<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haydar Haluk Ceylan, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/haydar-haluk-ceylan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/haydar-haluk-ceylan/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 28 Nov 2022 11:46:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Haydar Haluk Ceylan, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/haydar-haluk-ceylan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cehennemde iki devre: Spor ve ırkçılık</title>
		<link>https://lavarla.com/cehennemde-iki-devre-spor-ve-irkcilik/</link>
					<comments>https://lavarla.com/cehennemde-iki-devre-spor-ve-irkcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haydar Haluk Ceylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Nov 2022 17:50:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Kupası 2022]]></category>
		<category><![CDATA[John Carlos]]></category>
		<category><![CDATA[Tommie Smith]]></category>
		<category><![CDATA[zenofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=123607</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İlk Devre: Kıvılcım Takvimler 1936 yılının yaz mevsimini gösterirken Berlin, olimpiyat tarihinin belki de en ilginç oyunlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Hitler, uluslararası kamuoyunun, birçok yabancı izleyici ve gazetecinin takip edeceği olimpiyat oyunlarını, iktidarını meşrulaştıran barışçı ve tolerans sahibi bir Almanya izlenimi yaratabilmek için fırsat olarak görüyordu. Öte yandan Alman takımının olimpiyatlarda göstereceği başarı, Hitler’in [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cehennemde-iki-devre-spor-ve-irkcilik/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Cehennemde iki devre: Spor ve ırkçılık&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>İlk Devre: Kıvılcım</strong></h2>
<p>Takvimler 1936 yılının yaz mevsimini gösterirken Berlin, olimpiyat tarihinin belki de en ilginç oyunlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Hitler, uluslararası kamuoyunun, birçok yabancı izleyici ve gazetecinin takip edeceği olimpiyat oyunlarını, iktidarını meşrulaştıran barışçı ve tolerans sahibi bir Almanya izlenimi yaratabilmek için fırsat olarak görüyordu. Öte yandan Alman takımının olimpiyatlarda göstereceği başarı, Hitler’in &#8220;arı ırk” teorisini de destekleyecekti. Nitekim olimpiyat oyunlarının sonunda Almanya, en yakın rakibi Amerika Birleşik Devletleri’nden kırk altı madalya fazla kazanarak büyük bir başarı yakaladı. Fakat 1936 Yaz Olimpiyat Oyunları’ndan akılda kalan Almanların bu büyük başarısı olmadı.</p>
<p>Uzun atlama finalini Alman rakibi Luz Long’un önünde bitiren ABD temsilcisi siyahi atlet Jesse Owens’ın başarısı, 1936 Yaz Olimpiyat Oyunları’nda akıllara kazındı. Rivayete göre Owens’ın elini sıkmak istemeyen Hitler, yarıştan hemen sonra stadı terk etti. Rivayetler gerçekleri işaret ediyor mu bilinmese de Owens’a esas haksızlığın olimpiyatların ardından döndüğü ülkesinde yapıldığı aşikar. Olimpiyatlardaki başarısının ardından dönemin devlet başkanı Roosevelt tarafından Beyaz Saray’a davet edilmeyen Owens’ın kendisini küçük düşürülmüş hissettiğini tahmin etmek hiç de zor değil.</p>
<p>Benzer olaylar olimpiyat tarihi boyunca sıkça karşımıza çıkmaya devam etti. Tıpkı 1968’de Mexico City’de yaşananlar gibi. 200 metre finalinin kazananı Tommie Smith ve yarışı üçüncü tamamlayan John Carlos, kürsüde Amerika’da devam eden ırkçılık ve insan hakları ihlallerini protesto etmek istediler. İkili kürsüye biri sağ, diğeri ise sol eline birer siyah eldiven takarak çıktı ve seremoni esnasında yumruklarını havaya kaldırarak sessiz bir protesto gerçekleştirdi. Ortaya hepimizin bildiği o ikonik fotoğraf çıkarken sporcuları ülkelerinde kaotik bir durum bekliyordu. İkili, bu eylem nedeniyle uzun süre ülkelerinde dışlanacak ve ölüm tehditleri alacaktı.</p>
<figure id="attachment_123611" aria-describedby="caption-attachment-123611" style="width: 1860px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-123611 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1.jpg" alt="Tommie Smith ve John Carlos" width="1860" height="1727" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1.jpg 1860w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1-300x279.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1-1024x951.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1-768x713.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1-1536x1426.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/AP_18118018638289-1-800x743.jpg 800w" sizes="(max-width: 1860px) 100vw, 1860px" /><figcaption id="caption-attachment-123611" class="wp-caption-text">Kaynak: wnyc.org</figcaption></figure>
<p>Spor her zaman ilgi çeken, göz önünde olan ve kitleleri kolayca etkisi altına alan bir unsur olmuştur. Özellikle olimpiyatlar ve futbol Dünya Kupaları, gerçekleştikleri dönemlerin siyasi atmosferinden oldukça etkilenmiş, pek çok politik figürü dünya kamuoyuna kazandırmıştır. Tıpkı tarih boyunca tüm Olimpiyat Oyunlarında ve Dünya Kupalarında olduğu gibi. Yakın geçmişte göçmen karşıtlığı üzerinden zenofobinin ve buna paralel olarak da aşırı sağın hızla yükseldiğini söylemek mümkün. Bu yükselişin bir çıktısı olarak, son yıllarda gerçekleşen seçim sonuçlarının da etkisiyle aşırı sağ ve popülizmin yaptığı primden kendince faydalanmak isteyen merkez partilerin söylemlerinde de popülizme kayan ve zenofobik eğilimler görülmesi söz konusu. Öyle ki farklı etnisiteden insanların sosyolojik etkileri, milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkemizde de yakın dönemde gündemdeki yerini asla kaybetmeyen bir konu haline geldi.  Belki de asıl ürkütücü olan ve gelecek için risk teşkil eden şey de toplumun sinir uçlarıyla oynamak için çok kolay araçsallaştırılabilecek göçmenler ve merkez siyasetin kendini konumlandırdığı noktadaki bu popülizme kayış. Ayrıca siyaset dilinin günlük dile yansımasıyla ırkçılığın tüm mecralarda gözle görülür oranda artması da söz konusu.</p>
<p>Almanya’da siyasi söylemlerini tamamen göçmen karşıtlığı üzerinden inşa eden Almanya için Alternatif (AfD) gibi partiler ve PEGIDA gibi sivil toplum kuruluşlarının her geçen gün kendilerine buldukları destek artıyor. Durumu sadece Almanya özelinde ele almak da doğru değil. Avrupa’da pek çok ülkede göçmen karşıtı hareketler ve siyasi partiler bir süredir yükselişte. Belçika’da tehdit analizi yapan devlet kurumu OCAD’ın 2021 yılında yayımladığı raporda, ülkede aşırı sağ ideolojinin çok ciddi bir şekilde yükselişte olduğu, giderek zemin kazandığı ve özellikle internetin, aşırıcı fikirlerin yayılmasında önemli rol oynadığı belirtildi. Birleşik Krallık’ta Brexit kampanyası boyunca Avrupa Birliği’nden ayrılmak isteyen UKIP’in kullandığı ayrıştırıcı dili de bu listeye eklemek mümkün. Bu noktada, örneğin Brexit kampanyası boyunca AB karşıtlarının kullandığı sloganlardan birinin “Londra, İstanbul olmasın.” olduğunu unutmamak gerek. Aynı şekilde kampanya boyunca AB karşıtı Vote Leave grubu, gözlerini uluslararası göç alanına çevirerek bu dönemde “Türkiye (76 milyon insan) AB’ye giriyor” posterini kullanmaya başladı. Boris Johnson gibi önceleri Türkiye’nin AB’ye girmesini özellikle desteklemiş politikacılar bile konuyu AB’den çıkmak için bir neden olarak göstermeye başladı. Bu süreçte Türkiye’den gelebilecek milyonlarca göçmenin figür olarak kullanılan resimleri, uzun süre gündemde tutuldu. Nitekim pek çok göçmene ev sahipliği yapan Birleşik Krallık, zenginliklerin paylaşımı noktasında göçmen karşıtı bir refleksle hareket ederek göç politikasını uygulama noktasında ayrıştığı Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını uygulamaya koydu.</p>
<p>Popülizmin bu denli etkili olduğu bir siyasal atmosferde yapılan spor müsabakalarının da popülist söylemlerden etkilenmesi kaçınılmaz. Örneğin Almanya 2014 Dünya Kupası’nda zafere yürürken Mesut Özil kadronun en önemli parçalarından biriydi. 2018’de ise Lineker’in meşhur “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur,” savı çökünce, konjonktürel olarak bu yıkıntının altında kalan isim yine Özil olmuştu. 2018 yılında kupaya damga vuran bir diğer ırkçılık vakasında ise Özil ile bir başka ismin yolu ilginç şekilde kesişmişti. Almanya-İsveç maçının sonlarına doğru ırkçı saldırılar bu kez Türk asıllı İsveçli futbolcu Jimmy Durmaz’ı hedef almıştı.</p>
<p>Tamamen farklı bir coğrafyada, farklı bir mevsimde ve sosyolojik olarak sert bir farklılığın olduğu Katar’da şu günlerde oynanan <u>2022 Dünya Kupası</u>’nda, 2018 Dünya Kupası’nda yaşananların ne kadarına yakınının yaşanacağı, kitleler için ilgi çekici. Ayrıca maçları takip etmek için kıta değiştirecek Avrupalılar ile bölge halkları arasında yaşanabilecekler merak konusu. Sonuç olarak son Dünya Kupası’nın sahibi belki de trajik bir şekilde tüm saldırganlara cevap verircesine kadrosunun %78,3’ü göçmen kökenli oyunculardan oluşan Fransa oldu. Keza Fransa 1998’de kendi evinde kupayı kazandığında, takımın en önemli parçaları yine göçmen kökenlilerdi. O dönem Front National lideri Le Pen, bugün dünyanın hemen her yerinde göçmen kökenlilere yönelik ortaya çıkan söylemlere benzerlik gösteren bir şekilde milli takımın milliliğini eleştiriyordu. Zidane’ın kupayı getiren kafa golü belki de eleştirilere verilen en iyi cevap olmuştu.</p>
<figure id="attachment_123612" aria-describedby="caption-attachment-123612" style="width: 1200px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-123612 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2.jpg" alt="Fransa futbol milli takımı" width="1200" height="630" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2.jpg 1200w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2-300x158.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2-1024x538.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2-768x403.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/881814-rprgrylhpu-1528924362-2-800x420.jpg 800w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /><figcaption id="caption-attachment-123612" class="wp-caption-text">Kaynak: Scroll.in</figcaption></figure>
<h2><strong>İkinci Devre: Kor</strong></h2>
<p>Irkçılık dün doğan bir kavram değil. Yeni kıtanın yakın geçmişindeki çirkin deneyimleri hala taze. 1967 yılında orduya katılarak Vietnam’a gitmeyi reddeden ve Muhammed Ali ismini alarak Müslümanlığı seçen Cassius Marcellus Clay Jr.’ın vatan haini ilan edilerek boks lisansının elinden alındığını ve toplumsal bir lince maruz kaldığını hepimiz biliyoruz. Hem ten rengi hem de dini kimliği nedeniyle ağır bir ırkçılıkla karşı karşıya kalan Muhammed Ali, günümüz dünyasında pek çok insanın odasını süsleyen posterleri ile bir kahramana dönüşmüş durumda.</p>
<p>Muhammed Ali’nin yaşadıklarından uzun bir süre sonra, 2016 yılında Amerikan Futbolu Ligi (NFL) bir başka olaya ev sahipliği yaptı. San Francisco 49ers oyuncusu Colin Kaepernick, ABD’deki ırkçılık ve polis şiddetini protesto etmek için San Diego Chargers&#8217;a karşı oynanacak maç öncesi ulusal marş çaldığı sırada diğer takım arkadaşları gibi ABD bayrağına bakmak yerine bir dizini yere koyarak bir eylem gerçekleştirdi. Kaepernick, yaptığı bu eylem sonrasında NFL&#8217;in yanı sıra kulüpler tarafından da dışlandı ve gelen tepkilerin ardından sporu bırakmak zorunda kaldı. Yine yakın geçmişte, Minneapolis kentinde <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Floyd%27un_%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BClmesi" target="_blank" rel="noopener">George Floyd</a>&#8216;un polis tarafından boğazına basılmasının ardından hayatını kaybetmesi üzerine <em>Black Lives Matter</em> hareketi yeniden canlanmış ve tüm dünyada Kaepernick’in eyleminden ilhamla yankı bulan eylemler yapılmıştı. Hatta bu eylemler yalnızca ABD’de NBA, NFL ve NASCAR’da değil, dünyanın her yerinde hemen her spor organizasyonunda destekçi bulmuş ve ortaya pek çok ikonik kare de çıkmıştı.</p>
<p>Sonuç olarak ırkçılık son yıllarda özellikle göçmen karşıtlığı üzerinden hızla artmakla birlikte bu durum yalnızca dünün ve bugünün değil apaçık bir şekilde yarının da sorunu haline geldi. Hayatın her alanında şiddet, baskı, mobbing ve benzeri kılıflarla karşımıza çıkan ırkçılığın, spor müsabakalarında da sık görüldüğünü kabul etmek gerek. Son Dünya Kupası’nda bizim için tanıdık sporcuların başına gelenler, tarih boyunca yaşanan pek çok olayın yalnızca birer benzeri. Resmi rakamlara göre sayıları dört milyonu aşan sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye’nin de maalesef dünyayı etkisi altına alan bu iklimden etkilendiğini söylememiz mümkün. Türkiye özelinde düşününce, özellikle futbol taraftarları arasında bir süredir var olan ten renkleri ve bölgesel farklılıklardan ülke içindeki diğer etnik unsurlara yönelik futbol takımlarına uzanan nefret ve ırkçılığın, ilerleyen yıllarda ülkedeki sığınmacılar tarafından kurulacak ya da desteklenecek takımları etkilememesi ise neredeyse mümkün değil. Tüm bunların dışında, toplumsal baskı ve bürokrasinin sığınmacıları görünmez kılmaya yönelik politikaları ile bu insanların sporla ilgilenmelerinin önünün kapatılması ise son kertede sığınmacıların ülkeye uyumu noktasında son derece yaralayıcı olacaktır. Çünkü tarihteki pek çok örnekte de görüldüğü üzere spor, göçmen toplumların mesken ülkeye uyumu ve o ülkedeki birlikte yaşama kültürüne en çok katkı yapan enstrümanlardan biridir.</p>
<p>Dünya Kupası’na 2022 yılında Katar’ın ev sahipliği yapacağının açıklanmasından sonra ülkede özellikle stadyum inşaatları konusunda devasa bir atılım yapıldı. Katar’da bu zamana dek var olan stadyumlar dışında Dünya Kupası için inşa edilen yedi yeni stadyuma ek olarak düzinelerce büyük proje tamamlandı ve ülke, havalimanı ile yollar da dahil olmak üzere inşaatları tüm hızıyla sürdürdü. Tüm bu inşaatlar için harcanan rakamın büyüklüğü ise tam olarak bilinmiyor. Ayrıca maçların oynandığı esnada Katar’da sıcaklığın yüksek derecelerde olması nedeniyle stadyumlara dev havalandırma sistemleri kurulduğu biliniyor. Havalandırma sistemlerinin iklim üzerinde yaratacağı etki ise endişe verici. Bu harcamaların büyüklüğü üzerine çeşitli tartışmalar sürerken organizasyon hazırlıklarının başlamasından bu yana çeşitli inşaatlarda ve stadyum yapımları esnasında Hindistan, Pakistan, Nepal, Bangladeş ve Sri Lanka&#8217;dan 6500&#8217;den fazla işçinin hayatını kaybettiğinin açıklanması da olayın trajik boyutunu oluşturuyor. The Guardian Gazetesine göre Filipinler ve Kenya dahil olmak üzere Katar&#8217;a çok sayıda işçi gönderen bazı ülkelerden ölümler bu rakamlara dahil olmadığından, toplam ölü sayısının daha yüksek olabileceği belirtiliyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-123613 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/11/Cehennemde-Iki-Devre-Spor-ve-Irkcilik-5-2.png" alt="ırkçılık" width="800" height="550" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/Cehennemde-Iki-Devre-Spor-ve-Irkcilik-5-2.png 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/Cehennemde-Iki-Devre-Spor-ve-Irkcilik-5-2-300x206.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/11/Cehennemde-Iki-Devre-Spor-ve-Irkcilik-5-2-768x528.png 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>Aslında küreselleşmenin yol açtığı kolay iletişim yollarıyla beraber bölgeler arası eşitsizliklerin daha görünür kılındığı günümüzde, ortak bir gelecek çizmenin yolu yalnızca sporun içerisindeki devasa figürler için değil, gündelik hayatın bir parçası olan göçmenler için de farkındalık yaratmaktan geçiyor. Farklılıklarımızı bir kenara bırakıp daha barışçıl ve huzurlu bir geleceğin tesisi için her bir bireyin küçük de olsa yapabileceği bir şeyler var. Belki de hiçbirimiz Muhammed Ali, Owens, Colin Kaepernick, LeBron James ve bu listeye alabileceğimiz daha onlarca sporcu gibi kült birer figür değiliz. Fakat yine de kendi yakın çevremizde olumlu değişimlere imza atabiliriz. Tüm dünyanın ağır bir imtihandan geçtiği bugünlerde, umarım ortak insani değerlerde buluşabilmek ve sevdiğim bir Joan Baez şarkısındaki gibi her şeyin üstesinden geleceğimiz, birlikte ele ele yürüyeceğimiz yarınlarımız olur.</p>
<hr />
<h3>Kaynak</h3>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.theguardian.com/global-development/2021/feb/23/revealed-migrant-worker-deaths-qatar-fifa-world-cup-2022" target="_blank" rel="noopener">The Guardian</a>, &#8220;Revealed: 6,500 migrant workers have died in Qatar since World Cup awarded&#8221; (Erişim Tarihi: 24.11.2022)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cehennemde-iki-devre-spor-ve-irkcilik/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Cehennemde iki devre: Spor ve ırkçılık&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/cehennemde-iki-devre-spor-ve-irkcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yerle Gök Arasında Bir Yerde</title>
		<link>https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/</link>
					<comments>https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haydar Haluk Ceylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jul 2022 07:46:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenpark]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenpark Patlaması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=120075</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bir sonbahar günü, yirmi yedisi ayın. Akşamüzeri Tuna Caddesi üzerindeki Barış Heykeli’nin önündeyim. Bu şehirdeki en sevdiğim heykellerden biri. Gözümü kapadığımda zihnimde canlanabilen birkaç heykelden biri hatta. Ona rağmen dikkatlice izliyorum bir kez daha ellerindeki güvercinleri göğe doğru uzatan kadın ve erkek tasvirini. Etraftaki kuşlar heykelin üzerine ve asfaltla kaplanan caddenin kırmızı yeşil boyalı zeminine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yerle Gök Arasında Bir Yerde&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir sonbahar günü, yirmi yedisi ayın. Akşamüzeri Tuna Caddesi üzerindeki Barış Heykeli’nin önündeyim. Bu şehirdeki en sevdiğim heykellerden biri. Gözümü kapadığımda zihnimde canlanabilen birkaç heykelden biri hatta. Ona rağmen dikkatlice izliyorum bir kez daha ellerindeki güvercinleri göğe doğru uzatan kadın ve erkek tasvirini. Etraftaki kuşlar heykelin üzerine ve asfaltla kaplanan caddenin kırmızı yeşil boyalı zeminine konuyor. Sonra yeniden havalanıyor. Garip bir rüyanın içinde çok önceden tanıştığım ama yüzünü ilk kez göreceğim birini bekler gibiyim. Tipik bir Ankara’da sonbahar günü havası var. Günün batmasına sayılı saatler kala üzerimdeki tişört ve gömlek bana yetiyor. Fakat güneşle vedalaşmamızın ardından bir cekete ihtiyacım olacağından eminim. Tabii bu duruma yabancı kimseler de var. Bir Ege şehrinden Ankara’ya taşınalı henüz birkaç gün olmuş kimseler mesela. Siyah tişört üzerine ipince deri ceketle bir sonbahar akşamında üşümeyeceklerini düşünebilirler. Sanırım burada o kimselerden birini bekliyorum.</p>
<p>Tanıdık bir simayı seçmek üzere gözüm heykelin üzerinden ayrılıyor. Selamlaşıyoruz ve ben hemen gereken uyarıyı yapıyorum. “Yalnız üşürsün böyle.” O gün gözlerimi heykele dikmeden evvel Kırmızı Kedi’ye ya da İş Bankası Yayınlarına uğrayıp kitap alıp almadığımı hatırlamıyorum. Fakat sonraları aynı güzergahta fazlaca yeni bekleme anları yaşayacağımı tahmin edebiliyorum. Bu bekleme anlarına saklıyorum hediyelik kitap alışverişlerini. Bir filmden çıkıp daha önce ismini hiç duymayanlar için Barış Bıçakçı kitapları almak fena fikir olmuyor. Bu şehri hiç bilmeyen biriyle baş başa yürüyorum. Hava tam da tahmin ettiğim gibi yavaşça serinlemeye başlıyor. Nereye gitsek bilemiyorum. Sonraları aklıma kısa bir Kızılay turunu da kapsayacak şekilde Tunus Caddesine çıkmak geliyor. “Biraz yürümek ister misin?” diye soruyorum. Yanıt olumlu olunca başlıyor yolculuk. Hala bir rüyada gibiyim, henüz kabusa dönmemiş bir rüya.</p>
<p>Tunus Caddesi üzerinde nereye oturacağımıza karar veremiyorum asla. Hemen her yer ile ilgili garip ön yargılarım var. Zaten bir şeye karar verme konusunda asla iyi olamadığımı hatırlayıp kararı şehrin yeni üyesine bırakıyorum. Adını daha önce bir Ege şehrinden bildiğimiz için ikimize de tanıdık gelen bir yere öylece oturuyoruz. Benim üzerimde sarı tişört ve kahve tonlarında bir gömlek var. Saçlarım çok kısa. Önceden tanıştığım ama yüzünü ilk kez gördüğüm biriyle olmanın güvensiz heyecanı ifademe yansıyor büyük ihtimalle.</p>
<p>Ankara Kart başvurusu yapması gerektiğinden bahsediyor şehrin yeni üyesi. Süreci ve başvuru yapabileceği yerleri hızlıca anlatıyorum. Ben de bu şehrin yeni yerlisi sayılırım ama buraya geleli henüz birkaç gün olan birine oranla daha iyi biliyorum bazı şeyleri. Sonbaharda havanın geçişini, Ankara Kart dolum yerlerini, otobüs ve metro duraklarını, Cermodern’de açık hava sinemasına gitmenin ya da caz dinlemenin keyfini, festivalleri… Fakat birinin elini ilk kez nerede tutabileceğimi öğrenmemişim henüz bir de birine nasıl veda edebileceğimi. Yani bu şehre dair bazı şeyleri pek bilmiyormuşum ben de. Şehrin yeni üyesinden öğreneceklerim de olabilirmiş.</p>
<p>Sonra Ankara Kart başta olmak üzere birtakım başvurularda kullanılmak için yeni çekilmiş bir vesikalık fotoğraf çıkıyor masaya. Yurt dışında yaşayan halam ve kuzenimin fotoğraflarını uzun yıllar telefonumun arkasında taşıdığımı hatırlıyorum tam da o sıra. Çok sevdiğim ve özlediğim insanların fotoğraflarını günün büyük bir kısmında elimin altında tutmak güzel bir fikir gibi gelmişti bir zamanlar. Aklıma geliyor, uzun zamandır telefonumun arkasının boş olduğu. İzin isteyip hemen yapıştırıyorum vesikalık fotoğrafı telefonumun arkasına. O an yanımda olan ve artık aynı şehri paylaşacağımız birinin fotoğrafı ilk kez her an elimin altında oluyor. Sanki çok seveceğimi ve çok özleyeceğimi o an hissetmişim gibi. Anı olsun diye elimde telefonumla bir poz veriyorum. Gülümsüyorum ve fotoğrafım çekiliyor. Fakat bir anı olmuyor bu an benim için. O fotoğraf nerelerde şimdi hiç bilmiyorum. Belki de kötü çıkmışımdır. Başlarda boş sayılabilecek mekân iş çıkış saatinin gelmesi ile dolmaya başlıyor. Müziğin sesi iyice açılıyor ve birbirimizi duymakta zorlanıyoruz. “Kalkalım mı?” diyorum ben. “Biraz Tunalı’da yürürüz.”</p>
<p>Bu şehirde birinin elini ilk kez nerede tutabilirim sorusunun cevabı işte tam da bu ana rastlıyor. Tunus’tan Tunalı’ya doğru geçiyoruz. Hava iyiden iyiye kararmış. Arabaların farları gözlerimizi alıyor. Kuğulu Park’a doğru yürümeye başlıyoruz. Birkaç anlamsız cümle kurup şehrin yeni üyesine Ankara tarihinden bahsetmeye çalışıyorum. Bir yandan da yeni kurulmak üzere olan bir samimiyeti yıkmamak için temkinliyim. İşte tam da bu arada kalmışlık hissiyle ürkek bir güvercin gibi dudaklarımdan dökülen bir cümle ellerimde bir sıcaklığı hissetmemi sağlıyor. Muzip bir gülümseme beliriyor şehrin yeni üyesinin yüzünde. Ben biraz heyecanlı mıyım yoksa fazlaca telaşlı mı bilemiyorum. O andan tanıdık gelen tek his şu sıralar bana çok uzak duran bir kavram aslında. “Mutluluk.” Şehrin yeni üyesi ile el ele yürürken ona Ankara’ya dair bahsetmeyi unuttuğum bir şeyler olduğunu öğreniyorum. Bu şehir aslında o kadar küçüktür ki daha geleli birkaç gün olmasına rağmen yolda muhakkak birilerine rastlar ayak-üstü sohbet etmek zorunda kalırsın. Neyse ki avuç içlerimin içinde sıcaklığını hissettiğim şehrin yeni üyesi bizzat deneyimleyerek öğreniyor bu gerçeği.</p>
<p>Ellerimiz birbirinden ayrılıyor ve bir selam veriyoruz yakınlardan bir akraba ya da dosta. Tunalı Hilmi Caddesi tarihinin en çabuk biten yürüyüşlerinden birine ev sahipliği yapıyor o akşam. Sanki ışınlanmışçasına kendimizi Kuğulu Park’ta buluyoruz. Havanın serinlemesinin verdiği avantajla boş bir bank bulmakta güçlük çekmiyoruz ama biz de biraz üşüme ve titreme haliyle karşı karşıya kalıyoruz. Ben bir süre ağaç budama bahanesiyle parktaki güzelim ağaçların mahvedilmesinden dem vuruyorum. Bir ara Kavaklıdere’nin tarihi önemine teğet geçen bir konuşma yapmaya kalkıyorum ama neyse ki sözü Kavaklıderespor’a getirmeden susmayı biliyorum. Hava iyiden iyiye serinliyor. Burnumuz kızarıyor ve ağızlarımızdan su buharları çıkmaya başlıyor gökyüzüne doğru. Hafifçe elimi omzuna atıyorum. Sarılıyoruz. Bir sonbahar günü, yirmi yedisindeyiz ayın. Bu küçük park saat çok geç olmadan taksiye binip uzaklaşmak zorunda kalacak şehrin yeni yerlisi iki insanı kabuğuna çekiyor. Kuğulu Park’tan dünyaya doğru giden bir banktayız ve o andan itibaren özlemeye başlıyorum tam da bu bankta kabuğumuza çekildiğimiz ve asla tekrarı olamayacak o anı.</p>
<p>Güne gözlerimi açtığımda alarmdan önce uyandığımı fark ediyorum. Salonda uyuyakalmamışım üstelik ve televizyon da açık değil. Yüzümde aptal bir tebessüm var. Heyecanlıyım. Güne güzel başlamanın verdiği haz ile Tunalı üzerindeki vitamin barlardan birinde taze sıkılmış portakal suyu ve kaşarlı tost ile yapıyorum kahvaltımı. Kaldırımın üzerinde ayaküstü beklerken elimdeki dergiye göz atıyorum. Bir gözümle de caddeyi süzüp bir gece öncesinde yaşananları anımsıyorum. Bu kaldırım taşına basmıştık. Elinin sıcaklığını ilk kez burada hissetmiştim. Sokak sanatçıları hangi şarkıyı çalıyordu hatırlamıyorum mesela, zaten eşlik de edememiştim. Fakat sonraları çok şarkılar dinleyecek ve mırıldanacaktık yollarda yürürken ya da kısa otobüs yolculuklarında. Benim sol kulağım onun ise sağ kulağı, onun siyah kulaklıklarında emanetteyken. Ankara’yla henüz bozuşmamışız ama sanki yas tutmaya hemen ertesi gün başlamış gibiyim.</p>
<p>***</p>
<p>Şehrin yeni üyesi Ankara’yı tanıdıkça daha çok seviyor. Fakat ben asla o ilk günkü tur rehberi kimliğimi koruyamıyorum. Aramızdaki en kısa mesafe eve dönme zorunluluğu olan bir sonbahar akşamı Kuğulu Park’ta kalıyor. Yeni yerler keşfedildikçe ve bir Ankara klasiği olarak bazı yerlerin müdavimi olundukça açılıyor aramızdaki mesafe. Şehrin yeni üyesi kendi başkentinde kendi rotasını çiziyor. Benim kısa hikayemse kentin belli başlı noktalarında kendiliğinden küçük rotalar oluşturmaya başlıyor. Örneğin aramızdaki mesafenin git gide arttığı bir dönemde Cebeci’den Kızılay’a yürüme ritüelini gerçekleştiriyoruz. Kurtuluş Parkı’nda bir ağacın altına uzanıp başkalarının açtığı şarkılara eşlik ediyoruz, usulca. Biraz baş başa yürümek isteyip tartan piste geçiyoruz. Hayatın olağan akışı içerisinde gerçekleşen birkaç olayı anlatıyoruz. Aslında çoktan örülmeye başlanan duvarlara rağmen birbirimize nasıl olduğumuzu sormayacak kadar yakınız. Ben bir dönem bu pistte çok yürüdüğümden bahsediyorum. Önceleri Kurtuluş Parkı’na geldiğimizde neler yaptığımdan, hangi banka oturup kimlerle sohbet ettiğimden. Uzun zamandır haber alamadığım eski dostlarıma değiniyorum. Hemen hepsi bu parktan geçtiler. Bu yolda onlarla da yürüdüm. Belki de yıllar sonra bir başkası ile yürürken bu andan bahsedip onu anacağımın farkında bile olmadan şehrin orta yerindeki bu parkta onu geçmişime ortak etme çabasındayım. Soluk soluğa ama heyecanımı yitirmek üzere olduğum bir gerçeklikte.</p>
<p>***</p>
<p>Şehrin ne içerisinde ne de çeperinde kalan bir semtte, semtin adına yakışır bir şekilde güneşe ve aydınlığa boğulan balkonu olan bir evdeyim. Düzensizliğin içerisinde düzen barındıran bir çalışma masası, kitaplık, okuma köşesi ve taşınmamdan bir buçuk yıl sonra bulacağım pembe bir battaniye ile her şeyin yerli yerinde olduğu sıradan bir gün. Televizyonda Yaşar Kemal belgeseli açık. Yıllar evvel doğum günümde yakın bir arkadaşımın hediye ettiği Yaşar Kemal’den bir masal kitabı kitaplıktan öylece bize bakıyor. Birkaç taşınma işlemi sırasında bir yerlere savrulan diğer kitaplar gibi olmamış neyse ki bu kitabın akıbeti. O, belgeseli izlerken bir yandan da notlar alıyor. Sonra kitaplığa doğru dönüp masal kitabına doğru uzanıyor. Okumaya başlıyor. Ben ise dinliyorum.</p>
<p>***</p>
<p>Bir öğle vakti DTCF’nin kapısından içeri giriyorum seneler sonra. O, beni kapıda karşılayıp koluma girerek içeri kadar eşlik ediyor. Bir zamanlar şehrin yeni yerlisi olarak gördüğüm kişi şu anda benim yanımda ev sahibi konumunda. Siyahların yoğunlukta olduğu bir şeyler giymeyi tercih etmiş. Gözlerim ceketinin yakasına ilişiyor. Ona hediye ettiğim broşu takmamış olduğunu görüyorum. Üzülüyorum biraz, fakat üzerinde çok durmuyorum. Kuğulu Park’taki kabuğumuzdan izler taşıyan bir broş olduğunu hatırlayıp ona hak veriyorum. Belki de gerçekten tamamlamak bir yana eksik bırakacaktı üzerindekileri bu küçük hediye diyorum. Kürsüde bir ışık huzmesi gibi parlayan gözlerine, kısalan saçlarına bakıp zamanda kayboluyorum. Gözlerimi açtığımda Farabi Salonu’ndan uzaklaşmam gerekiyor. Geldiğimden çok farklı bir şekilde tek başıma dönüyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz Büyük Ev Ablukada’dan bir şarkı mırıldanıyorum. “Sevmedin mi beni, hoşça kal kadar.”</p>
<p>Uzun yürüyüşlerimiz kısa adımlarla sürüyor. Çitlerin üzerinden atlayıp terk edilmiş bir restoranın bahçesine dalıyoruz. Ankara’nın dört bir köşesinde banklara oturup şarkılar dinliyoruz. Hatta bazen bazı şarkılara eşlik ediyor, bazı şarkılardan ortak dinleme listeleri çıkarıyoruz. Pirinç pilavını, helva yapmayı seviyoruz. Birkaç durak önce inip havanın durumuna göre dondurma ya da pamuk şeker alıp kalan yolu yürümeyi de. Fakat bazı şeyler henüz yapılmamış olabiliyor. Birlikte Seğmenlere gidilmemiş, Eymir’de bisiklet sürülmemiş, Bahçeli’deki üçüncü nesil kahvecilerden birine hiç oturulmamış, bahar şenliklerine, film festivallerine ya da şarkılara eşlik edebileceğimiz bir konsere gidilmemiş olabiliyor. Bu şehir bizi yarıda bırakabiliyor ya da tam ortamızdan ikiye ayırabiliyor. Boğazın iki yakasından bir kenti bölen Marmara Denizi gibi. Uzuvları birbirinden kopmuş bir beden gibi kan içinde kalıyoruz. Kan kaybından ölmek üzere bir yarıda kalmışlık bu. Hiç beklenmedik bir anda, hazırlıksız ve habersiz.</p>
<p>***</p>
<p>Kızılay, Güvenpark’ta bir akşam vakti. Her gün önünden geçtiğimiz, defalarca birlikte otobüs beklediğimiz duraklardan biri. Beyaz renkli bir araba yanaşıyor durağa. Sonrası kulakları sağır eden bir çınlama. Alev alan ağaçlar, yerle bir olan bir meydan. <em>Barış Heykeli</em>’nin üzerindeki kuşlar kaçışıyor, zarar görüyor çoktan. Başkentin göbeğinde tam bir can pazarı. Acı içinde kıvranıyor tüm ülke. Tam otuz altı insanını kaybediyor o gün. Ben ise onu kaybediyorum. Her birinin apayrı hikayesi var. Benim hikayem ise bu, biliyorum. Her şey yarım kalıyor. Birine nasıl veda edebileceğimi yine öğrenemiyorum.</p>

<a href='https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/hhc-lavarla-kapak-2/'><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="206" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-KAPAK-300x206.jpeg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-KAPAK-300x206.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-KAPAK-768x528.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-KAPAK.jpeg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href='https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/hhc-lavarla-i%cc%87c%cc%a7-3/'><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="206" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-3-300x206.jpeg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-3-300x206.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-3-768x528.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-3.jpeg 801w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href='https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/hhc-lavarla-i%cc%87c%cc%a7-2/'><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="206" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-2-300x206.jpeg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-2-300x206.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-2-768x528.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-2.jpeg 801w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href='https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/hhc-lavarla-i%cc%87c%cc%a7-1/'><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="207" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-1-300x207.jpeg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-1-300x207.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-1-768x529.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/07/HHC-LAVARLA-İÇ-1.jpeg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>

<p>Görsel çalışmalar: Hafize Pala</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yerle Gök Arasında Bir Yerde&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/yerle-gok-arasinda-bir-yerde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vedalar Doğru Değil</title>
		<link>https://lavarla.com/vedalar-dogru-degil/</link>
					<comments>https://lavarla.com/vedalar-dogru-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haydar Haluk Ceylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 08:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kennedy Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuğulu Park]]></category>
		<category><![CDATA[Yuna Handmade Chocalate]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=116492</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>2019 Sonbaharı benim için hayatın olağan akışında pek çok şeyin değiştiği gerçeğiyle yüzleşmeye çalıştığım bir dönemdi. Ankara, uzun zamandır hayatımı sürdürdüğüm evimdi. Bu uzun süre zarfında pek çok güzel insanla tanışmış ve beni hep evde hissettiren dostluklar kurmuştum. Ayrılığın aklımın ucundan dahi geçmeyeceği ve sanki her anımda yanımda kalacak olan arkadaş gruplarının orta yerinde, etrafta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/vedalar-dogru-degil/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Vedalar Doğru Değil&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2019 Sonbaharı benim için hayatın olağan akışında pek çok şeyin değiştiği gerçeğiyle yüzleşmeye çalıştığım bir dönemdi. Ankara, uzun zamandır hayatımı sürdürdüğüm evimdi. Bu uzun süre zarfında pek çok güzel insanla tanışmış ve beni hep evde hissettiren dostluklar kurmuştum. Ayrılığın aklımın ucundan dahi geçmeyeceği ve sanki her anımda yanımda kalacak olan arkadaş gruplarının orta yerinde, etrafta olan biteni sorgulamadan yaşamımı sürdürüyordum. Sonra o malum kırılma anı gerçekleşti. Eğitim hayatını başkentte benimle geçiren yığınlar ekonominin gerekliliği ve beyaz yakalı olabilmenin tatsız ama zoraki gerçekliğiyle birer ikişer farklı şehirlere dağıldılar. Bu dağılma sürecinde başı tabii ki İstanbul çekti. Benim neden Ankara’da kalmak için direndiğime şaşırmış gözlerle bakan dostlarıma verecek bir cevabım yoktu. Fakat nedense tüm planlarımı bozkırın orta yerinde soğuk bir hayatta kalma mücadelesini sürdürmek üzerine yapmıştım. Öyle de oldu. Herkes birer ikişer eksilirken ben Ankara’da kaldım. Benimle burada kalmayı tercih eden bir avuç insanla birlikte bu soğuk şehirde direniyorduk.</p>
<p>Herkesin bir hikâyesi, her hikâyenin de bir sonu vardı. Özlem duyduğum pek çok şeyin artık benim için ulaşılabilir olmadığını kabullenmiştim. Evet, bu kabullenme sürecini belki de bir şekilde atlatmıştım ama yıllar boyunca süregelen tüm sosyalleşme alışkanlıklarım dostlarımın şehri terk etmesiyle birlikte ortada kalmıştı. Bana sormadan bir uzvum bedenimden kopup gitmiş gibiydi. Yeni hayatıma uyum sağlamak için çaba göstermem gerekliydi. Fakat buna yetecek enerjim de yoktu. İşte o anlardan birinde benim gibi Ankara’da kalmayı tercih eden sayılı dostlarımdan Ozan ile ODTÜ kampüsünün popüler sayılabilecek bir köşesinde kahvemizi yudumlarken ilk kez adı geçmişti <u>Yuna</u>’nın. Ozan Kennedy’de el yapımı çikolataları olan butik bir mekândan bahsediyordu. Ben ara sıra uğruyorum, çikolataları nefis, bir ara beraber de gidelim, demişti. Bu konuşmanın üzerinden çok geçmeden hayatta pek fazla rastlanmayan keyifli anlardan biri denk düştü. Kutlanacak bir başarı hikâyem olmuştu ve Ozan bu kutlama anı için <u>Yuna</u>’da bana limonlu kek ısmarlamayı önermişti. Keyfimin yerinde olduğu bir akşam vakti bir kahve ve limonlu kek eşliğinde, daha önce adını duyduğum fakat hiç gitmediğim bu küçük dükkânda aldık soluğu. Kutlanacak şeyler vardı, yalnız hissedilen bir dönemde ve biraz buruk da olsa.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-116502 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-scaled.jpg" alt="Yuna Handmade Chocolate" width="1920" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-scaled.jpg 1920w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-768x1024.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-1152x1536.jpg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-1536x2048.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/1638967668107-1-3-800x1067.jpg 800w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>İşte böyle bir dönemde tanışmıştım Yuna Handmade Chocolate ile. Nefis pasta ve çikolatalar, Melis’in maharetli ellerinden çıkıyordu. Hemen her zaman sohbet edecek insanlara rastlamak ise çok olağandı. Tatlı ve çikolatalar güzeldi fakat bu küçük dükkâna uğramak için öncelikli amacım hiçbir zaman bu tatlılar olmayacaktı. Canımı sıkan bir şeyler yaşadığımda, asla bitmeyen bir makalenin ya da yazının teslim tarihi yaklaştığında, keyfim yerinde olduğunda ya da tam tersi dertlerden gözümün önünü göremez olduğumda soluğu Yuna’da aldım. Bazen kendimi gün aşırı Kennedy’de buluyordum. Bazen birkaç ay hiç uğramadığım oluyordu. Fakat her seferinde muhakkak bir tanıdıkla rastlaşıyor, sohbet ediyorduk. Siparişler yetişsin diye çikolataları paketlediğimiz bir akşamın sonunda Rubyli Cheesecake’i hak etmiş olmanın tatmini ile geç saatlere dek esnafçılık oynadığım da olmuştu, kepenkleri indirip laflaya laflaya Tunalı’dan Kuğulu Park’a uzanmışlığım da. Bu geçiş döneminin zorluğunda bu küçük dükkânda Ankara’daki yeni hayatımı tanımlama fırsatı sunmuştu bana Yuna. Örneğin, gündemin Amerika’daki seçimler olduğu bir dönemde yan masada oturan Columbia’lı müşteri ile Barney – Biden mukayesesi yapıyor, Melis’in denediği yeni ürünlere isim önerisi sunuyor, pek çok insan tanıyıp bu insanların hayatlarındaki kırılma anlarına şahitlik ediyordum. Sıkıcı geçen bir doğum günümde kendimi birden henüz o gün tanıştığım insanların bana doğum günü şarkısı söylediği bir anı da ilk kez burada yaşamıştım mesela.</p>
<p>Yine yazının başında değindiğim rutine dönmüştü her şey. Ankara’da yeni bir varoluşa alışmış, pek çok güzel insanla tanışmıştım ve Yuna’ya uğradığım günler de epey seyrekleşmişti. Ayrılığın aklımın ucundan dahi geçmediği ve ben hayatıma devam ederken benimle birlikte Ankara’da hayatına devam edeceğini düşündüğüm o küçük dükkân Kennedy’deki köşesinde sonsuza dek var olup gidecekti. Fakat hayat olağanca hızıyla akıp giderken bizden bağımsız pek çok değişken de ortaya çıkıyor, bu akışı yerle bir edebiliyordu. Belki de her şey olması gerektiği gibi ilerlemişti. Fakat ben rutinin bana sağladığı güvenli sırça köşkümden olan biteni göremez haldeydim. Dükkâna son uğradığımda mekân ile özdeşleşmiş tabelasından bir harfin düştüğünü fark etmiştim. Belki de düşen o küçük “e” harfi çok önceden bir mesaj vermeye çalışmıştı bana ama ben anlayamamıştım.</p>
<p>Yıllar önce lisans hayatını Londra’da tamamlayan bir yazar ile ayak üstü sohbet etme şansım olmuştu. Ankara’ya dair konuşmaya başladığımızda bana kendi gençliğinden birkaç ikonik mekândan bahsetmişti. Hiçbirini bilmiyordum. Çünkü bir dönem insanların hayatlarında büyük yer kaplayan ve şehirle bütünleşmiş pek çok mekân belli başlı sebeplerden kapanıp gitmişti. Kent hafızasını şekillendiren, bir şehri var eden ve o şehrin sakinlerinin ruhuna işleyen pek çok unsurdan biriydi oysa o kente özgü ikonik mekânlar. Ankara’nın kendine özgü mimarisini oluşturan pek çok kült eser ve binayı dahi koruyamazken birkaç küçük esnafı korumamız da beklenemezdi elbet. Fakat kent hafızasına yapılan bu acımasız kürek vuruşlar birilerimizin ilkokul yıllarına, birilerimizin çocukluk aşklarına, anne babaları ile olan anılarına da vuruluyordu elbet. Dağılıp gidiyorduk. Aynı konuşmada sohbet ettiğim yazar, tam yirmi sene sonra Londra’ya döndüğünde, öğrenciyken uğradığı küçük kahve dükkanına yeniden gittiğini, her şeyin yerli yerinde olduğunu, kahvenin tadının dahi değişmediğini söylemişti bana.</p>
<p>Bu sohbet beni biraz sancılı bir düşünce sürecine itmişti. Okuldan çıkıp Beşevler&#8217;in yerli yerinde durduğunu düşündüğüm kimliğinin aslında gerçekten hâlâ o semti betimleyip betimlemediğini düşündüm. Belki de benim tanıdığım bu semt, sınavdan önce kahve içtiğim dükkân, sabah simit aldığım fırın benim gerçekliğimdeki Beşevler’i oluştururken beş sene sonra semte döndüğümde beni bekleyen bambaşka bir Beşevler kimliği olacaktı. Bu düşüncelerle etrafı süze süze üçüncü caddeye, oradan da yedinci caddeye uzandım. Az evvel düşündüğüm her şey kendi kendine çözülmeye başlamıştı. Beşevler-Bahçelievler arası bırak beş senelik bir süreci henüz üç ay öncesinden bile farklıydı. Bir ara pıtrak otu gibi her yerde biten lokmacılar kapanmış, yerini ucuza döner yapan restoran zincirleri almıştı. Bir dönem her gün gittiğim üçüncü nesil kahveci dördüncü kez el değiştirmişti. Selam vermek umuduyla her girişimde yeni bir işletmeciyle tanışır ve kahveyi nasıl içtiğimi öğretmeye çalışır olmuştum. Birkaç ay sonra yine aynı uğraşa girmek zorunda kalacağım için boşa giden bir zaman dilimi haline gelmişti bu kahveyi nasıl içtiğimi anlatma uğraşı. Öte yandan fakülteye başladığım sene özellikle Emek civarında Bahçelievler ismine yakışan pek çok küçük bahçeli bina kentsel dönüşümle harika birer rezidans olmuştu çoktan. Fakat neyse ki yolu sağlı sollu kaplayan devasa ağaçlar yerli yerindeydi şimdilik. Fakat esmer ve tatsızdı. Şehrin göbeğinde ne aradığını çok merak ettiğim hafriyat kamyonları birer ikişer etrafı çamura bulaya bulaya ilerliyordu. Bir dönem okula yakın olduğu için gündüz vakti uğrayarak Fransa Bisiklet Turu’nu izlediğim mekân, bir nargile kafe olmuştu. En yakın iki arkadaşımla neredeyse her hafta sonu uğradığımız, nice coşkulu gol sevincini paylaştığımız bir başka mekân ise devasa bir kahve zincirinin yeni şubesiydi artık.</p>
<p>Yuna, bu kısa koşunun etrafında Ankara’da bir belirip bir kaybolan güneş gibi solup giden pek çok mekândan biri olmuştu. Üstelik sevdiğim pek çok insana bir ara Yuna’da çikolata ısmarlama sözü vermişken. Uzun süredir uğrayamadığım dükkânın kapanma haberini buruk ama yeni bir başlangıca ulaşmanın heyecanıyla vermişti Melis. Yuna kapanmıştı. Fakat bu üzücü haberi veren mesaj bunu kutlamamız gerektiğini hatırlatıyordu bize. “ve rengarenk vedalar vardır, kutlanmaya değer.”</p>
<p>Kapak görseli: <a href="https://instagram.com/ugurcanow?utm_medium=copy_link">ugurcanow</a></p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/ankaradan-cizgiler/" target="_blank" rel="noopener">Ankara&#8217;dan Çizgiler</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/vedalar-dogru-degil/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Vedalar Doğru Değil&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/vedalar-dogru-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara’dan Çizgiler</title>
		<link>https://lavarla.com/ankaradan-cizgiler/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankaradan-cizgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haydar Haluk Ceylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2021 07:04:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Haluk Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Sonbahar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=70130</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Pencerenin kıyısından uçsuz bucaksız uzanan bir ışık hüzmesiydi günün bu saatinde Ankara’nın gecekondu mahalleleri. Yüzümü biraz sola çevirdiğimde karanlığın içindeki soluk, belli belirsiz ışık taneleri yerini parlak, capcanlı, göz kamaştıran bir kristalliğe bırakıyordu. Binalar karanlığı yırtıp geçerek yükseliyordu göğe doğru. Ankara’nın kaderi buydu, neredeyse yüz senedir. Belli belirsiz bir geçişkenlik haliyle Ahmed Arif’in kar altındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankaradan-cizgiler/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’dan Çizgiler&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pencerenin kıyısından uçsuz bucaksız uzanan bir ışık hüzmesiydi günün bu saatinde Ankara’nın gecekondu mahalleleri. Yüzümü biraz sola çevirdiğimde karanlığın içindeki soluk, belli belirsiz ışık taneleri yerini parlak, capcanlı, göz kamaştıran bir kristalliğe bırakıyordu. Binalar karanlığı yırtıp geçerek yükseliyordu göğe doğru. Ankara’nın kaderi buydu, neredeyse yüz senedir. Belli belirsiz bir geçişkenlik haliyle Ahmed Arif’in kar altındaki varoşları yerini Ümitköy’de rezidanslara bırakıyordu. “Rezidans dediğimiz şey beyaz yakalılara toplu konut” demişti bir dostum. Hoş, Arif’in varoşları da artık kar altında değil, toplu konut idaresinin boyunduruğu altındaydı. Pencerenin kenarından sonu olmayan bir beton yığınını andıran Ankara manzarasına ilişmiştim bir gece yarısı. Terasta oturmak için serindi artık hava. Başkent, gece esintileri ile hava alma güdümüzü baskılayıp pencerelere esir etmeye başlamıştı bizi. Bir başka deyişle sonbahar gelmişti şehre. Biz belki şehre bir film gelir diye beklerken… Yoksa nasıl yenilenebilirdik ki? İklim değişirdi de biz değişemezdik. Hem sonra, bir kedim bile yoktu hâlâ benim. Hep başkalarının kedilerini severdim. Onlarsa beni pek sevmezdi genelde. İlk yapraklar düşmeye başlamıştı, ilk mısralar ve henüz yazılmamış sözlerle. Sanki tüm şehir bana küskündü.</p>
<p>Bir süredir özgürce koşamıyorduk hiçbir yere, çıkamıyorduk evlerimizden. Köşedeki Kuytu Çayevi’nde bir çay içmenin sıradanlığı, şehrin en iyi çikolatacısına uğrama rutini, sinemalar, konser salonları çok uzaktaydı. Güneş altındaki tutsaklardık yaz boyu. Geçen sonbahara bakıyorduk usulca. Tüm basitliğiyle akıp giden zamanı fark edemiyorduk böyle aniden durup bakamayınca. Başkent’te zamanın içinde olmak; CSO’da sezon açılışına bilet bulma telaşı, Yuna’nın sütlü çilekli çikolatası ile yan masada dönen sohbete dahil olma uğraşı, bir yalnızlık betimlemesi olarak Akün’deki oyuna alınan iki biletten birinin elinde kalması, Ulus’taki müzeler, Çıkrıkçılar esnafı, Hacı Bayram’da bir cuma vakti telaşı, Dost’ta birini beklerken asla ilgi duymadığın konulardaki mecmualara göz atma ritüeli, İmge’nin arka bahçesi yeniden açılacakmış dedikodusu, kavgalar, politik tartışmalar ile bozkırın orta yerinde ucuz bir hayatta kalma uğraşıydı. Oysa biz, fildişi kulelerimizin korunaklı uçlarında, zihinlerimizdeki aşiyanımıza çekilip kendi konfor alanımızı inşa etmekle meşgulmüşüz meğer. Telaştan kaçmanın yollarını ararken kapıldığımız bu durgunluk, gündelik telaşların bizi çarkın dişlileri arasında ezilmekten nasıl kurtardığının hikâyesini anlatıyormuş aslında bir süredir. Fildişi kulelerini inşa edemeyenler için en basit çözüm sancılı bir ölümmüş de ölüme razı gelsinler diye bu telaşın ne menem bir şey olduğu masalını uydurmuşlar gecekondu mahallerinin sakinlerine. Günün ilk saatlerinde hazır kıta üst üste otobüslere doldurulan bu insanların konfor alanları ile olan sosyal mesafeleri yüzlerine iliştirdikleri eğreti maskelere ihtiyaç duymayacakları kadar fazlaymış hem de. Ölümle aralarında olan mesafe ise belki de hiç olmadığı kadar yakınmış. Hadi sahte de olsa ekranların karşısında gülümseyelim. Gülümseyelim ki bulutlar gitsin, işçiler iyi çalışsın!</p>
<p>Yapracık’ta bir apartman dairesine girdiğimde otlar yemyeşildi ve kuzeydeydi güneş. Pek sürmedi, kurudu hepsi. Sapsarı bir bozkır yığını bıraktı ardında. Güneş de çoktan geri döndü tepelerin ardındaki konfor alanına. Bu bozkır yığınının ortasına karanlık çökünce bir deniz gibi göründü gözüme karşımda duran boşluk. Ufuk çizgisinde kaybolan bir yelkenli, belki bir yakamoz bulma ümidiyle saatlerce kıyı şeridi boyunca yürüdüğüm bir Bodrum gecesini hatırlattı bana. Uzun süre sahaflarda arayıp bulamadığım bir kitabı bulmuştum o gece Yalıkavak akşam pazarında sergi açmış aksakallı bir işportacıdan. Bu yaz denizi hiç görmedim. Sevdiğim insanlar uğramadılar buralara. Birkaç adımdan fazlasını atamaz halde, yolu yolculukla ölçmeyi özledim. 75. Yıl Selatin Tüneli’nden çıkarken arabada Ferdi Özbeğen çalmasını, tüm gün Fransa Bisiklet Turu’nu izleyip akşama denize kaçmayı, rüzgârı arkama alıp denize doğru pedallamayı da özledim. Ben bu özlem dolu anları yaşarken kıyısına sokulduğum pencereden Kale’deki bayrağa ilişti bakışlarım. Bu bencilce özlemin hiçbir noktasında bulunmayan insanların eski evleri, hayatları vardı o bayrağın altında. Hiç deniz görmemiş, hiç bisikleti olmamış çocukların haklı serzenişleri. Hepimiz aynı ince maskenin koruyuculuğuna sığınarak bekliyorduk bir şeyleri. Fakat bu bir maskeli balo değildi. Benim açımdan eğlence bitmişti çoktan. Onlar içinse hiç başlamamıştı belli ki. Aynı gemide değildik onlarla. Onlar hiç gemi görmemişlerdi. Benim de hiç binmediğim gemiler olmakla birlikte tutunduğum şişme can yelekleri vardı. Yine de aynı gemide değildim ekmeklerini bölüşmeyen; atık kağıt toplayıcılarının, savaştan kaçmış göçmen çocukların, cinayete kurban giden kadınların hâlinden bile asla utanmayan; kalın tombul parmakları, bembeyaz inci gibi porselen dişleriyle sırıtarak özel sağlık sigortalarına güvenenlerle. Onlar maskelerinin üzerine yenilerini eklemekle meşgulken İncesu Parkı’nda uyumaya çalışan ötekiler empati yeteneğimi geliştirmekle uğraşıyorlardı benim.</p>
<p>Saat gece yarısını geçmişti çoktan. Gitgide azalıyordu perdenin ardından tüm şehri kaplayan ışıklar. Şöyle bir uzunca süzdüm şehri. Acaba köşede ışığı yanan evin sakinlerinin nasıl bir hikâyesi vardı? Sonra daha uzaklarda yanan sarı loş bir ışığa takıldı gözüm. Acaba o ışığın altında ne hayaller ne idealler vardı. Adlarını dahi bilmediğim, daha evvel hiç görmediğim ve belki de hayatım boyunca hiç görmeyeceğim insanlar, hayatlar vardı. Herkesin bir anlatısı, bir deneyimi olduğu gibi ve maskeler örtemiyordu yaşanmışlıklarla kaplı yüzlerdeki çizgileri. Ciğerlerimize çektiğimiz ilk nefesin yakıcı hissinde yanımızda olan kimse bugün yanımızda değildi belki de. O günden bu yana aldığımız her nefesin kıymeti kendinden menkuldü de maskelerin altında alınan nefes değişkenlik gösteriyordu. Ne kadar daha bu esaretin altında olacağımızın belirsizliğinde iç sesimize maskelerin altındaki nefes alış-verişlerimiz eşlik etmeye başlamıştı. Bazılarımız için uzun saatler boyunca yaşanıyordu bu süreç, bazılarımız içinse son nefesini vermek kadar kısaydı. Dedim ya saat ilerledikçe gitgide azalıyordu perdenin ardından tüm şehri kaplayan ışıklar. Işık kirliliği azaldıkça gökyüzünden geçen uçakları da daha kolay seçer olmuştum. Manzaranın dört bir yanından aynı noktaya doğru gidiyordu hepsi. Nice kavuşmalar ve ayrılıklar vardı belli ki içinde. Hatta bazı kargo uçaklarında nice insan ölüleri, hatıralarıyla birlikte… İnsan ömrü bir nefes alış-veriş aralığı kadar kısaydı. Üstelik bu nefesin bir maskenin içinden alınıp alınmayacağının bir önemi de yoktu artık. Herkesin bir hikâyesi, her hikâyenin de bir sonu vardı. Özlem duyduğum pek çok şeyin artık benim için ulaşılabilir olmadığını kabullenmeliydim. Bazı hikâyelerin, çocukluktan kalma masalların ve dostlukların bittiğini kabullenmem gerektiği gibi. Yaşadığımız şey bir yol hikâyesiydi elbette. Fakat henüz ne menzili belliydi bu yolculuğun ne de varış noktası. Yolun kendisi değildi mesele, yola çıkabilmekti. Bir sonbahar gecesi bir pencere kıyısından binlerce hayata, binlerce yolculuğa uzanabilmekti yani. Serin bir sonbahar akşamında Ankara’nın, kısa bir yolculuk yapmıştım, atık kağıt toplayıcıları, savaştan kaçmış göçmen çocuklar ve cinayete kurban giden kadınlarla. Işık hüzmesine bir ses eşlik etti sonra. Her şey bitti.</p>
<p>“Şirin mi şirin gecekondu evleri,<br />
Samsun Asfaltında otomobiller<br />
Ne güzeldir yollarda olmak şimdi.”</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankaradan-cizgiler/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’dan Çizgiler&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankaradan-cizgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
