılıyor. Ağaç dalları masa örtüsünün üzerine düşüyor, rüzgâr da örtünün orta kısmını derin nefes alırcasına bir içe bir dışa doğru hareket ettiriyor. Masa örtüsü bu haliyle yelkenli ve Gulyabani arası bir şeye dönüşüyor.</p>
<p>Arkamızdan bir ses işitiyoruz: “Gitti masa örtüsü, daha bu sabah yıkanmıştı. Bu lodos her kış yakıyor bizi.” Sesin sahibi bisikletiyle bize doğru yaklaşan, şık takım elbisesi, beyaz eldivenleri, simetrik olarak kesilmiş bıyıkları, arkaya doğru taranmış beyaz saçlarıyla İstanbul beyefendisi imgesine uyan, yaşını başını almış biri. Bisikletinin pedallarını ağır ağır çevirip yanımıza kadar geliyor. Bu sırada yine lodos çıkıyor, köşkün, kapıları eskimiş pencereleri kapanıp açılıyor, yapraklar havada uçuşuyor, çamlıkların dalları bir o bir bu yana kıvrılıyor. Havada asılı duran masa örtüsü aşağıya doğru düşüyor, çamura değmeden son anda örtüyü yakalıyorum. Katlayıp kendisine teslim ediyorum. Nazik bir gülümsemeyle teşekkür edip neden burada olduğumuzu soruyor. Kaybolduğumuzu, Saksıllı Sokak’taki evimize gitmeye çalıştığımızı söylüyoruz. Altındaki bisikleti bize uzatıp, “Yağmurda yürümeyin, bunu alın iki kişiyi kolay taşır merak etmeyin,” deyip, bizim anlayacağımız şekilde yol tarifini veriyor. Bisikleti de istediğimiz zaman getirebileceğimizi söyleyip, köşke geri dönüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-118339" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-1024x512.jpg" alt="" width="1024" height="512" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-1024x512.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-300x150.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-768x384.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-400x200.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-600x300.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-800x400.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892.jpg 1144w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Köşkün hemen yanında duran Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi tabelasını fark ediyoruz. Yeniden şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz, tek kelime etmiyoruz. Çünkü tek bir kelime dahi edersek, yaşadıklarımızın gerçek olma ihtimali artacak. Hemen E.’yle bisiklete atlayıp, evimize doğru hareket ediyoruz. Yağmur, rüzgâr ve karanlığın ortasında ada çevresinde gotik bir turdayız sanki. Yeniden Refah Şehitleri Caddesi’ne çıkıyoruz. Bu sefer Saksıllı Sokağa giriş yapıyoruz. Sokak üzerinde kalacağımız evin numarasını arıyoruz ve kısa bir süre sonra onu da buluyoruz. Bisikleti bahçeye alıyoruz. E. çantasından evin anahtarını çıkarıp, kilidi açıyor. İçeri adım atmamızla birlikte balkondan görünen İstanbul’un ışıl ışıl olduğunu fark ediyoruz. Elektrik gelmiş olabilir mi acaba? Hemen salondaki lambalardan birini yakıyorum, ev büyülü bir şekilde aydınlanıyor. Lambalar, yazdan kalma tozları, mobilyaların üzerini kaplayan eskimiş beyaz örtüleri, nemden çatlamış duvarları ortaya çıkarıyor. Balkon kapısını aralayıp nemi dışarı çıkartıp, mobilyalarının üzerindeki örtüleri açıyoruz. Kaloriferi yakıyoruz. Üstümüzün çamur içinde olduğunu fark ediyoruz. Bir süre sonra yol yorgunluğunu iyiden iyiye hissediyoruz. Yatak odamıza geçip, gecenin fişini çekiyoruz.</p>
<p>Ertesi sabah erkenden kalıyorum. Ev dün geceye göre daha ılık artık. Salona geçip, perdeleri açıyorum sonra da balkon kapısını aralıyorum. Dışarıda güneş var. Balkondan içeriye lodostan atmosferde kalan türlü çiçek, çamlık kokuları geliyor. Koyu mavi deniz üzerinde şehir hatları vapurları seferlerini yapmaya başlamış bile. İstanbul’un gürültüsü uzaktan bile hissediliyor. Benim ardımdan kalkan E. yanıma gelip başını omzuma koyuyor. Birlikte denizi ve manzarayı izliyoruz. E. kahvaltıyı dışarıda yapmayı öneriyor ve rotamızı belirliyoruz: Meltem Pastanesi’nden poğaça almak, termosa çay koyup, Terk-i Dünya’ya yürümek.</p>
<p>Önce yürüyerek Meltem Pastanesi’nin buğulu camının ardından tüm sokağa yayılmış ekmek, poğaça ve pasta kokuları eşliğinde simit ve poğaça alıyoruz. Narenciye, nergis, mimozalı bahçelerden, bisikletlerin duvar diplerine park edildiği, esnafın viledayla yağmur suyunu sokağa süpürdüğü,  alışveriş torbalarıyla evlerine dönen, telaşla ilk vapura yetişmeye çalışan adalıların arasından geçip, tepeye doğru yürüyoruz. İşte şimdi gerçek anlamda âşıklar yürüyüşü yapıyoruz diyebilirim. Kırk beş dakikalık yürüyüşün ardından Terk-i Dünya Manastırı’na geliyoruz. Bordo renkli, tek katlı manastırın, ağaçlarla kaplı bahçesinde, üzeri asmalarla kaplanmış, doğrudan denize bakan çardaklarına oturuyoruz. Heybeliada sürgün yeri olduğu kadar inzivaya çekilmek isteyen keşişler için de kaçış noktası görevi görüyormuş. Adanın tepelerinden birinde yer alan, solunda dalgaların kıyıya vurduğu Çam Limanı manzarasına ve lacivert renge bürünmüş denize bakarken, Terk-i Dünya’ya inzivaya gelen kesişleri daha iyi anlıyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-118341" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/338_b.jpg" alt="" width="640" height="480" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b.jpg 640w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-180x135.jpg 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-400x300.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-600x450.jpg 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Başlangıçlar zordur. Ama her başlangıç, içerisinde yeni ihtimalleri, yeni hikâyeleri barındırır. E’yle biz de İstanbul’da yeni bir hikâyeye başlayacağız. İlk zamanlar alışamayacağız, her şeye yabancı olacağız, şehir içinde kendi yolumuzu bulamamız için sık sık kaybolacağız. Yeni alışkanlar edinip, yeni hikâyelerin parçası olacağız. Ankara sabit hikâyenin devir daim ettiği bir topoğrafya, sürprizlere yer yok. İstanbul’da her şey ihtimaller dâhilinde.</p>
<p>E. burada özel bir üniversitede çalışacak, ben de yayınevinde editörlük yapıp, yazarlığa devam edeceğim. Şimdilik bir şeye başlamak yerine, E.’nin rüzgârdan uçuşan siyah saçlarını düzeltmek, onu öpüp, denizi seyretmek istiyorum. Zaten bir yeri anlamlı kılan mekânın güzellikleri kadar, oraya kiminle baktığınız değil midir?</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Heybeliada Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XIV &#124; Küçük Tiyatro: III. Rıza</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2021 07:26:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[II. Evkaf Apartmanı]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=116232</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Çürümüş bir şey var Rıza Krallığında     Sahnenin ortasında, kırmızı büyük perdenin önünde heybetli bir şekilde duruyordu. Etraf karanlıktı. Sahne ışığı bir tek onun üzerine düşmüştü. Bacaklarına kadar inen bir kürk, ihtişamlı ipekten beyaz bir gömlek giymişti; belinde kılıcı ve kafasında üzeri sivri uçlu, parlak sarı renkli bir kral tacı vardı. Suratına doğru düşen spot ışığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIV | Küçük Tiyatro: III. Rıza&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Çürümüş bir şey var Rıza Krallığında    </em></p>
<p style="text-align: left;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116234 size-full aligncenter" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01.jpeg" alt="" width="1076" height="1066" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01.jpeg 1076w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-300x297.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-1024x1014.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-150x150.jpeg 150w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-768x761.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-70x70.jpeg 70w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-800x793.jpeg 800w" sizes="(max-width: 1076px) 100vw, 1076px" />Sahnenin ortasında, kırmızı büyük perdenin önünde heybetli bir şekilde duruyordu. Etraf karanlıktı. Sahne ışığı bir tek onun üzerine düşmüştü. Bacaklarına kadar inen bir kürk, ihtişamlı ipekten beyaz bir gömlek giymişti; belinde kılıcı ve kafasında üzeri sivri uçlu, parlak sarı renkli bir kral tacı vardı. Suratına doğru düşen spot ışığı tacın üzerindeki taşları parlatıyordu. Etraftan çıt çıkmıyordu. Kafasını hafifçe yukarı kaldırdı. Tavandaki kırmızı işlemelere dikkat kesildi. Tarihi işlemeler yıllardır dikkatini toplamasına yarıyordu. Karanlığa doğru derin bir nefes aldı, çaktırmadan boğazını temizledi. Cümlesini hazırladı. Söylemeye hazırlanıyordu ki, burnuna, yan tarafta açılan dükkândan ızgara kokuları gelmeye başladı. Bir süredir baca konusunda sıkıntı yaşanıyordu. Oyun esnasında dumanlar içeri girebiliyordu. Olacak iş değildi! En başta sanata karşı yapılan bir ayıptı. Kebapçı birkaç sefer uyarılmasına rağmen bir netice alınamamıştı. Izgara dumanı dikkatini dağıttı, burnu ekşidi. Heybetli görünüşünü bozmamaya çalıştı. Neticede kraldı. Ciddiyetini korumalıydı. Konsantrasyonunu yeniden topladı. Gözlerini yine tavandaki işlemelere dikti, kırmızı renkli balkon koltuklarına hafifçe baktı. İleriye doğru ufak bir adım attı. Yerdeki ahşap gıcırdadı. Karanlıktan kısık bir öksürük sesi duyuldu. Derin bir nefes aldı ve şu cümleyi kurdu: “Kulağım açık, yüreğim hazır. Verebileceğin en kötü haber maddi kayıp haberi. Söyle, krallığım mı gitti? Zaten başıma belaydı, beladan kurtulmak niçin kayıp olsun ki? Bolingbroke bizim kadar yüce mi olmak istiyor? Bizden daha yüce olamaz. Tanrı adına hareket ediyorsa biz de ederiz ve aramızda fark kalmaz.” Cümle karanlıkta yankılandı, tekrar kendisine döndü. Kısa bir sessizlik anından sonra karanlığın içinden, “Tamam, burada keselim. Yemek molası veriyoruz. Saat öğleye geldi,” cümlesi duyuldu. Işıkların tamamı yandı. Tarihi tiyatro tüm ihtişamıyla ortaya çıktı.</p>
<p>En ön sırada oturan rejisör, kucağındaki çalışma kâğıtlarını yandaki boş koltuğa koyarak sahneye, kralın yanına geldi. “Şimdi&#8230; Duruş, bakış gayet güzel. Ama malum cümle iddialı olduğu kadar melankolik de… İki duyguyu da karıştırarak verelim. Sesin gür çıksın ama gözlerde de o kaybetmişliği görelim,” dedi. Kral Richard, sessizce onu dinledi. Henüz rolden çıkmamıştı. Rejisöre karşı kral gibi davranmayı sürdürdü. “Ne hakla benimle böyle konuşuyorsun?” dermişçesine onun yüzüne baktı. Kürkünün yakalarını düzeltip, sahneden indi. Rolden çıktı, kendi oldu. Artık III. Richard değil, Rıza’ydı. Rejisöre kızma rolünden çıkmamıştı ama. Yıllardır bu rolü oynuyordu, bu genç rejisör ne hakla gelip kendisini bu şekilde uyarabilirdi?</p>
<p>Sinirle koltuğun üzerinde yer alan çantasından cep telefonunu çıkarıp gelen bildirimlere baktı. Üstünü değiştirmeye üşendi. Taytı giyip, çıkarması sorun oluyordu. Kilo da almıştı zaten. Üzerine zor oturuyordu. Rejisör, oyuncular ve ekip Hacı Bayram’daki Çiçek Lokantası’na gitmeye karar verdiler. Rıza’yı da çağırdılar ama bu kılıkla o kadar yol yürünmez diye düşündü. Tiyatronun yanındaki kebapçıya hiç gitmemişti. Malum ızgara meselesi yüzünden araları limoniydi. Bugüne kadar idealizm uğruna ne tavizler vermişti, bir kebapçıya gitmekten mi imtina edecekti? Zamanında ATV’deki o saçma dizide oynamamış mıydı? Genç ve güzel kadının, yaşlı ve aldatılan kocası Tahir rolündeydi.  Koca bir şirketi vardı, dünyayı yönetiyordu ama aldatıldığını fark edemiyordu. Bu senaristlerde zekâ mı var canım? Üstelik bu rolü kapmak için İstanbullu yapımcıya az manipülasyon yapmamıştı. Erdal alkoliktir, Sırrı uyumsuz, dememiş miydi? Sonucu da bu olmuştu. Hem, o alaylı başrol oyuncusundaki havalar neydi öyle? Hayatında sahneye bile çıkmamış ama naz, kapris her şey var. Edepsiz izleyiciye ne demeli peki? Arkasından “Geyik Tahir” diye az mı bağırmışlardı? Magazin gazetecilerinin tuhaf sorularıyla da karşılaşmıştı. “Ne olacak efenim? Dizinin sonunda aldatıldığınızı öğrenecek misiniz?” Soruya bak. Yıllarca Mimar Sinan’ı oynadım. <em>Hamlet</em>’teki mezar kazıcısı oldum, III. Richard’ı oynadım, oynuyorum ama koca millet beni hala süzme patron Tahir olarak biliyor. Harcandık bu memlekette, diye düşündü.</p>
<p>Tiyatronun sütunlu ve geniş tavanlı, Mimar Kemallettin’in incelikle tasarladığı lobisinde III. Richard kostümüyle bilet satış bölümünün önüne geldi. Radyo 3 açıktı, Hauser’den <em>Adagio</em> parçası çalıyordu. Yaylılar eşliğinde epik adımlarla yürüdü. Öğle güneşi içeriye dolmuştu. Tacı parladı, gölgesi duvarda büyüdü. Işık suratına geldi, gözlerini kısarak tahta kapıyı açtı. Yağları eskimiş kapı, kulağı rahatsız eden bir gıcırtıyla açıldı. Otomobil ve insan sesi yüzüne çarptı. Dışarı çıktı. İnsanların şaşkın bakışları arasında kebapçının önüne geldi. Kapının ardındaki çocuk şaşkın bir bakışla ona baktı. Sonra da heyecanla kapıyı açtı. “Hoşgeldiniz beyim.” Rıza, onu eliyle selamladı. Cam kenarındaki boş masalardan birine oturdu. Şef Garson, çocuğu uyardı “Ne beyi lan! Kral diyeceksin, kral. Bak tacı var.” Şef garson sipariş için yanına geldi. Rıza, kalın ve didaktik ses tonuyla “Bir dürüm ama soğansız olsun canım,” dedi. Garson, siparişi alıp ızgara bölümüne götürdü. Ustaya gülümseyerek “Gördün mü usta? Kral da bizden yiyor,” dedi. Beyaz önlüklü usta, ekşi bir surat ifadesiyle “Bu kılık ne ayak lan? Oyuncu mu bu?” dedi. “Usta, senin de bir şeyden haberin yok. Oyuncu tabii. Yandaki tiyatroda oynuyor ama asıl <em>Aşk Kadehi</em> dizisinde Tahir rolündeydi. Fıstık gibi eşi vardı. Boynuzluyordu bunu. Lakabı Geyik Tahir’di.” Usta, gevşek garsona yanıt vermedi. Ocağının başına geçti. Harladığı dumanın ucu tiyatro salonuna doğru ilerledi.</p>
<p>Rıza siparişini beklerken camdaki yansımasına baktı. Beyazlamış sakalları, iyice beliren alın çizgisi zamanın uçuculuğunu suratına pat diye vurmuştu bir kez daha. Tacı, ipekten gömleğiyle baya baya kraldı aslında. Oyunda da bu duyguyu iyi yansıtıyordu. Ama gerçek hayatta parçalanan bir krallığın başındaydı. Yaşlanmıştı, krallığı çöküyordu. Zaten krallığın çöktüğünü ilk krallar hisseder ama bunu kendilerine söyleyecek cesaretleri olmadığı için her şeyi en son kabul eden de onlar olur. Oyunculuk kariyeri eskisi kadar parlak gitmiyordu. Giderek unutulmaya başlamıştı. Televizyon dizilerine sırf adını genç nesle duyurmak, cebine de biraz para girsin diye başlamıştı. Ama ağzı yanmıştı. <em>Aşk Kadehi</em>’nden sonra bir mafya dizisinde oynamış, üç bölüm sonra öldürülmüştü. Son yıllarda İstanbul’dan da teklif gelmez olmuştu. Özcan bile dikiş tutturmuştu piyasada. Gelsin filmler, gitsin diziler. Şimdilerde Netflix’e de iş yapmaya başlamış. Koca Kral Rıza’yı arayan yoktu tabii.Bu rolü de beş senedir oynuyordu.  Yıllar içerisinde <em>III. Richard</em>’ta kendisi hariç, neredeyse tüm ekip değişmişti. Tiyatroyu çok önemserdi. Sanat kutsaldı onun için. Tek bir laf ettirmezdi mesleğine. Eskiden olsa, tiyatronun kutsallığı diye duman meselesini kesin sorun eder, burada olay çıkarırdı.  Zamanında oyuna geç gelen bir mebusa laf etmemiş miydi? Hey gidi yıllar. Artık üşeniyordu böyle şeylere, yılmıştı. Şimdi yere batsın sanatı da tiyatrosu da! İzleyicinin oyuna ilgisi de yıllar içinde azalmaya başlamıştı. Asıl kendisi tiyatrodan sıkılmıştı gerçi. Ne yani böyle memur gibi, git gel. Her yıl aynı roller geliyordu. Üstelik yaşa bağlı olarak hep düşkün, aciz, yalnız ve yaşlı karakter teklifleri geliyordu. Yaş meselesini bari meslekte yüzüne vurmasalardı. Ne yani Anthony Hopkins, Al Pacino gibi havalı yaşlı karakteri oynayamaz mıydı? Bal gibi oynardı. Konservatuarın en parlak öğrencisiydi. Her rolün altından kalkardı. Ama vizyon yoktu, vizyon. İki tane Afife Jale Ödülü vardı ama gel gör ki adına belgesel bile yapılmamıştı. Böyle unutulup gidecek miydi? Pezevenk Özcan “Yaşam Boyu Onur Ödülü” aldı Altın Portakal’da. Yahu, o sümsük repliklerini bile ezberleyemez, rolün hakkını veremez! Yıllar evvel <em>Danton’un Ölümü</em>’nde Roberspierre’i ne kadar kötü oynamıştı. Ucuz, hemen fark edilecek Fransız aksanı katmıştı role! Özcan’a ödüller, kendisine ızgara kokuları arasında Shakespeare! Vah Rıza, Vah sana! Bir ara da dublaj işi gelmişti. Belgesel seslendirmişti. Aslan, kaplan av peşinde koşuyor, kendisi de yavaş ve teatral bir şekilde olayları anlatıyordu. Parası fena değildi ama istediği bu da değildi. O el üstünde tutulmayı, büyük rollerde oynamayı istiyordu. Ama burnundan da kıl aldırmıyordu. Ankara Sanat’ın en kıdemli oyuncusuydu. Krallığının çöküşünü kimse fark etmemeliydi. Kendi geçmişini parlatarak, abartarak gençlere anlatmalıydı. Arada kibrini koruyarak rejisörü haşlamalı, rolünü istediği gibi oynamalıydı. Kral rolünü bile nasıl da çarpıtarak, abartarak, tekstin içinden kopararak oynuyordu.</p>
<p>Rejisör ve bazı oyuncular bu tutumdan rahatsızdı. Bazen kendini rolüne fazla kaptırıyordu, kendisine kral gibi hürmet edilmesini istiyordu. Taksicilere “Kralım” diye kapıyı açtırıyor, çaycıyı her türlü evrak, fatura işleri için görevlendiriyordu. Gençler arkasından az mı gülüyorlardı bu haline? Olsun, kuyruğu dik tutmak lazımdı. Kraldı neticede. Gerçi kendisi de inanarak oynamıyordu. Metot oyunculuğu filan diyerek, işin artistliğini yapıyordu. Yeni tanıştığı insanlara tepeden bakıyor, kendisini tanımayanlara, “Bir zahmet tiyatroyla, sanatla ilgilenin” bakışını atıyordu.  Tıpkı rolleri gibi hayatındaki rolünde de kendisine bile söyleyemediği bir yalanın içindeydi. Bununla yüzleşemeye de hazır değildi.</p>
<p>Evliliğinde de işler iyi gitmiyordu. Angora Evleri’nde bahçeli, müstakil bir evde eşiyle yaşıyordu. Eşi Selma Nur, eski Yeşilçam oyuncusuydu. 1980’lerin sonunda, bir filmin galasında tanışmışlardı. Selma Nur, kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde oyunculuğu bırakıp, Rıza’yla Ankara’ya taşınmıştı. Sinema dünyası bu karara çok şaşırmıştı. Koca Selma Nur, ev hanımı olmuştu. Rıza, bu karardan pek hoşnut değildi tabii. Her gün el ele, diz dize… İkisi de dev sanatçıydı. Böyle ev hanımlığı filan, otantik hayat, kısır, börek… Yakın sanatçı dostlar eve gelince, tuhaf oluyordu yani. Selma Nur’un bir dönem menajerliğini de yapan Saffet yok mu asıl, o şerefsiz Saffet? İşsiz,  güçsüz Saffet! Bazen “Ankara’da işim var,” diye geliyordu. Bir hafta yiyip, içip gidiyordu. Zaten onun gazlamasıyla dizi işine girmişti. İstanbul’dan rol kapabilmek için saçlarını siyaha boyamıştı. Ayakkabı boyası gibi olmuştu saçları. Rolü alamamıştı o yüzden Hain Saffet! Boğduracağım seni, kuleye kapattıracağım!</p>
<p>Çoluk, çocuk desen Allah’lık zaten. Büyük kız İstanbul’da Mimar Sinan’da Güzel Sanatlar’da. Sözde bitirecek okulu ama nerede?! Ufak desen, aklı bir karış havada. Lisede itlik çakallık peşinde. Ah ulan Rıza! Krallığını nasıl toparlayacaktı? Kendi de bilmiyordu. Belki de artık monarşiden vazgeçmek gerekiyordu.</p>
<p>Garson koca bir tepsiyle masaya geldi. Tabakları tek tek yerleştirdi. Rıza, havalı bir ses tonuyla “Sağol canım,” dedi. Acıkmıştı, şehvetli bir ısırık aldığı dürümün sosu, beyaz gömleğine sıçradı. Üzerine baktı. Kılıç darbesi almış gibi hisseti. Eliyle sosa, kanmışçasına dokundu. Hayatımın kısa özeti diye düşündü. Garson, krallığının hizmetkârı gibi kolonyalı mendille yetişti. Mendili aldı, gömleği silmeye çalıştı ama olmadı. Kralın yaraları ilk defa dışarıdan bu kadar net görünüyordu. “Çürümüş bir şey var Rıza Krallığı’nda.” Tam bu sırada bir çocuk gülerek cama yapışınca kral irkildi. Çocuk, eliyle onu işaret ediyor, kahkahalarla gülüyordu. Annesi kızarak oğlunu elinden sürükledi.</p>
<p>Çocuğun ardından kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı. Kime ne yalan söylüyordu ki? Yıllardır görkemle inşa ettiği hayatı deniz kumundan yapılmış bir bina gibi pat diye çökmüştü işte. Çocuklar neyin yalan, neyin gerçek olduğunu iyi bilirlerdi. Onun sahteliğini anlamıştı. Dışarıdan komik görünüyordu. Tüm kişiliği, hayatı sahteydi işte. Hesabı istedi. Garson hesapla birlikte, pişkin bir gülümsemeyle, çörek otundan isminin yazılı olduğu bir pideyle yanına geldi. III. Rıza, mekanın ilk ünlü müşterisiydi, çalışanlar bu anı önemli ve kıymetli kılmak istemişlerdi. Fethettiği topraklardan krallığına gelen bir hediye gibiydi bu pide. Yani Rıza, o an öyle düşünmek istemişti en azından. Pidenin iki ucundan tuttu. Usta, garson, kobi ve işletme müdürü arkasına sıralandı. Hatıra fotoğrafı çekildi. Rıza çok ciddi, diğerleri çok güleçti. Rıza’nın fotoğrafı birkaç güne  duvara asılacaktı. Belki bir ay sonra yanına bir arabesk sanatçısının fotoğrafı da gelecekti.</p>
<p>Dışarı çıktı. Bir sigara yaktı. Kalabalığın meraklı bakışları  arasında yeniden tiyatroya döndü. Bilet gişesinin önünden geçerken, John Tavener’dan <em>Funeral Canticle</em> çalıyordu. Ağır adımlarla sahneye yürüdü. Her adımında müziğe parke sesi de eşlik ediyordu. Rejisör gömlek lekesini hemen fark ederek “Rıza abi, leke olmuş üstün,” dedi. III. Rıza lekeye baktı, rejisörle göz göze gelmeden cevapladı, “Bırak böyle kalsın. Bu sefer her şey gerçek olacak. Yalan yok.”</p>
<hr />
<p>Mekanlar ve Hikayeler serisinin bir önceki hikayesi Şükran Yiğit&#8217;ten: <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/" target="_blank" rel="noopener">Akün| Affet Bizi Tommy</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIV | Küçük Tiyatro: III. Rıza&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler X &#124; ODTÜ: Gönülçelen</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Apr 2021 16:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ Bahar Şenlikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114227</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan Africa’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan <em>Africa</em>’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden kişi sayısı bir hayli azdı. Cem, her konser öncesinde olduğu gibi sahnenin önündeki kalabalığa dikkatle baktı. Aradığını bulamamış bir yüz ifadesiyle içinden “Yine gelmeyecek” dedi. Birasından bir yudum aldı. Yere oturdu. Hava sıcaktı, Little Lion berbat çalıyordu, üstelik şarkıyı gereksiz yere uzatmışlardı. Cem beklemekten sıkılmıştı. Gitarını kılıfından çıkarıp, tellerine dokundu. Blue Moon’un diğer elemanları da kendi hallerindeydi. Grubun solisti Kaan bir elini sevgilisinin omzuna atmış, etrafındakilere heyecanla bir şey anlatıyordu. Basçı Şenol yakınlarda bir yerde çimenlere uzanmış uyukluyordu. Cem’in sol tarafında ise sırtını duvara yaslamış, çalma sırasını bekleyen Şebnem vardı. Blue Moon’dan önce onun grubu sahne alacaktı. Şebnem kafası önünde parçayı dikkatle dinliyordu. Bir ara kafasını kaldırdığında Cem’i fark etti. Gülümseyerek selamlaştılar. Okuldan ortak arkadaşları sayesinde tanışıyorlardı. Şebnem’in kendine has, olağanüstü bir vokal tarzı vardı. Zaten yakın zamanda İstanbul’a gidecekti. Cem de bir süredir böyle düşünüyordu: ”Bu iş yapılacaksa İstanbul’da yapılmalıydı. Ankara zaman kaybıydı.&#8221;</p>
<p>Blue Moon olarak iyi bir uyumları vardı. <span style="text-decoration: underline;">ODTÜ</span> müzik topluluğunda tanışmışlardı. Olaylar hızlı gelişmişti. “Şarkıcılık yapabilir misin? Yaparım. Gun N&#8217; Roses sever misin? Severim. O zaman hadi grup kuralım”. Ağırlıklı olarak Bon Jovi, Whitesnake, Deep Purple gibi grupların parçalarını çalıyorlardı son zamanlarda kendi bestelerine de başlamışlardı. Bu işi profesyonel olarak devam ettirmek istiyorlardı. Ama yaptıkları müziğin Türkiye’de bir karşılığı yoktu, dolayısıyla müzikten para kazanma ihtimalleri yok denecek kadar azdı. İdealizm, hayatın karşısında hükmen mağluptu. Hayaller bir çırpıda kışlıkların arasına konulabilir miydi? İstedikleri müziği yapıp, istedikleri hayatı yaşamak için bedel ödemeye hazır mıydılar? Cevapları zor sorulardı. Üstelik, kendilerini Türkiye’de çok yalnız hissediyorlardı. Nereli olduklarını kendileri de bilmiyordu.  İnsanlar yaptıkları müziğe çok yabancıydı. Uzun saç, kovboy çizmesi ve kulakta küpelerle Kızılay’da yürürken bile garipseniyorlardı. Bu sebepten ötürü zaman içinde hepsinin müzikten beklentisi farklılaşmıştı. Basçı Şenol, mesela, mühendislik okuyordu. Okulu bitirip mühendislikle uğraşmak istiyordu. Bol gömlekler, renkli kazaklar giyiyordu. Saçları da kısaydı. Aralarında en az <em>rock</em>çıya benzeyen oydu ama iyi bir müzik kulağı vardı. Şenol için müzik gelip geçici bir şeydi, gençlik hevesiydi. Kaan’ın hedefi ise daha büyüktü. İşletme bölümünde okuyordu. Yaptığı müziği ve kendini aşırı ciddiye alıyordu. Bon Jovi havalarında geziyordu. İzmir Caddesi’ndeki Amerikan Pasajı’ndan ikinci el kovboy çizmesi almıştı. Yaz kış ayağındaydı. Babası, Kaan’ın kovboy çizmelerinin çıkardığı seslere ve dış görünüşüne çok kızıyordu. Kaan Londra’ya gidip müzikle uğraşmak istiyordu. Gerekirse bulaşıkçılık yapacak ama bir şekilde orada şansını deneyecekti. Davulcu Suat sosyoloji okuyordu. Hem sosyolojiden hem de müzikten para kazanma şansı düşüktü. Ailesi de onun müzikle uğraşmasından rahatsızdı zaten. Suat, az zamanda geleceğine dair net kararlar vermesi gerektiğini biliyordu. Bu sebeple gökyüzünde süzülen, istikameti kaybolmuş bir balondan farkı yoktu. Cem ise mimarlık okuyordu. Bu bölüme bilinçli bir şekilde gelmemişti. ÖSS’de iyi puan almıştı. ODTÜ’nün iyi bir okul olduğunu biliyordu. O yüzden puanı ODTÜ’de nereyi tutuyorsa onu yazmıştı. Müzisyenlik dışında yazarlık da yapıyordu. Ortak arkadaşlarıyla fanzin çıkarıyordu. Derslere pek girmiyordu. Alttan çok dersi birikmişti. Aylaklık daha çekici geliyordu, bölümü de okulu da sevmiyordu. Başka bir şey arıyor,  ne aradığını kendisi de bilmiyordu. Müzik, anlamını bildiği tek şeydi belki de. Tamam, müziği çok seviyordu ama bu işten beklentisi ne şöhret ne de para öncelikliydi. Gitarının telleri yıllardır sadece tek bir kişi için çalıyordu. Onu çok seviyordu. Bu hayatta hiçbir şeyden emin değilse ona karşı hissettiklerinden emindi. Zaten insan aşık olmaz, aşık olduğunu anlardı. <em>Muhteşem Gatsby</em> gibi tüm bu şamata, üç kişinin geldiği konserler, bozuk amfiler, eskimiş gitar telleri, sarhoşluklar, kavgalar, Hayri’de kaset çekmeler, eğlenceler, müzikler hep o beklenen kişinin gelmesi içindi. O olaydan sonra, beklenen kişi bugüne kadar hiç gelmemişti. Lakin Cem, inatla beklemeyi sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Cem, düşüncelerini gitar telleri arasında dolaştırırken önüne bir gölge düştü. Kafasını kaldırıp yukarı baktı. Gölgenin sahibi grubun davulcusu Suat’tı. “Ne yapıyorsun lan burada tek başına? Kafayı mı buldun yoksa? ”dedi. Cem, “Yok lan, ne kafayı bulması; herifler bitirecek gibi değiller. Sıkıldım, parmaklarımı ısındırayım dedim,” şeklinde karşılık verdi. “Harbiden bok gibi çalıyorlar. Hadi kalk da grubu toplayalım. Çalma listesini son bir gözden geçirelim,” dedi Suat. Cem gitarını kılıfına soktu. Yerden kalktı, pantolonunu temizledi. Sahnenin önüne yine göz ucuyla baktı. Cem’in beklediği kişi Dil Tarih’te okuyordu ama ODTÜ’den çok ortak tanıdıkları vardı. Sıklıkla bu kampüse gelirdi. Bahar aylarında ODTÜ’nün içerisinde açan Sakura ağaçlarına bakmaktan, yeşilliklere uzanmaktan, Çatı’da vakit geçirmekten hoşlanırdı. Cem de onunla burada yürümeyi, bahar şenliklerinde aylaklık etmeyi, bira içmeyi, sarhoş olmayı çok severdi. Hipotezine göre onun bugün burada olma ihtimali oldukça yüksekti. Kalabalığa doğru şöyle bir baktı; tek başına dans edenler, bugünün anısı olarak fotoğraf çektirenler, merakla fotoğrafın ne zaman basılacağını soranlar, kafayı erken bulanlar, içmeye devam edenler, öpüşenler, içi erik dolu dev poşetle gezenler, çimlerde uzananlar gibi bilindik bahar şenliği ortamı vardı. Kısa göz taramasından sonra yine aradığını bulamamış gibiydi. Suat “Hadi, oğlum nereye bakıyorsun? Cidden ne içtin sen? İyi görünmüyorsun,” deyince Cem silkelendi: “Bir şeyim yok. Bir tane bira içtim ya… Hadi bizimkilerin yanına gidelim”. Gelmeyecek olanı beklemek ağır bir süreçti. Zaman içinde bunu çok iyi anlamıştı. Bu sırada, sahneden tek tük alkış sesi yükseldi. Little Lion, seyircilere teşekkür edip, sahneyi Şebnem’in grubuna bıraktı.  Şebnem ve grubu sahneye gelmiş, gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Cem ve Suat, Şebnem’e başarılar dileyip kalabalık arasına karışıp, tanıdıklarla sohbet ettiler. Uzatılan eriklerden bir avuç aldılar.  Bazı toplulukların stantlarına uğradılar. Şenlik ziyaretçisi hocalarını görüp onlara selam verdiler. Bazı hocaları onları hiç derste görmedikleri için tanımakta zorlandılar.</p>
<p style="text-align: left;">Kısa şenlik gezintisinden sonra grubun diğer elemanlarının yanına geldiler. Kaan&#8217;ın elinde üzerinde çalınacaklar listesi yazılı buruşuk bir kağıt vardı. Açılış parçası önemliydi. Genelde Deep Purple’dan <em>Highway Star</em>’la çıkarlardı. Sonra da Def Leppard, Whitesnake, Bon Jovi, Bryan Adams, Crowded House, Prince’den parçalar çalarlardı. Kaan, listeye şöyle bir baktı, Crowded House ve Prince’i çıkarmak istedi. Yerlerine Beatles ve Rolling Stones eklemeyi önerdi. Cem itiraz etti. Ona göre bu parçalar mutlaka çalınmalıydı, özellikle bugün. Grubun diğer elemanları onun neden bu parçalarda ısrar ettiğini anladılar. Cem’in geçmişe bu denli takılı olmasına, bazı şeyleri unutamamasına kızdılar. Prince ve Crowded House’un parçalarından insanlar sıkılıyordu. Bahar şenliğinde hava güzelken, insanlar eğlenirken ağır parçalar çalmanın nedeni yoktu hem. Cem ısrarını sürdürdü, arkadaşlarına açıktan tavır bile aldı.  Aralarında kısa süreli bir tartışma çıktı. Orta yolu bulabilmek için Crowded House’u çıkardılar ama Prince’ten <em>Purple Rain</em> kaldı. Bu sırada, Şebnem ve grubu sahnede hazırlıklarını tamamladı. Grubun davulcusu davullara vurdu. Ses kontrolü yaptı. Her şey hazırdı. Gitardan ses yükselmeye başladı ve Şebnem gür sesiyle Tina Turner’den <em>Simply the  Best</em>’le giriş yaptı. Az önceki Little Lion’daki cılız kalabalığın aksine insanlar sahnenin önüne toplanmaya başlamıştı. Kaan, elinde kalem bazı parçaların altını çizdi. Yerlerine yenilerini koydu, son haline getirdi. Arka cebinde buruşmuş Camel paketini çıkardı. Zippo çakmağıyla yaktı. Kaan için pozculuk önemliydi. Bu davranışlar bazen garip ve itici kaçsa da Kaan inatla Bon Jovi taklidi olarak yaşamını sürdürürdü. Şebnem, <em>Simply the Best</em>’i bitirdi. Heart’tan <em>Alone&#8217;a</em> geçti. Cem hemen müziğe kulak kabarttı. Bu parçayı onunla birlikte dinlemeyi çok severlerdi. Hatta birkaç sene önce onun için bir kaset doldurmuştu. Kasetin A kısmının ilk parçası buydu. Hüzünlendi. Yerdeki bira dolu torbadan bir tane bira çıkardı. Kapağını açtı, hızlıca içti. Geçmişin kancası bir defa bile olsa peşinize takılırsa ondan asla kurtulamıyordunuz. Onunla ya barışacaktınız ya da onun esiri olacaktınız. Ortası yoktu. Cem de bu yakın zaman diliminde kendi geleceğini arıyordu. İki zaman dilimi arasında kaybolmuş gibiydi. Sarma sigarasını yaktı, Şebnem’in sesine konsantre oldu. Şebnem’in grubu tam gaz devam ediyordu. Sahnenin önündeki kalabalık çok eğleniyor görünüyordu.</p>
<p>Blue Moon, ekipmanlarını alıp sahneye biraz daha yaklaştı. Çalma sırası kendilerine geliyordu. Her konser öncesinde olduğu gibi grup olarak yine tedirgindiler. Birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Cem ve Şenol’un sırtlarında gitarları vardı. Kaan, ağzında sigarası, bandanasını düzeltiyordu.  Bu sırada Şebnem’in grubu konseri bitirmeye hazırlanıyordu.  Son parçaları Queen’den <em>I Want to Break Free</em>’yi çalıyorlardı.  Şebnem&#8217;in parçanın final kısmında solosunu atmasıyla birlikte seyirciler gaza geldi. Alkış, ıslık sesleri yükseldi. Parça bitti. Grup olarak seyircilere teşekkür ettiler ve sahneden ayrıldılar. Şebnem onlara başarılar dileyip kalabalığın arasına karıştı. Şimdi sıra Blue Moon’daydı. Suat davula geçti, pedallarla ses denemesi yaptı. Cem gitarını amfiye taktı.  Sonra da gitarın tellerine dokundu, ses kontrolünü yaptı. Temizdi. Kaan ve Şenol da son hazırlıklarını yaptılar.</p>
<p>Gün boyu tepelerinde dikilen güneş de bir bulutun arkasına saklandı. Olası bir mayıs yağmuru aniden bastırabilirdi.  Kaan arkadaşlarına bakarak gözüyle “Tamam mıyız” işareti yolladı. Herkes hazırız anlamına gelen kafa sallamasını yaptı. Kaan, mikrofona eliyle dokundu. “Merhaba” deyip, kendilerini ve gruplarını tanıttı. Sonra da konuştukları gibi Deep Purple&#8217;dan <em>Burn&#8217;le</em> giriş yaptılar. Cem gitarı agresif bir şekilde çalıyordu. Kaan Bon dünyaca ünlü rock star havalarında sahneyi boydan boya çığlıklarla koşturuyordu. Seyircinin bir kısmı parçaya eşlik etmişti bile. Blue Moon, konsere devam ederken hava hızla kapamıştı. Uzaklardan gök gürültüsü duyuluyordu. Hızlı parçalar, baladlar, yakılan çakmaklar, Kaan’ın seyirciyle zevzek muhabbetleriyle konserin sonuna doğru yaklaşmışlardı. Az önceki gök gürültüsünün bir uzantısı olarak hoş bir bahar esintisi beraberinde yağmur taneciklerini getirdi. Cem’in işaretiyle birlikte Prince’ten <em>Purple Rain</em>’i çalmaya başladı. Yağmur ve şarkıyla birlikte sevgililer öpüşmeye, yalnızlar dertlenmeye, sarhoşlar yere düşmeye başlamıştı. Cem parçanın en alıcı bölümünde gitar solosunu tüm içtenliğiyle çaldı. Neredeyse birikmiş tüm duygu durumunu notalara yansıtıyordu. Parça bitti, grup teşekkür edip sahneyi terk etti. Cem mağlubiyeti kabullendi. Gelmeyecek olanı beklemek manasızdı. Geçmişi bir yerde bırakmak gerekiyordu. Ayrılık sürecinde ağır sözler söylemişti. İkisi de hayat, gelecek ve müzik meselesi yüzünden ayrı düşmüşlerdi. Bir tarafa göre okul bitiyordu, ne yapılacağına karar verilmesi lazımdı. Söz konusu müzik de olsa her şeye ciddiyetle ve yaşın olgunluğuyla yaklaşılması gerekiyordu. Diğer tarafa göre tüm bu hesaplar, ciddiyetler saçmaydı, sistemin dayatmasıydı. (Cem, bu konuyla ilgili yalan yanlış üç makale okumuştu. Savunma mekanizması olarak yeri geldiğinde kullanıyordu.) Görüş ayrılıkları onları bir yere kadar götürmüştü ama zamanla birikerek bir yerde patlama etkisi göstermiş ve ağızdan dökülmüştü.  Beklenen olmuş ve ayrılmışlardı. Zaman içinde Cem’in pişmanlığı ve hayal kırıklığı derinleşmişti. Özür dilemeler ve barış hamleleri karşı taraf tarafından boşa çıkarılmıştı.  Cem, geçmişe saplanıp kalmış, karşı taraf yoluna devam etmişti. Gerçi yakın zamanda son bir hamle yapıp tüm yazarlık maharetini kullanıp ona onu ne kadar sevdiğini, hikâyelerini, geçmişlerini, beraber ne kadar güzel vakit geçirdiklerini anlatan bir mektup yollamıştı. İki yıldır doğru dürüst görüşmemişlerdi. Zaman onların aleyhine işliyordu.</p>
<p>Blue Moon sahneden inerken, havanın dönüşü keskinleşti. Rüzgâr fırtınaya, yağmur sağanağa dönüştü. Herkes hızla bir yerlere koşturdu. Cem de yağmurdan korunabilmek için Satranç Kulübünün tentesine sığındı. Satranç Kulübü standında kimsecikler yoktu, grup üyeleri bile yoktu. Cem burada bir süre beklemeye karar verdi. Yağmur tanecikleri tentenin ucundan aşağıya düşüyordu. Tam bu sırada Cem’in yanında biri belirdi. “Güzel yağdı ama” diye bir ses duydu. Cem kafasını çevirdi şaşkınlıkla kalakaldı.  Karşısında yağmurdan nemlenmiş saçları, harika gülümsemesiyle Ezgi vardı. Günlerce, aylarca beklediği kişi yanındaydı. Onu olabilecek her yerde aramış, birlikte geçtikleri sokaklardan defalarca geçmiş, sevdiği mekânlarda saatlerce oturmuş, otobüse binebileceği duraklarda beklemişti ama bir defa olsun görememişti. Şimdi mayıs ayında, romantizmden uzak bahar yağmurları eşliğinde, Satranç Kulübünde Ezgi’yi bulmuştu. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. Suskunluğu Ezgi bozdu. “Mektubunu aldım. Bugüne kadar okuduğum en güzel şeylerden biriydi. O yüzden gelmek istedim. Konser sonunda sürpriz yapacaktım ama fırtına çıktı. Neyse ki bulabildim seni. Hala aynı kovboy çizmesi ve tişörtü giymeye devam ediyorsun. Bıraktığım gibisin en azından,” dedi gülerek. &#8220;Nasıl buldun beni?&#8221; diye merakla sordu Cem. gülerek yanıtladı Ezgi: &#8220;Seni bulmak zor olmadı. Kovboy çizmeleriyle yağmurdan en komik kaçan sendin&#8221;. Sonra ikisi de sustu. Birbirlerine gülümsediler. Sahnenin hoparlöründen Crowded House’un  <em>Don’t Dream is Over</em> parçası işitiliyordu. Ezgi ona bakıp gülümsedi, sonra da elini tuttu. Yağmur yağmaya, parça ise çalmaya devam ediyordu. Geçmiş, şimdiye karışabilmişti sonunda…</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-ix-trt-radyosu-ankarada-muthis-bir-yilbasi-gecesi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IX | TRT Radyosu: Ankara’da Müthiş Bir Yılbaşı Gecesi</a></p>
<p>Kapak Fotoğrafı: <a href="https://twitter.com/ankaracimbizi?ref_src=twsrc%5Egoogle%7Ctwcamp%5Eserp%7Ctwgr%5Eauthor" target="_blank" rel="noopener">Ankara Cımbızcısı</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VII &#124; Saklıkent: İki Yol</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 14:22:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'daki Eski Mekanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Ortaçgil]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=105264</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, tüm dünyanın karşısına dikilerek koro halinde “Geç kaldın!” diye tepki göstereceğini düşünürdü. Eylül ise tam tersiydi, zamanı gevşek bırakmayı tercih ederdi. Panik olmaya hiç gerek yoktu, Edip Cansever’in “Her şeye yetişilir, Hiçbir yere geç kalınmaz” dizelerini benimsemişti zaten. Bu yüzden sıklıkla tartışırlardı.  Cem, Eylül’ün rahatlığından, Eylül ise Cem’in lüzumsuz telaşından hoşlanmazdı, ama her birbirini seven çift gibi, kendilerine ve kusurlarına tahammül etmeyi zamanla öğrenmişlerdi.</p>
<p>Konser öncesinde de konsere ne zaman gidileceğine dair bir tartışma çıkmıştı.  Cem, <span style="text-decoration: underline;">Saklıkent</span>’e erkenden gidip konseri önlerden takip etmek istiyordu. Eylül ise kalabalığın içerisine sıkışmak, kapıların açılmasını saatlerce beklemek istemiyordu. Geçen sefer yine Saklıkent’te izledikleri Wishbourne Ash konserini zaman konusunda anlaşamadıkları için arkalardan izlemişlerdi. Cem, hayranı olduğu grup üyelerini net olarak görememiş, sürekli fotoğraf çeken bir adama ve önlerinde dikilip konser boyunca öpüşerek dikkatini dağıtan çifte kızmış, tüm bu olanlardan Eylül’ü sorumlu tutmuştu. Eylül sorumluluğu üzerine almamıştı haliyle, konser boyunca müziğin tadını çıkarmıştı. Gerçi ikisi müzik konusunda da hiçbir zaman tam bir mutabakat sağlayamamıştı. Eylül; Radiohead, U2 gibi alternatif rock gruplarını dinlemeyi severdi. Cem’in ise müzik zevki tıpkı zihni gibi karmakarışıktı. MP3 çaları Metallica, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Müslüm Gürses (<em>Aşk Tesadüfleri Sever</em> albümünü ayrı severdi), Led Zeppelin parçalarıyla doluydu. Ona göre, bunlar bir zıtlığı değil bütünlüğü temsil ediyordu. Özellikle, Erkan Oğur’un <em>Mor Dağlar&#8217;ı</em> ve Led Zeppelin’in <em>Stairway to Heaven</em>’ının tuhaf bir benzerliği vardı.</p>
<p>Aralarındaki bu müzikal uyumsuzluk yüzünden yine Saklıkent’te gerçekleşen White Lion konserine gidememişlerdi. Eylül &#8220;Botokslu rockçı mı olur?&#8221; diye dalga geçmiş, grubun müziğini demode bulmuştu. Cem de Radiohead’i dünyanın en sıkıcı ve en bayat müziğini yapan grubu olarak tanımlamış, sonra konu başka yerlere de sıçrayarak sert bir tartışmaya dönmüştü. Hep böyle olurdu, geçmişte kalan hesaplar, en basit olayda görülürdü. Gerçi bu uyumsuzluk onlar için bir denge unsuru oluyordu. Birbirlerini anlamayı ve bu şekilde sevmeyi öğretmişti. Ortaçgil ikisinin ortak yanıydı. Her Ortaçgil konserinde, sıradaki çalan parçayı bilme oyunu oynarlardı. Eylül, ilk melodiden parçayı bilmeye çalışır, Cem ise şarkı sözleri üzerinden hafızasını harekete geçirirdi.</p>
<p>Cem sessizliğini bir süre daha devam ettirdikten sonra kafasını kaldırıp Saklıkent’teki Bülent Ortaçgil konseri için gelen kuyruğa hızlıca göz gezdirdi. Kuyruk giderek Akay Caddesi yokuşuna doğru iniyordu. Eylül ve Cem’in tam arkasında özellikle Cem’in sinir olduğu çiftlerden biri vardı. Adam sürekli konuşuyor, kız dinliyor, Ortaçgil hakkında yalan yanlış bilgiler söylüyordu. “Geçen sene Chick Corea’yla beraber çalmıştı, ona gitmiştim, muazzam konserdi”, “Ulan bu kadar da atılmaz ki! Ortaçgil, ne zaman Chick Corea ile çaldı sığır!”,  “Romanım çıkmak üzere, para için komşusunu öldürüp, vicdan azabı çeken bir karakteri anlatacağım”, “Al, işte bunu da Dostoyevski’den çalmış”,  “Bırak, dinleme sen de,” dedi Eylül, cümle yeminini bozarak. “Yahu, adam bildiğin yalan söylüyor, nasıl söylenmeyeyim? Gerçi kız yalan şelalesine inanmamış gibi görünüyor, baksana. Adam sıktıkça, mesajlarına bakıyor,” dedi Cem ve sonra da gülerek ekledi “Eylül, çaktırmadan bak Allah aşkına, adam BBG Eray’a benzemiyor mu? Yahu, bunlar nasıl tanışmışlar?” Eylül çaktırmadan arkasına dönüp geveze çifte baktı, hızla önüne geri dönüp BBG Eray’a gülmeye başladı. Bu gülüş, gerilimin de sona ermesi anlamına geliyordu aynı zamanda.</p>
<p>Saklıkent’in kapalı duvarlarının arasından davul sesleri gelmeye başlamıştı. Belli ki grup konser öncesi son hazırlıklarını yapıyordu. Taksiler, arabalar tek sıra halinde, farları kuyrukta bekleyenlerin yüzünde bir yanıp, bir sönerek Akay yokuşundan aşağıya iniyorlardı. Sıradaki bazı “konser alanında içmeyelim pahalı olur, dışarıda içelim öyle girelimcilerin” sarhoşluktan midesi bulanmaya başlayıp, kuyruktan çıkıyorlardı. Cem, Eylül’ün az önceki gülüşünden cesaret alarak “<em>Bütün Sokaklarım</em>’ı çalar mı dersin?” diye sordu. “Bilmem”. “Çalmazsa istek yaparız,” dedi Cem.  Eylül gülümsedi, onun da siniri geçmişti. Cem’in elinden tuttu. Bu sırada Saklıkent’in kapıları açıldı, kuyruk belirli bir ritim içerisinde konser salonuna girmeye başladı. Bir süre sonra sıra Cem ve Eylül’e geldi. Kapıdaki görevli biletleri kesti, içeri girdiler. Konser öncesi mekanda Bon Jovi, Def Leppard çalıyordu. Sahnenin tam ortasında yer alan Saklıkent yazısına yakın bir yerde durdular. Cem hemen iki bira aldı, Eylül’ün yanına geldi, onu yanağından öptü. Şimdi tüm gerilim kaybolmuştu. Uzun süredir birliktelerdi. Bir bakışla çözerlerdi birbirlerini.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-105266" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg" alt="" width="1024" height="696" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-300x204.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-768x522.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-800x544.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Müzik birden kesildi, sahne aydınlatıldı. Ortaçgil ve orkestrası ağır adımlarla sahneye çıktı. Herkes enstrümanının başına geçti. Ortaçgil ciddiyetle karışık bir gülümsemeyle izleyiciyi selamladı.. Gitarı eline alır almaz kalabalıktan <em>Sensiz Olmaz</em> isteği geldi. “Tamam, çalacağız onu ama önce şu klasik Ortaçgil parçalarını bitirelim,” diye yanıtladı Ortaçgil. Sonra da gitarın tellerine dokunarak <em>Olmalı mı Olmamalı mı&#8217;</em>ya başladı. Kalabalık, koro halinde parçaya eşlik etti. Bu sırada Cem’in birası şiddetli bir şekilde sarsıldı, biranın bir kısmı bardaktan taştı. Cem sinirlendi, kafasını kaldırıp etrafına bakındı, birasını dökenler konser öncesi arkalarına dikilen BBG Eray ve sevgilisiydi. Belli ki kalabalığın dalgasına kapılarak Eylül ve Cem’in önlerine kadar savrulmuşlardı. Eylül gülerek “Geldi seninkiler,” dedi Cem’e, o da “Yandık,” diye cevapladı aynı şekilde gülümseyerek. Konser tüm hızıyla devam ediyor, arada Ortaçgil, kendisine gelen saçma isteklere ve yüksek sesle konuşulmasına kızıyordu. Cem ve Eylül, her Ortaçgil konserinde olduğu gibi parça bilme oyununa başlamışlardı: “<em>Deniz Kokusu</em>”, “Girişinden tanıdım <em>Dalyan</em> bu”, “Hayır, hayır <em>Gece Yalanları</em>”. Eylül ve Cem, parçaları girişinden tanıyıp, tüm sözlere eşlik edebiliyorlardı. Böyle durumlarda kalabalık, Ortaçgil’i bırakıp şaşkınlıkla onları izliyordu. Ya da az bilinen Ortaçgil parçalarının iki kişilik korosu oluyorlardı. Onların oyununa kulak misafiri olan BBG Eray da, onlardan duyduklarını sevgilisine söylüyordu. Bu durumu fark eden Cem, BBG Eray’a giderek kurulmaya başlamıştı. Onu sakinleştiren yine Eylül olmuştu. “Boş ver sen onları canım, hadi <em>Bütün Sokaklarım’ı </em>isteyelim,” dedi. Cem başıyla onayladı ve son ses “Bütün Sokaklarım!”  diye bağırdı. Bu istek kalabalığı yararak, Ortaçgil’e kadar ulaştı. Ortaçgil, istekten memnun bir şekilde “Bütün Sokaklarım! Çalarız tabi,” dedi. Eylül ve Cem, bundan çok memnun oldu. Gülümseyerek parçaya konsantre oldular. <em>“Bana hep kendin gibi göründün, hiç oynamadık sanki, zamanı delmiş, kişilere soyunmuşuz, bu bir dans değil mi? Bütün sokaklarım sana doğru…”</em></p>
<p>Yavaş yavaş konserin sonuna geliniyordu. Ortaçgil, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ed3AekHGx94&amp;ab_channel=JoyT%C3%BCrkAkustik" target="_blank" rel="noopener"><em>Bu Su Hiç Durmaz</em></a>’a geçmişti. Alkolün etkisi kendisini gösteriyordu. İkisi de birden durgunlaşmıştı. Aslında Eylül’ün siniri, konsere erken gelmekten kaynaklanmıyordu sadece. İkisi de bu sene üniversiteyi bitiriyorlardı. Yol ayrımı ihtimali artmıştı, geleceğe dair kalıcı planlar yapılması lazımdı. Eylül, Cem’in haberi olmadan Berlin’deki bir okula yüksek lisans için başvurmuştu. İlk görüşme olumlu geçmişti. Okuldan kabul alırsa, bunu Cem’e nasıl söyleyecekti?  Hem, daha geçen hafta birlikte tatil ve gelecek planları yapmışlardı. Eylül, burada kalırsa mutlu olmayacağını biliyordu. İstediği işi yapmayı ama yanında Cem’in de olmasını istiyordu, onu çok seviyordu. Cem de yolun kalan kısmını Eylül’le yürümek istiyordu; ama onun da geleceğe dair kafası karışıktı. Nerede, ne yapmak istediğine Cem de karar verememişti. Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu olacaktı, bildiğimiz anlamda mesleği yoktu. Ankara’da imkanlar belliydi. İstanbul koca bir ülkeydi. Yurt dışı bilinmez bir muammaydı. Kalırsa mutlu olur muydu? Böyle durumlarda kimliksizleşiyor, özgüveni yok oluyordu. Onun tek emin olduğu şey Eylül’ü çok sevdiğiydi. Eylül de bazı hikayelerin kaderinde yol ayrımının olduğunu biliyordu, hayatın kendi gerçekliğiyle, biriyle paylaşılan güzel zaman arasındaki uyumsuzluğu da. Her şey aynı anda istenilen şekilde gerçekleşmiyordu. Cem de bir süredir bunu seziyordu, en çok da Ankara’da kalanların hep bekleyen tarafta olduğunu. Eylül’ün elini tutup onun siyah saçlarının ardından parıldayan ela gözlerine baktı. Eylül de Cem’e kısa ve anlamlı bir bakış attı. İkisi de hiç konuşmadan parçayı dinlediler. Bu sırada Ortaçgil devam ediyordu: <em>“Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, önümüzde barajlar var, bu su hiç durmaz.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VI &#124; Kutsal Plak</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2021 08:56:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Shades Süleyman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=96380</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. 1968 Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur.</em></p>
<h2>1968</h2>
<p>Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte dağılmaya başlamıştı. Okul sınırından çıkar çıkmaz ceketi ve kravatından kurtulan Riff Yavuz diğer öğrencilerle birlikte caddeye adım atanlar arasındaydı. Yavuz, bir süre cadde boyunca yürüdü. Hüdaverdi Pastanesi’nden buz gibi bir limonata aldı. Ay sonunda liseyi bitirip mezun olacaktı. Her kolejli gibi mezuniyet fotoğrafını Foto Naci’de çektirecekti. Peki, sonra? Sonra ne olacaktı? Hangi üniversiteye gidecekti? Kafası karışıktı. Müziği çok seviyordu, onunla ilgili bir şey yapmak istiyordu. Ama ne?  Zihninde biriken soruları dağıtabilmek için Kurtuluş’tan Büklüm Sokak’taki evine yürümeye karar verdi. Kurtuluş-Kızılay arası o düz hat boyunca bir şey düşünmemeye çalıştı. Düşünmeye kalkarsa başka soruların tam ortasına düşecekti. Zaten insanların düşündüğü gibi düşünmekten hoşlanmaz, herkesin gittiği yoldan gidip herkese benzemekten de korkardı. Yolun güzergâhını o belirlemeliydi.</p>
<p>Zihnindeki soru baloncuklarıyla Büklüm’deki evlerine ulaşmıştı. Apartmanın giriş kapısını araladı, içeri adımını attı, apartmanın içinde çalan müziğe kulak kesildi, parçanın ne olduğunu anlamak için birkaç saniye hareketsiz  kaldı. Sanki parça, merdiven kulplarından süzülüp büyülü bir şekilde kendisine ulaşıyordu. Sözleri İngilizceydi ama kimin, hangi grubun şarkısıydı? Merakı artmıştı. Peki, kim dinliyordu bu parçayı? 7 numaradaki emekli albay olamaz, onun dinlediği tek şey radyo ajansıydı. 9 numaradaki Nuri olabilir mi? Yok ya,  Nuri de anlamazdı bu işlerden. Berbat bir müzik anlayışı vardı. Zaten ailesi de sağcıydı. Babası yıllarca apartman toplantılarında Demokrat Parti’ye oy vermekle övünmüştü. Parçanın kaynağı olsa olsa İngiliz komşularından gelirdi. Summer ailesi iki yıl önce Ankara’ya gelmişti. Baba Graham Summer, Birleşik Krallık Sefareti’nde çalışması için tayin olmuştu buraya. Apartmanda İngilizce bilen nadir dairelerden oldukları için Yavuz’un ailesiyle dostluk kurmuşlardı. Summer’ların ufak oğlu Joe da tıpkı Yavuz gibi rock müzik hayranıydı. Yavuz, bazı zamanlar onların evine gidiyor, Joe’yla birlikte uzun saatler aralıksız müzik dinliyordu. Joe’nun babasının zengin bir plak arşivi vardı. Yavuz birçok grubun varlığıyla, müzikleriyle ilk defa bu evde tanışmıştı. Plağın iğneyle temas ettiği o ilk an ve hoparlörden yükselen gitar sesleri Yavuz’u kelimelerle tarif edemeyeceği bir büyülü dünyaya sokuyordu. Müzik kulağı iyiydi. İyi müziği ilk dinleyişte hemen anlardı. Zaman içerisinde bu dünyayı daha iyi öğrenebilmek için plak toplamaya başlamış, gruplar ve müzisyenler üzerine bilgi bulmaya çalışmıştı. Ankara’da gruplar hakkında bilgi alabileceği neredeyse hiçbir yer yoktu. Bu yüzden bilgi edinebileceğini düşündüğü insanların peşlerine dedektif gibi düşüyor, onlarla uzun sohbetler yapıyordu. Bazen de yapım şirketlerine, müzik dergilerine mektuplar gönderiyordu. Gerçi bu konuda bayağı bir yalnızdı. Çevresinde bu müzikler pek dinlenmiyordu. Bazı arkadaşları onu Amerikan hayranlığıyla suçluyordu. Aile büyükleri de bazen Yavuz’un dinlediği bu müziklerden rahatsız oluyor, onu anne ve babasına şikâyet ediyorlardı. Ailesi ise müzik konusunda hiç tutucu  değildi. Yavuz’u bu konuda serbest bırakmışlardı. Müzik konusunda bir tek okuldan arkadaşı Pena Şeref’le çok iyi anlaşıyordu. Birbirlerinin evlerine gidip beraber müzik dinlemeyi çok severlerdi. Şeref’le ilk kez Beatles dinledikleri an aklından hiç çıkmıyordu. İki kafadar hipnotize olmuş bir şekilde parçaları dinlerken Şeref’in annesi Nilgün Hanım onlara pasta ve çay getirmiş, sehpaya bırakmıştı. Şeref ve Yavuz, ne Nilgün Hanım’ı ne de pastayı fark etmişti. Nilgün Hanım onların bu halini görünce ürkmüş “Tövbeler olsun” sözleri eşliğinde odadan çıkmıştı.</p>
<p>Yavuz, apartmanın içinde dedektif titizliğiyle melodiyi takip etti ve kaynağa ulaştı. Tahmin ettiği gibi müzik, İngiliz komşularından geliyordu. Usulca kafasını kapıya yanaştırdı,  dinlemeye çalıştı. Parçayı kesik kesik duyabiliyordu. Kimin parçasıydı bu? Melodiler tanıdıktı ama çıkaramamıştı. Bulamazsa delirirdi. Zile basıp basmama konusunda ikilime düştü, eli gitti geldi. Sonra merakı baskın çıktı ve bastı zile. Kapıyı Joe’nun annesi Anne-Marine açtı. Gülümseyerek onu içeri aldı. Yavuz çantasını yere koydu. Sesin olduğu yere doğru gitti. Joe, plağın başına oturmuş, dikkatle parçayı dinliyordu. Selamlaştılar. Yavuz da onun yanına oturdu, müziğe dikkat kesildi. Parça bitti, iğne plağın üzerinden kalktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Yavuz sessizliği bozarak “Kim bunlar? Apartmanın girişinde işittim. Merak ettim buraya kadar geldim,” dedi. Joe, “The Who, <em>Sparks</em>. Parçanın girişindeki gitarlar çok iyi,” dedi. Yavuz, The Who’yu duymuştu ama bu parçayı ilk defa dinliyordu. Parçanın başındaki gitar rifflerine bayılmıştı. İkili, bir süre The Who ve Pete Townshend üzerine konuştular. Yavuz ve Joe, farklı kıtalarda doğmuş ama müzik sayesinde sınırları ortadan kaldırmış bir cemaatin üyeleriydiler adeta. Bu cemaatte ne kimlikler, ne bayraklar, ne de sınırlar vardı. Sadece müzikti onları ortak kılan. Joe, buraya geldiğinde kimseyle anlaşamayacağını, yalnız kalacağını düşünüyordu, Yavuz da tutkuyla bağlı olduğu bu müziği kimseyle paylaşamadığından yalnız hissediyordu. Tesadüfler ikisini aynı binada komşu yapmıştı işte. Joe, ailesinin uzun seneler burada kalamayacağını biliyordu. Bu yüzden o gün, Yavuz’a bir sır vermek istedi. Bu sırrı ilk duyduğunda sıkıca tembihlenmişti kimseyle paylaşmaması için. Yavuz yabancı değildi artık, onunla bunu paylaşabilirdi. Parça bitince,  yerinden kalktı, plağı kutusuna yerleştirdi. Pencereyi kapattı, sonra kapının kapalı olduğunu kontrol etti. Yavuz’a dönerek “Sana bir sır vereceğim,” dedi. Yavuz şaşkınlıkla onu dinliyordu. “Bir plak varmış. Kutsal bir plak da derlermiş. Robert Johnson’ın Highway 61’de şeytanla pazarlık yapmasından sonra kaydedilmiş. Sonra esrarengiz bir şekilde kaybolmuş, bazı gitarcıların elinde görüldüğüne dair rivayet var ama gören, bulabilen olmamış. İşte, asıl olay o plaktaymış. Kayıt şekli, vokali, gitar çalışları hiçbir şeye benzemiyormuş. Asıl, onu bulup dinlemek lazım”. Yavuz merakla “Nerede olabilir ki o plak?” dedi. “Bilmiyorum, Londra’ya dönünce araştıracağım. Tek bildiğim, efsaneye göre plak sadece hak edene görünürmüş.”</p>
<p>Yavuz, böyle gizemli hikâyelere pek inanmazdı ama plağı dinlemek için bastıramadığı bir merak duygusu da ortaya çıkmıştı. O plağı bir yerlerden bulmalıydı, dinlemeliydi. Daha da önemlisi, Robert Johnson’ın tarihsel bir değeri vardı, blues tutkusunun bir parçasıydı. Müziğe yaklaşımı hep böyleydi zaten. Sahip olmak değil, hikâyenin bir parçası olmak, onu başkalarıyla paylaşmak… Belki de o gün, bu hayatta ne yapmak istediğine karar verdi. Plakları çok seviyordu. Bu tutkusu onun mesleği olabilirdi. Joe ve Yavuz, aralarında konuşurken, Joe’nun duvarında asılı olan Robert Johnson posteri onları dikkatle izliyordu.</p>
<h2>1995</h2>
<p>Riff’de sıradan bir gündü. Mekânda Ornette Coleman’dan <em>Ramblin</em> çalıyordu. Yavuz, plakları kutularına yerleştiriyordu. Dükkânın kapısı açıldı, içeriye heyecanla Pena Şeref girdi. “Yavuz, çabuk bırak onları! Sana anlatacaklarım var”. Yavuz plakları yerine bıraktı ve “Ne oluyor?” diye soramadan Şeref kapıyı kapattı; takip ediliyormuş gibi etrafını kolaçan etti. “Johnson’ın plağının izini buldum,” dedi. Yavuz’un gözleri büyüdü, heyecanı arttı. Yıllar önce Joe’nun ona anlattığı hikâyenin izini uzun süre sürmüş ama hiçbir sonuç elde edememişti. Yurt dışına gittiği her konserde, tanıştığı her müzisyenle, plakçılarla, insanlarla mutlaka bu plak hakkında konuşurdu ama hiçbir sonuç elde edememişti. Belki de bu hikâye sadece bir söylentiden ibaretti. Yavuz, birkaç sene önce de bu sırrı Şeref’le paylaşmıştı. Şeref, yıllar içinde iyi bir gitarist olmuş, Ankara’daki barlarda grubuyla konserler veriyordu. Robert Johnson da onun idollerinden biriydi. Yavuz’un ona bu hikâyeyi anlatmasıyla birlikte dedektif rolüne o da soyunmuş ve plağın izini sürmeye çalışmıştı. Sonuç ise hüsran olmuştu. Ne plak vardı ortada ne de plağı gören. Şimdi bir iz bulmuş gibilerdi. Şeref, birkaç gün önce Mülkiyeliler Birliği’nde otururken bu plağı gören, hatta sahibini tanıyan birisinin Tunalı civarında görüldüğünü duymuştu. Anlatılana göre adam artık plağı elden çıkarmak istediğinden, sırf plak yüzünden insanların onun peşinden ayrılmadığından ve hayatının zindana döndüğünden şikâyet ediyormuş. Bunu duyan Nezir Plak da plağa -elbette işin sırrından habersiz- talip olmuş.  Yıllardır aradığı plağın izini yanı başında bulmak inanılmaz gelmişti Yavuz’a. Peki yıllardır kayıp olan plak nasıl olmuştu da o adamın eline ulaşmıştı; o adam kimdi? Bu sorulardan önce, hemen harekete geçip, plağı Nezir Plak’tan önce bulmaları lazımdı.</p>
<p>Hemen dükkânı kapatıp, dışarı çıktılar. Nezir Plak, Mithatpaşa Caddesi’ndeydi. Koşarak Tunalı’dan Kızılay’a geldiler. Nezir Plak’ı Boğaziçi Pastanesi’nde çorba içerken yakaladılar. Bir ağacın arkasına saklandılar. Arada kafalarını ağacın arkasından çıkarıp, Nezir Plak’ın hareketlerini izliyorlardı. Nezir, çorbaya ekmek banıyordu, yan tarafındaki sandalyede ise bond çanta vardı. Plak onun içinde olabilir miydi? Kesin onun içindeydi! Böylesine değerli plak, ulu orta sergilenmezdi zaten. Yavuz kararlıydı; Nezir ne kadar isterse istesin parayı bastırıp alacaktı. Nezir, ağırkanlıydı; yavaş hareketlerle çorbayı içiyor, ekmeği içerisine doğruyordu. Yavuz’un sabrı taşmak üzeriydi. Şeref, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Derken, Nezir çorbasını bitirmiş, çayının da son yudumuna gelmişti. Hesabını ödedi, bond çantayı aldı, ağır adımlarla karşıdan karşıya geçip, dükkânına doğru ilerledi. Arkasından da çaktırmadan Yavuz ve Nezir ilerledi.</p>
<p>Nezir, iki adım atıyorsa onlar bir adım atıyordu. Heyecanı bir an olsun düşmeyen bir casusluk filminin içinde gibiydiler. Yavuz’un planı, Nezir’i dükkânın önünde yakalamaktı. Nezir onları görünce şaşıracak, pazarlık yapma şansı olmadan plağa sahip olacaktı. Nezir, dükkânına geldi; dükkan komşusu müzik enstrümanları satan Stüdyo Ceviz’e selam verdi. Dükkânın kapısını açmaya hazırlanıyorken, Yavuz ve Şeref yanında bitti. “300’e bağlayalım o plağı,” dedi Yavuz. Nezir anlamadı “Ne plağı?” dedi. Yavuz, sinirlenmeye başladı: “Hiç salağa yatma Nezir. Çantanda ne olduğunu biliyoruz. O plağı senden almam lazım”. “Çantamda bir şey yok, Yavuz. Ne plağından bahsediyorsun?” dedi Nezir. “Nezir, hadi uzatma! Ne istiyorsan vereceğim, işimiz gücümüz var”. “Yavuz, hangi plağı arıyorsun bilmiyorum ama çantamda plak yok, hem ne böyle gangster gibi dikildiniz?”. “Kutsal plağın sende olduğunu biliyoruz, Nezir”. “Şimdi anladım. Birkaç gündür etrafta söylenen o plağın peşindesiniz siz. Onu ben de duydum. Ama ortada ne plak, ne de plak sahibi var. Biri ortaya bir şey attı gitti. Kimin dediği de belli değil. Size tavsiyem dedikodulara çok inanmayın. Öyle bir plak da yok ayrıca. Ergen masalı o. Ha, çok merak ediyorsanız çantamda evraklar var. Belediyede bugün işlerim vardı,” dedi ve çantasını açtı. Çantanın içinde cidden de sadece resmi evraklar vardı. Yavuz ve Şeref büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bir dedikodunun peşine düşmüşlerdi ve sonuç hüsrandı. Gerçekten böyle bir plak yok muydu?</p>
<p>Nezir’i korkuttukları için ondan özür dilediler. Yavuz ve Şeref hayal kırıklığına uğramış bir şekilde dükkâna geri döndüler. Yavuz o gün ikna olmuştu artık. “Kutsal Plak” diye bir şey yoktu, kabullenmesi gerekiyordu. Duvarda asılı olan, Joe’nun İngiltere’ye dönerken ona hediye ettiği Robert Johnson posteri, Yavuz’u izlemeye devam ediyordu.</p>
<h2>2019</h2>
<p>O gün dükkânda bir tuhaflık vardı. Kimse fark etmemişti muhtemelen, uzun yıllardır duvarda asılı olan Robert Johnson posteri yerinde yoktu. Tuhaftı, çünkü posterler öyle kafalarına göre kaybolmazdı. Yavuz, gözün belleğine güvenip, nasıl olsa yerindedir diye kontrol etmemişti zaten. Üstelik  eski dostları Rıza ve Şeref’le Riff’te oturmuş, eski günleri yâd ediyordu. Güneşin hiç görülmediği bu dükkânda bir dolu güzel hatıra geride kalmıştı. Yavuz, ne Tunalı’yı ne de Ankara’yı terk etmişti. Her şey ancak rutine bağlı olursa kalıcılığı artardı. Bunu tüm koleksiyoncular bilirdi. Yavuz’un yıllardır sabırla biriktirdiği film afişleri, rozetler, tişörtler, CD’ler, plaklar üst üste yığılmıştı. Her dağınıklığın kendine ait bir düzeni olduğu gibi buranın da kendine has bir tertibi vardı. Yavuz, müşterilerin istediği plakları karışıklığın ortasında şıp diye bulurdu. Burayı açmak da, böylesine zengin bir arşivi oluşturmak da hiç kolay olmamıştı. Lise yıllarından beri parçaların melodik yapısına, temalarına ayrıca dikkat ederdi. Şeref, bu yüzden ona Riff lakabını takmıştı.  Plak koleksiyonuna önce İngiliz komşularının ülkelerine dönerken ona bıraktıkları bir dolu plak sayesinde başlamıştı. Sonradan kurduğu punk grubuyla dünyayı sarsacak olan Joe Summer,  gitmeden ona ve dostluklarına dair üç sayfalık bir de mektup bırakmıştı. Ankara’da bulunan Amerikan üssündeki Amerikalı askerlerle sonradan ahbaplık kurmuş, buraya gelirken yanlarında getirdiği plakları onlar ülkelerine dönerken almıştı. İlerleyen yaşlarında da dünyanın bir ucundan öbür ucuna plakların ve tutkusunun peşinden koşmuştu. Bu işlere başladığında etrafında kendisi gibi pek kişi yoktu. Gerçi, Türkiye hiçbir zaman kendini dünyada nereye konumlandıracağına karar vermemişti. Herkesin kafası karışıktı. Kendisi de bu kafa karışıklığının tam ortasında, toplum için garip sayılabilecek bir yerde duruyordu. Ama o, bunu çok kafaya takmazdı. Neyi seviyorsa onu yapıyordu. Ona dayatılanları değil. Ne kendinden ne arşivciliğinden de ne dinlediklerinden taviz vermişti. Bu sırada dünya da müzik de çok değişmişti. Herkes köşesini kapma telaşındaydı, müzik de artık dijital ortamda dinleniyordu. Albümler satmıyordu; müziğin kültürel olarak etki gücü eskisi gibi değildi. Plağa ve müziğin kültürel yönüne tutkuyla bağlı çok az insan kalmıştı. Lakin değişim rüzgârları Yavuz’a uğramamıştı. Yavuz, inatla sevdiği müzikleri dinlemeye devam etmişti. Sadece iyi bir müzik zevki yoktu; aynı zamanda nerede hangi plak vardır, hangisi değerlidir iyi bilirdi. Üstelik müşteriyi de doğru şekilde yönlendirmeye çalışırdı. Kötü müzik bataklığına düşmüş olanlara, gönüllü hizmet sunardı. “Sen onu bırak, bunu dinle,” derdi.  Müzikleri kolay kolay beğenmemesi sebebiyle Tunalı civarında “Yavuz Abi zaten zor beğenir,” diye bir deyim bile oluşmuştu. Ne güncele ne de günübirlik trendlere ayak uydurmazdı.</p>
<p>Şeref, grup işlerinden sıkılmış, Ankara’dan Bodrum’a taşınmıştı. Yılın belirli zamanlarında annesini görmeye, Ankara’ya geliyordu. Rıza ise, bir dönem Şeref ve Yavuz’la birlikte Radyo Arkadaş’ta “Ne Rock’sız ne Kitapsız” isimli bir program yapmış, sonra da İstanbul’a taşınıp, yazar olmuştu. Üçünün bir araya gelmesinin önemli bir sebebi vardı o gün. Dr. Skull yıllar sonra yeniden toplanmıştı ve ilk konserini Ankara’da verecekti. Şeref, Rıza ve Yavuz konserin onur konuklarıydı. Grup üyeleri, Yavuz’un önce yakın dostları sonra müşterileriydi. Dükkânın içerisinde pastalar, börekler ve çay eşliğinde az mı sohbet etmişlerdi. Zaten Riff, duvarda asılı ticari işletme levhası dışında hiç de ticari bir yere benzemiyordu. Burada sıkı dostluklar kurulur, muhabbetler edilirdi. Dünyaya aynı gözlerle, aynı melodilerle bakanların ortak buluşma yeriydi.</p>
<p>Tam bu sırada, siyah renkli, siyah camlı bir 67 model Chevrolet  Tunalı Caddesi’nde kaldırıma yanaştı. Arabanın çıkardığı egzoz gürültüsü cadde üzerindeki herkesin dikkatini çekmişti. Şoför arabadan indi, yavaşça arka kapıyı açtı, siyah pantolonlu, siyahi biri yavaşça arabadan iniyordu. 1930’lu yıllardan kalma bir hali vardı. Kafasında melon şapka, ağzında yarıya kadar gelmiş bir sigara, sağ elinde de bir çanta vardı. Her haliyle çok karizmatikti. Başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. İstemsizce herkes ona bakıyordu. Gizemli adam, yavaş adımlarla pasaja girdi, merdivenlerden aşağıya indi. Pasajın içindeki başka dükkân sahipleri de adama şaşırmış gibi bakıyorlardı. Adam, ritmini bir an için bile bozmadan, Riff’e geldi. Dükkândan içeri girdi, karizmatik bir selam verdi. Yavuz, Rıza ve Şeref, bu adamı bir yerden tanıyor gibiydiler. Ama yok, o olamazdı. Biraz benziyordu ama yok, olamazdı. Adam, Yavuz’un yanına geldi, çantasını CD’lerin üzerine koydu. Özenle içini açtı. Çantadan etrafa etkileyici bir ışık hüzmesi yayıldı. Adam, “Bu senin,” dedi Yavuz’a. Yavuz, çantanın içerisine baktı, yıllardır aradığı kutsal plak tam karşısındaydı. Olanlara inanamadı, ağzı tekleyerek “Siz o musunuz?” dedi adama. Adam yanıt vermedi “Blues, basit bir müzik gibi görünür ama bu müziği gerçekten hissetmek zordur. Bu da ancak, müziğe büyük bir tutkuyla bağlanabilirsen mümkün olabilir. Uzun zamandır seni izliyorum, sende de o tutku var,” dedi. Saatine baktı, “Buradaki vaktim kısa. Bu plak sende kalacak. Yıllardır, sadece hak edenlere verilir. Ona çok iyi bak”. Gizemli adam, geldiği gibi pasajın içinde kayboldu. Yavuz, Rıza ve Şeref, yaşadıkları şeyi anlayamadılar. Gerçekten o muydu gelen? Hiçbir zaman yanıtını bulamayacaklardı. Bu sırada plak çantanın içerisinde ışıltıyla parlıyordu. Poster ise eski yerindeydi.</p>
<h2><strong>Kaynak</strong></h2>
<p>[<a href="https://haber.sol.org.tr/yazarlar/murat-beser/shades-suleyman-139197" target="_blank" rel="noopener">1</a>] Murat Beşer- Shades Süleyman- Haber Sol, 2015<br />
[<a href="https://open.spotify.com/episode/3XBG2I6vvdET1BThBxCiFv?si=NBhSqQL8TJ2Qze1NfvHIOw" target="_blank" rel="noopener">2</a>] Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” –87. Bölüm Shades Süleyman.</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler V &#124; Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 17:52:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=87541</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-87542" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-165145-01-1024x1022.jpeg" alt="" width="1024" height="1022" /></p>
<p>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne teklif gelirse çekiyordum. O yıllar bir de Yeşilçam’ın hızlı dönemleri, senede 100’e yakın film çekiliyor. Hızlı iş bitiriciliğim -hep gururla söylerim ki bir günde bile film çekmişliğim vardır- ve maliyetleri ucuza kapatmam sebebiyle kısa sürede Yeşilçam’ın aranan yönetmenleri arasında oldum. Konu bulmakta sorun yaşamıyoruz; telif sıkıntısı da yok, istediğimiz müziği kullanıyoruz, istediğimiz romanı uyarlıyoruz. Bazen gidiyorum bir sinemaya, bakıyorum neler var, izliyorum; akşama hikâyeyi bize uyarlıyorum, tak! Senaryo hazır. Benim hatırlamadığım ama görüntü yönetmeni dostum Suavi&#8217;nin iddiasına göre 126’ya yakın filmim var. En çok fantastik türde filmler yaptım, geri kalanlar ise melodram türündeydi. Hepsine olmasa bile fantastik-bilim kurgu türünde yaptığım filmlerime ayrı hayranlık ve gururla bakıyorum. Kostümü şusu busu, az mı uğraş verdik tüm imkânsızlıklar içinde o filmleri çekebilmek için.</p>
<p>Bu filmlerin tamamında Yeşilçam’ın jönlerinden Ergin Ateşliyürek oynamıştı. Ergin Abi&#8217;yle çok iş yaptık. Kostüme avantür türünde yaptığımız filmler bir dönem Anadolu’yu kasıp kavurmuştu. Özellikle Adana seyircisi müptelasıydı bu filmlerin. Adana’nın salon işletmecileri, sıklıkla bizim yazıhaneyi arar; vurdulu, kırdılı film isterlerdi. Zaman içinde Ergin Abi&#8217;yle ortaklığımız da dostluğumuz da genişledi. Derken, 80 darbesi oldu. Sonra televizyon çıktı, video popülerleşti, seks filmleri salonlara hâkim oldu. Yeşilçam bitti; sektör dibe vurdu. Yeşilçam Sokağı ıssızlaştı. Bir anda işsiz kaldık. Filmcilikten erken emekli olduk anlayacağınız. Hâlbuki masamda çekilmemiş ne hikâyeler vardı. Dünyayı kurtaran bir ninjanın hikâyesini anlatacağım filmin senaryosunu yeni bitirmiştim. O filmi çekebilseydim <em>Star Wars</em> filan hikaye olurdu, o kadar söyleyeyim. Yine Ergin Abi oynayacaktı, kısmet olmadı. Birçok arkadaşım ekmek parası için seks filmleri furyasına katıldı. Ben uzak durdum. Olmazdı, yakışmazdı yani. Tamam, o güne kadar hangi tür varsa çektik de, seks filmleri kırmızıçizgimdi. “Avantürün unutulmaz yönetmeni Celal” seks filmlerine düşmüş dedirtemezdim kendime.</p>
<p>Neyse, 1990’lı yılların başında bu işlerden tamamen uzak kalmayı düşünürken, TRT’de çalışan eski dostum Avni, beni Ankara’ya çağırdı. TRT’ye dışarıdan belgesel filmleri  hazırlayacaklarmış, filmlerin çekimi için işi bilen tecrübeli bir yönetmen arıyorlarmış.  Avni’nin aklına ben gelmişim. Film projeleri hiç ağır değilmiş, Türkiye’nin farklı illerine gidip oraların kültürünü, doğasını çekecekmişim. Eşim Munise’yle bir süre istişare yaptık. Yeşilçam’ın tanınan bir rejisörüyüm. Bir dolu film yapmışım, şimdi böyle belgesel işi… Olurdu, olmazdı derken, emekli maaşıyla geçinmek de zor&#8230; Tamam, dedim, varım bu işe. Zaten evde oturmaya henüz hazır değildim. Topladık bavulumuzu; doğup, büyüdüğüm İstanbul’a veda edip, Ankara’ya taşındık. İlk başlarda zorlandık. Kimseyi tanımıyorduk ama zamanla alıştık. Rahat bir şehirdi. Hoşdere’de ev tuttuk. Belgesel işi olmadığı zamanlarda Kuğulu Park’ta oturuyorduk. Etrafta yürüyüşlere çıkıyorduk. Sinemadan uzak kalmıştım ama film izlemekten de asla vazgeçmemiştim. Özellikle  Metropol ve Kavaklıdere Sinemaları’nı çok seviyordum. Yol üstünde amaçsızca gezerken, afişlerine baktığım filmlerden hoşuma gidenleri seçip izliyordum. Yeşilçam bitmiş, yerli sinema sıfırı neredeyse tüketmişti. Hollywood filmleri salonları doldurmuştu. Yeni Hollywood filmlerinden de hiç anlamıyordum. Bir arada robotlu bir film vizyona girmişti. Metropol Sineması’nın önünden, caddenin sonuna kadar kuyruk olmuştu. Sinema çok değişmişti artık. Her şeye rağmen aklım hep yeniden setlere dönmekteydi. Evdeki telefonun çalmasını, arayanın İstanbul’daki Tanerler Film’den Kazım Taka’nın aramasını “Celal abi, harika bir senaryo ulaştı elime. Mutlaka senin çekmen lazım” demesini çok bekledim ama o telefon hiç çalmadı. Yeşilçam öyle bir yerdi, bir kez uzaklaşın, sizi hatırlayan olmazdı artık. Hâlbuki ne çok emek vermiştim Yeşilçam’a! En çok da buna hayıflanıyordum.</p>
<p>Ankara’da iki yılı devirmiştik. Keyfimiz orta halliydi, buradaki sakinlik iyi gelmişti, sıkıntımız yoktu yani. Yakın zamanda <em>Beypazarı Evleri</em> çekimini yeni tamamlamıştım. Evin her tarafında belediyenin çekimlerden sonra hediye ettiği poşet poşet Beypazarı kurusu vardı. Hey gidi efsane rejisör Celal bu da gelmişti başına; artık sana filmlerin için ödül değil Beypazarı kurusu veriyorlar! Çekimler fena gitmemişti ama yorucu olmuştu. Ev sahipleriyle bazı sorunlar çıkmıştı. “Çeşmeye dokunmayın”, “O kilim dedeme Osman Paşa’dan kaldı” diyerek işimize sık sık engel olmuşlardı. Neyse, bir orta yol bulup, işimizi bitirip Ankara’ya dönmüştük.  Munise bana yol yorgunu olduğum için çok sevdiğim mercimek çorbasını yapmıştı. Sevgili karımın yaptığı harika mercimek çorbasını yudumlarken, telefonum ısrarla ve kesinlikle bu telefonu açmalısın şeklinde çalmaya başladı. Yoksa İstanbul’dan beklediğim telefon sonunda gelmiş miydi? Heyecanla açtım. Arayan Ergin Abi&#8217;ydi: “Celalciğim, nasılsın? Biz Suavi ile Ankara’ya geldik. Hem seni görelim, hem de kafamızda bir film projesi var. Onu anlatmak için sinemada sana bir film göstermek istiyoruz. Bir de sen bak bakalım, buraya uyarlayabilir miyiz? Bugün müsaitsen filmi izlemeye gidelim. Eski günlerdeki gibi”. Bir taraftan duvarda asılı olan en sevdiğim filmlerden Ergin Abi&#8217;nin başrolde oynadığı <em>Kara Bela Dönüyor</em> afişinin üzerindeki yansımama bakıyordum diğer taraftan da Ergin Abi&#8217;nin son cümlesi kulağımda yankılanıyordu: “Eski Günlerdeki gibi”. Gerçi, Ergin Abi&#8217;nin telefondaki uzun tiradına şaşırmıştım. Ezberi kötüdür, film çekimlerinde bile ona kısa cümleler kurdururdum. Bu teklife hemen tamam dedim. Merkezi ve nezih bir yer olur diye filmi <span style="text-decoration: underline;">Kavaklıdere Sineması</span>’nda izlemeye karar verdik. Film öncesi biraz laflamak için hem sinemaya da yakın olur diye Flamingo Pastanesi’nde buluştuk.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-87544" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/EHZBnroXUAAZeKy.jpg" alt="" width="1000" height="750" /></p>
<p>Ergin Abi ve Suavi’yi görmeyeli bir hayli zaman olmuştu. Hasretle sarıldık. Yüzümüzde biriken çizgiler, beyazlayan saçlar birlikte geçen yıllarımızın kanıtıydı. Çok özlemiştim hepsini. Şansımıza hava da güzeldi. Dışarıdaki masalardan birinde oturmaya karar verdik. Bir taraftan cadde kalabalığı önümüzden akıyordu diğer taraftan içeriden nefis pasta kokuları geliyordu. Suavi kilo almış, göbeği ayrı bir dünya olmuştu. Ergin Abi tanınmış bir yıldız olduğu için mekân tarafından ayrı bir ilgi ve saygı görüyordu haliyle. Hemen çaylar, pastalar söylendi. Muhabbet koyulaştı, taze haberler sohbetin arasına karıştı. Suavi, en son özel bir televizyon kanalında çalışmış ama para muhabbetlerinden dolayı ayrılmış. Ergin Abi de bir süredir çalışmıyormuş, sektörden arayan soran hiç yokmuş neredeyse. Sektör gençleşti, efsaneler çabuk unutuldu, tabii. Sonra aramızdan ayrılanlar olmuş; mesela, ışıkçı kedigözü lakaplı Selami’yi kaybetmişiz geçen hafta, çok üzüldüm. Hep kötü adam rollerinde oynasa da pırlanta kalpli Namık da ağır hastaymış, ona da içim cız etti. Ne çok anımız vardı birlikte. Hiç unutmam, Ergin Abi&#8217;yle çektiğimiz <em>Komiser Muhsin</em> filminde kötü adam rollerinden birini Namık oynuyordu da çatıdan aşağıya dublörsüz atlamıştı. Her yeni çayda anılar daha da eskiye gitti. Aklımıza geldikçe set anılarımıza güldük de güldük. Kolay mı be! Yıllarımız geçmiş sette, neler gördü bu gözler. Tam bu sırada Suavi, bizi geçmiş günlerin anılarından çıkarmak için hamle yaptı. “Artık biraz da iş konuşalım,” dedi. Lafa girmeden önce kurabiyeden bir ısırık aldı, gömleği ve üzerindeki yakın gözlüğü kırıntıyla doldu. Kırıntıları dikkate almadan lafa girdi: “Şimdi Celal, sektör çok değişti. Yapımcıların birçoğunu tanımıyoruz artık. Ama zaman eskisi gibi değil, belki yerli  film  az çekiliyor ama çekilirse de çok para kazanılıyor. Biz de Ergin Abi&#8217;yle düşündük taşındık, şansımızı son kez deneyelim dedik. Bir yapımcıyla konuştuk. Tamam, dedi. Biz de biraz para koyarsak bu iş olurmuş ama senaryoyu görmek istiyormuş. Ergin Abi’de biraz nakit var, o doğrudan ortak olacak. Aklımıza yeni vizyona giren şu dinozorlu film geldi. Onu dedik acaba bize uygun bir şekilde uyarlayabilir miyiz? Telif işini de çözeriz. Eskisi gibi birebir uyarlamayız, değişiklikler yaparız. Filmi Ürgüp’te çekeriz, MTA’dan dinozor kalıntısını da alırız dedik.  Seni de o yüzden çağırdık. Gel, şu filme bir bak olur mu diye?” Suavi’yi sözünü hiç kesmeden dinledim. Bilimkurgudan aksiyona bugüne kadar ne varsa çekmiştim ama dinozorlu film nasıl olurdu? Filmi duymuştum ama Amerikan saçmalığı gibi gelmişti bana. Önümdeki çaydan bir yudum aldım ve ona dönerek “Suavicim, bilemedim dinozor filan, pek hâkim olmadığım bir tür.” Suavi, tereddüt içinde kaldığımı anlayınca “Celal, sen şu filmi izle de öyle düşün bence. Geçen hafta torunlarla gittik. İnanmazsın, teknoloji nerelere gelmiş. Hayretler içinde kaldım”. Benim sessizliğimi fırsat bilip Ergin Abi de topa girdi “Celalciğim. Bunu böyle dinozor belgeseli olarak düşünme lütfen. Avantüre yakın, aksiyonu bol. Tam bize göre. Kurt adamlı, ninjalı film yapmış insanlarız. Bunu da uyarlarız kendimize”. Ergin Abi&#8217;nin de ikna girişimi dinledikten sonra “Peki madem gidelim görelim şu filmi,” dedim.</p>
<p>Çaylarımızı bitirdik. Hesabı ödedik. Flamingo’dan çıkıp, Kavaklıdere Sineması’na doğru hareket ettik. Bir taraftan da Suavi heyecanla ve gömleğinin üzerindeki kırıntıları etrafa saçarak bana filmi övüyordu. Şöyle acayip şeyler var, böyle acayip şeyler var, diye&#8230; Vallahi, size açık konuşayım ne filmin konusu ne de dinozorlar ilgimi çekmişti. Nezaket sınırları içerisinde bu işten nasıl sıyrılırım, onu düşünmeye başlamıştım. Neyse, Kavaklıdere Sineması’na geldik, içeri girdik. Ergin Abi sinemaya şaşırdı. “Bayağı apartman içerisine sinema yapmışlar. Vallahi çok iyi fikir; dışarısı da işlek cadde, ne güzel düşünmüşler,” dedi. “Ergin Abi burası Ankara’nın eski sinemalarından. Bir ara bizim <em>Denizde ve Gölgede</em> filmini de göstermişler. Geçen hafta sinema sahibiyle lafladık da biraz, oradan öğrendim”. Ergin Abi bunu duyduğuna çok sevindi. O filmi çok severdi, Fransız sanat filmlerine öykünmüştük. Gişede batmıştık ama “Celal Bilge sadece avantür yapmıyor, gerektiğinde sanat filmi de yapıyor,” dedirtmiştim herkese. Sinemanın girişi kalabalıktı, anlaşılan herkes bu filme gelmişti. Suavi hemen biletlerimizi aldı.</p>
<figure id="attachment_87545" aria-describedby="caption-attachment-87545" style="width: 831px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87545 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164830-02-831x1024.jpeg" alt="kavaklıdere sineması içi" width="831" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-87545" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması bilet gişesi</figcaption></figure>
<p>Suavi, filmdeki teknolojiyi daha iyi görebileyim diye biletlerimizi balkon bölümünden almıştı. Pasajın içindeki dükkânları geçip, merdivenlerden aşağıya, salonların olduğu kısma indik. Mavi neon aydınlatmalı logolu büfeden üç tane su aldık ve film saatinin yaklaşmasıyla birlikte, salondaki yerlerimize geçtik. Derken gong sesi çaldı. Işıklar söndü, film makinesi sesli bir şekilde dönmeye başladı. Reklamlar ve gelecek gösterim tanıtımları bitti. Film başladı. Suavi’nin dediği gibi vardı. Teknoloji çok ilerlemiş, dinozorları canlandırmışlardı resmen. Şaşkınlıklar içinde kendimi filme kaptırdım. Bu sırada Ergin Abi, görmüş geçirmiş bir ses tonuyla “Celalciğim dinozorlar gerçek değil, tamamen bilgisayarla yapmışlar,” dedi. Ergin Abi&#8217;yi çok sevdiğimden, onu bozmamak için “Gerçekten öyle Ergin Abi, bir an gerçek sandım,” dedim kısık sesle. Suavi ise heyecanlı patavatsızlığıyla her sahnede “Celal, merak etme dinozor kahramanı öldüremeyecek. Şimdi uçurumdan düştüler ama kurtulacaklar,” diyerek seyir zevkimi sabote etmeye çalışıyordu. Neyse ki sinema salonun kuvvetli ses sistemi sayesinde dediklerini tam olarak anlayamıyordum.</p>
<figure id="attachment_87546" aria-describedby="caption-attachment-87546" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87546 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164842-01-1024x970.jpeg" alt="" width="1024" height="970" /><figcaption id="caption-attachment-87546" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması girişi</figcaption></figure>
<p>Tam üç saat boyunca, oradan oraya, atla, zıpla, patla. Harika renkler, konu, dinozorlar, macera… Resmen hayran kaldım filme. Dedikleri kadar vardı cidden. Film bitti, ışıklar yandı. Kafamda projeler akıyordu. Uzun zamandır kaybettiğim enerjiyi ve isteği yeniden yakalamıştım. “Yarasa Adam Dinozorların Peşinde” isimli bir film çekebilirdik. İç Anadolu, Ürgüp tam uygundu kafamdaki filme. Bilgisayar uzmanı sorunu vardı ama hallederdik bir şekilde, en kötü dinozor kostümü diktirirdik. Yapmadığımız iş değil önemli olan bize benzesin, kültürümüze, örfümüze uysun. Zihnimin içi hikâyelerle, dekorlarla, filmin detaylarıyla dönüyordu. Salondan çıkarken Ergin Abi&#8217;ye ve Suavi’ye bu işin içinde olmak istediğimi, hemen senaryoya başlamak için can attığımı söyledim. Ergin Abi ve Suavi çok mutlu oldular. Onları evime davet ettim ama teklifimi geri çevirdiler. İstanbul’a dönmeleri gerekiyormuş, yapımcıyla görüşeceklermiş. Vedalaştık. Çok mutluydum, yıllar sonra eski dostlarımla yeniden film çekecektim. Heyecanla eve geldim. Sevgili karım bu halime şaşırdı. Yaşananları ona kısaca özetledim. Bu haberden pek memnun olmayan eşim Munise, ciddi bir tonla “Celal, bu yaştan sonra ne dinozoru, ne sineması Allah aşkına! Bir yerine bir şey olacak. Paranıza yazık, yapmayın vazgeçin bu işten,” dedi. Munise’nin söylediklerine çok kızdım ve cevap verip tartışmayı uzatmak yerine ideallerine sıkıca sarılmış her yönetmen ve sanatçı gibi projeme sahip çıkıp, hemen odama geçtim. Aldım elime kâğıt kalem, başladım hikâyeyi yazmaya. Ergin Abi, maceracı arkeolog Yarasa Adam rolünde olacaktı ve katil dinozorları yakalayacaktı. Ben senaryoyu yazmaya devam ettim, ilk taslağı bitirdim. Postayla onlara gönderdim. Günler, haftalar geçti, bir daha ne Ergin Abi’den ne de Suavi’den ses çıktı. Sessizliği Suavi bozdu. Senaryoyu çok beğendiklerini lakin yapımcıyla ufak bir sorun yaşadıklarını, kısa sürede çözüp bana döneceğini söyledi. Sonra yine bir sessizliğe büründüler. Bu işte bir terslik vardı. Yaklaşık bir ay sonra Suavi moralsiz bir ses tonuyla beni aradı: “Celalciğim, çok fena oyuna geldik. Yapımcı dolandırıcı çıktı. Ergin Abi&#8217;den dinozor efekti için bir miktar avans almıştı. Alış o alış. Bir daha ses çıkmadı, meğer piyasadaki herkesi bu şekilde dolandırmış, sonra da yurt dışına kaçmış. Ergin Abi olayı öğrenince çok üzüldü, aniden rahatsızlandı. İki gün önce hastaneye yatırdık. Durumu iyi şimdi ama bizim proje iptal oldu.” Suavi anlattıkça boğazıma bir yumru oturdu, neye üzüleceğime şaşırdım. “Sağlık olsun” diyebildim sadece ve telefonu kapattım. Yarın Kırşehir evleri ve tarımı belgesel işi vardı yapmam gereken, önümde de “Ürgüp Dinozorları” senaryosu bana bakıyordu. Senaryonun kapağını kapattım ve kütüphanenin gerçekleşmemiş dosyalar bölmesine yerleştirdim. Çalışma odamın kapısını kapattım ve bir daha da uğramadım. Yeşilçam’ın sonu artık kesin olarak gelmişti, ondan emindim.</p>
<p>Kavaklıdere Sineması Fotoğrafları: <a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1vaunoq5kgh1f" target="_blank" rel="noopener">Ankara Apartmanları</a><br />
Flamingo görsel: Önder Algedik</p>
<hr />
<p class="entry-title post__title"><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler IV &#124; Dost’un Önü</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Jan 2021 18:12:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Dost Kitabevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dost'un Önü]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Mercan]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=78885</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Adam, duvarda asılı olan Dost logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri Star Wars tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adam, duvarda asılı olan <a href="https://netreklam.net/dostun-hikayesi-iii-bolum-karanfil-sokak/" target="_blank" rel="noopener"><span style="text-decoration: underline;">Dost</span></a> logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri <em>Star Wars</em> tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, bir adım geriye atıyordu. Beklemenin yorgunluğu ve sabırsızlık tüm vücuduna yansımıştı. Zaman mı geçmek bilmiyordu? Yoksa sabırsızlık mı ağır geliyordu insana? İnsanın prensibi olmalıydı ve kimse kimseyi bu kadar uzun süre bekletmemeliydi. Üstelik de buluşma hayati önem taşıyorsa…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-78886" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg" alt="" width="1024" height="725" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-300x212.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-768x544.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-800x566.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11.jpg 1485w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Dost’un D harfine yakın bir şekilde duran, sırtında yeşil asker çantası -üzerinde Konur Pasajı’ndan aldığı Guns &amp; Roses, No Doubt, Hard Rock Cafe Ankara rozeti vardı- ayağında postalları olan kadın, elindeki kitaba konsantre olmuştu. Ne insanı canından bezdiren sıcak ne de kalabalık onun kitap okumasına engeldi. Bir şeye yoğunlaştı mı, onu bölmek kolay değildi. Lakin çaprazında duran adamın tüm caddeye yayılan sabırsızlığı dikkatini dağıtıyordu. Adam bir ileri, bir geri hareket ederek kafasını  öne doğru uzatıp sürekli saatine baktıkça, kadın da aynı sayfada takılı kalıyordu. Kadın, dikkatini yeniden kazanabilmek için çantasından sigarasını çıkardı. Fermuarında Troll bebek anahtarının gülümsediği çantanın karanlık köşelerinde çakmağını aradı ama bulamadı. Her şey vardı ama çakmak yoktu. Kesin bir yerde düşürmüştü. Hep böyle yapardı, bazı konularda çok dalgındı. Hacettepe Amerikan Dili ve Edebiyatı’nda okuyordu. Kafasında hep cümle yığınları olurdu; yazar, müzisyen ve gezgin olmak istiyordu. Hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bir anda çakmağını kaybetmişti kesin. Durdu, yanında bekleyen adamı gözüne kestirdi, yavaşça bir adım atarak:</p>
<p>-Merhaba, çakmağınız var mı?</p>
<p><span style="font-size: 1.21429rem;">-Olacaktı, bir saniye.</span></p>
<p>Adam ceplerini yokladı, çakmağı hemen bulamadı. Cepleri de zihni gibi son zamanlarda çok karışmıştı. Sürekli iletişim kazası yaşıyordu. Sanki Melih Cevdet Anday oyunlarında başrol karakteriydi. “Nasılsın?” diye soranlara, “Sağ olun, aç değilim, yiyip geldim,” diyordu. Cebin katmanlarında bulduğu çakmağı kadına doğru uzattı ve sigarasını yaktı.</p>
<p>Kadın teşekkür etti, sigarasından bir duman çekti, aynı hızla atmosfere gönderdi. Kadının dumanı, gökyüzünde düz bir çizgi oldu bir an.</p>
<p>Hazır çakmağı dışarıdayken adam da bir sigara yakmaya karar verdi. Arka cebindeki sigara paketinden bir sigara çıkardı. Bastı ateşi, onun da dumanı gökyüzüne karıştı. Adamın dumanı karmaşıktı. Çakmak alışverişi, onları iki yabancıdan, ortak bir anıyı paylaşan iki yabancıya döndürmüştü. Kadın belki de bu bilgiye güvenerek lafa girdi:</p>
<p>-Birini mi bekliyorsunuz?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>Kadın kısa ve net cevapla yetinmek istemedi. Lafı açması için bir ara bir soru cümlesi daha gönderdi. Adamın dağınık saçlarından, sol kulağındaki halka küpesinden ve insana güven veren bedenine yansıyan o dalgın halinden etkilenmişe benziyordu.</p>
<p>-Merakımı mazur görün. Sizin bir süredir burada olduğunuz dikkatimi çekti de. Bayağıdır bekliyor gibisiniz.</p>
<p>Adam, normal bekleme süresini aştığını ve tüm dünyanın bundan haberdar olduğunu fark etti bir an. Kısa bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti:</p>
<p>-Evet, biraz oldu galiba. Kız arkadaşımı bekliyorum. Saat 13.00 civarı Dost’un önünde buluşalım demişti. Hafta sonu trafiğine takıldı galiba.</p>
<p>Kadın saatine baktı, ikna olmamış ve bir soruşturmayı çözmeye çalışan dedektif titizliğinde yeni bir soru sordu:</p>
<p>-Hmm, Ankara’da o kadar trafik olmaz ama biraz geçmiş sanki. Saat 14.30 olmuş. Hangi Dost demiştiniz peki?</p>
<p>-Nasıl hangi Dost?</p>
<p>-Üç tane Dost var ya: Tunalı, Konur, Yüksel. Ya Tunalı’nın önüne gittiyse?</p>
<p>Adam panikledi:</p>
<p>-Yok, canım. Kızılay Dost’un önüne gelir. Herkes burada buluşmaz mı?</p>
<p>-Öyle ama bazen karışabiliyor. Onun için sordum.</p>
<p>Adamın panik derecesi giderek artıyordu.</p>
<p>-Tunalı Dost’a gitmiş olabilir diyorsunuz ya da Konur’dakine. Öyle olduysa, çok fena teğet geçtik birbirimize.</p>
<p>-Öyle demedim. Bir ihtimal olabilir, dedim. Gecikmesinin ardında başka bir sebep de olabilir.</p>
<p>Kadın, sigarasının ucuna birikmiş külleri yere serpti, sonra adama dönerek:</p>
<p>-Bir telefon mu etseniz? Bir şey olmuş olmasın?</p>
<p>Kadın bu yorumuyla, adamın zihninin derinliklerinde sakladığı kötü olaylar bölümünün kapısını açmış oldu.</p>
<p>-Yok, canım (Kadından önce kendini ikna etmesi gerekiyordu çünkü). Gelir şimdi. Yani mutlaka gelmesi lazım, çok önemli bir buluşma çünkü.</p>
<p>Adam çekinerek devam etti:</p>
<p>-Şey, siz buradaysanız biraz daha, ben bir telefon edip gelsem, kız arkadaşım gelirse, “Sana telefon etmeye gitti” der misiniz?</p>
<p>-Onu nasıl tanıyacağım?</p>
<p>-Uzun boylu. Düz, kahverengi saçları, çok güzel ela gözleri var.</p>
<p>Kadın tarife güldü:</p>
<p>-Bayağı özel biri galiba.</p>
<p>Adam biraz bekledi:</p>
<p>-Öyle, yani öyleydi. İlişkimizi yeniden adlandırmak durumunda kaldığımız bir dönemdeyiz de.</p>
<p>Kadın buna da yorum yapmadı ama adama yardım etmek istedi.</p>
<p>-Tamam, ben buradayım. Sizin tarifinize uygun ve sizi arayan biri olursa söylerim.</p>
<p>Adam mutlu oldu. Ceplerini karıştırdı, jetonları hazır etti, koşarak Gizem Müzik’in çaprazındaki telefon kulübesine gitti. Art arda jetonları yerleştirdi, numarayı çevirdi. Uzun uzun çaldırdı. Açan olmadı. Alet jetonu aynen adama iade etti.  Ümitsizce telefonu kapadı, dışarı çıktı. Kulübenin yanındaki büfeden iki su aldı. Tekrar Dost’un önüne geldi. Sulardan bir tanesini kadına uzattı. Kadın teşekkür etti, merakla sordu:</p>
<p>-N’oldu? Ulaşabildiniz mi?</p>
<p>-Hayır, açmadı. Kesin yanlış Dost’a gitti. Ya da hiç gelmedi. (Adam, kız arkadaşının gelmeyebileceğini kabullenmeye başlamıştı.) Bu arada teşekkür ederim, nezaketiniz için. Sizi de işinizden alıkoydum.</p>
<p>Kadın adama üzülmüştü. Böyle bir gerçeği duyacaksa bir yabancıdan duymalı diye düşündü.</p>
<p>-Hiç gelmemiş de olabilir diyorsunuz.</p>
<p>-O da ihtimaller dâhilinde tabii. Yanlış Dost’a gitmiş olabileceği gibi, hiç gelmemiş de olabilir.</p>
<p>-Eğer öyleyse beklemenin de bir anlamı yok.</p>
<p>-Doğru ama gelme ihtimali hâlâ var. Mesela, yanlış Dost’a gittiyse biraz bekleyip diğer alternatiflere de yönelebilir. Öyleyse yolu muhakkak buraya düşecektir.</p>
<p>-Umarım öyle olur. Yoksa gelmeyecek birini boşuna bekliyorsunuz demektir. O da hoş bir durum olmaz. Mantıken gelecek olan beklenir, gelmeyecek olan değil. Gelmeyecek olanı beklemek, biraz beyhude bir zaman öldürme biçimi.</p>
<p>Kadın saatine baktı. Adam bekleyecekti. Yalan gerçeğe dönene kadar kendine yalan söyleyecekti belli ki, onu kendi halinde bırakmak daha iyiydi:</p>
<p>-Aslında, sinemaya gideceğim ben de, onun öncesinde zaman öldüreyim, yeni çıkan kitaplara bakayım diye bekliyordum. Henüz filmi de seçmedim. Kavaklıdere’ye gidip gözüme kestirdiğim bir filme gireceğim. Yol üstü sinemalarının en güzel tarafı da bu değil mi? Tesadüflere açık olması. Aslında tek başına sinemaya gitmenin iyi bir tarafı vardır, biliyor musunuz? Hani gelmek istersen ya da içeride beklemek istersen…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-78892" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg" alt="" width="798" height="983" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg 798w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--244x300.jpg 244w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--768x946.jpg 768w" sizes="(max-width: 798px) 100vw, 798px" /></p>
<p>-Sanırım, ben biraz daha bekleyeceğim. Şimdi, içeri girdiğimde gelip beni bulamazsa yine buluşamayacağız. Bugün kesin buluşmamız lazım.</p>
<p>Kadın, pes etmiş gibi bir ifadeyle:</p>
<p>-Peki, ne yapalım. Siz beklemeye kararlısınız. Ben de filmi kaçırmayayım, yani tesadüflerin önüme çıkaracağı filmi…</p>
<p>Adam kadınla sohbeti sevmişti, yaşaması muhtemel hayal kırıklığından kaçınmak istercesine onunla biraz daha konuşmak istedi.</p>
<p>-Doğru, ben de çok severim tek başıma sinemaya gitmeyi. Evde de videodan izlerim. Dost’tan çok film almışımdır. Kieslowski’nin son üçlemesini izlediniz mi?</p>
<p>Kadın muhabbetin derinleşmesini bekliyordu belki de. Adamdan gelen yeni sohbet konusunu açmak istedi. Bir yabancıyla ortak bir beğeniyi paylaşmaktan mutlu oldu. Ne de olsa sinema, birbirini bir yerden tanıyan herkesin ortak iletişim aracıdır.</p>
<p>-Evet, <em>Mavi</em>’yi izledim. Juliette Binoche…  Ama en çok özgürlük meselesi beni sarstı.</p>
<p>-Öğrenci misin?</p>
<p>Adam, bir anda –iz ekini atmıştı. İki yabancının arasındaki mesafe daralıyordu.</p>
<p>-Evet. Amerikan Dili ve Edebiyatı okuyorum. Yazar veya müzisyen olmak istiyorum.</p>
<p>-Müzisyenlik güzel. Ben de gitar denemiştim bir iki kez. <em>Nothing Else Matters</em>’ın girişini çalabilmiştim, yeteneğim o kadarmış.</p>
<p>Kadın güldü.</p>
<p>-Garip bir biçimde herkes girişini çalar, sonrasını çalamaz. Sen neler yapıyorsun?</p>
<p>Kadın da sizli-bizli kısmı atmıştı.</p>
<p>-ODTÜ’de fizik okuyorum. Okulu uzattım. Bölüm bana göre değil. Ne olacağıma tam karar veremedim. ÖSS’ye ileride ne yapacağıma, ne yapmak isteyeceğime karar vermeden öylesine girdim, bu bölümü kazandım. Ama sanırım yönetmen olmak istiyorum. Küçük bir el kamerası aldım, bir şeyler çekmeye çalışıyorum şu sıralar, bir de bir senaryo üzerine çalışıyorum.</p>
<p>Kadının özgüveni, arkadan toplanmış sarı saçları, ela gözleri, güneş ışıklarının ortaya çıkardığı çilleri ve doğal güzelliği, kolundaki “Carpe-Diem” yazılı kuş motifli dövmesi çok hoştu. Çekim gücüne kapılmamak olanaksızdı. Yazdı, hava güzeldi, kadının gözleri ve çilleri çok hoştu&#8230; Dikkatini toplama ihtiyacı hisseti; çözmesi gereken bir önemli bir sorunu vardı. Önce onu halletmeliydi. Sohbetin yönünü tekrardan kendi konusuna doğru topladı.</p>
<p>-Bugün mutlaka görüşmeliyiz onunla. Kaç aydır görüşemiyoruz. Bazı şeylerin adını koymamız lazım. Bu belirsizlik…</p>
<p>-Ayrılma aşamasına mı geldiniz? Üzücüymüş.</p>
<p>-Yani, o da belli değil. İyi giden bir ilişkimiz vardı. İki seneyi devirmiştik. Ortak arkadaşlar sayesinde tanışmıştık. Geçen yaz Berlin’den yüksek lisans için kabul aldı, oraya gitti, yerleşti. Sonra iletişimimiz kesildi. Az konuşabiliyorduk, ben ona sıklıkla mektup yazıyordum. İlk zamanlar mektuplara sık yanıt veriyordu. Arada oradan fotoğraflar gönderiyordu. Altında da “Gelince birlikte gezeriz” yazılı… Derken hızla azaldı mektuplar, fotoğraflar da&#8230; Aralarına mesafe giren tüm insanlar gibi, yabancılaşmaya başladık, ortak duygulardan uzaklaştık. Bazen haftalarca konuşmuyorduk. Bu belirsizliğe bir son vermek için uzunca bir mektup yazdım. Mektuba yanıt gelmedi. Derken, geçen hafta aradı: “Bir süreliğine Ankara’dayım. Görüşelim mi?” dedi. Sayfalarca yazılmış mektuba verilmiş yanıt&#8230; “Tamam” dedim. Bugün için randevulaştık ama gelmedi, yani henüz&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-78889 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg" alt="" width="1024" height="754" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-300x221.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-768x565.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-800x589.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444.jpg 1113w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Kadın hiç konuşmadan adamı dinledi. Adamın yaşadığı duyguyu anlıyordu. Onun da başına benzer bir şey gelmişti. Dorian Gray’de tanıştığı pozcu, artist, Skid Row parçaları çalan bir gitarcıya âşık olmuştu. Gök gürültülü, sağanak yağışlı bir kavga etmişler ve ayrılmışlardı. Sonra kadın adamı çok beklemişti. Belki söylediklerinden, davranışlarından pişman olur, ilişkilerine yeni bir şans verir diye. Ama adam hiçbir zaman özür dilememişti.</p>
<p>-Seni anlıyorum. Benim de başıma gelmişti benzer bir durum. Birbirimize bazen çok acımasızca davranabiliyoruz. Ama sanırım, en çok da bekliyoruz, hep ama hep bekliyoruz. Gelmeyecek olanı beklemek, kendimize söylediğimiz en büyük yalan&#8230; Sessizlik ağır, biliyorum ama kendimize söylediğimiz yalanlar kadar değil.</p>
<p>Adam, kadına hak verircesine kafasını salladı. Kadın lafa devam etti:</p>
<p>-Belki de seni üzmemek için sessizlikle bu işi çözmeye çalışıyordur. Bazen sessizlik çok şey anlatmaz mı? Sana değer veriyor belli ki, daha fazla üzülmemen için sana somut bir şey söylemek istiyor. Anlamanı bekliyordur ya da doğru zamanı…</p>
<p>-Doğru. Ama yine de gelmesi lazım değil miydi? Son bir veda…</p>
<p>Kadın sessizliğini korudu. Adamı hikâyesiyle baş başa bırakmaya karar verdi. Yabancı biriyle ortak kısa bir anı yaşamıştı. Hikâyeler burada ayrılıyordu, yapacak bir şey yoktu. Belki yeniden bir yerlerde karşılaşırlardı. Adama gülümsedi.</p>
<p>-Beklemeye kararlısın sanırım. Bana müsaade öyleyse, ben artık içeriye geçiyorum. Bence Dost’un önü buluşmaya kesin olarak gelecekler için var olan bir yer. Dost’un önünde herkes beklenmez. Bir kıymeti olması lazım sanki…</p>
<p>Adam da kadına gülümsedi. Pes etmişti artık. Kendine yalan söylemeyecekti. Gelmeyecek olanı beklemek istemedi daha fazla, hayat güzel bir tesadüf çıkarmıştı karşısına. O tesadüfün peşinden, geçmişi ve geleceği düşünmeden kapılmak istedi. Zaman kimseyi beklemiyordu neticede:</p>
<p>-Aslında aklımda bir kitap vardı, ona bakayım ben de. Sonrasında da bir şeyler içer miyiz? Yani sen filme gidene kadar… Hem o kadar bekledik. Boşa gitmesin. Bu arada benim adım Oğuz.</p>
<p>Kadın, gülümsemeye devam etti. “Benim adım da Eylül” dedi, “Tanıştığımıza memnun oldum.”</p>
<p>“Ben de” dedi Oğuz, “Ben de.”</p>
<p>Oğuz ve Eylül, içeriye girerken gökyüzünde bir uçak Berlin’e doğru gidiyordu.</p>
<hr />
<p>İllüstrasyon: <a href="https://www.behance.net/elifmercan" target="_blank" rel="noopener">Elif Mercan</a></p>
<p>Mekanlar ve Hikayeler&#8217;in önceki yazıları:<br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/" target="_blank" rel="noopener">Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">Kıtır: Yeni Bir Başlangıç</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/" target="_blank" rel="noopener">Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
