<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Didem Gündü, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/didemg/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/didemg/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 15 Dec 2025 10:38:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Didem Gündü, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/didemg/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şehre eşlik eden ritüeller: Walker’s Coffee House</title>
		<link>https://lavarla.com/sehre-eslik-eden-ritueller-walkers-coffee-house/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 10:38:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gurme]]></category>
		<category><![CDATA[Kahve]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[bakery]]></category>
		<category><![CDATA[cuma]]></category>
		<category><![CDATA[Güniz Sokak]]></category>
		<category><![CDATA[Tunalı]]></category>
		<category><![CDATA[Walker’s Coffee House]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=139727</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Güniz Sokak’ta üç yıldır kapısını açık tutan Walker’s Coffee House, Tunalı’ya yolu düşen birçok Ankaralının, iyi kahve, taze tatlar ve sıcak bir atmosfer için kendiliğinden yöneldiği özel duraklardan biri. Şehrin temposuna doğal bir şekilde karışan, sabah kahvesinden akşam sohbetine kadar günün her anına uyum sağlayan bir mekan. Walker’s Coffee House aslında 2017’de Eskişehir’de doğmuş bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/sehre-eslik-eden-ritueller-walkers-coffee-house/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Şehre eşlik eden ritüeller: Walker’s Coffee House&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güniz Sokak’ta üç yıldır kapısını açık tutan Walker’s Coffee House, Tunalı’ya yolu düşen birçok Ankaralının, iyi kahve, taze tatlar ve sıcak bir atmosfer için kendiliğinden yöneldiği özel duraklardan biri. Şehrin temposuna doğal bir şekilde karışan, sabah kahvesinden akşam sohbetine kadar günün her anına uyum sağlayan bir mekan.</p>
<p>Walker’s Coffee House aslında 2017’de Eskişehir’de doğmuş bir marka. Kahvede gerçekten uzmanlaşmayı amaçlayan bir yolculuk; işin mutfağını ve ruhunu aynı özenle önemseyen bir anlayışla ilerliyorlar. Menüde gördüğümüz çekirdekler dünyanın farklı bölgelerinden özenle seçiliyor ve kavurma sürecini tamamen kendi atölyelerinde gerçekleştiriyorlar. Ben bir Flat White söylüyorum. Tatlılar da günlük olarak, özel reçetelerle hazırlanıyor; her dokuda tazelik ve özen hissediliyor. Ve mekanın favorilerinden bal kabaklı cheesecake sipariş ediyorum.</p>
<p>Markayı diğer zincirlerden ayıran beş temel yaklaşım var. Bu yaklaşımlar, mağaza tasarımından sunuma, kahve anlayışından misafirle kurulan iletişime kadar her noktada hissediliyor. Her şubede aynı kalite ve özeni korumalarını sağlayan da bu. Nitelikli kahve Walker’s için değişmeyen bir değer. Menüde değişiklik olsa da kahvenin kalite çizgisi her zaman korunuyor. Mekandaki kahve çekirdeklerinden evinize de alabiliyorsunuz.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-139731 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<p>Tunalı şubesinden içeri girer girmez nefis görünen tatlılar ve güler yüzlü bir personel sizi karşılıyor. Karar veremiyorsunuz çünkü hepsi birbirinden leziz görünüyor. Menülerini incelediğimde Walker’s’ın kalbinde her zaman aynı üçlü duruyor: kahve, tatlı ve bakery ürünleri. Bu üçlü, soğuk zincire güvenmek yerine tamamen kendi atölyelerinde günlük olarak hazırlanıyor. Ne yalan söyleyeyim ben de özellikle günlük taze hazırlanmış yiyecekleri yemekten yanayım. Bu açıdan Walkers’ın atölyesini çok sevdim. Kruvasandan tatlılara, sade kahveden özel reçetelere kadar her ürün, tutarlılık, el emeği ve taze lezzet garantisi sunuyor. Menü zaman zaman yenileniyor; kimi ürünler gidip yenileri geliyor ve mekana her gelişte ufak bir keşif alanı açılıyor. Bir sonraki gelişimde sando ve şinitzeli denemek istiyorum zira yan masanın verdiği siparişe gözüm takılıyor.</p>
<p>Tasarım konusunda da Walker’s diğer zincirlerden ayrılıyor. Her şube, bulunduğu semtin ruhuna uygun tasarlanıyor. Güniz Sokak’taki Tunalı şubesi ise caddenin hareketini ve enerjisini mekana taşıyan ferah bir düzenle öne çıkıyor. Büyük camlar, gün ışığını içeri alırken caddenin canlılığı ve sokak hareketliliği mekana yumuşak bir ritim katıyor. Rahat masa düzeni hem öğrencilere hem ofisten çıkanlara nefes aldıran bir ortam sağlıyor. “Bulunduğu yer mekanı belirler” yaklaşımının somut karşılığını burada tüm detaylarda hissediyoruz.</p>
<h2>Walker’s’ta haftanın ritmi: Şehre eşlik eden ritüeller</h2>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-139733 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<h3>Friday After Work</h3>
<p>Ankara, mevsim ne olursa olsun cuma ve cumartesi günleri canlı ve hareketlidir; ışıklar parlar, sokaklar hızlanır ve şehir, hafif bir tatlı telaşla cıvıldar. Walker’s Coffee House Tunalı tam da bu noktada, hafta sonuna giriş için uygun bir seçenek.</p>
<p>Cumayı sabırsızlıkla bekleyenler için Walker’s, “Güzel bir yerde, iyi bir içecek eşliğinde kafamı toparlayayım, biraz da müzik olsun” diyenlerin buluşma noktası. Mutfaktan seçilen özel bir ürün her hafta barın özel bir içeceğiyle eşleşiyor. Tatlı bir tarif, yeni bir kokteylle uyumlanırken tuzlu tabaklar craft bira ile hafifçe tamamlanıyor. Walker’s, bize küçük sürprizler yapıyor ve akşamımızı keşif dolu kılıyor. Böylelikle bu biranın yanında ne gider, bu kokteylle ne yesem derdinden bizi kurtarıyor.</p>
<p>DJ set ise mekanın enerjisini yükseltiyor ama asla yormuyor; sohbeti akıtan, ruhu hafifleten bir akış sunuyor. Hem arkadaş buluşmaları hem de yalnız geçirilen bir akşam için ideal; içeceğini yudumlarken sohbetin ve keyfin akıp gitmesine fırsat tanıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-139734 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-1.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-1.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-1-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-friday-after-work-1-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<h3>Hangover Sunday Brunch</h3>
<p>Pazar sabahı… Geceden kalan yorgunluk, hafif mahmurluk, özellikle biraz da alkolü kaçırmışsak bu gün, sağlıklı beslenme ve kendimize iyi davranma isteğiyle başlar. Walker’s Coffee House, pazar günlerini bu hissi gözeterek şekillendiriyor.</p>
<p>Kimse acele etmez. Saatler konsepte uygun olarak belirlenmiştir; önemli olan toparlanmak, keyif almak ve güzel bir şeyler yemek. “Aldığın kadar öde” mantığıyla brunch’ta ne yemek istiyorsan onu alırsın ve yalnızca yediğin kadar ödersin—bu yaklaşım açık büfe karmaşıklığındansa bana oldukça rahat ve mantıklı geldi.</p>
<p>Fırından yeni çıkmış bakery ürünleri, tatlı-tuzlu dengesi düşünülmüş pazar tabakları, kahvaltının ortasında gelen tatlı kaçamaklar ve ayılmanı sağlayan taze kahveler… Hangover Sunday Brunch, farklı şubelerde de yaygınlaşan, keyifli ve rahatlatıcı bir pazar ritüeli olarak devam ediyor.</p>
<h2>Walker’s’ın güçlü tarafı: Topluluk, işbirliği ve üretim</h2>
<p>Walker’s Coffee House sadece kahve ve taze üretim sunan bir kafe değil; şehirde markaların, tasarımcıların, üniversite kulüplerinin, girişimcilerin ve sosyal projelerin bir araya geldiği bir üretim alanı. Ankara, öğrenci kenti olarak birçok yaratıcı fikre ev sahipliği yaparken Tunalı ise daha çok beyaz yakalı çalışanların mesai bitiminde kendini şehre bırakıp “havamızı değiştirelim” dediği bir lokasyon. Bu nedenle Walker’s gibi üretim alanı olan bir mekanı değerlendirmek hem bireysel girişimciler hem de topluluklar için fikir paylaşımı ve yeni projeler geliştirmek açısından oldukça değerli bir fırsat sunuyor.</p>
<h2>Şehrin ortasından bir iyilik hattı: Patipark X Walker’s Coffee House</h2>
<p>Bir hayvansever olarak Walker’s’ın en anlamlı işbirliklerinden birini daha anlatmak isterim. Gölbaşı’nda binden fazla köpeğe yuva olan Patipark için başlatılan bir kampanyaları var. Şubelerde QR kod üzerinden bağış toplanıyor; Walker’s x Patipark stickerlarıyla kampanya genişletiliyor ve her sticker bir bağışa yönlendiriyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-139735 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-patipark.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-patipark.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-patipark-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/12/walkers-coffee-house-ankara-tunali-patipark-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<p>Walker’s Coffee House ekibi, her hafta pazar günü düzenlenen Patipark yürüyüşlerine katılıyor. Buluşma, Tunalı’da kısa bir sohbetle başlıyor; ardından gönüllüler barınaktaki köpeklerle eşleşip mini bir rotada yürüyüş yapıyor. Planları; bu yürüyüşleri her ayın son pazar günü düzenli hale getirmek. Kesinlikle katılmak istediğim bir etkinlik olur diye düşünüyorum.</p>
<p>Walker’s Coffee House, Tunalı’ya yolu düşen herkes için “Bir uğrasam iyi gelir” hissini doğal bir şekilde yaşatan bir durak. Her gelişte yeni bir keşif yapabilir, kendi ritminizi yakalayabilirsiniz; burası size hem tanıdık bir sıcaklık hem de heyecan verici sürprizler sunar. <a href="https://www.instagram.com/walkerscoffeehouse/" target="_blank" rel="noopener">Instagram hesabını</a> takip ettiğiniz takdirde Friday After Work eşleşmelerine göz atabilirsiniz. Kahve, taze tatlar ve dost sohbetleriyle dolu bu mekan, şehrin ortasında sessizce büyüyen bir topluluk deneyimi yaşamanız için sizi bekliyor.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/sehre-eslik-eden-ritueller-walkers-coffee-house/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Şehre eşlik eden ritüeller: Walker’s Coffee House&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başkentte direnişin izleri: Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmeyeceğiz</title>
		<link>https://lavarla.com/baskentte-direnisin-izleri-ekmek-istiyoruz-diye-gullerden-vazgecmeyecegiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Jun 2025 15:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=137674</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Uzun süredir sabah gözümü açtığımda “Bugün ne olacak ya da acaba gece neler oldu?” sorusuyla başlıyor gün. Daha gözümü açamamışken elim telefona gidiyor. Hemen haberlere bakma ihtiyacı hissediyorum. Oysa ki çoğu psikolog, uyanınca bir süre telefona bakmamayı, koca bir bardak su içmeyi ve şöyle uzun uzun esnemeyi öneriyor. Türkiye’de yaşayan büyük bir kesimin buna zamanı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/baskentte-direnisin-izleri-ekmek-istiyoruz-diye-gullerden-vazgecmeyecegiz/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Başkentte direnişin izleri: Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmeyeceğiz&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun süredir sabah gözümü açtığımda “Bugün ne olacak ya da acaba gece neler oldu?” sorusuyla başlıyor gün. Daha gözümü açamamışken elim telefona gidiyor. Hemen haberlere bakma ihtiyacı hissediyorum. Oysa ki çoğu psikolog, uyanınca bir süre telefona bakmamayı, koca bir bardak su içmeyi ve şöyle uzun uzun esnemeyi öneriyor. Türkiye’de yaşayan büyük bir kesimin buna zamanı olmadığına eminim. Ya da zaman yaratamadığına. Coğrafya kaderdi değil mi? İliklerime kadar hissediyorum bunu. Özellikle ülke gündemiyle uyuyup, uyandığım zamanlarda mental olarak çoğunlukla yorgun, uykusuz, çaresiz ve öfkeli hissediyorum. 19 Mart sabahına da işte böyle uyanmıştım.</p>
<p>Peki neler oldu, yine neden böyle uyandım? Ülkemizde son günlerde yaşanan önemli siyasi gelişmeler ve toplumsal olaylar, şehrin ve birçok insanın genel atmosferini önemli ölçüde etkiledi.  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu&#8217;nun gözaltına alınmasının ardından, tüm şehirlerde geniş çaplı protesto gösterileri düzenlendi. Ankara’da da Kızılay Meydanı, Kuğulu Park, ODTÜ’de toplanan binlerce kişi, bu durumu protesto etmek amacıyla bir araya geldi. Ankara Valiliği tarafından bu eylemler sırasında bazı metro ve otobüs durakları kapatıldı, ayrıca göstericilere müdahalelerde bulunuldu; çok sayıda kişi gözaltına alındı. Valilik, kamu düzenini koruma gerekçesiyle belirli sürelerle gösteri ve eylemlerini yasaklama kararı aldı. Tüm bu gelişmeler, tüm şehirler dahil Başkent’te de gergin bir atmosferin oluşmasına neden oldu.</p>
<p>Ankara, sadece devletin değil; devlete karşı halkın iradesinin, özgürlük arayışının ve örgütlü mücadelenin de başkenti. Devrimci geçmişi, üniversiteleri, meydanları ve sokaklarıyla Ankara, Türkiye&#8217;nin direniş tarihinde unutulmaz bir yere sahip. Bugün hala Ankara’nın her köşesinde — bir sokak duvarında, bir öğrenci topluluğunda, bir basın açıklamasında — “başka bir dünya mümkün” diyen bir ses yankılanmaya devam ediyor. Bu sesin biraz geçmişine bakalım. İçinde bulunduğumuz durumu anlatmaya çalışıp biraz da gayri resmi tarihe katkı sunmak istiyorum.</p>
<h2><strong>Tarihsel arka plan: Başkentin politik yükü</strong></h2>
<p>1923&#8217;te başkent ilan edilmesinden bu yana Ankara, siyasal iktidarın kalbi olduğu kadar ona karşı gelişen muhalefetin de merkezlerinden biri oldu. Bürokrasiye, askeri vesayete, neoliberal dönüşümlere ve otoriterleşmeye karşı yükselen tüm muhalif dalgalar, bu şehirde yankı buldu.</p>
<p>Ankara&#8217;nın yakın zaman direniş tarihini anlamak için öncelikle üniversitelerine bakmak gerektiğini düşünüyorum.  Zira, 1960’lardan bu yana direnişin odağı üniversiteler.</p>
<p>ODTÜ; 1960’lardan bu yana öğrenci hareketlerinin merkezi. 1969’da ABD Büyükelçisi Komer’in arabasının yakılması sadece ODTÜ&#8217;nün değil, Türkiye öğrenci hareketinin dönüm noktalarından. ODTÜ hala özgürlükçü yapısını korumaya çalışıyor.</p>
<p>Ankara Üniversitesi (DTCF, Hukuk Fakültesi), 1970’ler boyunca sol-sosyalist hareketlerin entelektüel merkeziydi. 1980 darbesi öncesi öğrencilerle ülkücü gruplar arasında çok sayıda çatışma yaşandı. 2000’li yıllarda “Barış İçin Akademisyenler” bildirisine imza atan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle birlikte başka bir direniş süreci başlamış oldu.</p>
<p>Hacettepe Üniversitesi, sağlık ve bilim alanında ilerici akademik kadrolarla öğrenci hareketlerinin buluşma noktası oldu. Öğrenciler, barınma sorunları, harç protestoları ve yurt eylemleriyle sık sık gündeme geldi.</p>
<p>Bu protestolarda Bilkent Üniversitesi öğrencilerini de unutmamak gerek. Özel veya devlet üniversitesi ayrımı yapanlara karşı, öğrenciler toplumsal olaylara karşı duyarlılıklarını ve demokratik değerlere olan bağlılıklarını bu protestoda bir defa daha gösterdiler. Öğrencilerin bu tür eylemlere katılımı, üniversitelerin sadece akademik değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk taşıyan kurumlar olduğunu da hatırlatıyor.​</p>
<h2><strong>Sokaklardaki mücadele: Kızılay ve ötesi</strong></h2>
<p>Türkiye&#8217;deki toplumsal olayların Ankara’da sıkça protesto edildiği alanlar Kızılay Meydanı, Sakarya Caddesi ve Yüksel Caddesi olmuştur. Buralar, işçi mitingleri, 1 Mayıs yürüyüşleri, feminist yürüyüşler, Gezi protestoları, LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve öğrenci boykotlarının simgesel alanları; sadece fiziksel değil, ideolojik “çarpışma”nın, polisle, devletle, iktidarla karşılaşmanın tam merkezidir. Örneğin Yüksel Caddesi ve <em>İnsan Hakları Anıtı</em>, çevresindeki oturma eylemleri ve “işimi geri istiyorum” direnişleri gibi örneklerle kolektif hafızada simgesel bir yer edinmiştir<em>. </em>Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi, bu caddeyi bir direniş sembolüne dönüştürmüştür. Günümüzde hala birçok aktivist, burada gözaltına alınmak pahasına eylemlerini sürdürüyor.</p>
<p>Gezi direnişinde ise Kuğulu Park öne çıkan alanlardan biriydi. Haziran 2013’te Ankara&#8217;da çok yoğun protestolar yaşandı; özellikle Kuğulu Park ve çevresi halkın toplanma alanlarına dönüştü.</p>
<h3><strong>İşçi sınıfı, emek ve mücadele</strong></h3>
<p>Biliyorsunuz birçok sendika merkezi Ankara’da. Emek platformları; taşeron işçiliğe, özelleştirmelere, grev yasaklarına karşı yıllardır mücadelesini sürdürüyor. Bunlar arasında, 2000’li yıllarda TEKEL işçilerinin Ankara’da kurduğu çadır direnişi, emek tarihine altın harflerle kazınmıştır.</p>
<h3><strong>Yeni nesil direnişler</strong></h3>
<p>Ankara, Gezi direnişi sürecinde İstanbul’dan sonra en sert polis müdahalelerinin yaşandığı şehir oldu. Kuğulu Park ve Kennedy Caddesi haftalarca doldu taştı.</p>
<p>2021’deki Barınamıyoruz Hareketi ile öğrenciler, başta Cebeci ve ODTÜ olmak üzere açık havada sabahlayarak barınma krizine dikkat çekti.</p>
<p>Kadın ve LGBTİ+ hareketleri Ankara sokaklarında her yıl daha görünür hale geldi, özellikle Sakarya ve Kolej çevresinde protestolar organize edildi.</p>
<p>Özetle Ankara, sadece yasaların yazıldığı, kararların alındığı bir şehir değil; aynı zamanda halkın sözünü söylediği, adalet arayışının kök saldığı bir direniş mekanı. Geçmişin bu ısrarlı mücadeleleri, bugün hala aynı sokaklarda, farklı seslerle ama benzer taleplerle devam ediyor. O günden bugüne değişen sadece takvim; talepler, baskılar ve direniş ise aynı eksende buluşmaya devam ediyor. Bu bağlamda yakın zamanda yaşadıklarımıza bir bakalım.</p>
<h2><strong>Artık kahraman aramayacağız, kahramanlaşacağız</strong></h2>
<p>Bir sabah uyandık ve gördük ki, sadece bir kişi değil, hepimiz cezalandırılıyoruz.</p>
<p>İnancını yitirmeye ramak kalmış bir halkın “Yeter!” çığlığı var bu uyanışta. Ama işte tam burada durup sormalıyız: Bu ruh haliyle nasıl devam edeceğiz? Artık kimse gelip bizim yerimize bir şeyleri düzeltemeyecek.</p>
<p>Bir lider, bir kurum ya da bir mucize beklememeliyiz. Bir karar, bir yürüyüş, bir tweet, bir yardımlaşma, küçücük bir eylem bile bir başka insanın karanlığını aydınlatabilir.</p>
<p>Okula gitmek, işe gitmek, pazara çıkmak, çocuğuna yemek yapmak… Bu sıradan işler, bugün direnişin zemini olabilir. Bir işçi hakkını ararken direnir. Bir öğretmen, gerçeği öğreterek direnir. Bir öğrenci, soru sorarak direnir. Ve bir anne, çocuğuna umudu öğreterek direnir. Günlük hayatı durdurmak değil; o hayatın her köşesini adaletle dokumak gerek. Kimse sonsuz güçlü değil. Birbirimize iyi bakmalıyız. Yanımızdaki insanın yüzüne bakıp “Bugün nasılsın?” demek bile büyük bir eylem. Yalnız olmadığımızı hatırladıkça, yeniden nefes alırız.</p>
<p>Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri anlatmaktan yorulmamalıyız. Sosyal medyada, işyerinde, sokakta, evde. Konuşalım. Yazalım. İnatla, ısrarla, usanmadan. Çünkü sustuğumuzda alışırız. Alıştığımızda kaybederiz. Bizi yoran, sürekli tekrar eden adaletsizlikler karşısında hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek. Ama tarihte hiçbir baskı sonsuza kadar sürmedi. Hiçbir iktidar sonsuz olmadı. Direnen halk her zaman ama her zaman tarih yazdı. Bugün küçücük bir adım atarsak, yarın o adım kocaman bir yürüyüşe dönüşebilir. Bugün sarıldığımız kişi, yarın meydanda yanımızda olabilir. İşte bu yüzden  birbirimiz için direnmeliyiz. Kazanılmış haklarımız için. Çocuklarımızın geleceği için. Hayvanların geleceği için. Doğanın geleceği için. Bu topraklarda onurluca yaşamak için. Ve unutmayın: Bir gün her şey elimizden alınabilir. Ama birbirimize sahipsek, hiçbir şey bitmiş sayılmaz.</p>
<p>Direnişin olduğu günlerde sokaklar alışverişle değil, adalet talebiyle dolar. Polis ablukası, TOMA’lar, gözaltılar artık olağanlaşır ama bunlara alışılmaz. Kuryeler, işçiler, öğrenciler, müzisyenler herkesin yolu bir şekilde bir eylemle kesişir. Bazen bir yürüyüş, bazen sessiz bir oturma eylemi; bazen sadece göz göze gelmek bile direniş olur. Eğitim durur ama öğrenme hızlanır. Gazın etkisine ne iyi gelir? Bunlar yaşamsal bilgiler olur. Direniş günlerinde aç kalınmaz; çünkü halk birbirini doyurur. Anneler, teyze grupları evden börek yapıp meydana getirir. Yemek, sadece beslenme değil, birlik duygusudur.<strong> </strong>Duvar yazıları, sokak tiyatroları, müzik performansları. Direnişin en yaratıcı dili sanat olur. Kimi zaman bir flüt sesi, kimi zaman pankarta yazılan bir mısra her şeyden güçlü yankı bulur: Sokaklar, sergi salonuna dönüşür. Nöbet tutulur. Yoldaşlık gece daha görünür olur. Isınmak için battaniye paylaşılır, şarj paylaşılır, umut paylaşılır. Geceleri biraz daha sessizdir ama hiç sahipsiz değildir. Herkes biraz tedirgindir ama çok daha fazla kararlıdır. Umut bulaşıcıdır. Kalabalıkların içinde yalnız hissetmek imkansızlaşır. Aşk bile başka olur direniş günlerinde; bakışlar derin, sarılmalar sığınak gibidir. Direniş günlerinde insanlar yaşamayı öğrenir yeniden. Daha sade, daha kolektif, daha dirençli. Günlük hayat artık sadece işe gitmek, sınav geçmek, fatura ödemek değildir. Günlük hayat artık bir ideali yaşatmaktır.</p>
<p>Boykotlar, protestolar, toplumsal eylemler direnişin çeşitli yüzleridir. Ama direniş sadece sokakta yapılmaz. Direniş, yaşamın her alanında mümkündür. Ve belki de en önemli olanı, yaşamayı sürdürmektir. Birçok kişi, boykotlar veya protestolar yaparken, gündelik yaşamın başka yönlerini de susturmuş gibi hissedebilir: yeme, içme, eğlenme, dinlenme… Bu tür eylemler sırasında, sanki yaşamın zevklerini tatmak, biraz neşelenmek bir tür ihanete dönüşüyormuş gibi hissettirebilir. Oysa yaşam, direnişin bir parçasıdır.</p>
<p>Sosyal medyada severek takip ettiğim bir kadın var. Kendi kendime bu düşüncelere dalmış, önümdeki vazodaki güllere bakarken tam da bu durumla ilgili bir gönderisine denk geldim. Benim de çok sevdiğim bir filmden bahsediyordu. Ken Loach’un <em>Bread and Roses’ı</em>. “Ekmek ve Güller”. Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmek zorunda değiliz, karnımızı doyururken hayatın güzelliklerini de tatmaya niçin hakkımız olmasın? Boykot ve eylemlere bu gözle bakılması gerektiğini bizi sadece hayatta kalmaya yeten hükümete, yaşamanın bu olmadığını da haykırmak gerektiğini hatırlatmış. Önümdeki güllere bakarken onların güzelliğini fark etmeyi bıraktığım anda yaşamayı da bırakacağımı hissetmeyi anlatmalıyım derdine düştüm. Kısaca Merin Hanım’ın da dediği gibi hem ekmek hem de güller istemeye hakkımız var. Birine ihtiyacımız olduğu gerçeği diğerinden vazgeçmemizi gerektirmez.</p>
<p>Direnmek demek, hayattan vazgeçmek demek değildir. İnsanlar, kendilerini güçsüz hissedebilirler ama unutmasınlar ki, hayatlarını devam ettirerek de direnişlerini sürdürürler. Çünkü her bir kahkahada, her bir sofrada, her bir dans adımında, rejim baskısı ve zorbalığının geçici olduğu ve bir gün mutlaka son bulacağına dair bir umut yeşerir. Direnmek, sadece bir eylemde olmak değil; yaşamı sahiplenmektir. Boykotlar yapılabilir, eylemler düzenlenebilir, ama yaşamdan geri durmak, kendini hapsedip sadece tepkileri sergileyerek yaşamak, bu direnişi zayıflatmaktan başka bir şey yapmaz. Bize düşen görev, yaşarken bu baskılar karşısında yılmamaktır. Direnmenin sadece sokakta olamayacağını bilmek, günlük yaşamda da bu dirençli hali koruyabilmektir. Evet, protestolar önemli ve gerekli. Ama yaşam, bu mücadeleyi sürdürebileceğimiz alanlardan biridir. İnsanlar, sokakta olduğu kadar evde de iş yerinde de sosyal hayatlarında da direnebilirler. Kimse, yaşamını karartarak, korkarak ve utanç içinde bu günleri atlatamaz. Çünkü aslında, insanlar yaşamı devam ettirirken, bir tür yaşam direnişi de gösteriyorlar. Normalleşmeyeceğiz söylemini zamana ve hayatımıza yayacağız. Boykot ve protesto kültürünü hayatımızın yeni normaline uyumlandıracağız. Bunun, bir anda başlayıp biten bir şey olmaması gerekiyor.</p>
<p>Örneğin paramızı nereye harcadığımızı artık önemseyerek, taşın altına elimizi koyarak başlamalıyız. Para benim değil mi? Kimsenin parasını çalmadan, emek vererek, çalışarak mesai harcayarak kazanıyorum. Bunu nereye harcayacağım da benim bileceğim iş. Bu aşamada paramızın gerçekten nereye gittiğini bileceğiz. İşte yeni normalimiz bu olmalı.</p>
<p>Kendimi yine haberlere çok sinirlenerek söylendiğim bir günde gazeteci Timur Soykan ve Şule Aydın’ın hastanede radyoaktif skandalı haber videosunu izlerken buldum. Gündem o kadar dolu ki ne izleyeceğimi ne okuyacağımı şaşırdığım bir gündü. Videoyu izlerken 6 Şubat depreminde yıkılan hastane enkazında eşini kaybeden Birlik Sağlık Sen Hatay Temsilcisi Abdullah Gül bu radyoaktif skandalıyla ilgili açıklamalarda bulunuyordu. Şule Aydın ise konuşmanın sonunda kendisinden bahsedip teşekkür ediyor. Devamında Abdullah Bey öyle bir konuşma yapıyor ki o an ki boş yılgınlığımdan gözyaşımla sıyrılıp beni kendime getiriyor. Abdullah Bey Hatay’da ki depremde eşini kaybetmiş. 7. günün sonunda enkaz içerisinden eşinin cansız bedenine ulaşıyorlar. Son görevini yaptığı gün ruhunu eşi Asiye hanımın yanına gömdüğünü söylerken ağlamayı bırakıyorum.  Bu adam ruhunu kaybetmişken ve hala başkaları için direnirken ben kendimi çaresiz ve ağlamaklı hissetmemeliyim.</p>
<p>Kimse, yaşamını karartarak, korkarak ve utanç içinde bu günleri atlatamaz. Çünkü insanlar yaşamı devam ettirirken, bir tür yaşam direnişi de gösteriyorlar.</p>
<p>Yaşam direnişimizde hem ekmek isteyeceğiz hem o gülleri koklamaya devam edeceğiz. Ekmeğimizi kazanırken gülleri koklarken utanmayacağız.</p>
<p>İlgili video : <a href="https://www.youtube.com/watch?v=BdHQkybdV8s&amp;t=3s">https://www.youtube.com/watch?v=BdHQkybdV8s&amp;t=3s</a></p>
<p>Kapak fotoğrafı: Deniz Sarıgil</p>
<p><a href="https://lavarla.com/baskentte-direnisin-izleri-ekmek-istiyoruz-diye-gullerden-vazgecmeyecegiz/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Başkentte direnişin izleri: Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmeyeceğiz&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin ilk dijital eğlence deneyim alanı: XPZONE</title>
		<link>https://lavarla.com/turkiyenin-ilk-dijital-eglence-deneyim-alani-xpzone/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2024 13:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Sponsorlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Oyun Alanı]]></category>
		<category><![CDATA[VR]]></category>
		<category><![CDATA[XPZONE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=135254</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ankara’ya yakışan en güzel mevsim geldi. Geldi gelmesine fakat Ankara’nın ayazı malum. Park ve bahçeleri terk ettiğimiz bugünlerde, uzun kış günlerini geçirmeye hazırlandığımız evlerimizde battaniye, kitap ve kahve üçlüsünden sıyrılıp, güne hareket, enerji ve eğlence katmak isteyenlerimiz için, müthiş bir fikirle geldim. Rahat kıyafetlerinizi giyinin lütfen, ev sıcaklığında insanların sizleri karşıladığı dijital dünyanın sınırsız deneyimlerini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/turkiyenin-ilk-dijital-eglence-deneyim-alani-xpzone/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Türkiye’nin ilk dijital eğlence deneyim alanı: XPZONE&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’ya yakışan en güzel mevsim geldi. Geldi gelmesine fakat Ankara’nın ayazı malum. Park ve bahçeleri terk ettiğimiz bugünlerde, uzun kış günlerini geçirmeye hazırlandığımız evlerimizde battaniye, kitap ve kahve üçlüsünden sıyrılıp, güne hareket, enerji ve eğlence katmak isteyenlerimiz için, müthiş bir fikirle geldim. Rahat kıyafetlerinizi giyinin lütfen, ev sıcaklığında insanların sizleri karşıladığı dijital dünyanın sınırsız deneyimlerini yaşayacağınız ve çok eğlenebileceğiniz bir yere XPZONE Oyun Merkezi&#8217;ne götürüyorum sizi!</p>
<p>Türkiye&#8217;nin ilk dijital eğlence deneyim alanı XPZONE Oyun Merkezi, Ankara’nın en büyük alışveriş merkezlerinden Panora AVM’nin ikinci katında yer alıyor. Teknoloji ve inovasyon sektöründe faaliyet gösteren INFINIA şirketi tarafından geliştirilen XPZONE, kullanıcıların hareketlerini algılayan, interaktif zemin deneyimlerinden, duvarlara projeksiyonla yansıtılan etkileşimli alanlara kadar birçok teknolojik aktivite içeren hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik eğlenceli bir oyun merkezi. Mekanın içine adım attığınızda, sizi renkli ışıklar, dev ekranlar, karşılıyor,  her adımda daha da heyecanlanıyorsunuz çünkü ortam gerçekten enerjik ve bir o kadar da teknolojik bir atmosfere sahip. Arkadaşlarınızla ve çocuklarınızla beraber size özel oyun odalarında oyun oynayabiliyorsunuz. Oyun esnasında kurulan tripodlardan kendinizi kayda alabiliyorsunuz, ki bu eğlence dolu anlar için unutulmaz bir anı olacaktır eminim. XPZONE yorulanları da unutmamış, oda içerisindeki armut koltuklarda oturup dinlenebiliyorsunuz. Sadece oyun severler için değil oyun sevmeyenlerin bile mutlu olabileceği bir yer burası.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-135260 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<h2>Sokak oyunlarıyla yeni nesil oyunları harmanlayan teknoloji</h2>
<p>Ben 90’lar çocuğuyum. Sokakta oynayan son nesildenim. Ben ve benim gibilere Y kuşağı diyorlar. Biz, bir çocuğun bitmek tükenmez enerjisiyle hiç yorulmadan gecelere kadar oyun oynamanın ne demek olduğunu iyi biliriz. Yakar top, beş taş, çelik çomak, mendil kapmaca, çizgi, ip atlama, hatırlayabildiklerim. Bu kadar oyunu oynarken ne kadar yorulsak da çok keyif alırdık.</p>
<p>Artık sokakta oynayan çocuk görmek çok zor. Değişen zamana ve gelişen teknolojiye ayak uyduran çocuklar bilgisayar ve tabletlerle haşır neşir. Saatlerce hiç hareket etmeden, başından kalkılmayan bilgisayar oyunları çocukları hatta oyunsever yetişkinleri de zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden esir almış durumda. Modern insanın problemlerinden biri haline gelen sosyalleşmeden, hareket etmeden, yemek yemenin dahi unutulduğu bu anlar insanı yalnızlaştırıyor.  Oysaki teknoloji yalnızlaştırmamalı ve bir araç olarak kullanılmalı. İşte bu aşamada geleceğin teknolojisini tasarlayan “insan merkezli tasarım felsefesi” ile kurulan INFINIA şirketi teknoloji çağının dijital deneyimlerini, eski zamanların nostaljik ve interaktif aktiviteleriyle bir araya getirerek XPZONE Oyun Merkezi’ni biz sevgili Ankaralılara sunuyor. Amaçlarının “duygusal ve entelektüel açıdan derin yankı uyandıran ortamlar yaratmak olduğunu ve katılımcıları pasif gözlemciler olarak değil, ortaya çıkan anlatının aktif katılımcıları olarak görmeyi hedeflediklerini” belirtmeleri ise ayrıca hoşuma gitti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-135262 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla3.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla3.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla3-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla3-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<h2>Her yaştan ziyaretçiye hitap eden çeşitli oyun seçenekleri</h2>
<p>Peki XPZONE Oyun Merkezi&#8217;nde hangi yeni nesil oyunlar var, biraz da ondan bahsedeyim.</p>
<p>Hexball’da, yere yansıtılmış projeksiyonlarla kalenizi koruyup, topun kaleye girmemesini sağlıyor, bu aşamada puanları toplayabiliyorsunuz. Ayaklarınızı ne kadar hızlı kullandığınızı merak ediyorsanız bu oyun sizin için uygun olabilir.</p>
<p>PointPop’ta ise kendi renginize ait topları patlatıp en yüksek puanı alabiliyorsunuz.</p>
<p>WayFinder hafızasına güvenenleri bekleyen bir oyun. Kendi seçtiğiniz renkteki yolları takip ederek karşıya geçmeye çalışıyorsunuz, bunu yaparken unutmamanız gereken renkli bir yolunuz olacak.</p>
<p>Colorrush ile projeksiyonlarla duvarlara yansıtılmış renklerden birini seçip, kovalıyorsunuz. Bu arada gerçekten kovalıyorsunuz, efor sarfetmeye hazır olun.</p>
<p>CatchDodge  ile bazı engelleri aşarak maden toplarını toplamaya ne dersiniz?</p>
<p>DontFall’da oyunu kazanmak için kırılan zeminlerden sağlam olanlara kaçarak en son hayatta kalan olmanız gerekiyor.</p>
<p>FlowRun’da ise bu sefer hareket eden engeller var ve bu engellere takılmadan en fazla madeni toplamak ise hiç kolay değil.</p>
<p>FlyZone, rüzgarı yüzünüzde hissettiğiniz bir paraşüt simülasyonu. Bu en merak ettiğim kısımdı, eğlenceli fakat bana göre biraz kısa sürdü, daha uzun olmasını isterdim.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-135261 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-1.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-1.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-1-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/12/XPZONE_panora_ankara_oyun_alani_lavarla2-1-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<h2>Zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız bir deneyim</h2>
<p>Dijital dünyanın gereksinimi oyunlardaki hızlılık ise gayet başarılı.  Oyunları oynarken hem ciddi bir efor sarf ediyorsunuz hem de çok eğleniyorsunuz. XPZONE, sadece bir oyun merkezi değil, aynı zamanda teknoloji ve eğlencenin mükemmel bir birleşimi. INFINIA’nın sunduğu yenilikçi yaklaşım sayesinde, burada vakit geçirmek hem dijital dünyada kaybolmanın hem de sosyal bağları güçlendirmenin bir yolu haline geliyor. Çünkü teknoloji, doğru kullanıldığında insanları birbirinden uzaklaştırmak yerine, eğlenceli ve paylaşılabilir deneyimler sunarak birleştirebilir. XPZONE, bu anlayışla, hem bireysel olarak keyifli vakit geçirilebilecek hem de arkadaşlar, aileler ya da iş arkadaşlarıyla unutulmaz anlar biriktirilebilecek bir yer sunuyor.</p>
<p>XPZONE, her türden oyunsever için uygun seçenekler sunuyor. Benim favorim kesinlikle VR oyunu! Sanal gerçeklik gözlüğünü takıp, kendimi adeta başka bir dünyada bulmak harikaydı. Özellikle VR yarış oyunları tam anlamıyla adrenalindi. Kendimi bir yarış pistinin ortasında hissettim, virajları alırken kalbim hızla çarptı ve adrenalinim zirveye ulaştı. Ayrıca, çok oyunculu oyunlar da mevcut, yani arkadaşlarınızla gelip birlikte eğlenceli bir yarışa, dövüşe veya maceraya atılabilirsiniz.</p>
<p>Eğer siz de evde sıkılıp, enerjinizi boşaltabileceğiniz eğlenceli ve farklı bir deneyim arıyorsanız, XPZONE tam size göre! Arkadaşlarınızla ya da ailenizle veya tek başınıza gelerek, heyecan dolu bir gün geçirebilirsiniz. Eğer sanal gerçeklik, yarış simülasyonları ve nostaljik oyunlar ilginizi çekiyorsa, XPZONE&#8217;a mutlaka uğrayın.</p>
<p>XPZONE, sadece bir oyun merkezi değil, bir eğlence dünyası. Panora AVM&#8217;ye gidip bu harika mekânı keşfetmek, farklı bir deneyim yaşamak için ideal bir fırsat. Eğlenceye dair ne arıyorsanız burada bulabilirsiniz.</p>
<p>XPZONE 12.00-21.00 arası ziyarete ve eğlenceye açık. Detaylı bilgi için <a href="https://xpzone.infinia.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">web sitesini</a> ziyaret edebilir, <a href="https://www.instagram.com/infiniaxpzone?igsh=MXJ4cnY1ZHgzcTJ5dw%3D%3D" target="_blank" rel="noopener">Instagram hesabını</a> takip edebilirsiniz.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/turkiyenin-ilk-dijital-eglence-deneyim-alani-xpzone/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Türkiye’nin ilk dijital eğlence deneyim alanı: XPZONE&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankaralı Cin Ali</title>
		<link>https://lavarla.com/ankarali-cin-ali/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankarali-cin-ali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Aug 2024 17:11:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Cin Ali Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Kaygusuz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132038</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Cin Ali’nin Ankaralı olduğunu biliyor muydunuz? Evet evet, Cin Ali Ankaralı. Bir Ankara ve Cumhuriyet çocuğu. Altındağ’da doğan, Bahçelievler’de büyüyen, Metin Oktay Parkı’nda (Filli Bahçe) oynayan ve hep yedi yaşında olan bu eğitim kahramanımızı ve ailesini gelin daha yakından tanıyalım. Cin Ali, Türkiye’nin eğitim tarihinde önemli bir yere sahip bir çizgi karakter. Karakteri kitap haline [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarali-cin-ali/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankaralı Cin Ali&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132053 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/ankara-1-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p>Cin Ali’nin Ankaralı olduğunu biliyor muydunuz? Evet evet, Cin Ali Ankaralı. Bir Ankara ve Cumhuriyet çocuğu. Altındağ’da doğan, Bahçelievler’de büyüyen, Metin Oktay Parkı’nda (Filli Bahçe) oynayan ve hep yedi yaşında olan bu eğitim kahramanımızı ve ailesini gelin daha yakından tanıyalım.</p>
<p>Cin Ali, Türkiye’nin eğitim tarihinde önemli bir yere sahip bir çizgi karakter. Karakteri kitap haline getiren Rasim Kaygusuz, çizeri ise Selçuk Seğmen.</p>
<p>Ankara, Kaygusuz’un öğretmenlik deneyimlerinin şekillendiği ve Cin Ali’yi yaratma fikrinin doğduğu şehir. Ankara’nın kültürel mirasının bir parçası. Cin Ali’nin Ankaralı olması onun Türkiye’nin eğitim sistemine kattığı değeri ve kültürel mirasını daha da anlamlı kılıyor. Başkentten doğan bu basit ama etkili karakter, yıllarca çocukların eğitimine ışık tutmuş ve nesiller boyu hatırlanacak bir ikon olmuştur.</p>
<p>Ankara, Türkiye’nin başkenti olarak eğitim alanında birçok yeniliğin ve projenin başladığı bir merkez. Cin Ali karakteri de bu yenilikçi eğitim anlayışının bir ürünü olarak burada doğmuş ve geliştirilmiştir. Ankara’nın bir parçası olan bu eğitim materyali, Türkiye genelindeki ilkokullarda okuma yazma öğretiminin temel araçlarından biri haline gelmiştir. Hatta sadece Türkiye’de değil ünü yurtdışına kadar ulaşmıştır.</p>
<p>Cin Ali’nin babası Rasim Kaygusuz 1926 yılında Ayaş’ta dünyaya geliyor. 1944 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü, 1956 yılında ise Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji bölümünü bitiriyor. 17 yıl boyunca ilkokul öğrencilerine öğretmenlik yapıyor. Rasim öğretmen tam bir köy enstitülü: İdealist, becerikli, öğrencilerine daha nasıl faydalı olabilirim diye sürekli araştırmalar ve çalışmalar yapan biri. Bu çalışmaların sonucunda çocukların, okumayı nasıl daha rahat öğrenebilecekleriyle ilgili bir kitap yazmaya karar veriyor. Ve 1968 yılında bir kitap çıkarıyor, kitabın adı “Cin Ali”.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132048 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/6nokta-1-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p>Cin Ali’nin annesi ise Remziye Kaygusuz. 1927’de Rize Fındıklı’da dünyaya gelen Remziye Hanım’ın babası da köyde okuma yazma öğreten bir eğitmen. Fakat köyde okul yok. Köye ilk okul Remziye Hanım 10 yaşındayken yapılıyor. Remziye Hanım da okumaya çok meraklı, öğrenme aşkıyla dolup taşan biri. Babasının desteğiyle Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne gidiyor. Burada biriktirdiği parayla kendine keman alıyor ve çalmayı öğreniyor. Sonrasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne devam ediyor. Fakat mezun olacağı yıl enstitü kapanınca Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’na nakledilip, buradan mezun oluyor. Dikiş, nakış, terzilik, ev idaresi, çocuk bakımı, muhasebe gibi konulara hakim, o da Rasim öğretmen gibi birçok konuda becerikli, hevesli bir kadın.</p>
<p>Cin Ali’nin bir kız kardeşi Suna (Nevin Kaygusuz Apaydın) ve bir ablası Selma (Nesrin Kalaycıoğlu) var.  Nevin Hanım yani Cin Ali’nin küçük kız kardeşi Suna çoğu seride Cin Ali’ye eşlik etse de ablası Selma’nın adını bir kez sekizinci kitap olan <em>Cin Ali Çocuk Bahçesinde</em>’de, Cin Ali’nin teyzesi tarafından söylendiğini okuyoruz. Görevi çocukları çocuk bahçesine götürmek, onun dışında genelde ev işlerinde yardımcı olurken, kitaba çok az konu oluyor. Bunun sebebini düşündüğümde ise muhtemelen küçük kardeş Suna’nın yaşı Cin Ali’ye daha yakın diğeri ise abla olduğu için kitaba daha az konu oluyor. Velhasıl tüm aile az çok Cin Ali’nin kitaplarına konu olmuş, dağıtımında görev almışlar. Ve hala hali hazırda müze, vakıfla ilgilenmeye devam ediyorlar.</p>
<p>2021 yılında Anadolu Ajansı’na verdikleri söyleşide kız kardeşi ve ablası bu erkek kardeşlerinden şu şekilde bahsediyorlar: “Cin Ali bizim hayatımızın bir parçasıydı. Aynı yaştaydık. Yıllar sonra Cin Ali hem bizim hayatımızda hem Türk toplumunda ciddi bir yer edinmeye başlayınca biz &#8216;Cin Ali&#8217;nin ablası&#8217; demeye başladık. O bizim hiç büyümeyen kardeşimiz, biz sürekli büyüyoruz,&#8221; ifadesini kullanıyor. Babasının serideki tüm öyküleri kendi yaşamlarından esinlenerek yazdığını belirten Apaydın, &#8220;Bizim bir atımız olmadı ama 200 metre ötemizde bir çiftlik vardı. Çiftlikte sabah horozlar öterdi ve biz duyardık. Çocuk bahçesi bizim gittiğimiz çocuk bahçesi. Evimiz bahçeli bir evdi. Sürekli misafir gelir orada kum havuzunda oynardık. Sirk gelmişti ve biz o sirkte Berber Fil&#8217;i seyrettik. Biz çok hoşlanınca babam da Berber Fil hikayesini yazdı,&#8221; diyor.  Bahsettikleri çiftliğin o zaman henüz yeni kurulmaya başlayan bir semt olan Bahçelievler olduğunu dinliyoruz Ankara Neydi Ne Oldu? podcastinin <a href="https://open.spotify.com/episode/0UbcY2rUz4gy8OTxfAMrUB?si=72ce4339975b4e27">Cin Ali’nin Peşinde</a> bölümünde.</p>
<p><strong>Köy enstitülerinin önemi </strong></p>
<p>Bu iki öğretmeni ortak paydaya aldığımızda Köy enstitülerinin kendilerine etkisi yadsınamaz. Ülkenin farklı bölgelerinde doğmuş, büyümüş bu idealist insanların tek amaçları okumak, öğrenmek ve öğrendiklerini aktarmaktı. Doğu ve Batı arasındaki eğitim eşitsizliklerini gidermek için açılan bu enstitülerden mezun olan genç eğitimciler en az bir enstrüman çalıp, edebiyattan, bilimden, tarımdan anlayan, birçok konuyla ilgili, vasıflı insanlar olarak köylerine dönüp bunu aktarıyorlardı. Köy enstitüleri Türkiye’de ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılıyor biliyorsunuz. Amacı özellikle şehirlere uzak ama tren yollarına yakın arazilerdeki köy okullarına öğretmen yetiştirmekti. Verilen derslerin yüzde 50’lik bölümü temel örgün eğitim, geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi. Ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk verilen eğitimlerden bazıları. Rasim öğretmen de bu enstitüden örgün öğretim dışında marangozluk sanatını çok iyi öğrenerek mezun olmuştu.</p>
<p>Rasim ve Remziye öğretmenlerin hayatını inceledikçe bu enstitülerin ne kadar önemli yapılar olduğunu bir kez daha iyi anlıyorum.  Benim babam da bir köy enstitülü. Cılavuz Köy Enstitüsü’nden mezun. Mesela babam da inşaat konularında çok becerikliydi.  Eğitim-öğretim dışında hayata dair de öğrenim gören kişinin hangi alanda becerisi varsa oraya yönlendirilip, ek olarak o alanda bir şeyler yapması muazzam değil mi?</p>
<p>Fakat bu tıkır tıkır işleyen eğitim sistemi bir yerde sekteye uğruyor. Ankara ile ilgili eğitim araştırmalarımda karşıma hep aynı isim çıkıyor: Anti-demokratik yaklaşımları bilinen Reşat Şemsettin Sirer. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bakan olarak atanan Sirer’i ilk yazım olan Yüzbaşıoğlu Apartmanı orta katından hatırlarsınız belki. Bakan olduktan sonra bakanlıkta esen tutucu havadan ötürü Orhan Veli ve tüm tercüme bürosu ekibinin mevcut görevlerinden istifa etmesinin sebebi. Aynı bakan, köy enstitülerin kapatılmasında da karşıma çıkıyor. Konuyla ilgili Remziye Hanım 2003 yılında <em>Milliyet </em>gazetesinde yer alan röportajında kendisinden şu şekilde bahsediyor: “İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un görevden alınması, Milli Eğitim Bakanlığı’na R. Şemsettin Sirer’in atanması köy enstitüleri için ‘kapanış dönemini’ başlatır. Şikayet üzerine Şemsettin Sirer geldi. Bağırdı, çağırdı bilmem ne yaptı, listeyi çıkardı, okudu. Bu durum bize iyi-kötü bir sinyal verdi. Bu okulun kapatılacağına dair&#8230; O gitti, iki gün sonra bize tabii bildirildi; siz şu okula, siz şu okula, siz şu okula gideceksiniz diye okula haber verdiler. Biz de eşyamızı topladık, arabalarla bizi gönderdiler. Zaten bu zamana gelmeden İsmail Hakkı Tonguç’u ayırdılar. Hocalarımız değişti. Daha önce çok iyi hocalarla ders yaparken, bize lise derecesinde hocaları gönderdiler. Biz bir asilik masilik yapmadık ki, hiçbir şey yapmadık.&#8221;  Böylelikle köy enstitüleri dönemi kapanıyor.</p>
<p><strong>Cin Ali kitaplarının yeniden ortaya çıkışı</strong></p>
<p>Biraz da kitaptan bahsedelim. <em>Cin Ali</em> 2013 yılında yeniden yayımlanmaya başlanıyor.  Ayrancı Semti Kent Kültürü ve Dayanışma Derneği’nin 2021 yılında Nevin Hanım’la yaptıkları söyleşide <em>Cin Ali</em>’nin tekrar neden basılmaya başladığını anlatıyor: “2005 bizim için çok önemli bir tarih oldu çünkü bir gazetede ‘<em>Cin Ali</em> yasaklandı’ diye haber çıktı. Aslında kitap yasaklanmıyor tabii ama eğitim müfredatının değiştiğini <em>Cin Ali</em> üzerinden anlatmayı tercih ediyorlar. Cümle yönteminden harf yöntemine geçiliyor. ‘Yasaklandı’ diye haber çıkmasına çok üzüldük tabii ki. Öte yandan o dönemde pek çok kişi sahip çıktı kitaba. <em>Birgün</em> gazetesinde ‘Cin Ali Bizimdir’ adıyla haber yayınladı Aydan Çelik. Beyaz Şov skeçler yaptı.  Bu yüzden 2013 yılında telif hakkını tekrar alarak basmaya başladık.”</p>
<p><em>Cin Ali</em>’yi okumayanımız yoktur diye düşünüyorum. Tabi bu düşüncem özellikle 1970’ler, 1980’ler ve 1990’larda ilkokul öğrenciliği yapmış olanlar için geçerli.  Annemin aldığı çocuk kitapları serileri arasında <em>Cin Ali</em> en sevdiklerim arasındaydı. Kara kuzusu, topacı ve atıyla olan maceralarını okumak hem eğlendiriyordu hem de fark etmeden öğretiyordu.</p>
<p>Rasim öğretmenin de amacı buydu: eğlendirerek öğretmek. Okuma yazma öğreniminde sıkça kullanılan bir kitap serisinin kahramanı olan Cin Ali karakteri basit çizimlerle ve kısa cümlelerle oluşturulmuş hikayelerle çocukların okuma becerilerini geliştirmeyi hedeflemişti ve hedefine de başarıyla ulaştı.</p>
<p>Tüm ülkeye hızla yayılan bu kitap serisini çocuklar genellikle çok sever ve kitap sayesinde hızlı okumaya başlarlar. Bu yüzden de veliler ve öğretmenler <em>Cin Ali</em> kitaplarına “Okutan Kitaplar” adını vermişler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132042 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/okutan-kitaplar-2-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p>Serinin ilk kitabı, en basit olanıyla, <em>Cin Ali’nin Atı</em> ile başlıyor. Bu ilk kitap çocukların sözcükleri kolay ayırt edebilmesi için büyük puntolarla, satır aralığı fazla olarak yazılır. Sözcükler bir iki istisna dışında tek ya da iki hecelidir. Ardından sırasıyla seriyi <em>Cin Ali’nin Topu</em>, <em>Cin Ali’nin Topacı</em>, <em>Cin Ali’nin Karagözlü Kuzusu</em>, <em>Cin Ali’nin Oyuncakları</em>, <em>Cin Ali Okula Başlıyor</em>, <em>Cin Ali Okulda</em>, <em>Cin Ali Çocuk Bahçesinde</em>, <em>Cin Ali ile Berber Fil</em> adlı kitaplar takip eder. Son kitap <em>Cin Ali Kır Gezisinde</em>‘de ise artık yazılar daha küçük puntolu ve daha zor sözcüklerden, daha uzun tümcelerden oluşur.</p>
<p><em>Cin Ali</em> serisi toplamda 10 kitaptan oluşuyor. Her kitap öğrencilerin okuma ve anlama becerilerini pekiştirmek için tekrarlayan cümlelerle devam ediyor. Seri Cin Ali’nin günlük yaşamından kesitler sunarak ilerliyor. Siyah-beyaz çizimler çocukların hayal dünyasını serbest bırakıyor, yalnız bu seride 10. kitap renkli baskıda basılmış. Bunun sebebi ise <em>Cin Ali </em>kitapları okuma-yazma öğretirken birçok pedagojik yöntem kullanıyor. Bunlardan bir tanesi de çocuğun dikkatini dağıtmamak, dolayısıyla daha az uyaranla içerik sunmak. Rasim öğretmen 10. kitaba ulaşan çocuğun artık okuduğunu biliyor. Bu sebeple kitapların renkli dünyasına hoş geldiniz mesajını veriyor. 10. kitap tek renkli kitap olarak okuyan çocuğun ödülüdür.</p>
<p><strong>Kitapların çocukların üzerindeki etkisi </strong></p>
<p>Bu yazıyı kaleme almadan evvel çevremdeki bazı arkadaşlarıma “<em>Cin Ali</em>’yi okudunuz mu?” diye bir soru sordum. Hepsi el cevap okuduğunu söyledi. Ne hatırladıklarını sorduğumda ise hüzünlü ve eğlenceli cevaplar aldım. Mesela bir arkadaşım Cin Ali’nin sirke gidip sirki anlattığı <em>Cin Ali ile Berber Fil</em> kitabında bir sirke gitmek istediğini ve bir fil görmeyi çok istediğini anlattı. “Ama Trabzon’da o zamanlarda fili olan bir sirki bulmanın imkansız olduğunu, olsa bile bizi kimsenin götürmeyeceğini düşünerek hayalimde o sirki canlandırmama ve bir fili düşlememe sebep olmuştu,” diye cevap verdi.  Bir başka arkadaşım da serinin üçüncü kitabı <em>Cin Ali’nin Topacı</em>’na istinaden “Benim de topacım vardı, başka topacı olan arkadaşım yoktu, bir tek Cin Ali vardı,” dedi. Benim Cin Ali ile hatırladığım bir anım ise oldukça coğrafik bir espri içeriyor. Bilirsiniz her bölgeyle ilgili iyi, kötü anekdotlar anlatılır. Ben Ardahanlıyım. Ardahan önceden Kars’a bağlıydı. Kars ve atlarla ile ilgili nahoş espriler yapılırdı, nereden duyduğuma dair bir fikrim olmamasına rağmen aklımda kalmış olsa gerek. İlk kitap olan <em>Cin Ali ve At</em>’ını okuduktan sonra babama “Baba Cin Ali Karslı mı?” diye sormuştum. Canım rahmetli babam da gülmüştü ve bunu nerden çıkardığımı sormuştu. Bende ona atının çok güzel olduğunu, bizim oradaki atlara benzediğini söylemiştim. Her yaz köye tatile giden bir çocuğun çizgi şeklindeki bir atı her yaz gördüğü atlara benzetmesi… İşte bir kitabın kafamızdaki dünyayı nasıl şekillendirdiğini gösteriyordu.</p>
<p>Bir çocuğun düş kurmasına, hayali de olsa arkadaş edinmesine, hayal dünyasını geliştirmesine, çağrışımlar yapmasına olanak veren <em>Cin Ali</em> kitapları şöhreti artık sadece yurtiçinde değil yurtdışına da gönderilmeye başlanmıştı.</p>
<p><strong>Eğitimde Cin Ali kitaplarının rolü </strong></p>
<p>Çocuk ne kadar çok oyun oynarsa daha çabuk kavrar. Rasim öğretmen de özellikle birinci sınıfların eğitimine çok önem verdiği ve oyunlar oynayarak daha iyi öğrendiklerini düşündüğü için oyunla okuma metotları buldu ve gereçleri yapmaya başladı.</p>
<p><strong> <img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132044 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/oyunlu-okuma-2-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></strong></p>
<p>Çözümlü Alfabe, Oyunla Okuma Öğretimi, Tombala Kartları, Renkli ve Hareketli Heceleme Fişleri, Resimli ve Matematikli fişler, Telle Okuma Yazma Aritmetik ve Resim Öğretimi, Dönerli Hikâye Kartları, Yazmayan Kalem ve Güzel Yazı Defteri, Güzel Yazı Defteri ve Çarpma ve Sayma Öğretimi gibi yöntemlerle çocukların fark etmeden öğrenmelerine büyük katkı sağladı. Müzede gezerken rehber aracılığıyla tüm bu yöntemleri daha detaylı dinleyebilir ve ilgili öğrenme teknikleri gereçlerini görebilirsiniz.</p>
<p>İlkokul 1. sınıfta alfabeyi öğrenmeden evvel çizgiler çizerdik. Hiç kalem tutmamış bu küçük ellerle düzgün çizgi çizmek hakikaten zordu. Zamanla defterler dolmaya başlayınca çizgiler daha düzgün görünmeye başlardı. Sonra harfleri öğrendikçe yazmaya başlardık. Resim derslerinde ise Cin Ali’nin kendisini çizmek en sevilen eylemlerimizdendi. Aramızda kalsın ama hala resmini Cin Ali’den öteye geçiremeyenlerimiz olsa da “Cin Ali gibi çizmişsin” gibi bir ifade de belleklerimizde mevcut. Gerçi Cin Ali çizimlerini hiç hafife almayın derim zira yetenek sınavları öncesinde öğrencilerin basit hareketli imgesel figür çizimlerine çalışırken Cin Ali çizimlerinden esinlendiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Cin Ali Müzesi: Eğitim ve eğlence bir arada</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132046 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/muze-1-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p>Bülten Sokak Numara 32’de yer alan müze binasının tarihi de ilginç ve hoş bir tesadüfe konu olmuş. Bu apartman ODTÜ kampüsünde henüz yurt binaları yapılmadığı dönemlerde ODTÜ erkek yurdu; erkek yurdu inşaatı bitirilince de 1975’e kadar kız yurdu olarak kullanılmış. Yani bina çoğunlukla hep eğitim amaçlı kullanılmış. Binanın hala hali hazırda bir eğitim yuvası olması gerçekten çok güzel bir tesadüf.</p>
<p>Cin Ali’nin ablaları Nevin Kaygusuz Apaydın ve Nesrin Kalaycıoğlu, &#8220;Cin Ali hepimizin&#8221; diyerek, 2016&#8217;da Cin Ali Eğitim ve Kültür Vakfı’nı, 2019&#8217;da ise Cin Ali Müzesi&#8217;ni kuruyorlar. Sürece dair detayları Ayrancım sitesine verdikleri röportajdan okuyalım.  “2016 yılında da vakıf kurmaya karar verdik. 2015 yılında binayı hazırlamaya başladık ve müze kurmaya karar verdik. 1 Kasım 2019 yılında davet ettiğimiz Sunay Akın’ın ile müzemizi açtık. Çocuk kitapları kütüphanesini de kurarak hizmete sunduk. Çeşitli konularda araştırma grupları oluşturduk. Farklı etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladık. Her çarşamba film gösterimleri yaptık lakin pandemi biraz işlerimizi aksattı. Cin Ali Belgeseli hazırladık pandeminin hemen öncesi kasım ayında galasını yaptık. Çocuk şarkıları yarışması düzenledik. 76 yeni eser katıldı, 8 tanesine ödül verdik. 2019-2020 arasında görme engelli öğrencilere Braille alfabesi ile yazılmış Cin Ali serisini bastırdık. Okumayı hızlandıran tombala oyunumuzu da Braille alfabesi ile hazırlattık öğrencilere.  Pandemiyle beraber müzemiz ziyaretçilerinin sayısı epey düştü. Pek çok projemizi ertelemek zorunda kaldık. Ekonomik açıdan zorlu bir sürece girdik haliyle.” (Ayrancım)</p>
<p>Yine aynı yıl Anadolu Ajansı’nda yayımlanan bir röportajda Nesrin Kalaycıoğlu her zaman ailelerinin içinde yer alan Cin Ali&#8217;nin kültürel mirasa dönüştüğünü fark ettiklerinde bu mirasın yaşaması gerektiğine karar verdiklerini dile getiriyor. Kurdukları vakfın ardından hikayesini anlatmak için müze açmaya karar verdiklerinde &#8220;Cin Ali&#8217;nin ablaları&#8221; olarak ortaya çıktıklarını ifade eden Kalaycıoğlu, şöyle konuşuyor: &#8220;Babam bize hep derdi, &#8216;Cin Ali&#8217;nin kıymetini bilin&#8217; diye. İşte o zaman ne kadar kıymetli olduğunu sadece bizim için değil, Türkiye&#8217;de hatta dünyada onu okuyanlar için ne kadar kıymetli bir kültürel miras olduğunu gördük ve ona sahip çıktık.&#8221;  (AA)</p>
<p>Müze 3 kattan oluşuyor. Giriş katında hediyelik eşya bölümü, cici bir kafesi ve seminer odaları var. Birinci katında müze, ikinci katında Cin Ali Çocuk ve Eğitim Araştırmaları Kütüphanesi ve ofisler mevcut. Müzede, Rasim Kaygusuz&#8217;un hayatı, özel eşyaları ve okuma tekniklerine yönelik geliştirdiği oyuncakların yanı sıra eski okul sıra ve masaları ile kara tahta ve siyah önlüklerin yer aldığı temsili sınıf bulunuyor. Ayrıca <em>Cin Ali</em> serisinin ilk basımları ve Rasim Kaygusuz&#8217;un imzalı tek <em>Cin Ali</em> kitabı da müzede yer alıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132040 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/okutan-kitaplar-1-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p>Hep aynı yaşta kalan, hep 7 yaşındaki olan Cin Ali tüm yaşıtlarını ve kendinden büyüklerini 2019’dan bu yana Ankara’daki bu eğitim geçmişi olan binasında ağırlıyor.</p>
<p>Karakterin ve kitaplarının anısını yaşatmak için Ankara’da açılan bu müze karakterin başkentle olan bağını pekiştiriyor. Müze, Cin Ali’nin yaratıcısının mirasını korumak ve yeni nesillere tanıtmak amacıyla kurulmuş. Müzenin tasarımı, Cin Ali’nin basit ve sade çizim tarzına uygun olarak sade ve çocuk dostu bir şekilde düzenlenmiş. Renkli ve neşeli bir atmosfer sunan müze hem çocuklara hem de yetişkinlere keyifli bir ziyaret vadediyor.</p>
<p>Cin Ali Müzesi, sadece bir müze olmanın ötesinde, Türkiye’nin eğitim tarihine ve kültürel mirasına ışık tutan önemli bir mekan. Ziyaretçiler, hem nostaljik bir yolculuğa çıkarak geçmişteki okuma-yazma ve öğretim yöntemlerini keşfedebilir hem de Cin Ali’nin hikayesi üzerinden eğitimde yenilikçi yaklaşımlara dair ilham alabilirler.</p>
<p>Müze içerisinde <em>Cin Ali</em> serisinin yeniden basımları, çeşitli hediyelik eşyalar ve eğitim materyalleri de satılıyor. Bu sayede ziyaretçiler, müze deneyimlerini evlerine taşıma fırsatını bulabiliyorlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132050 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/cocuk-bahcesi-8-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p><strong>Müzede düzenlenen etkinlikler ve atölyeler</strong></p>
<p>Müze yalnızca Cin Ali karakteri ve onun eğitici kitaplarıyla sınırlı kalmayıp, Ankara’nın kültürel ve eğitimsel zenginliğine de büyük katkılar sağlıyor. Müze bünyesinde düzenlenen çeşitli etkinlikler, söyleşiler ve eğitim programları, Ankaralı çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin eğitimine destek olurken, aynı zamanda kentin kültürel yaşamına da canlılık katıyor. Bu etkinlikler, katılımcılara sadece eğlenceli ve interaktif öğrenme deneyimleri sunmakla kalmayıp, aynı zamanda kültürel bilinçlenmeyi ve sanatsal yaratıcılığı teşvik ediyor. Yerel halkın ve ziyaretçilerin katılımıyla gerçekleştirilen bu programlar toplumsal bağları güçlendiriyor ve Ankaralıların kentlerine olan bağlılıklarını da arttırıyor. Böylece Cin Ali Müzesi hem geçmişin değerlerini yaşatıp gelecek kuşaklara aktarırken hem de Ankara’nın modern ve dinamik bir kültür merkezi olarak tanınmasına katkıda bulunuyor. Ben de bu etkinliklerden birine katıldım: Ankara ve Arkeoloji Semineri. Konuyla ilgili her hafta bir akademisyen Ankara ile Arkeoloji’ye dair anlatım yaptı. Yaşadığım şehri arkeolojik olarak dinlemek çok keyifli ve öğreticiydi. Bu konuyla ilgili hocalarla beraber geziler düzenlendi. Kısacası Cin Ali Müzesi Ankara için geniş bir kültürel alan açtı.</p>
<p>Müzenin sitesinden ve Instagram adreslerinden etkinlikleri, eğitimleri ve söyleşileri takip edebilirsiniz. Okul gezileri için de ideal bir müze. Ama sadece çocuklar için değil yetişkinler için de eğlenceli ve nostaljik bir yolculuk. Minik kafesinde kendinize bir kahve ısmarlayabilir, Cin Ali ile ilgili anılarınızı düşünüp, Cin Ali ile tanışmamış bir çocuğa bu seriden hediye alabilirsiniz. Ayrıca müzenin sitesinde Arşiv bölümünden Ankara ile ilgili görseller, haritalar ve koleksiyonlara da ulaşabilirsiniz.</p>
<p>Cin Ali ve güler yüzlü müze çalışanları sizleri bekliyor olacak!</p>
<h4>Kaynakça</h4>
<p>Ankara Neydi Ne Oldu?, <a href="https://open.spotify.com/episode/0UbcY2rUz4gy8OTxfAMrUB?si=M5YeIn7KTX-UTHjQ-nq0HA" target="_blank" rel="noopener">Cin Ali’nin Peşinde – Nevin Kaygusuz Apaydın</a></p>
<p><a href="https://www.milliyet.com.tr/pazar/koyumuzde-okul-yok-okuyacaklar-pek-cok-315766" target="_blank" rel="noopener">Milliyet gazetesi yazısı</a></p>
<p style="text-align: left;"><a href="https://www.aa.com.tr/tr/yasam/cin-ali-ablalari-suna-ve-selmanin-actigi-muzede-sevenleriyle-bulusuyor/2421073" target="_blank" rel="noopener">Anadolu Ajansına verdikleri röportaj</a></p>
<p><a href="https://ayrancim.org.tr/?tag=nevin-kaygusuz-apaydin#:~:text=Ayranc%C4%B1m%20Gazetesi%20i%C3%A7in%20bu%20de%C4%9Ferleri,canland%C4%B1r%C4%B1lan%20karde%C5%9F%20rol%C3%BCndeyim%20%C3%B6te%20taraftan" target="_blank" rel="noopener">Ayrancım Gazetesi</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarali-cin-ali/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankaralı Cin Ali&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankarali-cin-ali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara’nın yeni zirvesi Hıdırlıktepe</title>
		<link>https://lavarla.com/ankaranin-yeni-zirvesi-hidirliktepe/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankaranin-yeni-zirvesi-hidirliktepe/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2023 08:13:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Manzarası]]></category>
		<category><![CDATA[Hıdırlıktepe]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır efsanesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=130365</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Başkent Ankara, coğrafi yapısıyla dikkat çeken bir şehir. Şehrin tam merkezinde manzarası ve tarihiyle öne çıkan Hıdırlıktepe, Ankara’nın göbeğindeki en yüksek tepe. Bir üçgen gibi düşündüğünüzde bir yanında Ankara Kalesi, diğer yanında Hacı Bayram Veli Türbesi’nin üzerinde bulunduğu tepe burası. Üçgenin diğer ayağı bin 400 metrelik rakımıyla Hıdırlıktepe. Ulus&#8217;ta Ankara Kalesi’ne giderken sol tarafınıza bakarsanız [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankaranin-yeni-zirvesi-hidirliktepe/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’nın yeni zirvesi Hıdırlıktepe&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başkent Ankara, coğrafi yapısıyla dikkat çeken bir şehir. Şehrin tam merkezinde manzarası ve tarihiyle öne çıkan Hıdırlıktepe, Ankara’nın göbeğindeki en yüksek tepe. Bir üçgen gibi düşündüğünüzde bir yanında Ankara Kalesi, diğer yanında Hacı Bayram Veli Türbesi’nin üzerinde bulunduğu tepe burası. Üçgenin diğer ayağı bin 400 metrelik rakımıyla Hıdırlıktepe. Ulus&#8217;ta Ankara Kalesi’ne giderken sol tarafınıza bakarsanız Hıdırlıktepe’yi görebilirsiniz. Kalenin en kuzeydeki Akkale burcunun tam karşısına düşer. Bugün geçici olarak Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde bulunan, Rijkmuseum envanterine kayıtlı <em>Ankara Manzarası</em> tablosunda da Hıdırlıktepe görünür.</p>
<p>Tekin olmadığından, yıllarca Ankaralıların çıkmak istemediği metruk bir alan olarak kalmıştı. Muhteşem bir manzarası olan bu yer benim de birçok kez çıkmak isteyip cesaret edemediğim, uzaktan baktığım bir tepe olarak kaldı. 1950’li yıllardan itibaren gelişen hızlı gecekondulaşma süreci bu durumun sebeplerindendi. Tüm bu gecekonduların çoğu zamanla yıkıldı. Kalanlar da harabe olduğundan gidilmesi pek mümkün olmayan bir yerdi.</p>
<h2>Tarihçesi ve kültürel değeri</h2>
<p>Hıdırlıktepe’de 1920&#8217;lere kadar var olduğu bilinen fakat sonra bir sebeple yıkılan kare planlı kubbeli bir yapı mevcutmuş. Bu yapının ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Kimliği meçhul bir mimari eser olarak çeşitli rivayetlere konu olmuş bir yapıdan söz ediyoruz. Fakat mevzu bahis rivayetler, belgelerle kanıtlanabilir mahiyette değil. 20. yüzyıl başlarında Anadolu’da pek çok tarihi yapı, bilinmeyen zamanlarda yıkılıyor. Ankara da bu esnada kayıplar verip payına düşeni maalesef alıyor.</p>
<figure id="attachment_130368" aria-describedby="caption-attachment-130368" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-130368 size-medium" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2023/11/Adsiz-tasarim-19-1-300x206.jpg" alt="Hıdırlıktepe kartpostal" width="300" height="206" /><figcaption id="caption-attachment-130368" class="wp-caption-text">1915 tarihli bir kartpostal. Kaynak: VEKAM Kütüphanesi ve Arşivi</figcaption></figure>
<p>Eski fotoğraflarından öğrenildiği kadarıyla Hıdırlık Türbesi moloz taşlardan yapılmış kayalık bir zemine oturan kare planlı bir yapıydı. Yapının üstünü tuğladan bir kubbe örtüyordu. Fotoğrafta bu kubbenin hafifçe sivri bir biçimde olduğu fark edilebilir. Bu da ilk yapıldığında üstünde bu kubbeyi örten sivri bir külah bulunduğu ihtimalini akla getiriyor. Bu özellik, türbenin esasen Selçuklu mimarisinde görüldüğü gibi bir kümbet-türbe olduğunu düşündürüyor.</p>
<p>Hıdırlıktepe, Timur’un Ankara Savaşı sırasında kuşatmayı yönettiği tepe olduğu için Timurlenk tepesi, Hatip Ahmet İsfahani’nin türbesinin burada bulunmasından ötürü de Kubbeli tepe olarak da adlandırılır. Hatip çayı da ismini Hatip Ahmet İsfahani’den alır. Bir diğer ilginç detaya göre Ankara’nın eski ve yeni binalarının yapımında kullanılan kırmızı Ankara taşı sadece bu tepeden çıkartılırmış.</p>
<p>Hıdırlıktepe hakkındaki rivayetlerden birine göre meşhur Arap şairi İmruülkays’ın mezarı bu tepededir. İslam öncesi dönemin, cahiliye devrinin Arap şairlerinden İmruülkays.  Şair, ülkesine yapılan saldırılara karşı İstanbul’da bulunan Justinyanus’tan destek istemek için yola çıkar. Justinyanus ise İmruülkays’ı herhangi bir yardımı olmayacağını söyleyerek geri gönderir. İmruülkays geri dönmek için yola çıktığında bir süre Ankara’da konaklar, bu konaklama sırasında Ankara Tekfuru’nun kızına aşık olur. Bir süre sonra Tekfur’un kızı prenses vefat eder ve Hıdırlıktepe’ye gömülür. Bu duruma fazla dayanamayan İmruülkays bir hastalığa kapılır, bazı kaynaklarda İmparator I. Justinyanus tarafından zehirlendiği yazar. Hastalandığında prensesin yanına gömülmeyi vasiyet eden İmruülkays 540 yılı civarlarında vefat ettiğinde vasiyeti yerine getirilir ve Hıdırlıktepe’ye defnedilir.</p>
<p>Başka bir rivayete göre ise İmruülkays’ın aşık olduğu kadın Balkız olarak da bilinen Belkıs Hanım’dır. Mezarı ise Ulus’ta bulunan İş Bankası binasının ve Maliye Bakanlığı eski binasının tam ortasında bulunan, eskiden Julian Sütunu’nun bulunduğu yerin tam dibindedir. Ancak bu aşk hikayesindeki prenses Belkıs Hanım olsaydı, İmruülkays’ın mezarının İş Bankası binasının önünde olması gerekirdi.</p>
<figure id="attachment_130367" aria-describedby="caption-attachment-130367" style="width: 300px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-130367 size-medium" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2023/11/Hidirliktepe-1-300x176.jpg" alt="Hıdırlıktepe " width="300" height="176" /><figcaption id="caption-attachment-130367" class="wp-caption-text">1930’ların başında Hıdırlıktepe. Ernest Mamboury Ankara Gezi Rehberi, Ankara Üniversitesi Basımevi, 2014.</figcaption></figure>
<p>Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Türkiye&#8217;nin farklı yerlerinde Hıdırlıktepe vardır. Tokat, Safranbolu, Yozgat aklıma gelenler. Anadolu’da inanışa göre Hızır Aleyhisselam, ihtiyaç duyanlara, özellikle de seyahat edenlere yardımcı olarak bilinir. Evliya Çelebi 17. yüzyılda Ankara’ya geldiğinde Hıdırlıktepe’den &#8220;Hazret-i Hızır ziyaretgahı veya Hızır makamı&#8221; olarak bahseder. Hz. Hızır Allah’a yakın olabilmek için gittiği yerlerin en yüksek noktasına çıkarmış. Rivayete göre bu tepeye de Hızır uğramış, adı da Hıdırlık olarak kalmış. Bundan ötürü burası dilek tepesi olarak da kullanılmış.</p>
<h2>Hıdırlıktepe’nin geleceği</h2>
<p>Hıdırlıktepe günümüzde kentsel dönüşüme girdi. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin duyurusuna göre,</p>
<p>“Ankara Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyetin yüzüncü yılını Altındağ ilçesi Hıdırlık tepe bölgesinde yapım çalışmalarına başlanan anıt ile ölümsüzleştirecek.</p>
<p>2023 yılı içerisinde bitirilecek olan 100. Yıl Şükran Anıtı; kentsel dönüşüm çalışmalarının sürdüğü Hıdırlıktepe’de yapılması planlanan rekreasyon alanına kazandırılacak. Proje ile endemik bitkiler alanı, kültür teras bahçeleri, kent arşiv ve taş müzesi, el sanatları alanı, uluslararası gençlik kampı, amfi ve Hıdırellez ateşi seyir alanı Ankaralılarla buluşacak.”</p>
<p>Hıdırlıktepe’nin hem şehrin sakinleri hem de şehre gelen ziyaretçiler için önemli bir turizm noktası olacağını düşünüyorum. İlgili proje bittiğinde tepenin Ankara’nın tarihini keşfetmek ve unutulmaz bir manzara deneyimi yaşamak için ziyaret edilecek bir nokta olmasını umuyorum.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>1.Kök, Elif. “Kayıp bir türbenin izinde: Ankara Hıdırlık Tepesinden Görüntüler”. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih yüksek kurumu Türk Tarih kurumu yayınları VIII. Dizi – Sayı: 27 Uluslararası XIX. Yıl Ortaçağ ve Türk dönemi kazıları ve sanat tarihi araştırmaları sempozyumu II.<br />
2.Vâkıdî, Kitabü&#8217;r-Ridde (nşr. Muhammed Hamdullah). Paris ı409/ı 989, s. 95; İbn Habib, el/&#8217;1uf:ıabber, s. ı86- ı87; Paris ı409/ı 989, s. 95; İbn Habib, el/&#8217;1uf:ıabber, s. ı86- ı87.<br />
3.Türk İslam Ansiklopedisi 17. Cilt sayfa: 313 <a href="https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/17/C17005890.pdf">https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/17/C17005890.pdf</a><br />
4.Ankara Büyükşehirden  100 yıllara Armağan Proje: Hıdırlıktepe Rekreasyon Alanı Ve Şükran Anıtı’nın Yapımı Başladı <a href="https://www.ankara.bel.tr/haberler/ankara-buyuksehir-den-100-yillara-armagan-proje-hidirliktepe-rekreasyon-alani-ve-sukran-aniti-nin-yapimi-basladi-16670">https://www.ankara.bel.tr/haberler/ankara-buyuksehir-den-100-yillara-armagan-proje-hidirliktepe-rekreasyon-alani-ve-sukran-aniti-nin-yapimi-basladi-16670</a><br />
5.Eyice, Semavi. (1971). “Ankara’nın Eski Bir Resmi”, Atatürk Konferansları IV: 1970, Ankara 1971, s. 97, 110 (not 90), lv. IX, rs. 10.<br />
6.Kartallıoğlu, Yavuz. (2005). Klasik Osmanlı Türkçesinde Eklerin Ses Düzeni (16., 17. ve 18. yüzyıllar). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (yayımlanmamış doktora tezi).<br />
7.Özalp, M. Nazmi. (2016). Bir Başkentin Anatomisi; 1950&#8217;lerde Ankara. İdealkent Yayınları. s:96.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankaranin-yeni-zirvesi-hidirliktepe/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’nın yeni zirvesi Hıdırlıktepe&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankaranin-yeni-zirvesi-hidirliktepe/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kim Mihri belgeselinin yapımcısı Yonca Ertürk: &#8220;Birçok kadın bir kadını arıyor&#8221;</title>
		<link>https://lavarla.com/kim-mihri-belgeselinin-yapimcisi-yonca-erturk-bircok-kadin-bir-kadini-ariyor/</link>
					<comments>https://lavarla.com/kim-mihri-belgeselinin-yapimcisi-yonca-erturk-bircok-kadin-bir-kadini-ariyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2023 09:22:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Festival]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Berna Gencalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kim Mihri]]></category>
		<category><![CDATA[Yonca Ertürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=130223</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Türkiye’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Rasim’in hayatını ve uluslararası ressamlık kariyerini konu alan, Berna Gencalp yönetmenliğinde çekilen Kim Mihri belgeselinin, Engelsiz Filmler Festivali kapsamında 26 Ekim’de Ankamall Paribu Cineverse&#8217;te gerçekleşen gösterimi sonrasında yapımcılarından Yonca Ertürk ile konuştuk. 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda En İyi Belgesel Film Ödülü&#8217;ne layık görülen belgesel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/kim-mihri-belgeselinin-yapimcisi-yonca-erturk-bircok-kadin-bir-kadini-ariyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Kim Mihri belgeselinin yapımcısı Yonca Ertürk: &#8220;Birçok kadın bir kadını arıyor&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Rasim’in hayatını ve uluslararası ressamlık kariyerini konu alan, Berna Gencalp yönetmenliğinde çekilen<em> Kim Mihri</em> belgeselinin, Engelsiz Filmler Festivali kapsamında 26 Ekim’de Ankamall Paribu Cineverse&#8217;te gerçekleşen gösterimi sonrasında yapımcılarından Yonca Ertürk ile konuştuk.</p>
<p>59. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda En İyi Belgesel Film Ödülü&#8217;ne layık görülen belgesel film, 24. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü&#8217;nü ve en son Ayancık Film Festivali 100. Yıl Özel Ödülü&#8217;nü aldı. Ressam Mihri hala keşfedilmeyi bekliyor. <em>Kim Mihri</em> belgeseli onunla tanışmak için önemli bir fırsat.</p>
<p>Filmi izlerken birçok kadının tek bir kadını aradığını fark ediyorsunuz. Uzun bir emeğin ve ilmek ilmek araştırılıp, en küçük bir ipucunun değerlendirildiği, merakla aranan bu ressam hanımın gizemi izleyiciyi de heyecanlandırıyor. Filmde arşiv belgeleri ve reel görüntülerin yanı sıra animasyon kullanılıyor. İstanbul işgal altındayken parklarda kızları resim çizmeye çıkarmış, çıplak modelle çizim çalışmaları yapmalarını sağlamış bir öncü figür Mihri.</p>
<p>“Ressam Mihri’nin boşluklarla ve rivayetlerle dolu hikayesi, kadın karakterlere odaklanan bir yazar olan Berna Gençalp’in ilgisini çeker. Mihri’nin 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İstanbul’unda başlayıp Roma, Paris ve New York’a uzanan hikayesini ortaya çıkarmak üzere, “Kim Mihri” sorusuyla yola koyulur. Değerli araştırmacılarla bir araya gelir. Daha çok bilgi edindikçe soruları da çoğalır ve çeşitlenir. Mihri nasıl ressam olmuştur? Bir ressam kadın olarak ülkesinde ve diğer ülkelerde nasıl karşılanmıştır? Oto portrelerinde kendi imgesini nasıl sunmuştur? Atatürk, Roosevelt, Edison ve Mussolini portreleri nerededir? Osmanlı’nın son döneminde İnas Mektebi’nin (Kadınlar için Güzel Sanatlar Okulu) kurulmasına ön ayak olan, bu okulda müdürlük ve atölye hocalığı yapmış bir eğitmen olarak karşılaştığı zorluklarla nasıl baş etmiştir? Mihri’nin yaşam deneyiminin çarpıcı yönleri filmin solo animasyon bölümlerinde seyirciye sunulur. Berna, Mihri’nin yaşadığı şehirlerde onun izini sürüp bilgi topladıktan sonra İstanbul’a geri döner ve Salt Galata’da açılan Mihri sergisini belgesele katılanlar ile birlikte gezerek belgeseli tamamlar. Artık Mihri yeniden aramızdadır.”[1]</p>
<figure id="attachment_130227" aria-describedby="caption-attachment-130227" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-130227 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-1024x724.jpg" alt="" width="1024" height="724" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-1024x724.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-300x212.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-768x543.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-1536x1086.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-250x177.jpg 250w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir-800x566.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/11/Serhat-Satir.jpg 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-130227" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Serhat Şatır</figcaption></figure>
<p><strong>Merhaba hoş geldiniz öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?</strong></p>
<p>1970, İstanbul Bakırköy’lüyüm. Kim Mihri filminin yapımcılarından biriyim. 25-30 senedir yapımcılık yapıyorum. Sinema filmleri, reklam ve kısa film yapımcısıyım. Kukla çocuk filmi Rimolar ve Zimolar’ın yapımcısı ve yaratıcılarındanım. Ezel Akay’ın Neredesin Firuze filmindeki yapımcılık görevi yanı sıra İFR, Anima, Sinefekt’te çalıştım. Çeşitli filmlerde uygulayıcı yapımcılık ve vfx/post-prodüksiyon yapımcılığı yaptım. Bilgi Üniversitesi ve Işık Üniversitesinde Yapım dersleri verdim. Canlandıranlar Derneği kurucularından ve yönetim kurulu üyesi, SEYAP üyesiyim. Halen Netflix Türkiye’de çalışıyorum.</p>
<p><strong>Ressam Mihri ile ne zaman tanıştınız?</strong></p>
<p>Ben Berna’nın sayesinde tanıştım. Berna’nın çok ilgisini çekmiş bir karakter Mihri. Kaybolmuş bir ressam. Kaybolmuş bir kadın. Özellikle hakkında dramatik şeyler yazılmış olması beni çok meraka sürükledi. Ayrıca da üzdü. Sürekli aba altından sopa gösterilen bir kadın. Bak şunu yapma başına şu gelir uyarılarına rağmen durmayan bir kadın. Kendi adıma beni kamçılayan kısım bu oldu.  Mihri kimseyi dinlememiş, uzaklara da gitmiş, istediğini de yapmış, durmamış yani hiç öyle anlatıldığı gibi de değil, fakirlik falan içinde de ölmemiş yani. O yüzden çok sevdim Mihri’yi.</p>
<p><strong>Mihri belgesel filminin oluşturulma süreci hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bir film projesinin hayata geçirilme süreci nasıl başlar? Bu proje nasıl başladı?</strong></p>
<p>Belgeseller genellikle ilgimizi çeken bir konuya daha derinlikli bakmak istediğimizde ortaya çıkar. Mihri hakkında bildiğimiz çok az şey vardı. Aslında öncelikle belgesel film değil de kurmaca film yapmak üzere düşünüyorduk fakat hakkında çok az bilgi olunca araştırmaya başladık. Araştırmalarda sanat tarihçiler,, toplumsal tarihçiler, sosyolog ve sanatçılar detaylı ve incelikli cevaplar arıyorlar ve buldukları cevapları değerlendiriyorlar. Buna istinaden belgesel projesi ortaya çıktı.</p>
<p>Yapım sürecinde Mihri’nin Amerika yıllarında yaptığı ve daha önce kayıt altına alınmamış Rezzan Yalman portresini buldu ve bazı Eski Türkçe ve İngilizce belgelere ulaştı Berna. O sırada Mihri üzerine ilk doktora tezinin Kanada’da yaşayan Sanat Tarihçisi Özlem Gülin Dağoğlu tarafından yazılmakta olduğu haberini almış.</p>
<p>Araştırmalar ve görüşmeler ışığında eldeki verilerle uzmanların anlatımıyla Mihri’yi aktarmaya karar verdik.</p>
<p><strong>Mihri Rasim ismi çok duyulmayan bir ressam. Bu göz ardı edilmişliğin sebebi nedir sizce?</strong></p>
<p>Özlem’in filmde dediği gibi “kaybettiğimiz ilk kadın değil, bulduğumuz ilk kadın olmayacak” özeti gibi bu sorunun.</p>
<p>Filmde de birçok kadın araştırmacı bu sorunun cevabını arıyor. Çok genç yaşından itibaren yurtdışına gidip orda yaşaması, bağlarını koparmış olması, kadın olması ve kaybolmuş bir kadın olması&#8230;</p>
<p><strong><em>Kim Mihri</em> filmi için karar verdiğiniz an neydi? Mihri Rasim’in hikayesinde sizi ne etkiledi? Dönemin zorluklarıyla başa çıkan bir güçlü bir kadın profili kısmı mı sizi cezbetti?</strong></p>
<p>Sondan başlayacak olursak kesinlikle evet. Çocukluktan beri dedektiflik hikayelerini severim. Tamamen merak benimkisi. Özellikle merakımı çeken yeni şeylerle ilgilenmeyi seviyorum. Bir de yönetmenimiz Berna’nın Mihri ile ilgili merakı ve adanmışlığı da beni çok etkiledi. Yıllar içerisinde sürükleyen bir güç oldu bu adanmışlık.</p>
<p><strong>Belgeselin yapım süreci boyunca karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdi? Nasıl üstesinden geldiniz?</strong></p>
<p>En zoru eserlerini bulmak oldu. Çünkü zaten çok az bilinen bir ressamın eserini bulmak pek kolay olmuyor. Sokaklara çıkıp &#8220;Mihri eseri var mı?&#8221; diye bağıramıyorsunuz (Gülüyor). Zaten de bulamıyoruz çoğunu. Amacımız şu an da bu filmle izlenmesi ve konuşulması ile evinde Mihri eseri olan insanların ortaya çıkması. İzmir’de ki bir gösterimde evinde Mihri eseri olan bir izleyici ortaya çıktı. Berna hatta gidip o eseri gördü.</p>
<blockquote><p>Birçok kadın bir kadını arıyor. Her şey kendiliğinden oldu esasen. Bir anda herkes Mihri’nin etrafında toplanıyor. Kimmiş bu Mihri, hadi bulalım, gibi bir şey oldu. Genellikle kadınları arayan hep kadınlar. Biz özellikle kadın olsun demedik. Bulduğumuz uzmanların çoğu kadın.</p></blockquote>
<p><strong>Konu Mihri Rasim. Yönetmen Berna Gençalp. Belgeselin orijinal müzikleri de kadın müzisyen Eleni Lomvardou&#8217;ya ait. Görüntü yönetmeni Gözde Koyuncu. Ayrıca, oyuncu Feride Çetin, Deniz Türkali ve Ece Dizdar da filme ruhunu katanlardan. Kadın ağırlıklı bir filmden bahsediyoruz. Bu projeyi hayata geçirirken kadınların yaratıcı sürece katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Birçok kadın bir kadını arıyor. Her şey kendiliğinden oldu esasen. Bir anda herkes Mihri’nin etrafında toplanıyor. Kimmiş bu Mihri, hadi bulalım, gibi bir şey oldu. Genellikle kadınları arayan hep kadınlar. Biz özellikle kadın olsun demedik. Bulduğumuz uzmanların çoğu kadın. Mesela Kadın Eserleri Müzesi&#8217;nden konuştuğumuz Fatmagül Berktay var. Mesela animasyon bölümlerini oynayan Feriden Çetin var. Ki zaten Feride Mihri’yi biliyordu. Çok az insan biliyordu Mihri’yi o da onlardan biriydi. Bu da çok güzel bir tesadüf oldu.</p>
<p><strong>Yurtiçi ve yurtdışında Paris, Roma ve New York setleri olan bir filmin bütçe planlaması ve finansmanı hakkında nasıl kararlar alındı? Fon desteği nerelerden sağlandı?</strong></p>
<p>En dramatik kısmı bu. Berna Paris’e Gözde ile, New York’a ise tek başına gitti. Özlem’le buluştu, oradan görüntü yönetmeni bulduk. Roma’dan biz bir takım kameraman arkadaşlarımızdan ve görüntü yönetmeni arkadaşlarımızdan rica ettik. Yurtdışında çekim yapmak çok çok zor. Göründüğünden çok ufak bir paraya bitti film.</p>
<p>Film yapma sürecinde bakanlık destekleri önemli bir etken. Antalya Film Forum desteği, Antalya Film Forum Work in Progress platformu post prodüksiyon aşamasında bir destek aldık. <em>Kim Mihri</em> adlı uzun metraj belgesel projesi ile 2017 yılında, Kültür Bakanlığı Sinema Destekleme fonundan destek kazandık. 2021 yılında ise US Embassy desteğini aldık. Moon and Stars Project is web sitemizi geliştirmemiz için bizi destekledi. Çok insanın desteğini aldık. Toplamda 7-8 sene kadar sürdü, araya pandemi girdi ama dönemde müzik ve animasyon çalışmalarımız devam etti. Çekimler bitmişti serginin açılmasını 1 yıl bekledik. Sergideki o 1 günlük açılışı çekebilmek için. Mihri&#8217;nin filmini Mihri&#8217;nin sergisini koymadan yapamayacağımızı fark ettik.</p>
<p><strong>Biraz animasyondan bahsedelim isterim. Filmde dikkatimi çeken kısımlardan biri de animasyonlu bölümler oldu. Önceki söyleşilerinizden edindiğim bilgilere istinaden sizin özellikle animasyona verdiğinizi değeri biliyorum. Bu minvalde filmde animasyon kullanmayı kim istedi? Neden animasyon? Hangi animasyon tekniği kullanıldı?</strong></p>
<p>Başından beri günümüze getirmekle ilgili gibi bir fikri vardı animasyonun. Mihri yanımıza gelsin ve bizimle olsun. Mihri’nin yolculuğunun kayıp noktalarını gösterebilmek için ve Türkiye’den çıkıyor Roma’ya gidiyor, Türkiye’den çıkıp Paris’e gidiyor gibi seyirciye güzel ifade edebilmek için animasyon. Müzikli nefes alabileceğimiz noktalar animasyon.</p>
<p>Animasyon tekniği karışık bir teknik. Çekim yapıldı Feride Çetin’le. Daha sonra rotoskopi denilen kare kare üzerinden boyama ve üstüne bazı yerlerinin yine Mihri&#8217;nin aslında çizgisi gibi, gözler belirgin ama gövdesi daha gevşek şekilde çizilmiş bir animasyon. Meriç Atalar&#8217;ın çizimleri ve kalabalık ekiple tamamladık animasyon çekimlerimizi. Animasyon yönetmenimiz Berat İlk ile pek çok farklı teknikte denemeler yaptıktan sonra rotoskopi, 2D ve 3D ile karışık bir teknik kullanmanın en doğrusu olduğunu düşündük. Ortak verilmiş bir karar.</p>
<p><strong>Filmin pazarlama ve dağıtımı konusunda nasıl bir strateji izlediniz? Filmin daha fazla seyirciye ulaşması sürdürülebilirlik babında nasıl bir serüveni olacak?</strong></p>
<p>Bu tip filmler festival yolculuğu yapmaya çalışıyor. Antalya Film Festivali&#8217;nde En İyi Belgesel Film seçildik geçen sene. Bu sene de kabul edildiğimiz tüm festivallere gitmeye çalışıyoruz. Üniversitelere gidiyoruz, bazı özel gösterimlerimiz oluyor. Kurumların kadınlara yönelik etkinliklerine katılıyoruz. Bundan sonra kısa bir vizyon istiyoruz, birkaç sinemada gösterim istiyoruz. Belgesel için zaten Türkiye&#8217;de vizyon çok zor. Özel gösterimlerle yürümeye devam ederken umarım sonrasında da bir platform veya televizyonda gösterilmeyi umuyoruz.</p>
<p><strong>Gelecek projeleriniz hakkında ön bilgi alma şansım var mı?</strong></p>
<p>Mihri’nin kurmacası gündemde. Düşündüğümüz şeylerden bir tanesi. Gene Berna’nın aklında olduğunu bildiğim ama adını veremeyeceğim başka bir kadın sanatçının filmi var. Bir kurmaca bir de belgesel iki sinema projemiz var.</p>
<p><strong>Sansürle ilgili neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Zor şartlarla, ufak bütçelerle film yapmaya çalışıyoruz buna bir de sansür faktörünü eklediğimizde her şey daha çok zor hale geliyor. Başka şeyleri düşünmek ve yapamıyor olmak, yaptığımız şeyi gösteremiyor olmak gerçekten üzücü. Sansüre karşıyız. Otosansüre de karşıyız.</p>
<p><strong>Son sorum. Kadın yapımcı olmanın sektörde ne gibi zorlukları var?</strong></p>
<p>Aslında yapımcı olarak daha çok kadın var sektörde, televizyon sektöründe ise yönetmen olarak kadınlar çoğunlukta. Mobbing, taciz ve ücret eşitsizliği konuları ana başlıklar.  Biz daha çok göz önünde olduğumuz için özellikle oyuncular, yönetmenler anlamında, yapımcılar ise kamera arkasında da olsalar daha dile getirebilir pozisyonda olduğumuz için kendimizi kolay ifade edebilir, sesimizi duyurabiliriz diye düşünüyorum.</p>
<p>[1] <a href="https://documentarist.org/turkiye-panorama/kim-mihri/">https://documentarist.org/turkiye-panorama/kim-mihri/</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/kim-mihri-belgeselinin-yapimcisi-yonca-erturk-bircok-kadin-bir-kadini-ariyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Kim Mihri belgeselinin yapımcısı Yonca Ertürk: &#8220;Birçok kadın bir kadını arıyor&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/kim-mihri-belgeselinin-yapimcisi-yonca-erturk-bircok-kadin-bir-kadini-ariyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Somnur Vardar: &#8220;Boşlukta kelimesini işçiler kendi ruh durumlarını tanımlamak için kullanıyorlardı&#8221;</title>
		<link>https://lavarla.com/somnur-vardar-boslukta-kelimesini-isciler-kendi-ruh-durumlarini-tanimlamak-icin-kullaniliyorlardi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/somnur-vardar-boslukta-kelimesini-isciler-kendi-ruh-durumlarini-tanimlamak-icin-kullaniliyorlardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Oct 2023 14:20:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[Festival]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Boşlukta]]></category>
		<category><![CDATA[Somnur Vardar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=129994</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Her yıl 40’a yakın uzun, kısa ve belgesel filmi erişilebilir sinema deneyimiyle izleyicilerle buluşturan Engelsiz Filmler Festivali kapsamında Somnur Vardar ile Ankaralı sinemaseverlerle buluşan son filmi Boşlukta&#8216;yı konuştuk. &#8220;Toza ve betona teslim olmuş kenti uzaktan izleyen gözlerimiz bir şantiyede iki genç adama takılır. Mardinli atanamamış öğretmen Ferhat ile üniversite hayali kuran kuzeni Emrah, dedeleri ve babalarından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/somnur-vardar-boslukta-kelimesini-isciler-kendi-ruh-durumlarini-tanimlamak-icin-kullaniliyorlardi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Somnur Vardar: &#8220;Boşlukta kelimesini işçiler kendi ruh durumlarını tanımlamak için kullanıyorlardı&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl 40’a yakın uzun, kısa ve belgesel filmi erişilebilir sinema deneyimiyle izleyicilerle buluşturan <a href="https://engelsizfestival.com/tr" target="_blank" rel="noopener">Engelsiz Filmler Festivali</a> kapsamında Somnur Vardar ile Ankaralı sinemaseverlerle buluşan son filmi <em>Boşlukta</em>&#8216;yı konuştuk.</p>
<p>&#8220;Toza ve betona teslim olmuş kenti uzaktan izleyen gözlerimiz bir şantiyede iki genç adama takılır. Mardinli atanamamış öğretmen Ferhat ile üniversite hayali kuran kuzeni Emrah, dedeleri ve babalarından sonra ailenin üçüncü nesil erkekleri olarak inşaatlarda duvarcılık yaparlar. Daha iyi bir seçenek çıkana kadar ikisi de bu işe mecburdur. Zorlu çalışma koşulları ve gelecek kaygısıyla bunalan iki genç bu kısır döngüden çıkmanın yollarını ararken, film işçi koğuşlarındaki yaşamlara, ücretlerini alamayan işçilerin şantiye işgallerine ve büyük bir kentsel yıkıma tanıklık eder.&#8221; [1]</p>
<p>Vardar&#8217;ın yönettiği <em>Boşlukta</em>, derin insan hikayeleri ve toplumsal temasıyla etkileyici bir yapım. Son yıllarda yükselen inşaat popülasyonuna farklı bir çerçeveden bakan belgesel, insanların yaşamlarındaki boşlukları ve zorlukları ele alarak, izleyicileri düşünmeye provoke ediyor. Vardar&#8217;ın yönetmenlik becerisi, karakterlere yakınlaşma yeteneği ve görsel anlatımı sayesinde <em>Boşlukta</em> izleyicilerin duygu ve düşünce dünyalarına dokunuyor.</p>
<p>Film, Engelsiz Filmler Festivali’nin ruhuna da uygun bir şekilde, toplumda sıkça görmezden gelinen veya göz ardı edilen kesimlere odaklanarak onların sesini duyuruyor.</p>
<figure id="attachment_129996" aria-describedby="caption-attachment-129996" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-129996 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2023/10/serhat-satir.jpg" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/serhat-satir.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/serhat-satir-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/serhat-satir-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/serhat-satir-800x534.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-129996" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Serhat Şatır</figcaption></figure>
<p><strong>Filmi izlerken aklıma Gezi Parkı’ndaki duvar yazısı geldi: &#8220;İnşaat Ya Resulullah.&#8221; Siz evinizde uzaktaki inşaatı izlerken, aklınıza ardı arkası kesilmeyen bu beton çılgınlığı ile ilgili bir gün bir belgesel çekeceğinizi düşünür müydünüz? Sizi buna iten neydi, nasıl başladı bu hikaye?</strong></p>
<p>2016 yılında annemin demans atakları başladı. Onun Kadıköy’deki evinde kız kardeşimle dönüşümlü olarak kalmaya başladık. Ve tam o dönemde çok yoğun bir yıkım ve inşaat faaliyeti vardı o bölgede.  İnşaatın yakınlığı nedeniyle en azından kendi semtimizde bu süreci kayda geçireyim, belki ileride bir şey yaparım diye düşünüyordum. Bu inşaat çılgınlığını izlerken bir belgeselci olarak bunu çekmemek olmaz dedim açıkçası. Etrafınızda bir hikaye varsa belgeselci refleksiyle onu çekersiniz. Sonra bir filme dönüşür ya da filme dönüştürmek isteyen bir arkadaşınız varsa, o kaydı meslektaşınızla paylaşırsınız. Bir süre sonra çekim olsun, kayıt olsun, çekerken bir hikaye görürsünüz. Benim için de işçilerdi o hikaye. Kentten kopuk değil ama. Bütün o yıkımın içerisinde kentin dönüşümüyle beraber bütünsel bir hikaye olarak düşündüm. Ve çekmeye başladım.</p>
<p><strong>Her iki tarafta bir kayıp söz konusu, hem bir insan için hem bir şehir için. Öncelikle annenizin hatırlayamadığı tüm anlar için samimiyetimle çok üzgünüm. Zor bir süreç. Sanki anneniz bir şeyleri unutmaya başlarken bir taraftan da şehirde kendini siluetini, kim olduğunu, nasıl göründüğünü, hafızasını yavaş yavaş kaybetmeye başlamasıyla ilgili anneniz ve şehirle ortak bir bağ kurup mu kurguladınız belgeselinizi?</strong></p>
<p>Kentte bir hafıza kaybı vardı. Öyle bir zamandı ki öncesinde her yerde bombalar patlıyor, KHK’ler oluyor. Sonrasında 15 Temmuz. Zor bir dönemdi, kaygının yoğun olduğu bir dönemdi. Elbette ki ev içinde annemin hafızasını yavaş yavaş yitiriyor olması ve dışarıda kentin hafızasını yitiriyor olması eş zamanlı bir kaybı yaşatıyordu. Annem hep şunu derdi: “Yedinci katta oturuyorum fakat gökyüzünü göremiyorum, bildiğiniz bir ağaç, her sabah gördüğünüz o ağaç artık yok.” Bunlar olmazsa semtinize anılarınıza hayatınıza nasıl bağlanabilirsiniz ki? İşçilerin halleri, tavırları, duruşları, yorgunlukları çok etkileyiciydi. Onlara odaklandım ve sinematik bir bağ kurdum.</p>
<p><strong>Bir kule vincin sepetinden sarkan sicimlerin boşlukta sallanan görüntüsüyle başlıyor film. Boşlukta sallanan sicimleri metaforlaştırıp hikayesini anlattığınız karakterlerin gerçek öyküleriyle nasıl kesişti yolunuz? Filmin isminin &#8220;Boşlukta&#8221; olması bu yüzden mi?</strong></p>
<p>Boşlukta kelimesini birbirlerini hiç tanımayan, farklı şantiyelerde çalışan işçiler kendi ruh durumlarını tanımlamak için kullanıyorlardı. Rüyalarında bir boşlukta sallandıklarını hissettiklerini anlatıyorlardı. İkincisi biz de ülke olarak boşluk ve kaygı içerisindeydik. Etrafı boş bir vince tırmanırken her an bir boşluğa düşme riskiyle yaşıyorlar.  O sicimlerde temelsizlik, güvensizlik, ayağınızın sağlam yere basamama halini, her an bir rüzgara kapılma halini anlatıyor.  Ekranda gördüğümüz o kare bir şey anlatmak istiyor, her gün camı açıp baktığımız yerde belki bir ağaç vardı ama şimdi vinç ve ondan sallanan zincirler var.</p>
<p><strong>Çekim süreci nasıl geçti? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız ve işin içinden çıkamadığınız, sizin de boşluğa düştüğünüz anlar oldu mu?</strong></p>
<p>Sondan başlayayım, benim de boşluğa düştüğüm zamanlar oldu. Kurgusu kolay bir film değil. Karakterlerin de boşluğa düştüğü anlar oldu. Emrah iki kere köyüne gitti. O gittiğinde çekimler durdu. Ama biz başka karakterlerle de şantiye işgalleri vs. onları çektik. Ama bazen Emrah’ın da benim de çekim yapmak içimizden gelmedi. Öyle zamanlarda oldu. Psikolojik olarak onu da aşmamız gerekiyordu. Bazen durmak gerekiyordu. Karakterleri seçerken öncelikle erişim önemli. Ferhat ve Emrah’la inşaat sendikası aracılığıyla tanıştım. Karakterlerin kendilerini iyi ifade ediyor olmaları da önemli. Bu filmi çekmek istiyorlardı onlar da. Bir vakarları vardı. Ben onlarla ilk tanıştığımda, uzaktan gördüğümde sinematografik karakterleri kendini belli ediyordu. Mağrur ve mütevazi duruşları var. Kendilerine saygıları olan, hayattan beklentileri olan… Suskun duruşlarında bile hayata bir itirazları var, onu okuyabiliyorsunuz.</p>
<p><strong>Her şeyin sınıfsal olduğu bu dünyada sınıf farkını asgari düzeye çekip karakterlerle nasıl bağ kurup ilerlediniz?</strong></p>
<p>Bir düzlemde birleştiğiniz zaman sınıf olmuyor. Hala görüşüyoruz, bir iletişim halindeyiz. Eğitim durumları bana yakın ve aynı olan pek çok arkadaşımla Ferhat’la konuştuğum kadar konuşamadığım derin mevzular var. Ferhat’tan öğrendiğim çok şey var.</p>
<p><strong>İzlemesi aşırı keyifli gelen o devasa makinaların yaptığı dev gökdelenlerin arkasında gizlenemez bir emeğin gücü olan, insanı yok sayan bir sistemde işçi ölümleri hakkında neler söylemek istersiniz? Arkadaşını, eşini, dostunu, babasını, oğlunu kaybeden insanlarla karşılaşmak sizi nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Emrah ve Ferhat sendikaya yüksekten düşme sonucu bir arkadaşlarını kaybettikleri için gelmişlerdi. İnşaat sektöründe inşaat firmaları ölümleri göze alıyorlar maalesef. Çünkü önlemleri almak pahalıya geliyor. Ölen bir işçinin ailesine tazminat ödemek daha kolay. Sendikalaşma olmadıkça iş cinayetlerinin önüne geçmek çok zor.</p>
<p><strong>Benim babam da siyasi nedenlerden ötürü sınıf öğretmenliğinden ayrılma bir inşaat işçisiydi, kalfasıydı, ustasıydı.  O yüzden film bana hiç uzak gelmedi. Hatta o şarkıda diyor ya “hayat bazen öyle insafsız ki, küçük bir boşluğundan yakalar, hissettirmez en zayıf anında, seni ta yüreğinden yaralar…&#8221;  Film beni o küçük boşluğumdan yakaladı. Babam yıllarca inşaatta çalışmış olmanın zorluklarıyla mücadele etti. Burada aslında sadece çalışan değil ailesi de farklı zorlukları paylaşıyor. Ben bir inşaat işçisinin ailesinin ne gibi zorluklar yaşadığını bizzat yaşayarak tecrübe etmiş biriyim. Misal &#8220;daha yevmiyemi almadım kızım şimdi onu alamayız ama alacağım&#8221; sözü benim hala kulaklarımda. Peki siz bu süreçte Emrah ve Ferhat&#8217;ın yaşadığı ne gibi zorluklara veya sorunlara şahit oldunuz?</strong></p>
<p>Aaa öyle mi? Babanız da gelseydi keşke!</p>
<p><strong>Babam maalesef artık hayatta değil&#8230;</strong></p>
<p>Başınız sağ olsun, üzüldüm. Boşluğa düşmemin sebebi belki de buydu. Sizin de dediğiniz o boşluğa ben de düştüm. Bir şey yapamamanın çaresizliğini hissettim. Ve onların içerisine girince kendimi aşırı burjuva hissettim. Bu insanların hepsi akıllı, derya, düzgün, yaşam görüşü olan insanlar ve nereye itilmişler? Paralarını alamıyorlar. Çok ağır koşullarda yaşıyorlar, sağlıklarını, yaşamlarını tehlikeye atıyorlar. Bazıları yaşamlarını yitiriyor. O arada havaalanı eylemleri oldu bir sürü sendikacı, işçi gözaltına alındı. Ya bu insanlar neyin kavgasını veriyorlar ben ne yapıyorum, film yapmak ne ki? Düştüğüm boşluk oydu.</p>
<p><strong>Siz de bu filmleri yaparak bizlere gösteriyorsunuz, bir farkındalık yaratıyorsunuz.</strong></p>
<p>Evet, tabi. Bir kriz yaşadım orada. O dönemde birkaç ay filme dokunmadım ama.</p>
<p><strong>Filmde işçilerin çoğunun Kürt olduğunu görüyoruz. Bu bir kadermiş gibi. Kürtlerin kendilerinin de gülerek imalı şekilde sordukları “bizleri ya seçimde ya da bir buzdolabı taşınacaksa veyahut bir yere sıva yapılacaksa hatırlıyorsunuz” trajikomik söyleminden yola çıkarak sormak isterim. Kimlikle ilgili bir sorun yaşarım diye bir kaygınız oldu mu? Örneğin neden özellikle Kürt inşaat işçileri seçilmiş gibi bir soru geleceğinden korkuyor muydunuz?</strong></p>
<p>Yok, hayır hayır. Öyle bir kaygım olmadı. Korkmadım da. İlk şantiyeye gittiğimizde Kürtçe konuşuluyordu. Ben girememiştim şantiyeye. Kameraman girdi. Nezaketen bizim için Türkçe konuştular sağ olsunlar. Hatta şey dedim, ne dilde konuşuyorsanız o. Bizim varlığımız bir şeyi değiştirmesin. Sektörde Kürt işçiler arasında sendikalaşma daha yoğun olduğu için karşıma Kürt işçiler çıkacağını biliyordum elbette. Bir eşyanın tabiatı gibi bu! (Gülüyor)</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de sosyal ve sınıfsal hiyerarşinin daha da belirginleşmesinde rol oynayan TOKİ hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>TOKİ hakkımdaki tüm fikirlerim tamamını filmde açıkça bulabilirsiniz. (Gülüyor)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-129998 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2023/10/somnur_vardar_boslukta_filmi.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/somnur_vardar_boslukta_filmi.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/somnur_vardar_boslukta_filmi-300x206.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2023/10/somnur_vardar_boslukta_filmi-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><strong>Sinema tam bir ekip işi. Siz filmlerinizde çalıştığınız ekibi nasıl belirliyorsunuz, beraber çalışırken nelere dikkat ediyorsunuz? Mesela filmlerinizin kurgusunu siz mi yapıyorsunuz, yapmıyorsanız kurgucunuz ile nasıl bir iletişim halindesiniz?</strong></p>
<p>Belgeselcilerin zaten kendileri malzemeleriyle hemhal olmak zorundalar. Yani kendi filmini bir yere kadar kurgulayabiliyorlar. Bence belgeselci kendi filmini tek başına bitirmemeli. Çünkü görüntüden çok yoruluyorsunuz. Ben Eytan İpeker’le çalıştım. Çok mutluyum. Bu ekiple, tanıştığım herkesle tekrar film yapmak istiyorum. Görüntü yönetmenim Sedat Şahin’in başka bir filmini kurgulamıştım. Yeni bir projeye başladık beraber, çok iyi anlaşıyoruz, iyi bir ikiliyiz. Filmi bir kurgucuyla bitireceğimi biliyordum. Listenin başına Eytan’ı koymuştum. Filmin kaba kurgusunu gören herkes Eytan’ı önermişti. Diğer ekipteki arkadaşlarla -müziği, sesi, rengi yapan arkadaşlarla- da çalışmaktan mutluyum. Bazı yaratıcı ekiplerin bazı tür filmlere refleksi iyidir. Bu ekibin de bu filme iyiydi.</p>
<p><strong>Sinema çok maliyetli bir sanat dalı. Filmlerinizi çekerken fon desteği alıyor musunuz? Kültür bakanlığına hiç başvurdunuz mu? Genel olarak ekonomik sorunları nasıl hallettiniz?</strong></p>
<p>Kültür Bakanlığı’na başvurdum ama reddedildi bu proje. Yeni film fonundan hem yapım aşaması hem geliştirme desteği önemliydi. Sonra Antalya Film Forum’dan Ses Tasarım Ödülü aldım ve Postbıyık’la çalıştım. O da çok önemli bir katkıydı filme. Avrupa Birliği Sivil Düşün inisiyatifinden aldığımız destekle filmi bitirdik.</p>
<p>Ama bu normal değil. Normalin çok altında bir bütçeyle bitti film. İnanmazlar zaten ne kadar az bir fon ile yapıldığına. Ama yapılıyor. İman gücü ile yapılıyor (Gülüyor). Şaka bir yana böyle olmamalı, bu böyle iyi, yaparız denilmemeli. Böyle olmamalı.</p>
<p><strong>Türkiye’deki film festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz? 10 sene öncesine göre bir gelişme var mı? Sizin takip ettiğiniz festivaller oluyor mu? Festivallerin daha kalıcı olması ve seslerinin duyulması için sizce neler yapılmalı? Sansürler o filmi daha mı popüler kılıyor mesela?</strong></p>
<p>Mesela 10 sene önce Engelsiz Filmler Festivali yoktu. Şunu gördünüz mü? (Kataloğu göstererek) Braille alfabesi ile de basılmış bir katalog. Braille alfabesiyle basılmış kendi filmimi görmek, o kadar mutlu oldum ki.</p>
<p>İstanbul Film Festivali’nde sinemayı sevdim, beni o yetiştirmiştir. Takip ettiğim bir festivaldir. Documentarist biz belgeselciler için çok çok önemli bir festivaldir. Bu sene yapılan Ayvalık Film Festivali, sonra Ankara’nın Uçan Süpürge Film festivali takip ettiklerim arasında. Ama festivaller istediğimiz düzeyde değil gerçekten. Daha fazla seyirci olması gerek, bunun için daha iyi fonlanmaları da önemli. Sansür için bugün bunu yaşamamamız gerekiyordu. (Antalya Altın portakal film festivalindeki sansürü kastederek) Bu sefer sinemacılar doğru refleksi gösterdiler ve çekildiler. O festivalin o filmle gerçekleşmesi iyi bir itki olabilirdi, iyi bir diretme olabilirdi. Hep iktidarı suçluyoruz sansürler için ama muhalefet partisi de direnç göstermedi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve belediyeyi elinde tutan CHP de direnç göstermediler. Bu da bizim yanılgımız olsun, muhalefette olduğu zaman da gene sansür oluyormuş.</p>
<p><strong>Gelecekte farklı belgesel projeleri düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse hangi konulara ilgi duyuyorsunuz?</strong></p>
<p>Görüntü yönetmenim Sedat’la bir proje üstüne çalışıyoruz. Yine kent ekolojisi üzerine olacak.</p>
<p><strong>İşçi sınıfını anlatan özellikle sevdiğiniz veya önermek istediğiniz bir film var mı?</strong></p>
<p>Ken Loach’un bütün filmleri. Çok çok sevdiğim bir yönetmen.</p>
<p><strong>Ayrıca ekleyeceğiniz başka bir şey var mı?</strong></p>
<p>Çok teşekkür ediyorum, güzel bir sohbetti.</p>
<p>&#8211;</p>
<p>Somnur Vardar Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü&#8217;nde lisans, New York New School For Research-Media Studies programında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Haber kanalı NTV’de sosyal ve politik tarih, şehircilik ve güncel politik konular üzerine çok sayıda belgeselin metin yazarlığını, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendi. 2000 yılından bu yana uluslararası kurumlar (BBC, SKY News, ARTE, CBC vs.) için bağımsız araştırmacı ve prodüktör olarak çalışıyor. Yeditepe Üniversitesi Sinema ve Televizyon yüksek lisans programında iki dönem boyunca Belgesel Sinema Tarihi dersleri verdi. Emory Üniversitesi’nden Prof. Abdullah-i An’Naim danışmanlığında yaptığı “İstanbul’da Dinler arası Evlilikler” başlıklı araştırma çalışması İngilizce olarak yayımlandı. Yerli ve uluslararası sivil toplum örgütleri ile kadın hakları konusunda projelerde çalışıyor ve yayınlar hazırlıyor.</p>
<h4>Kaynaklar</h4>
<p>[1] 42. İstanbul Film Festivali, İKSV, https://film.iksv.org/tr/kirkikinci-istanbul-film-festivali-2023/boslukta</p>
<p><a href="https://lavarla.com/somnur-vardar-boslukta-kelimesini-isciler-kendi-ruh-durumlarini-tanimlamak-icin-kullaniliyorlardi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Somnur Vardar: &#8220;Boşlukta kelimesini işçiler kendi ruh durumlarını tanımlamak için kullanıyorlardı&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/somnur-vardar-boslukta-kelimesini-isciler-kendi-ruh-durumlarini-tanimlamak-icin-kullaniliyorlardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimar Sinan&#8217;ın Ankara&#8217;daki izleri</title>
		<link>https://lavarla.com/mimar-sinanin-ankaradaki-izleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Jul 2023 07:26:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Cenabi Ahmet Paşa Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Sinan Anıtı]]></category>
		<category><![CDATA[Mimar Sinan ve Ankara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=136742</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Geçtiğimiz ekim ayında Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında birkaç geziye katıldım. Kültür Bakanlığı’nın düzenlendiği, fikrini güzel bulduğum etkinliğin, organizasyonu bir hayli iletişimsiz ve bilgi içeriği yetersiz gezilerdi. Gene de Ankara için şehri, şehirde yaşayanlara tanıtan bu tür gezileri önemli buluyorum. Bakanlığın görevlendirdiği, ismini enteresan bulduğum soyadını hatırlamadığım “Betigün” adlı rehberimizle Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi önünden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mimar-sinanin-ankaradaki-izleri/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mimar Sinan&#8217;ın Ankara&#8217;daki izleri&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ekim ayında Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında birkaç geziye katıldım. Kültür Bakanlığı’nın düzenlendiği, fikrini güzel bulduğum etkinliğin, organizasyonu bir hayli iletişimsiz ve bilgi içeriği yetersiz gezilerdi. Gene de Ankara için şehri, şehirde yaşayanlara tanıtan bu tür gezileri önemli buluyorum. Bakanlığın görevlendirdiği, ismini enteresan bulduğum soyadını hatırlamadığım “Betigün” adlı rehberimizle Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi önünden başlayarak Ulus’u gezdik.</p>
<p>DTCF önünde durup kısaca binadan bahsettik. Buna istinaden merak ettiğim için binayla ilgili birkaç okuma yaptım. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin adını Atatürk koymuş. Ulusal bilincin gelişmesi, Türk dili, tarihi ve kültürünün derince araştırılması amacıyla 1935 yılında Resmi Gazete’de yayımlanan kuruluş yasası ile fakülte kabul edilmiş. 1937 yılında Alman <a href="https://www.lavarla.com/bruno-j-f-tauttan-bir-ankara-senfonisi/" target="_blank" rel="noopener">Bruno Taut</a> tarafından planı çizilmiş. Taut, DTCF dışında Ankara Atatürk Lisesi, Trabzon Fen Lisesi ve Cebeci Ortaokulu’nun da mimarı. Yahudi olmasının yanı sıra sosyalist kimliğinden ötürü Hitler tarafından ülkesinden sınır dışı edilmiş bir mimar. Önce Sovyetler’e, sonra Japonya’ya sığınan Taut, mimarlık yapma olanağına kavuşacağı için sevinçle Türkiye’ye gelmiş. Hatta Japonya’da hazırladığı <em>Mimarlık Bilgisi </em>adlı kitabının ilk baskısı Türkçedir. Almanca baskısının alt başlığı ise sosyalist bir mimarın bakış açısındandır. Taut’un Atatürk’e özel bir sevgisi olduğu anlatılır. Hatta Atatürk vefat ettiğinde geçici katafalkını tasarlamış lakin sonra kendisi de rahatsızlanıp vefat etmiş. Benim de yeni öğrendiğim başka bir bilgi ise İstanbul Edirnekapı Şehitliği’ne kabul edilip gömülen tek gayrimüslim imiş. Şehitliğe gömülmesine neden izin verildiği ile ilgili İlber Ortaylı, Taut’un Türkiye’nin hizmetinde çalışan özel bir mimar olduğunu ve bu nedenle şehitliğe defnedildiğini söylüyor. Atatürk’ün katafalkını yapmak için gece gündüz ter içinde çalışan Taut, Atatürk’ten kısa süre sonra zatürre sebebiyle hayatını kaybetmiş.</p>
<p>DTCF binasının mimarisi Ankara’nın imar planını gerçekleştiren Hermann Jansen tarafından eleştirilen ve karşı çıkılan bir planmış ama ona rağmen uygulanmış. Bina, birkaç sene önce Ali Nesin tarafından da eleştirilmişti. Bu binanın bahçesindeki bir heykelden ve heykeli yapılan kişinin Ankara’da yapmış olduğu tek eserinden bahsedeceğim.</p>
<p>Taut’un Mimar Sinan hayranı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakültenin bahçesinde Mimar Sinan anıtını görünce de acaba bir bağlantı var mı, diye düşünmeden edemedim.</p>
<h2><strong>Neden burada bir Sinan anıtı var? </strong></h2>
<p>1956 yılında Türkiye Emlak ve Kredi Bankası tarafından heykeltıraş Hüseyin Anka Özkan&#8217;a yaptırılan heykelin ağırlığı 7 ton, yüksekliği 4 metre 30 santim. Mermer tabanın ön yüzünde &#8220;Mimar Koca Sinan 1490-1588 Türkiye Emlak Kredi Bankasının ilim ve sanat camiasına armağanıdır&#8221; oyma yazısı bulunuyor. Edirne doğumlu Hüseyin Anka Özkan, 1944 yılında 35 yaşındayken, “Mimar Sinan” adına yapılması düşünülen anıt heykel yarışmasına katılmış ve kazanmış. Tanaltay’ın Hüseyin Anka’nın ağzından aktardığı “Ben eserimin içindeyim, eğer eseri görebiliyorlarsa, ben onun içindeyim. Beni tanısalar, tanımasalar ne olacak? Ben eserimin bulunduğu her yerdeyim,” sözü, belki de Sinan heykeliyle kazandığı zaferin sanatçıya kazandırdığı tecrübenin ifadesi. (1999: s.20)</p>
<p>Bu heykelin yapılması ise Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün vasiyeti.</p>
<p>“Bir milletin asırlar içinde varlığını kökleştiren eserler, maddeye şekil veren milli bir üslubun hakim olduğu zamanlardan geriye kalanlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ’Dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hakkı, hürriyet ve istiklali, malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir,’ sözü de bu gerçeği ifade etmektedir. Medeni milletler yaşadıkları coğrafyalarda medeni eserler vücuda getirmişlerdir. Bu eserlere varis olan nesiller ise hem bu eserleri korumaya hem de yapanları her fırsatta anmaya ve hatıralarını yaşatmaya mecburdurlar.” (İnan, 1968: s.63)</p>
<p>29 Temmuz 1935 tarihli Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu Kararı, Prof. Dr. A. Afet İnan’a “Tarih ve medeniyetin ilmi bir surette tetkik edilmesi” bağlamına ithafen Mimar Sinan hakkında müstakil ve büyük bir edebi eser hazırlanması gerekliliğini dile getirmiştir.</p>
<p>16. yüzyılda üç kıtaya yayılan topraklarıyla siyasal bakımdan altın çağına ulaşan Osmanlı İmparatorluğu, kendi bünyesi içerisinden dünya çapında bir mimar çıkarmıştı. Sanat tarihi açısından değerlendirildiğinde o çağın en ünlü Rönesans mimarlarıyla boy ölçüşebilecek bu mimar İstanbul ve Edirne’yi taçlandıran Süleymaniye ve Selimiye camilerinin yaratıcısı Mimar Sinan’dı. (Kuran, 1968:21)</p>
<p>“Taş ülkesi Kapadokya’dan, Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nden devşirilen Sinan bin Abdülmennan Türk yurduna, idealinde tasarladığı, en büyük mimari eserleri bina ederek hediye etmiştir. Sinan’ın şahsında, bütün bir asrın mimarlığını ve yapıcılığını görmek mümkündür. Devrinin yaratıcı bir sanatkar dehası olan Sinan’ı dünya mimari eserlerinin varisi ve kendi asrının Türk kudreti ve yapıcılığının da bir sembolü olarak görmek gerekmektedir.” (Sözen, 2000:476)</p>
<p>“Mimar Sinan adına oluşturulacak eserle ilgili araştırmaların yoğun olarak devam ettiği sene, Atatürk’ün de bizzat bulunduğu ortamlarda, Sinan’ın adına yaptırılacak anıt heykelle ilgili görüşlerde bulunulmuş, 2 Ağustos 1935 akşamı Florya’da, Mimar Sinan’a bugünkü neslin bir şükran ifadesi olmak üzere heykelinin yapılması gerektiği fikri vurgulanmıştır. Yapılacak bu anıt heykelin dikilmesi gereken yerle ilgili olarak, İstanbul başta olmak üzere başkent Ankara’da çeşitli meydanlar üzerinde fikir beyan edilmiştir. Tüm bu görüşlerin neticesinde Atatürk, 2 Ağustos 1935 saat 22.50’de, Türk Tarihi Araştırma Kurumu’na hitaben ’Sinan’ın heykelini yapınız,’ diye yazarak imzasını atmıştır.” (İnan, 1968:67)</p>
<p>“Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Tarih Kurumu, Sinan’ın heykeli için bir yarışma düzenlemiş ve Milli Eğitim Bakanlığı ile bağlantıya geçmiştir. Ancak yarışma neticesinde Sinan için beklenileni karşılayabilen bir eser olmadığından bu proje ertelenmek zorunda kalmıştır. Bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilecek anıt heykel için 1945 yılına kadar birtakım girişimler devam etmişse de beklentiler tam anlamıyla karşılanamamıştır.”</p>
<p>Tarihler Haziran 1954’ü gösterdiğinde Atatürk’ün vasiyeti niteliğindeki el yazısı, Türkiye Emlak Kredi Bankası tarafından hayata geçirilmiş ve heykeltıraş Hüseyin Anka Özkan’a bu anlamlı görev, düzenlenen yarışmanın neticesinde verilmiş.</p>
<p>Rehberimizin anlatımına göre Türk Tarih Kurumu’nun yeri olmadığı için DTCF yakınlığından mütevellit fakültenin bahçesi uygun görülüp, heykel buraya dikilmiş. Konuyla ilgili dikkatimi çeken diğer husus da Mimar Sinan’ın 88 yıldır bulunamayan kafatasının DTCF antropoloji laboratuvarlarında saklandığı rivayeti.</p>
<p>1930&#8217;lu yıllardaki Türklük tartışmaları nedeniyle 1935 yılında Sinan&#8217;ın başı, türbesindeki mezarından çıkarıldı. Amacın bilimsel olduğu iddia edildi. &#8220;Bu deha, olsa olsa bir Türk&#8217;tür&#8221; denildi ve kafatası şeklinin &#8220;brakisefal&#8221; kriterini taşıyıp taşımadığına bakıldı.</p>
<p>Nedir bu brakisefal?</p>
<p>Kafatası ölçümü, kafatası kemiklerinin uzunluklarının ölçümüne dayanan bir teknik. Kafatası kemiklerinin ölçüldüğü bu yöntem, 20’nci yüzyılın başlarında antropologlar tarafından insan popülasyonlarını kategorilendirmek için kullanıldı. Geniş ve kısa kafataslarına “brakisefal” deniyor; bu kategoriye Türkler, Moğollar, Andaman ve Nikobar adaları (Bengal Körfezinde bulunan takımadalar ve Hindistan Birliği&#8217;nin eyaleti) yerlileri dahil. Bu yöntem kullanılarak Mimar Sinan&#8217;ın Türk olup olmadığına bakılmak isteniyor ancak kafatası endeksine dayalı bir sınıflandırma, insan ırklarının belirlenmesi için temel oluşturmuyor. Dünya halkları tarih boyunca birbirleriyle karışarak geliştiği için ırk tasnifinin nesnel ölçütlere bağlanma çabası bilimsel bir yöntem değil.</p>
<h2><strong>Mimar Sinan Türk müydü, yoksa Ermeni veya Rum muydu?</strong></h2>
<p>Sinan bir devşirme olduğundan Türk olmama ihtimali yüksek. Kayseri&#8217;nin Agrianos (bugün Ağırnas) köyünde Ermeni, Rum ya da Hristiyan Türk olarak doğdu. &#8220;Gebran&#8221; olarak nitelenen, Kapadokya&#8217;da yerleşik Şaman inançlı Türk topluluğuna mensup olabileceği de düşünülüyor. Düşünülüyor diyorum zira direkt bu konuyla ilgili bir kaynak yok. Zaten Mimar Sinan’a ait, yaşadığı dönemden yazılı kaynak neredeyse yok. Osmanlı&#8217;da ahrir defterlerinde (Osmanlı maliyesinde vergiye esas olan insan ve mal varlığını tespit etmek için yapılan sayımların kaydedildiği defterlerin adı) Hıristiyan gruplar çoğu kez ayrı olarak “gebran” başlığı ile kaydedilmiş. “Gavur, gûr” olarak da sonradan kullanılacak olan “gebr” kelimesi aslında kafir kelimesinin bir ifadesi (Ş. Sami, 1317: 1142; M. Naci,1987: 614). Yerleşik Şaman inançlı Türk topluluklarına ait araştırmalarımda Nevşehir-Kayseri rotasında “gebran” olarak nitelenen gayrimüslimlerden biri olan Sinan’ın, Selim tarafından bu sebepten -yani kimliğinden ötürü- devşirildiği belirtilmiş. Konuya istinaden <em>#tarih Dergi</em>’de tarihçi Necdet Sakaoğlu da bu husustan aynı şekilde bahsediyor.</p>
<p>Sinan, Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul&#8217;a gelmiş ve Yeniçeri Ocağı&#8217;na alınmıştı.</p>
<p>Brakisefalin bir Türklük işareti sanıldığı yıllarda, bazı şehirlerdeki mezarlar kazılarak 1.040 adet kafatası Ankara&#8217;ya götürüldü (Bazı tarihçiler on binlerce olduğunu iddia ediyor). Türk Tarih Kurumu Başkanı Hasan Cemil Çambel, TTK Başkan Yardımcısı Afet İnan ve TTK üyelerinden Şevket Aziz Kansu, Sinan&#8217;ın Süleymaniye&#8217;deki mezarından çıkarılan kafatasını, ölçüm yapılması için antropologlara götürdü.</p>
<p>Sinan’ın Türk, Ermeni veya Rum olması onun değerini ne artıracak ne de azaltacaktı ancak yine de mezarı açıldı. Ölçüm sonrasında gazetelere haber verildi ve Mimar Sinan&#8217;ın &#8220;Türk&#8221; olduğu iddia edildi. Gazetelerdeki ifadelerin çoğunda büyük puntolarla aşırı milliyetçi ifadeler kullanıldı.</p>
<p>Örneğin, <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin 5 Ağustos 1935 tarihli sayısında, birinci sayfadan verilen haber şöyleydi: “Dahi Sanatkar Mimar Sinan’ın Kafası Mezarından Çıkarıldı. Süleymaniye’de büyük Türk mimarı Sinan’ın mezarında araştırmalar yapılmış, Mimar Sinan’ın kafatası çıkarılmıştır. Koca Mimar’ın kafatası sağlam ve bozulmamış olarak bulunmuştur. Koca dâhinin kafatası üzerinde yapılan tetkikat, büyük Mimar’ın yalnız kültür itibarıyla değil, ırk noktasından da Türk olduğunu göstermiştir. Türkler ırk itibariyle Brakisefal, yani yassı yuvarlak kafalıdır. Mimar Sinan’ın kafatasının muayenesinde bu büyük başın da Brakisefal olduğu meydana çıkmıştır. Mimar Sinan’ın kafatası Antropoloji Müzesi’nde muhafaza edilecektir,” haberi yapıldı.</p>
<p>Bu iddia kısa sürede gazete köşelerinden dergi sayfalarına, televizyon programlarına, sanal ortama sıçrayarak alabildiğine yayıldı. “Kafatası ölçümü” toplumun belleğinde Hitler Almanya’sı, kafatasçı ırkçılık, soykırımcılık, faşizm olgularını çağrıştırdığından büyük bir yankı uyandırdı. Birçok tarihçi tarafından da dile getirilen bu iddiayı, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın başkan yardımcısı olduğu Türk Tarihi Araştırma Kurumu, yapılan bir resmi açıklamayla derhal yalanladı.</p>
<p>06.08.1935 tarihli gazetelerde yayımlanan açıklamada; Mimar Sinan’ın mezarının küçük bir bölümünün 1 Ağustos 1935 günü Türk Tarihi Araştırma Kurumu’nun seçtiği bir kurul önünde, büyük bir özenle açıldığı, yapılan incelemede iskeletin büyük bir bölümünün çok bozulmuş durumda bulunduğu ve mezarın yine aynı kurul önünde kapandığı, yapının toprak altında ve üstünde kalan bölümlerinin mimari açıdan incelenmek üzere ölçülerinin alındığı duyuruldu. Mimar Sinan’ın kafatası ölçülerek Türk ırkından (Brakisefal) olduğunun saptandığına ilişkin haberler, bu duyuruyla resmen yalanlandı.”</p>
<p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ayla Sevim Erol ise kayıp kafatasının kendilerinde olmadığını belirterek, “1987’den bu yana üniversite bünyesindeyim. Ne öğrenciliğim ne de hocalığım dönemimde Sinan’ın kafatasını gördüm. Benden önceki dönemi hiç bilmiyorum. Sinan’ın kafatasıyla ilgili yıllar önce okuduğum bir makalede TTK görevlilerinin yeniden mezara gömdüğü yazılıydı. Sinan’ın kafatası bizim bölümde olsa haberim olurdu. Böylesi değerli bir insanın kafatası sağa sola atılır mı? Eski hocalarımıza sorduğumda kesinlikle bizde olmadığını söylediler. Sinan’ın kafatasıyla ilgili 2012’de dekanlıktan gelen bir yazı vardı. Cevaben bizde olmadığını ilettik. Yıllardır bizim bölümde olduğu söylenir ancak maalesef bizim bünyemizde değil,” dedi. (Mülayim, S. 2013 S:86 Sinan Bin Abdülmennan)</p>
<p>Kafatası DTCF’de olduğu iddia edilen Sinan’ın heykeli hala fakültenin bahçesinde tüm ihtişamıyla duruyor. Bulvar üzerindeki bu binanın önünden geçerken demir parmaklılar arasından heykeli görebilirsiniz ya da girişteki güvenlikten rica ettiğiniz takdirde yakından inceleme imkanınız olabilir.</p>
<h2><strong>Mimar Sinan’ın Ankara’daki tek eseri</strong></h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-128252 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG_20221018_125018-scaled-e1688835010868-870x1024.jpg" alt="" width="870" height="1024" /></p>
<p>Halk arasında Yeni Cami olarak bilinen Cenabi Ahmet Paşa Cami, Osmanlı mimarisinin önemli ismi Mimar Sinan&#8217;ın başkent Ankara&#8217;ya inşa ettiği tek eseri olma özelliğini taşıyor. Cenab Ahmet Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri ve Anadolu Beylerbeyi. Adını taşıyan cami Ulucanlar Caddesi’nde bulunuyor. Güzel ve sakin bir avlusu var. 1565 yılında Cenabi Ahmet Paşa’nın ölümünden sonra yaptırılan cami, aynı zamanda Ankara&#8217;nın en eski camilerinden biri. Caminin avlusunda Cenabi Ahmet Paşa türbesi, Azimi türbesi ve Osmanlı mezarlığı yer alıyor. Cami, 1883, 1887 ve 1940 yıllarında onarım görmüş.</p>
<p>Ankara taşı ile yapılmış cami, kare bir alan üzerinde merkezi ve tek kubbesi ile klasik Osmanlı tarzını yansıtıyor. Mimar Sinan eserlerine aşinaysanız ilk bakışta bu caminin de bir Sinan eseri olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. İçeride mükemmel bir akustik var ki Mimar Sinan eserlerinden bilinir, bir noktadan okunan ezanın sesi, farklı bir noktadan aynı ses tonundan duyulabiliyor. Bir külliye şeklinde tasarlanan yapının içerisinde bir Mevlevihane ve hamam da varmış ama günümüze ulaşmamış. Son cemaat yeri dört mermer sütunun taşıdığı üç kubbe ile örtülü. Ortadaki kubbe biraz daha büyükçe, ikisi ise kısmen küçük. Beyaz mermerden yapılan mihrabı, minberi ve giriş kapısı oldukça sade. Caminin sivri kemerli 32 penceresi, kubbenin oturduğu kasnak etrafında da 16 penceresi mevcut. En süslü kısmı bu kalem işi bezemeler. Mihrabın hemen yanındaki halıyı hafifçe kaldırıp kontrol ettiğinizde zeminin altıgen taşlarla örülü olduğunu görebilirsiniz. Vakıflar Genel Müdürlüğü orijinal zemini korumak için bu zemini cam bir çerçeve içinde korumaya almış.</p>
<p>Yaşadığımız şehrin bir seveni olarak, Mimar Sinan’ın Ankara’daki tek eserini, DTCF bahçesinde bulunan Sinan heykelini ve bu heykelin hikayesini anlatmaya çalıştım. Ankara meraklılarına sevgiyle.</p>
<h2>Kaynaklar</h2>
<p>Abdullah Kuran, &#8220;Sinan&#8221;, (Ed.Cengiz Bektaş), <em>Koca Sinan</em>, Doğuş Matbaası, Ankara, 1968.</p>
<p>Ayşe Afet İnan,<em> Mimar Koca Sinan</em>, Türkiye Emlak Kredi Bankası Neşriyatı, Ayyıldız Matbaası A.Ş., Ankara, 1968</p>
<p>Cengiz Özakıncı, “Mimar Sinan’ın Kafatası ve Unutulan Gerçekler&#8221;, <em>Bütün Dünya</em>, Şubat 2015, https://ataturk.org.au/gazete-makaleleri/cengiz-ozakinci/mimar-sinanin-kafatasi-ve-unutulan-gercekler/</p>
<p>Erdoğan Tanaltay, <em>Sanat Ustalarıyla Bir Yaşam, “Hüseyin Anka Özkan”</em>, Tekin Yayın Dağıtım San. Ve Tic. Ltd. Şti., İstanbul, 1999.</p>
<p>Metin Sözen, <em>XI. Yüzyıl ve Sonrası: Selçuklu ve Osmanlı Dönemi. Kümbet, Eyvan, Taşkapı</em>, Mas Matbaacılık A.Ş, İstanbul, 2000.</p>
<p>Özcan Özkarakoç ve Didem Tükel, &#8220;Hüseyin Anka ile Görünenin  Ötesindeki Gerçekliğe Uzanan Bir Serüven: Mimar Sinan Heykeli&#8221;, <em>İdil Dergisi</em>, 2:6, 2013.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mimar-sinanin-ankaradaki-izleri/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mimar Sinan&#8217;ın Ankara&#8217;daki izleri&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzbaşıoğlu Apartmanı orta katı</title>
		<link>https://lavarla.com/yuzbasioglu-apartmani-orta-kati/</link>
					<comments>https://lavarla.com/yuzbasioglu-apartmani-orta-kati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Didem Gündü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2022 09:20:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Hakan]]></category>
		<category><![CDATA[Gaffar Güney]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme Bürosu]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzbaşıoğlu Apartmanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=123713</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ulus’ta Posta Caddesi ile Sanayi Caddesi’nin kesiştiği köşedeki apartman Yüzbaşıoğlu Apartmanı. Şimdi üstünde “Yüzbaşıoğlu İş Hanı” yazıyor. Yaşadığımız yerde her gün önünden geçtiğimiz ve fark etmeden içine girip dolaştığımız bazı binaların tarihini çoğumuz pek merak etmez; bir hikayesi olup olmadığını düşünmeyiz genelde. Yüzbaşıoğlu Apartmanı da o binalardan biri. Lise yıllarında, tam karşısında bulunan PTT başmüdürlükte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yuzbasioglu-apartmani-orta-kati/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yüzbaşıoğlu Apartmanı orta katı&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ulus’ta Posta Caddesi ile Sanayi Caddesi’nin kesiştiği köşedeki apartman <u>Yüzbaşıoğlu Apartmanı</u>. Şimdi üstünde “Yüzbaşıoğlu İş Hanı” yazıyor.</p>
<p>Yaşadığımız yerde her gün önünden geçtiğimiz ve fark etmeden içine girip dolaştığımız bazı binaların tarihini çoğumuz pek merak etmez; bir hikayesi olup olmadığını düşünmeyiz genelde. <u>Yüzbaşıoğlu Apartmanı</u> da o binalardan biri.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-123724 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-scaled.jpg" alt="Yüzbaşıoğlu Han" width="1920" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-scaled.jpg 1920w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-768x1024.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-1152x1536.jpg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-1536x2048.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1-1-2-800x1067.jpg 800w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Lise yıllarında, tam karşısında bulunan PTT başmüdürlükte staj yapmıştım, altında bir börekçi vardı; az kır pidesi yemedik orada. Yaklaşık 15 yıl sonra her gün yüz yüze geldiğim Yüzbaşıoğlu Apartmanı’nda o sıralarda henüz yeni yeni okumaya başladığım yazarların bu apartmanda çalıştığını, o çok severek okuduğum kitapların çevirilerini bu binada yaptıklarını maalesef yeni öğreniyorum. Meraklısı için Ankara’da 1930-1980 yılları arasında Sivil Mimari Kültür Mirası Araştırma alanında Koç Üniversitesinin dijital koleksiyonunda apartmanın dönem temsili eski fotoğrafları mevcut. Merak edenler bakabilirler.</p>
<p>Peki neden bu kadar önemli bir bina, biraz bahsedeyim. Bina yapıldıktan 1 yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığı binayı kiralıyor ve her katta farklı birimler açıyor. Zemin kata Neşriyat Müdürlüğü ve kitap satış yeri açılıyor (şu an bir börekçi var yerinde ve o kısım kitap satış yeri; ayrıca ders kitapları, MEB’in çeviri kitapları satılıyormuş), orta kata ise <a href="https://netreklam.net/1940li-yillarin-ankarasinda-posta-caddesi-bir-apartman-ve-tercume-burosu/" target="_blank" rel="noopener">Tercüme Bürosu</a> açılıyor. Milli Eğitim Bakanlığının çevirdiği tüm klasik eserlerin tercümelerinin yapıldığı büro işte orası. Dünyaya açılan kapı gibi bir orta kat. En üst kata da Talim ve Terbiye Dairesi açılıyor. Bu binanın bana göre en önemli katı kuşkusuz orta kattaki tercüme bürosu.</p>
<p>Hasan Ali Yücel&#8217;in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde, bu binada Nurullah Ataç başkanlığında bir ekip oluşturuluyor. Ekip de ekip, amiyane tabirle “şampiyonlar ligi”. Dünya klasik eserlerinin çevrilmesi görevi veriliyor bu ekibe. Peki efendim, kimler var bu ekipte? Nurullah Ataç, Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır, Yaşar Nabi Nayır, Vedat Günyol, Erol Güney, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli, Gaffar Güney, Oktay Rifat ve daha niceleri.</p>
<p>Bu büroda ne hikayeler konuşulmuştur, diye durup düşünmeden edemiyorum. Aralarındaki konuşmalar, çıkan tartışmalar küçük odalara sığmaz, başka mekanlarda da sürermiş. Gecenin ilerleyen saatleri, aynı caddede bulunan Yeni Hayat, Şükran, Şen Ankara lokantalarında geçermiş. Şair, yazar, ressam ve gazeteciler buralarda buluşurlar; yeni şiirler okunur, dergiler hazırlanır, tartışmalar, kavgalar yaşanırmış. Peyami Safa bir yazısında, “Asıl edebiyat tarihini yapan, fakat onun içinde yer almayan toplantılar ve zapta geçmemiş konuşmalar…” diyerek, bu buluşma noktalarının önemini vurgular.</p>
<p>Büro ile ilgili bir Ankara aşığı olan Yavuz İşcen Hoca’nın anlattıklarına istinaden iki isim dikkatimi çekiyor. Biri Orhan Veli, diğeri Gaffar Güney.</p>
<h2><strong><em>Yaprak </em>dergisi, Ankara yılları</strong></h2>
<p>1944’te askerlik görevini tamamladıktan sonra Ankara’ya gelen Orhan Veli, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’na girer. Bahsettiğimiz şampiyonlar ligi orta katı. Orhan Veli bu katta diğer ekip arkadaşlarıyla çalışır. Hasan Ali Yücel’den sonra Reşat Şemsettin Sirer bakan olunca, Milli Eğitim’de tutucu, baskıcı bir hava eser. Orhan Veli buna uyamayacağını anlayarak 31 Ekim 1946’da Tercüme Bürosu’ndaki işinden ayrılır. Bakanın değişmesiyle beraber aynı durumdan muzdarip olduğu Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı, Sabahattin Eyüboğlu, Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile 1948 yılı sonunda <em>Yaprak</em> dergisini çıkarırlar. Derginin yazı işleri müdürü Orhan Veli’dir. Masraflarını Mahmut Dikerdem&#8217;in karşılamasına rağmen zorlandıkları derginin çıkmasına devam edebilmesini sağlamak amacıyla Orhan Veli paltosunu, hatta Abidin Dino’nun ona hediye ettiği resimleri bile satmak zorunda kalır. <em>Yaprak</em> dergisi 1950 Haziran ayına kadar ancak 28 sayı çıkabilir. Dergi yayımlanamaz olunca Orhan Veli, Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a gider. Ancak Ankara’dan ayrılmasının başka bir nedeni daha vardır. Mehmed Kemal’den okuyalım:</p>
<p>“Başkent, sakal koy veren bir şaire dayanmadığı içindir ki Orhan Veli çekip İstanbul’a gitmişti. Sıkı polis baskısı vardı. Siyasal dalgalanmaları izlemeye güçleri yetmediğinden sakal makal gibi ıvır zıvır şeylerle uğraşıyorlar, şairleri, aydınları tedirgin ediyorlardı. (…) Orhan&#8217;ı, şimdi yıkılan İstanbul Pastanesi yakınındaki otelinde sıkıştırıyorlar, yokken odasına giriyorlar, kitaplarını karıştırıyorlar, otelciye gözdağı veriyorlardı. Otelci bir gün dayanamamış: &#8216;Orhan Bey, otel parasını bile veremeyen fakir bir insansınız. Polisler ne isterler sizden?&#8217; diye sormuştu. Orhancık bu ne desin, verecek cevap bulamamış, boynunu bükmüş: &#8216;Ne bileyim ben&#8230;&#8217; demiş. Gerçekten de polislerin ne istediğini bilmiyordu. Gelip sorsalar, öğrenmek istediklerini polislere Orhan kendisi anlatırdı.” (Kemal, 1996: s. 21).</p>
<p>İstanbul&#8217;a dönüşüyle aynı yıl 10 Kasım&#8217;da bir haftalığına geldiği Ankara&#8217;da belediyenin kazdığı bir çukura düşer ve başından hafifçe yaralanır. İki gün sonra İstanbul&#8217;a döner. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırılır. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamaz ve Orhan Veli’ye alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulanır. Ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşılan şair aynı akşam saat 8’de komaya girerek gece komadan çıkamaz ve Cerrahpaşa Hastanesi&#8217;nde hayata veda eder.</p>
<p>Rahatsızlandığı sırada üstünde bulunan ceketin cebinden bir diş fırçasının sarılı olduğu kağıda yazılmış “Aşk Resmi Geçidi” isimli şiiri çıkar. 1 Şubat 1951&#8217;de arkadaşları tarafından anısına <em>Son Yaprak</em> çıkarılır. Tek sayı olarak basılan bu dergide Orhan Veli&#8217;nin daha önce yayımlanmamış “Aşk Resmi Geçidi” şiiri de yer bulur.</p>
<h2>Rus klasiklerinden çıkmış bir çevirmen</h2>
<p>Yüzbaşıoğlu Apartmanı’nda ayak izi olan bir diğer şaşırtıcı isim ise Gaffar Güney.</p>
<p>Asıl adı Abdullah Gaffar Çıtanak. Bu meşhur orta katta görevli çevirmenlerden biri Güney.  Anlatılanlara göre Gaffar Bey o kadar yakışıklı biriymiş ki sokaktan geçerken dönüp bakmayan kimse yokmuş. Azerbaycan’dan kaçarak geldiği Türkiye’de Rus edebiyatından yaptığı çevirilerle tanınırmış.   İstanbul’da, Balıkesir’de ve Ankara’da öğretmenlik yapmış, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Rusça dersleri vermiş. Onu yakından tanıyan Samet Ağaoğlu, Ankara’daki çalışma yaşamıyla ilgili şunları söyler:</p>
<p>“Bakanlık rahmetli Yusuf Akçura’nın devlete bıraktığı kütüphanede kitapların, vesikaların tasnifine, konularına göre sıralanıp defterlere yazılmasına bu arkadaşımı memur etmiş, o da benden çalışırken yardım istemişti. Tatlı, biraz kalın sesi, biraz değişik şivesi esmer yüzünün sevimliliğini artırıyordu. Ama bakışları hep hüzünlü idi. Az konuşuyordu. Konuşmak için aradığı konu da hemen hep çocukluk yıllarının hatıraları. Akçura’nın 1935’te vefat ettiği düşünüldüğünde, söz konusu çalışmanın bu yılın ardından gerçekleştiği söylenebilir.” (Ağaoğlu, 2013: s. 22).</p>
<p>Ağaoğlu, Gaffar Güney’in yaşadıklarından, son yıllarında geçirdiği değişimden öylesine etkilenir ki ileride sözünü edeceğimiz “Öğretmen Gafur” öyküsünü yazar; aslında onu en yakından tanıyan ismin de Samet Ağaoğlu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu süreçte, Gaffar Güney’in Bunin, Gorki, Lermontov, Puşkin, Turgenyev gibi yazarlardan Türkçeye çevirdiği öyküler, <em>Seçme Rus Hikâyeleri</em> adıyla ve Ülkü Basımevi’nce 1940’ta basılır. Bu yıllar Gaffar Güney’in hem öğretmenliği hem de çevirmenliği başarıyla yürüttüğü yıllardır. Fakat sonra gizemli, birçok söylentiye yer verecek ve sebebi hiç anlaşılamayan bir şekilde bu başarılı ve yakışıklı çevirmen tabiri caizse delirip sokaklara düşer, üstü başı pejmürde halde sokaklarda gezmeye başlar.</p>
<p>Gaffar Güney’i, Yaşar Nabi’yle birlikte hatırlayanlardan biri de Melih Cevdet Anday. Anday, Gaffar Hoca’yla sık sık, özellikle de Yaşar Nabi Nayır’ın evindeki cuma akşamı toplantılarında karşılaştıklarını söyledikten sonra şöyle der:</p>
<p>&#8220;Giyimine kuşamına özenli, güler yüzlü, tatlı konuşan yakışıklı bir adamdı. Sonra nasıl oldu, ne oldu bilemiyorum. Gaffar Güney, işini gücünü yüzüstü bırakıp, yalın ayak, göğüs bağır açık, elinde bir sopa ile sokaklara düştü. Eski arkadaşlarını artık tanımıyor, ya da görmezlikten geliyordu. Biz de onunla karşılaştığımızda, üzüntüden başımızı önümüze eğiyorduk.” (Anday, 1994: s. 98).</p>
<p>Samet Ağaoğlu da “Öğretmen Gafur” adlı öyküsünde benzer bir betimlemeyle şunu söyler: “Gafuru o günden sonra her defasında biraz daha perişan biraz daha sefil gördüm. Saçları omuzlarına kadar uzadı. Sakal ve bıyıkları bütün yüzü sardı. O zaman başı muzip bir manzara aldı. Bir arslan başına benziyordu. Sokaklarda terliklerini sürükleyerek avare avare dolaşıyor, kendisine para vermek isteyenlere dikkatle bakarak uzaklaşıp gidiyordu.” (Ağaoğlu, 1953: s. 11)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-123720 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316.jpg" alt="Samet Ağaoğlu Öğretmen Gafur" width="1926" height="2259" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316.jpg 1926w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-256x300.jpg 256w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-873x1024.jpg 873w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-768x901.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1310x1536.jpg 1310w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-1746x2048.jpg 1746w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110316-800x938.jpg 800w" sizes="(max-width: 1926px) 100vw, 1926px" /></p>
<p>Öğrencisi olanların saygı ve minnetle andığı, çevirmenliğiyle birlikte eğitimciliğinin de takdirle karşılandığı ve giyimine özeniyle dikkat çektiği yıllardan sonra geldiği nokta, Gaffar Güney’in daha öncesinde bıraktığı izlenime bütünüyle aykırıdır. Şair Halil Soyuer, arkadaşı Yaşar Altınışık’la Atıfbey Mahallesi’ndeki kahvelerin birine gittiğinde, Gaffar Hoca’nın Sabri Dönmez adındaki ev sahibiyle sohbet etme fırsatı bulur. Dönmez’in “Eşyalarından çok sandık sandık kitapları vardı,” dediği Gaffar Hoca’yla ilgili anlattıklarından notlar alır:</p>
<p>“Arada sırada Fikret adında bir oğlan çocuğu gelirdi eve. Bu benim oğlum derdi. İlk karısındanmış. Sonra bir gün bir adamla birlikte eve geldiler. O adam evdeki kitaplarını sandıklara doldurup götürdü. Gaffar Hoca galiba kitaplarını bu adama satmış. Bazı akşamları kendisine biz yemek verirdik bazı akşamları da sefertasıyla kendisi dışarıdan yemek getirirdi. Yıllar geçti eve gelmez olmuştu. Sanırım 1950 seçimlerinden sonraydı eve gelmez olmuştu. Neredeydi ne yapıyordu bilemedik. Arayıp sorduk tanıyan olmadı. Biz de üç dört ay odasını kilitli tuttuk. Baktık ki gelen giden yok. Zaten içerde bir yatağıyla bir battaniyesi vardı. Onları dışarıya çıkarıp odayı boşalttık. Onun eşyalarını senelerce muhafaza ettik ama bir daha Gaffar Hoca bize görünmedi.” (Soyuer, 1994: s. 24-25)</p>
<p>Gaffar Güney 1955’te yaşamını yitirir. 1940’ların son yıllarından ölümüne dek yaşadıkları, gizemli ve sıra dışıdır. “Rusça ile ilgisi nedeniyle izlendiğinden ürktüğü” ve “bunalıma düştüğü” söylenir, ki “komünist” olduğu gerekçesiyle soruşturmaya maruz kalması, kaygılarının yersiz olmadığını gösterir. Fahir Aksoy, “saldırılar, baskılar sonucu yaşadıkları zor günlere, fizyolojik ve psikolojik darbelere dayanamayarak delirdiğini” söyler. Karşılıksız bir aşka tutulduğu da söylenenler arasındadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-123721 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532.jpg" alt="Tellak Ali" width="1742" height="2346" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532.jpg 1742w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-223x300.jpg 223w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-760x1024.jpg 760w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-768x1034.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-1141x1536.jpg 1141w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-1521x2048.jpg 1521w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/IMG_20221023_110532-800x1077.jpg 800w" sizes="(max-width: 1742px) 100vw, 1742px" /></p>
<p>Buraya kadar okuduğunuz hikayedeki Gaffar Güney esasen oyuncu Fikret Hakan’ın babasıymış. Hocam Yavuz İşcen anlatınca çok şaşırmıştım. Gerçek adı Bumin Gaffar Çıtanak; adını sinemaya başlayınca mahkeme kararıyla Fikret Hakan olarak değiştirmiş. Yıllar sonra Bumin Kağan Güney yani Fikret Hakan, <em>Tellak Ali</em> adlı bir kitap çıkarıyor ve ilk sayfasında “Babam&#8217;a” yazıyor.</p>
<p>İşte böyle. Yüzbaşıoğlu Apartmanı’ndan geçip giden bir şair ve çevirmenin hikayesini kaynaklardan derleyerek kısaca anlatmaya çalıştım. Hala yerli yerindeyken ve yıkılmamışken, önünden geçerken bu apartmanı görmezden gelemem sanırım. Kafamı kaldırıp şöyle orta kata baktığımda en azından Orhan Veli, Gaffar Güney ve daha nicelerinin buradan geçtiğini biliyorum.</p>
<p>Yazar: Didem Gündü</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Ankara Apartmanları</p>
<hr />
<h3><strong>Kaynaklar</strong></h3>
<p>Ağaoğlu, Samet. (1953). <em>Öğretmen Gafur</em>. İstanbul: Varlık Yayınları.<br />
Ağaoğlu, Samet. (2013). <em>İlk Köşe</em>. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.<br />
Anday, M. Cevdet. (1994). <em>Akan Zaman Duran Zaman I</em>. İstanbul: Adam Yayıncılık.<br />
Dervişoğlu, Efnan. (2018). “Kurgu ile Gerçek Arasında Bir Çevirmen Gaffar Güney”. <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</em>. Sayı: 61, s. 83-88.<br />
Kemal, Mehmed. (1996). <em>Acılı Kuşak</em>. Ankara: Çağdaş Yayınları.<br />
Soyuer, Halil. (1994). <em>A. Gaffar Güney’den Anılar</em>. Kıyı, S. 96, 24-25.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yuzbasioglu-apartmani-orta-kati/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yüzbaşıoğlu Apartmanı orta katı&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/yuzbasioglu-apartmani-orta-kati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
