<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Metin Solmaz, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/metin-solmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/metin-solmaz/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Dec 2025 08:41:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Metin Solmaz, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/metin-solmaz/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Yürümek her zaman romantik değil</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-yurumek-her-zaman-romantik-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 08:41:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Akın Atauz]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Yaya Hakları Bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yürümek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=139591</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Akın Atauz ağabeyimizin kıymetli anısına. &#160; Murat Sevinç’i biliyor musunuz? Ankara ileri gelenlerinden. Kendisi istisnai bir akademisyen, yazar, yürüyücü ve bunlar yetmiyormuş gibi bir de hoşsohbettir. Ben ondan çok şey öğrendim. Ama öğrendiğim en işlevsel şey yürümek oldu. Yani standart yürümeyi epey önce öğrenmiştim. Ama Murat bana çok yakın olmayan bir A noktasından B noktasına, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-yurumek-her-zaman-romantik-degil/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Yürümek her zaman romantik değil&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr" style="text-align: right;"><em>Akın Atauz ağabeyimizin kıymetli anısına.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p dir="ltr">Murat Sevinç’i biliyor musunuz? Ankara ileri gelenlerinden. Kendisi istisnai bir akademisyen, yazar, yürüyücü ve bunlar yetmiyormuş gibi bir de hoşsohbettir. Ben ondan çok şey öğrendim. Ama öğrendiğim en işlevsel şey yürümek oldu. Yani standart yürümeyi epey önce öğrenmiştim. Ama Murat bana çok yakın olmayan bir A noktasından B noktasına, araba, otobüs, motosiklet ve bisiklete ek olarak yürünerek de gidilebileceğini öğretti. Önce deli dedim. Sonra denedim. Oldu.</p>
<p dir="ltr">Başka türlü asla göremeyeceği şeyleri görüyor, tanımayacağı insanları tanıyor, sevemeyeceği kedi köpeği seviyor insan.</p>
<p dir="ltr">Murat’ı Yalıkavak’a yürümesi üzere (berbat da bir yoldur) Ortakent kavşağına bıraktığım güne kadar yürümek benim için sadece eğlence için yapılabilecek bir faaliyetti. O güne kadar da çok yürürdüm. Hasta olduğum zamanlar hariç pek günde 10 bin adımın altına düşmedim. Ama zevk için yürüdüm, gezmek için yürüdüm. Evet, her gün geziyorum ve nitekim zevk sahibiyim. O gün bugündür ulaşım aracı olarak da arada bir ayaklarımı kullanıyorum. Ayrancı’dan bir çıkıyorum, Ulus Hali’nden alışveriş yapıp geliyorum. Yolda fotiler çekiyorum, kediler seviyorum, insanlarla tanışıyorum.</p>
<p dir="ltr">Ama yürümek için ne lazım? Yayaların itibar sahibi olduğu şehirler lazım. Yani neresi değil? Ankara değil. Hemen “sanki İstanbul” filan diye başlamayın. Elbette bütün şehirlerimiz yaya düşmanı. Ama Ankara olmayan şehirler beni daha az ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye’nin en halis muhlis şehri Ankara&#8217;dır.</p>
<p dir="ltr">Yaya. Yayan. Söylemesi bile güzel. Anlamı da öyle. Yaymaktan geliyor. Yayalım arkadaşlar.</p>
<p dir="ltr">Bakın beni takip edenleriniz bunu yazdığıma inanamayacak. Ama Ankara’nın o berbat şoförlerinde son vakitlerde bir müthiş yaya farkındalığı başladı. Nasıl oldu nasıl bu kadar hızlı gelişti anlamadım. Ama artık Ankara’da arabalar eskiye kıyasla yaya geçidini tanımaya başladılar. Eskiden, yola süs olsun diye çizilmiş çizgiler zannederlerdi. Ama yayalar, Ankara’da arabalar tarafından o kadar sindirilmiş, korkutulmuş canlılar ki yol verilse bile kolay kolay geçemiyorlar karşıya. Arabalar yol vermeye başladı demişken bazı taksiciler ve elbette halk otobüsleri hariç. Onlar kural tanımıyor. Halk otobüsleri neden halk sevmiyor acaba. Sevseler keşke. Ya da belediyeler halk otobüsü şoförlerini toplayıp eğitseler: Bak bu yaya. Bunlar diğer şoförler. Bunlar yolcuların. Bunların hepsi insan. Bunlarla konuşurken bağırma. Otobüsünü sürerken şekil yapma. Yolunda git. Kırmızı ışıklar, beyaz çizgiler, tabelalar. Bunlar yol süsleri, kent mobilyaları değil.</p>
<p dir="ltr">Ne diyorduk? Yaya geçitinde yaya: Hemen durur. Ürkekçe yola bakmaya başlar. Gelen araba dursa bile adımını atmaz yola. Tedirginliği artmış bir şekilde arabaya bakmaya devam eder. Ta ki emin olana kadar. Emin olacağı şey nedir? Zaten kendisine ait olan hakkın ona bahşedildiğini görmek.</p>
<p dir="ltr">Çok söyledim. Yine söylerim. Ankara’nın en büyük özelliği mukavemettir. Ankara dayanır. Melih Gökçek’e 20 yıl dayandı. Yıkılmadı. Başka bir şehir Melih Gökçek’e beş sene dayanamazdı. İstanbul altı ay dayanamazdı. Melih Gökçek eşiği o kadar düşürdü ki arkasından kim gelse iyi görünecekti. Öyle oldu.</p>
<p dir="ltr">Yoksa müspet gerçekler var: Bir yolun altından ya da üstünden arabalar geçer, yayalar değil. Şehir plancıların standart sözüdür bu. Ankara’nın her yeri hala üst geçit, alt geçit. Cinnah’tan yerin altına inmeden bir karşıya geçmeyi deneyin bakayım. Her şey yayalar karşıya geçemesin diye örgütlenmiş.</p>
<p dir="ltr">Kızılay’ı düşünün. Melih Gökçek, Atatürk Bulvarı&#8217;na yayalar geçemesin diye neredeyse mayın döşemişti. Sonra da havuzla süslemişti. (Zaten memlekette bir fışkiye aşkı, bir yerden su fışkırtınca o yerin sempatik olduğuna dair bir itikat var. Gölbaşı’nda gölün yanında havuz var yahu. Hemen yanında.) Kızılay&#8217;da da yolun ortasına havuzlar ve geçilmez betonlar yapmıştı her yerine. Neden? Çünkü yayalar geçemesin. Sonraki yönetimler de ellemedi. Yayalar geçemesin ki arabalar daha hızlı gitsin. Aman arabalar yavaşlamasın. Bugün Kızılay’dan arabayla geçerken ne görüyorsunuz? Hamam böcekleri. Zavallı yayalar hamam böcekleri gibi geçmeye çalışıyorlar karşıya. Tedirginlik içinde. Ürkek bakışlarla. Ne yapsınlar? Öbür türlü ileri yürüyüp merdiven tırmanıp merdiven inip geri yürüyecekler. Neden? Çünkü yayalar. Ankara’da yayalık suç.</p>
<p dir="ltr">Yayalar daha hızlı hareket etmek için ne kullanır? Toplu taşıma elbette. Yaya dostu şehirlerde toplu taşıma süper olur. Ankara’da da toplu taşıma var. Üstelik toplu taşıdığı kesin. Ama kağnı hızıyla. Çünkü her şey Kızılay odaklı. Nereye giderse gitsin her canlı Kızılay’a uğrayacaktır. Medeni bir ülkede 15 dakikada arabayla gittiğin yere toplu taşımayla 25 dakikada gidersin. Ankara’da bu, iki saate kadar çıkabilir. Neden? Çünkü önce Kızılay’a gitmek zorundasın. Düzenli gittiğim Batıkent’teki A noktasıyla Çayyolu’ndaki B noktası arası arabayla 17 dakika. Toplu taşımayla bir saat 17 dakika. Neden? Çünkü Kızılay’a gitmek zorundasın. Ne? Araban yok mu? Bir saat 17 dakika. Bir o kadar da dönüş. Yaya olmasaydın. Ben mi söyledim yaya ol diye. Bir şehir içinde hepi topu 14 km.’lik yol arabayla 17, toplu taşımayla bir saat 17 dakika olur mu?</p>
<p dir="ltr">Adı İstanbul olmayan bir şehirde insan bir yere gidip gelmek için toplu taşımaya üç saat harcar mı?</p>
<p dir="ltr">Bir de arabaların kutsal sandığı dörtlü yakma fenomeni var. Dörtlünü yaktın mı her yerde durabilirsin. Polis de iştirak ediyor buna. İçinde insan varsa ve dörtlüsü yanıyorsa ceza kesmiyor. Adam yolu kapatmış, herkesi rahatsız etmiş, polis gelmiş uyarıyor. Halbuki suç işlemiş işte. Durmaması gereken yerde duruyor. Trafiği kesiyor, kaldırımı işgal ediyor, yapmaması gereken bir şeyi yapıyor. Dörtlü sinyal kalkan mı?</p>
<p dir="ltr">Bizim polisimiz neden bu kadar barıştırma odaklı? Bizim polisimiz neden kendisini arabulucu sanıyor? Neden bizim memlekette bu kadar fazla lüzumsuz barıştırma faaliyeti yapılıyor? Neden bayramlar filan da alet ediliyor buna? Adam karısını dövmüş. Adamla karısını niye barıştırıyorsunuz kardeşim. Yuvası yıkılmasınmış. Yıkılsın kardeşim öyle yuva. Adamı alın hapse atın. Kadının da önü açılsın. Adam kaldırıma park etmiş. Adamı neden uyarıyorsunuz kardeşim. Ceza kesin. Kaldırımın da önü açılsın. Açın Türkiye’nin önünü.</p>
<p dir="ltr">Şimdi hepinize ödev veriyorum. Sonraki yazıda soracağım. Şu <a href="https://www.ihd.org.tr/yaya-haklari-bildirgesi/" target="_blank" rel="noopener">Yaya Hakları Bildirgesi</a>’ni okuyun. İHD Ankara Şubesi çevre komisyonu yazmıştı. Kolektif yazı ama Akın Atauz ağabeyimizin kaleminden çıkma. Keşke daha fazla Akın Atauz olabilseydi. İyi ki yaşadı. Hem zarif hem bilgiliydi.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-yurumek-her-zaman-romantik-degil/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Yürümek her zaman romantik değil&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankara’nın en acayip mekanları ve Villa de Derbo</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-en-acayip-mekanlarindan-villa-de-derbo/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Oct 2025 08:10:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Akvil]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[İlhami Özköse]]></category>
		<category><![CDATA[Pizza Tek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=139002</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ankaralı, piknikten ne anlar? Sekülerse Ahlatlıbel, muhafazakarsa Millet Bahçesi, takılır işte. Elitse hafta sonu Eymir, halksa Gölbaşı takılır. Civarda ne var ne yok bakmaz. Bilmez. Ortamlarda biliyor gibi yapar ama “Hadi Kirmir Çayı vadisinde takılalım” de bakalım. Güdül ya da Bala kelimelerini hiç cümle içinde kullanmış mı? Ayaş’ın domatesten başka işe yaradığını biliyor mu? Çünkü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-en-acayip-mekanlarindan-villa-de-derbo/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara’nın en acayip mekanları ve Villa de Derbo&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Ankaralı, piknikten ne anlar? Sekülerse Ahlatlıbel, muhafazakarsa Millet Bahçesi, takılır işte. Elitse hafta sonu Eymir, halksa Gölbaşı takılır. Civarda ne var ne yok bakmaz. Bilmez. Ortamlarda biliyor gibi yapar ama “Hadi Kirmir Çayı vadisinde takılalım” de bakalım. Güdül ya da Bala kelimelerini hiç cümle içinde kullanmış mı? Ayaş’ın domatesten başka işe yaradığını biliyor mu?</p>
<p dir="ltr">Çünkü Ankaralı bireyin işi doğayla kültürle filan değil birbiriyledir. Muhabbet olsun, tamam. Gerisi olmasa da olur. Muhabbet dediğin de ağaçla salıncakla olmaz ki. İnsanla olur.</p>
<p dir="ltr">Bütün bunların yanında acayip yerlerden piknik yeri çıkarmışlığı da vardır.</p>
<p dir="ltr">Cinnah’tan çıktın, Atakule’den sola döndün ya, galiba Çankaya Caddesi, oradan bir miktar gittin mi eskiden tuğla fabrikaları vardı. Bir de küçük dere akardı. Bir yığın da göl muamelesi gören ama bana su birikintisi gibi gelen şeyler vardı. Mogan’dı, Eymir’di oraların prova gölleriydi belki bunlar. 17 göller derdik biz oraya. Daha bilimsel konuşanlar da “Tuğla fabrikalarının orası” derlerdi. Gerçekte adı neydi bilmiyorum. Mühye filan değildi. Yakındı ama değildi. İşte orada çok acayip bir mekan vardı.</p>
<p dir="ltr">Bir kulübe (mutfak diye çağırıyorlardı) ve açık alanda masalar. Orantısız bir şekilde yığınla tuvalet. Dağ başı. En yakın medeniyet kim bilir nerede?</p>
<p dir="ltr">Ben bir başka acayip mekan Pizza Tek’te çalışırdım. Buraya gündüz rakısına gelirdik. Yerdik içerdik, orada çalışan personel de yer içerdi, hesap isterdik. Bir garson sallanarak hesap çıkarırdı: “Yüz mü deseem, az olur. Bin mi deseem çok olur. Siz üç yüz verin abi.” Söylediği hesap maliyetin altında olurdu.</p>
<p dir="ltr">Bizden başka da pek müşteri olmazdı. Bir yığın çalışan vardı. Hepsi erkek. Hepsinin kafası güzel. Kimi çok neşeli, kimi sessiz. Her şey gerçeküstüydü. “Almodovar film çekiyor şu anda” gibi bir durum vardı.</p>
<p dir="ltr">Bir gün sordum: &#8220;Olum siz buradan nasıl para kazanıyorsunuz?&#8221; Adam “Balık tutuyoruz abi,” dedi. Balık tutmak mı? Sırıttı. &#8220;Evet.&#8221; Meğer hafta sonları zavallı Ankaram 17 göllere pikniğe geliyormuş. Bunlar da parayla tuvalet hizmeti veriyorlarmış. O kadar tuvalet ondanmış. Kendileri de sürekli bira içtikleri için çişleri geldikçe kuyruk beklemeyip dereye işiyormuş. Bu da balık tutmakmış.</p>
<p dir="ltr">Bizim gündüz rakısı ekibinde İlhami Abimiz vardı. Meşhur mimar, İlhami Özköse. 10 sene önce yitirdik maalesef. Bu mekanı nereden bulmuşsa o bulmuştu. İlhami Abi, buraya bir nizamiye çizdi, bir logo hazırladı, bir de isim taktı: &#8220;Villa de Derbo&#8221;. Yani dere boyundaki villa. O logo hiç tabela olamadı ayrı mesele ama hayata geçmesi hariç her şey planlanmıştı.</p>
<p dir="ltr">Pizza Tek o vakit aşırı popüler mekan. Bir grup insan haftada iki üç bir yere gidiyor iki üç araba. Soranlara da “Derbo’ya gidiyoruz,” diyoruz. Arkamızdan soruyorlar: Metin nerede? Derbo’da. Derbo ne? Villa de Derbo yahu. Asla yer tarif etmiyorduk. İnsan bindiği dalı keser mi? Herkes Ankara’da bu isimde asortik bir mekan var sanıyordu.</p>
<p dir="ltr">Sürekli komik bir şeyler oluyordu. Bir gün Derbo’dayız. Birisi geldi, elinde çevirmeli telefon, telefona bağlı uzun kablo kement gibi omza asılmış. Telefonu masaya koydu: “Tilifon geldi Metin tilifon.” “Olm tilifon ne?” “Abi tilifon geldi işte tilifon.”</p>
<p dir="ltr">Adam dağ başında ağaca fırlattı kabloyu, sonra öbür ağaca direğe bir yerlere yok oldu. Bir saat sonra filan telefon çaldı masada. Açtım: “Tilifon geldi Metin tilifon.” Öyle yani. Telefonu bile vardı Derbo’nun.</p>
<p dir="ltr">Hüzünlü hikaye de ekleyelim mi? Bir gün ben gitmedim. Bizimkiler de dönmedi bir türlü. O zaman cep telefonu filan yok tabii. Neyse çıktık, yol boyu arıyoruz bir arkadaşla. Karakollara sorduk filan. Bulduk. Bizim Bilgehan ile Kerim, sen giderken kamyonetle bir kaza yap, yan. Ama nasıl kaza, araba yanmış bitmiş, hurda olmuş. Araba olduğu bile belli değil. GATA Yanık servisinde yatmışlardı. Ben refakatçi kalmıştım. Neler çekmişlerdi. Akşamları halüsinasyon şovları vardı neyse ki. Bilgehan sürerdi araba sandığı sedyeyi. Mal boşaltırdık, kavgalar ederdik. Uzun bir tedavi sürecinden sonra çok şükür yırttı ikisi de. Bilgehan da İlhami Abi gibi yaşamıyor şu anda. Toprağı bol olsun. Bilgehan, Tunalı’nın Esat Dörtyol tarafındaki Ege Deri’nin sahibiydi. Sonra battı galiba. Kerim, Çimenciler&#8217;de baletti. Kerimin şimdi dans edebildiğini sanmıyorum ama sapasağlam çok şükür.</p>
<p dir="ltr">Ara ara yoklayacağım bu “acayip mekanlar” serisine, Yaprak Sokak’taki yine eski “Huzuru ve Sakinliği Sevenler Derneği” ve şimdilerde kendine asortik bir isim bulmuş Bağlayan’daki Akvil’i yazmayı düşünüyorum. Önerileriniz varsa lütfen sosyal medyadan bildirin. Ya da <a href="mailto:metin@solmaz.net" target="_blank" rel="noopener noreferrer">metin@solmaz.net</a> adresini yoklayın.</p>
<hr />
<p dir="ltr">Kapak fotoğrafı: Çıtır Metin Solmaz, Pizza Tek-1986</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-en-acayip-mekanlarindan-villa-de-derbo/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara’nın en acayip mekanları ve Villa de Derbo&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cilve, yetenek ve huysuzluğun kesişim noktası: Alper Fidaner!</title>
		<link>https://lavarla.com/cilve-yetenek-ve-huysuzlugun-kesisim-noktasi-alper-fidaner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 10:45:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Fidaner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=137875</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ben ölen arkadaşlarımın arkasından yazmayı seviyorum. Veda ritüellerimden birisi haline geldi. Yas sürecimin önemli bir parçası. Bir son hesaplaşma, üzerine konuşmak için vesile oluyor. Hem de yazılı kalıyor. Alper de bunu ve öleceğini bildiği için “Arkamdan doğru düzgün yaz lan” şeklinde zarif bir talepte bulunmuştu. İnsan ne kadar saygılı olursa olsun ölmüş birisinin arkasından yazıyor. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cilve-yetenek-ve-huysuzlugun-kesisim-noktasi-alper-fidaner/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Cilve, yetenek ve huysuzluğun kesişim noktası: Alper Fidaner!&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Ben ölen arkadaşlarımın arkasından yazmayı seviyorum. Veda ritüellerimden birisi haline geldi. Yas sürecimin önemli bir parçası. Bir son hesaplaşma, üzerine konuşmak için vesile oluyor. Hem de yazılı kalıyor. Alper de bunu ve öleceğini bildiği için “Arkamdan doğru düzgün yaz lan” şeklinde zarif bir talepte bulunmuştu. İnsan ne kadar saygılı olursa olsun ölmüş birisinin arkasından yazıyor. Bu, gergin olduğu kadar rahat da bir durum. Neticede itiraz edemez.</p>
<p dir="ltr">Allahtan uydurma temayülüm yok. Yoksa Alper bana şunu demişti, bunu demişti, atış serbest.</p>
<p dir="ltr">Alper temel olarak zarif biriydi. Genco ve ben hariç. Bize gelince içindeki lanlı lunlu ayı çıkardı ortaya. İçinde bir de prenses yaşardı. Onu Genco’ya ya da bana asla göstermedi. Hep duyduk. Mesela Demet ile yalnız kalmayagörsün. Allahım birden Cezmi Ersöz, Jane Birkin, Yılmaz Morgül karışımı bir prenses oluverirdi.</p>
<figure id="attachment_137884" aria-describedby="caption-attachment-137884" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-137884 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.03.45-e1753872023735-1024x974.jpeg" alt="alper fidaner " width="800" height="761" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.03.45-e1753872023735-1024x974.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.03.45-e1753872023735-300x285.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.03.45-e1753872023735-768x730.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.03.45-e1753872023735.jpeg 1079w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-137884" class="wp-caption-text">Alper ve Demet. Bu kadar cilveli kaç kişi tanıyorsunuz?</figcaption></figure>
<p dir="ltr">Bu yazıyı okusa kızardı kesin. Kızmak, Alper’in göbek adıydı zaten.</p>
<p dir="ltr">Ankara ileri gelenlerinden Ayrancı beyefendisi Alper Fidaner, 27 Temmuz Pazar günü 11.55’te, altmış yaşını doldurmasına birkaç ay kala yatağında öldü. Bizim Feza’nın deyişiyle onurlu bir ölümdü. Ağrısı yoktu. Entübe edilmemişti. Çok sürünmemişti. Çok kilo vermişti ama öyle bir deri bir kemik de değildi. Hayatında ilk defa fitti.</p>
<p dir="ltr">Cuma görmüştüm. O beni görmemişti. Kimseyi görmüyordu. Gözlerini açmıyordu çünkü.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Herkes “Bu, erken ölüm…” diye başlayan cümleler kurdu.</p>
<p dir="ltr">Hayır arkadaşlar. Alper erken filan ölmedi. Onu yakından tanıyanlar, nasıl yaşadığını, kendine nasıl baktığını bilenler hemen hak verecektir: Alper’in altmışına kadar yaşaması bir mucizeydi. En az 15-20 yılı Tanrı&#8217;nın armağanıydı. Ayrıca altmışında öldü ama biliyorsunuz zaman, algıyla ilgilidir. 9-6 rutininde dirsek çürütürken “yıllar nasıl geçti” bilmezsiniz. Ama ne bileyim, Sri Lanka’nın ortasına plansız düştüğünüzde üçüncü gün yıllardır oradaymış gibi hissedersiniz.</p>
<p dir="ltr">Alper o kadar yavaş yaşadı ki onun her bir yılı, iki sayılır. En az yüz yirmi yaşında öldü yani.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Alper eskiden çok daha iyi bir fotoğrafçıydı. Sonra üşendi, işin kolayına kaçtı. Çok iyi fotoğrafçıydı dediğim zamanlarda mesela Orhan Pamuk, onu Türkiye’nin yeni Ara Güler’i diye tanımlamıştı. Sürekli iltifat alırdı.</p>
<p dir="ltr">Öyle bir özgüven vardı ki şapkanız uçar. <em>Müzük</em> dergisini çıkardığımız zamanlar. 1995 sanırım. Dergiye lazer yazıcı lazım. Bizde para yok tabii. Bir gün Alper dergiye geldi. Murat’la bana: “Oğlum yazıcı aldım. Lazer. En pahalısından. Ama üç ay sonra teslim edecekler.”</p>
<p dir="ltr">Hepimizin parayla ilişkisi berbattı. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Sorduk. Sonra ceketinin içinden katlanmış bir afiş çıkardı. Bir fotoğraf yarışması varmış. Ödül lazer yazıcı. Sonuçlar 3 ay sonra açıklanacak. Alper bu. Elbette kazanacak.</p>
<p dir="ltr">Evet özgüvenliydi. Ama üşenirdi. Alper genel olarak üşenirdi. Ne oldu? Yarışmaya katılmadı bile.</p>
<p dir="ltr">Titiz de fotoğrafçıydı. Bir keresinde her zamanki zarafetiyle “Metin lan, benimle eve gel de bana slide seçelim saydam gösterim var,” demişti. Slide seçmek nedir? Slide’lar arasından slide seçersin değil mi? Değil. Alper’in her yere saçılmış eşyaları arasından slide olanları seçmiştik. Bu kaset, bu slide. Bu çorap, bu slide.</p>
<p dir="ltr">Dünyanın en komik huysuzuydu. Bizim dergiye genel olarak “hiçbir şeyi beğenmediğimiz” suçlaması gelirdi. Alper her seferinde “Arkadaşlar hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Çünkü hepsi kötü. Nesini anlamıyorsunuz bunun?” diye savunurdu.</p>
<p dir="ltr">Bir gün, Demet’e dönüp burnundaki boruyu göstererek “Sadece iki derdim var, biri bu bir de Metin habire geliyor,” demişti. Gelmeyince de azarladığını tahmin edersiniz.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Alper akciğer kanseri olmuştu. Kimse telaffuz edemiyor ya adını kanserin. Çok acayip. Mesela herife 5 stent takılıyor. Adam “Artık damarlarını lavabo aç açmaz, öyle tıkalı,” diye geyik yapıyor. Ama kanser oluyor, kanser diyemiyor. O hastalık. Kötü hastalık. Susan Sontag okuyun diyorum size.</p>
<p dir="ltr">Alper çok rahat diyordu. Hatta bu duruma gıcık olduğu için biraz fazla diyordu. Nasılsın diyene kanserim diyordu.</p>
<p dir="ltr">Bir de mucize bekleyen naif arkadaşlarımız vardı. Nasıl yeminler ederek anlatıyorlar davul tozunu minare gölgesini. Yani insan düşünüyor bu Harvard filan neden kekik suyu varken milyonlar harcıyor diye. Alper tek bir duyuruyla öyle bir püskürttü ki bu arkadaşlarımızı, ağzım açık seyrettim vallahi. Çünkü Alper&#8217;in birinci özelliği analitik olması. Ama istediği zaman analitik olması. Bu dengeyi çok güzel bulur yapardı.</p>
<h2 dir="ltr"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-137876 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.09.59-e1753871370624-552x1024.jpeg" alt="" width="552" height="1024" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.09.59-e1753871370624-552x1024.jpeg 552w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.09.59-e1753871370624-162x300.jpeg 162w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.09.59-e1753871370624.jpeg 738w" sizes="(max-width: 552px) 100vw, 552px" /></h2>
<p dir="ltr">Alper&#8217;in hastalık süreci hepimizi değişik düşüncelere gark etti. En başta Alper&#8217;i.</p>
<p dir="ltr">Ölüm zaten sert bir şey. Tam bir, bir varmış bir yokmuş hikayesi. Ölümle sırnaşmak çok daha sert bir şey. Ben kara bahtım yüzünden terminal durumda epey arkadaşımı gördüm. En çarpıcısı Küçük İskender ve Alper’di. İskender’le de o ölmeden önce uzun vakit geçirmiştik. O da kanserdi. O, Alper’in aksine çok şaşkındı. Çünkü Alper, bekliyordu. Doktor kansersin dediğinde o kendini çoktan ölmeye hazırlamıştı. İskender’de ise işler öyle yürümedi. Şiirlerinde ölüme meydan okuyordu. Punk’tı. Ama gerçek hayatta sadece doğru davranmaya çalışıyordu. Nezaketini saygınlığını yitirmeden doğru davranmak o kadar zor ki… İskender hazırlıksız yakalanmıştı. Daha uzun yılları var sanarken zort diye öğrenmişti.</p>
<p dir="ltr">Alper ise doktorlardan, modern tıptan önce biliyordu kanser olduğunu. Gerçek bir elit olarak aksatmadığı CSO konserlerine her on metrede bir üç dakika dinlenerek gidiyordu. Beraber gittiği entelektüel kadın arkadaşlarına çoktan ilan etmişti: Ben akciğer kanseri oldum. Biraz daha ilerlesin de öyle hastaneye giderim. Hem siz çok çekmemiş olursunuz.</p>
<p dir="ltr">Derken 26 ay önce bir gün DJ’lik yaptığı Alerta’da fenalaştı. Hastaneye kaldırıldı. Hastanede çok kendinde değildi. Beyinde oksijen kıtlığı olunca saçmalar insan. Alper olsa bile. O da saçmalamıştı. O yoğun bakıma, ben de Almanya’ya gitmiştim. Bir hafta sonra mesaj attı: &#8220;Seni flu hatırlıyorum. Yoğun bakımdan çıktım. Gel de göreyim yüzünü.&#8221; Dedim Almanya’dayım, iki gün sonra gelirim. Cevabı Alperceydi: “Ha tamam, iki gün dayanırım.”</p>
<p dir="ltr">Yoğun bakım doktoruna şöyle demiş: &#8220;Hanımefendi siz bu yaşatma işine fazla takmışsınız kafayı.&#8221;</p>
<p dir="ltr">Alper bu süreçte üç kere zatürre oldu. Kapısında maske ve dezenfektan olan bir kanserli evinde insan nasıl üç kere zatürre olur? Çünkü sarılma hakkından asla ödün vermedi. Ben çok kızdım buna. Hep aynı anlamsız cevapla mukabele etmeye çalışıp konuyu değiştirdi: “N’alakası var lan?”</p>
<p dir="ltr">Elbette Genco ya da bana sarılmıyordu.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">En çok gururumu okşayan şey, Alper&#8217;in benim süper güçlerim olduğunu sanmasıydı. Bir keresinde bunu gece 1 gibi yoğun bakımda bırakıp eve döndüm. Sabah beşte GSM’im çaldı. Alper. Evet, acil yoğun bakımda GSM olabiliyordu. “Gel beni al” diyor. “Oğlum seni alamam zaten alırsam ölürsün.” “Yok alırsın. Bulursun sen bir yolunu. Burada kalırsam asıl ölürüm.”</p>
<p dir="ltr">Sonra Demet’i aramış. &#8220;Metin’i ara, gelsin beni alsın.&#8221;</p>
<p dir="ltr">Kalktım gittim ikna edeyim diye. Doktoru “Alper abi iyi ya daha demin şakalaştık.” Dedim “Bırakın yanına gireyim vallahi bela olur başınıza.” Sonra yanına girdim.</p>
<p dir="ltr">&#8220;Laktozsuz yoğurt bul bana,&#8221; dedi.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">2019’daki doktorların sebebini bulamadığı yoğun bakımında korkmuştum. Ama orada nedense pek öleceğini düşünmemiştim. Bilmeyenlere söyleyeyim: Covid-19, 11 Mart’ta Türkiye’de başlamadan önce bazı şanslı arkadaşlara uğramıştı. Biri de Alper’di. Alper hep şüphelendi bundan. Ancak DSÖ, pandeminin kasım ayında Ankara’dan geçtiğini söylediğinde hepimiz emin olmuştuk.</p>
<p dir="ltr">Asıl 26 ay önceki yoğun bakımında korktum. Ölecekti. Çok kilo vermişti. Tedaviyi reddediyordu. Allahım bari üç beş saat yalnız ve konforlu muhabbet etmeye, vedalaşmaya vaktimiz olsaydı.</p>
<p dir="ltr">Sonra iki radyoterapi seansını müteakip yemek yiyebilmeye başlayınca hayat tatlı geldi. Hayır, birilerinin sandığı gibi ben ikna etmedim. Genco da etmedi. Hayır, doktorlar ona “Burası ABD değil biz dayarız adama kemoyu” dediği için de değil. Alper yemek yemeye başlayabildiği için kemoyu da kabul etti. Analitik herif. Baktı konforlu yaşama şansı var, hemen vazgeçti ölmekten.</p>
<p dir="ltr">Nitekim sonrası süperdi. Yani süperdi dediğim elbette hep oksijene bağlıydı. Elbette habire kemoterapi görüyordu. Ama mutluydu. Umutluydu. Tümörü küçülüyor, hayat kalitesi artıyordu. Evde parti tadında buluşmalar, geyik muhabbetleri…</p>
<p dir="ltr">Hatta sırt çantalı minik tüp edinip -sanki sağlıklıyken yaparmış gibi- civarda gezmeyi, Kuğulu’ya filan gitmeyi planlıyordu. Aslında bir tek CSO’ya gidebilse ona çok iyi gelecekti biliyorum.</p>
<h2 dir="ltr"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-137878 size-large" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18-819x1024.jpeg" alt="" width="800" height="1000" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18-819x1024.jpeg 819w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18-240x300.jpeg 240w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18-768x960.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18-1229x1536.jpeg 1229w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/07/WhatsApp-Image-2025-07-30-at-13.06.18.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></h2>
<p dir="ltr">Gezmek istemesi aslında çok komikti. Hayatı boyunca Sierra Leone’ye gitmeyecek birisine Sierra Leone’ye girişi yasaklarsanız canı çekebilir ya… O hesap. Ankara sokakları ondan, o Ankara sokaklarından çok çekmiştir. Üşengeç yapısının da katkısıyla Ankara&#8217;dan hatta Ayrancı’dan pek uzaklaşmamıştır. Üşengeç yapısı üretken yapısıyla birleşince Ankara sokaklarına pek çıkmasa da daha fazla dokunmuş oluyor tabii insan. Alper de daha da fazla dokunmak istedi sanırım. Lütfen insan üşengeç ve üretken nasıl olur demeyin. Üşengeçlik kendi başına üretken bir faaliyettir.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Ev sohbetlerimiz şahaneydi. Alper ilk defa hakikaten endişeli yüzünü gösterdi. İlk defa (daha çok Demet’e de olsa) karnının en yumuşak yerlerini gösterdi. İlk defa saldı çayıra.</p>
<p dir="ltr">Bir keresinde Demet’e gidip aynen şöyle demiş: &#8220;Demet, senin sorunun ne biliyor musun? Bu hayatta bir amacın yok. Boşver, benim de yok.&#8221;</p>
<p dir="ltr">Ve kimsenin beklemediği şekilde utangaç bir yanı vardı. Bu dayanışma işi mahçup olmak konusunda doktora yaptırdı Alper&#8217;e. Çok mahçup oluyordu. Bir para toplama faaliyeti sonrası eskimiş, ucuz bir GSM almıştı. Bir hafta günah çıkardı: “Ya vallahi benimki şöyle ölmüştü böyle bilmemneydi, ondan aldım.” En son, &#8220;Alper bir kere daha bu konuyu açma yeter artık, vallahi sosyal medyaya Alper yardım paralarıyla Maldivler&#8217;de ayak masajı yaptırıyor yazacağım,&#8221; dedim de sustu.</p>
<p dir="ltr">Beni en çok güldüren ise Alper&#8217;in bu süreçte &#8220;kendine bakmak&#8221; kavramıyla tanışması oldu. Alper&#8217;in kendine bakmakla ilgilenmeyiş biçimi eşsizdir. Muhtemelen kendine sadece fotoğrafçı gözüyle bakmıştı hasta olana kadar. Kadraj, ışık, ambiyans filan. Hastalık sürecinde el mahkum baktı. Çünkü hayat kalitesi doğrudan bununla ilgiliydi.</p>
<p dir="ltr">Bunun dışında Alper dışarıdan nasıl göründüğüyle de daha fazla ilgilenmeye başladı. Çünkü dışarısı Alper&#8217;le çok ilgiliydi. Fazlaca gururu okşandı. Muhtemelen bugüne kadar &#8220;ne kadar sevildiği&#8221; konusuna pek kafa yormamıştı. Şimdi her köşeden sevgi fışkırınca üzerine sıçrayanlar değişik hissettirdi tabii ona.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Benim çocuklarımı çok severdi. Kolay kolay akıl vermeyen Alper sürekli akıl verirdi. Tuhaf hükümleri vardı. İlyas’ın kesinlikle tenis oynamasından yanaydı mesela. Yelkene başladı diye önce azarladı beni. Sonra onun da yeterince havalı olduğu konusunda ikna oldu. Dünya’nın yüzücülüğünden hoşnuttu. İlyas ve Dünya ile de çok ziyaretine gittik neyse ki.</p>
<p dir="ltr">*</p>
<p dir="ltr">Aile, en küçük suç örgütü olabilir. Aile konusunda atıp tutan arkadaşlarım haklıdır. Ama kanser olana kadar haklıdır. Sonuçta bu hayattaki tek akraban abin Caner, İzmir’den gelir kalır son aylarında yanında.</p>
<p dir="ltr">Birçok musibetin kaynağı aile olabilir. Ama sadece bildiğimiz anlamda aileden vazgeçmek gerekiyor sanırım. Biz de Alper’in ailesiydik. Onunla dayanışan, onunla hastaneye giden, evini temizleyen, yemek yapan, yanında duran hepimiz ailesiydik.</p>
<p dir="ltr">Bu yazı boyunca sadece Genco ve Demet’in adı geçti. Temsili kabul edin. Onur, Tanju filan diye başlayan upuzun bir liste yaptım. Asla adil ve yeterli bir liste olmadı. Genco’yu arayıp yardım istedim. Genco her zamanki Gencoluğuyla Demet ve ben dahil kimseyi yazma deyip kestirip attı. Çünkü şunu da yazmak lazımlar bitmez deyip hiç aklıma gelmeyen on kişi filan daha saydı. Sustum. Ezcümle çok insan dayanıştı Alper ile. Gurur vericiydi. Aile lazımsa buyrun buradan verelim dedim.</p>
<p dir="ltr">Bir de son olarak Gazi Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarına minnet bildirmek zorundayım. Hepsi çok kibardı. Çok yardımcıydı.</p>
<p dir="ltr">Derli toplu yazamadım, affedin. Alper&#8217;e böylesi daha güzel olmuştur belki. Güle güle Alper. Seni çok seviyorum.</p>
<hr />
<p dir="ltr">Kapak fotoğrafı: Self Portrait, Alper Fidaner</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cilve-yetenek-ve-huysuzlugun-kesisim-noktasi-alper-fidaner/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Cilve, yetenek ve huysuzluğun kesişim noktası: Alper Fidaner!&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankara mekanlarının müzikle bir acayip ilişkisi</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-mekanlarinin-muzikle-bir-acayip-iliskisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2025 06:19:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara playlist]]></category>
		<category><![CDATA[çalma listesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=137621</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ben aşırı gençken mekan işletmiştim. Bir de yıllar sonra pandeminin başında. Pandeminin başında Marmaris’te çok güzel bir yer açtık. &#8220;Pixies&#8221; diye de afili bir isim koyduk. Sonra her şeyi aşırı sıradan yaptık. Paramız yok, evraklarımız eksik, pandemi var, bütün mekanlar ağlıyor. Menüde çok az yiyecek vardı. İçki çeşitleri sıradandı. Özellikle ucuz bir yer değildi. Barında [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-mekanlarinin-muzikle-bir-acayip-iliskisi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara mekanlarının müzikle bir acayip ilişkisi&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Ben aşırı gençken mekan işletmiştim. Bir de yıllar sonra pandeminin başında.</p>
<p dir="ltr">Pandeminin başında Marmaris’te çok güzel bir yer açtık. &#8220;Pixies&#8221; diye de afili bir isim koyduk. Sonra her şeyi aşırı sıradan yaptık. Paramız yok, evraklarımız eksik, pandemi var, bütün mekanlar ağlıyor.</p>
<p dir="ltr">Menüde çok az yiyecek vardı. İçki çeşitleri sıradandı. Özellikle ucuz bir yer değildi. Barında bir tek kokteyl bile yoktu. Ses düzeni o kadar vasattı ki bir bluetooth hoparlörden ibaretti.</p>
<p dir="ltr">Servis de mükemmel değildi. Misal garsonlarımızdan oğlum Samed Dünya (o zaman 6 yaşında), özellikle patates kızartması servisi yaparken, yiyerek götürüyordu.</p>
<p dir="ltr">Ne olduk biliyor musunuz? Başarılı.</p>
<p dir="ltr">Çok anlamsız değil mi? Orhaniye’nin en iyi iş yapan mekanıymışız. Ömrü bir sene sürdü. Mülkiyeti satıldı.</p>
<p dir="ltr">Çünkü özen gösteriyorduk o küçük menüye, müziğe; muhabbetimiz güzeldi. İnsanlara samimi davranıyorduk. Hesapta sürpriz yoktu.</p>
<p dir="ltr">Cennet yurdumuzda, özellikle kıyı şeridinde herkes işini o kadar kötü yapıyor ki işini biraz normal yapınca Kuzey Yıldızı gibi parlıyorsun.</p>
<p dir="ltr">Ankara istisna. Çünkü Ankara’da mekanlar güzeldir. Kendine göre bir özeni vardır. Müzik hariç.</p>
<p dir="ltr">Ankara’ya 80’lerin ikinci yarısında birisi bir çalma listesi bırakmış kaçmış, hala o çalıyor. Bakın 40 yıldır bütün şehirde, minik eklemelerle aynı liste çalıyor. Düşünebiliyor musunuz?</p>
<p dir="ltr">Yahu Supertramp var o listede. Muhtemelen Roger Hodgson bile artık Supertramp dinlemiyor, Ankara dinliyor.</p>
<p dir="ltr">Bir de Supertramp, School ya da Alan Parsons çalıp da &#8220;La Sagrada Familia&#8221; gibi zamansız bir şeyler de yok. &#8220;The Logical Song&#8221; ne? Ne bileyim &#8220;Eye in the Sky&#8221; ne?</p>
<p dir="ltr">Mesela Açık Radyo programlarında, eldeki albümün en dinlemesi zor, anlaşılmaz (hatta niye yapıldığı belirsiz) şarkısını bulup çalarlar ya, Ankara barlarında da dünyanın unuttuğu grupların sabun köpüğü şarkılarını bulup çalıyorlar.</p>
<p dir="ltr">Geçen gün Ankara büyüklerinden Tolga Arvas ile Şili Meydanı’ndaki Cosmo isimli mükemmel mekanda oturuyoruz. Bu yazıdan ona bahsettim. Tolga, o şarkıların hepsine bayılan birisi olarak karşı çıktı. Çünkü kendisi klasik ve arabesk müzik gibi iki uçtan anlar. Diğerlerini hiç bilmez. Döndü bana mesela, burada müzik mükemmel, dedi. Kulak verdik. &#8220;Soldier of Fortune&#8221; / Deep Purple çalıyordu.</p>
<p dir="ltr">Şimdi her Ankara mekanı bir &#8220;Soldier of Fortune&#8221; çalmak zorunda mı? Bakın bir mekanda &#8220;Soldier of Fortune&#8221; sahibinden çalıyorsa gelişine çalıyordur. Bunun bir de Opeth versiyonu var. O çalıyorsa durum daha vahimdir. Düşünülmüştür.</p>
<p dir="ltr">Olmaz öyle.</p>
<p dir="ltr">Cosmo mükemmel bir mahalle kahvecisi. Bizim Tolga, önceki sahiplerinden beri burada takılıyor. Herkes birbirini tanıyor. Tuğba Hanım işletiyor. Kendisi sadece çok zarif değil düşünceli ve samimi de bir insan. Nefis sandviçleri var. Kahveyi çok güzel demliyorlar. Ama &#8220;Soldier of Fortune&#8221; çalıyor yahu. Olacak iş mi?</p>
<p dir="ltr">Geçen gün<em> Friends</em> quiz’i düzenlendi, katıldım. Yenildim ama ezilmedim.</p>
<p dir="ltr">Yine geçenlerde Ankara detay sorumlusu Doruk Erdal beyefendi ve Ankara IT sektörünün arayüz prensesi Aylin Seçgin hanımefendi evlendi. Akşam da onların şerefine Atakule’nin oradaki Crossroads’ta içtik.</p>
<p dir="ltr">Crossroads nefis yer. Hakikaten öyle. Bizim bir üst mahallenin barı. Servis şahane, çalışanlar çok tatlı, ortam iyi. Fakat müzik? Ben yine masada müziğe çemkirirken &#8220;Hard to Handle&#8221; çalıyor. Malum efsane Otis Redding şarkısı. Black Crowes bunu, 1990’dı galiba, hortlattı ve bütün dünya tanıdı. E tamam. Ama geldik 2025&#8217;e. Bunu kesintisiz çalmayalım değil mi bütün Ankara barlarında? İlle bir şarkı hortlatacaksak biraz arkeoloji yapalım.</p>
<p dir="ltr">Ben de bunu yanımda oturan Ankara sanat camiasının mühim ismi bir kardeşime anlattım. İsmini vermeyeyim, mekan sahibi döver filan, Mahmut diyelim. Mahmut ne dese beğenirsiniz? Mekanın sahibini anlattı bana; adını hatırlamıyorum. Çok tatlı biriymiş, şöyleymiş böyleymiş ve oranın çalma listesini özenle hazırlamış ve elletmezmiş.</p>
<p dir="ltr">Bakın tatlı biri olduğuna eminim. Bu kadar nefis bir mekanı tatsız biri yapamaz zaten. Ama o listeyle övünmesi tam Ankaralılık. Her yerde çalan listeyi, bazı şarkıların az duyulduk <em>cover</em>’larıyla değiştirince öyle güzel olmuyor o. Ayrıca mekanın, ne kadar geniş olursa olsun bir tek listesi olmaz. Müzik dinlensin diye çalınıyorsa her gün yenisi yapılır onun. Evet her gün.</p>
<p dir="ltr">Bir başka sevdiğim mekan Terradan var, oraya gidin. Yine Şili Meydanı’nda. Menüsü sucuk, sosis gibi baharatlı hayvan cenazesinin hayvansız haliyle dolu vegan bir mekan. Evet yoğurtsuz ayran, kıymasız köfte, hepsine ikame edecek bir şeyler bulmuşlar. Sempatik garsonlarıyla, hoş muhabbetiyle ve yavaş hareket eden koca gözlü güzel patronu Nisan’ıyla öne çıkan bir mekan Terradan. Böyle yavaş hareket eden, koca gözlü, güzel deyince de tembel hayvan/sloth canlandı gözümde ayrı mesele. Neyse, müdavimler hiç öyle kibirli ve hayvanına pedikür yaptırıp akşamları ona Nietzsche’den pasajlar okuyan tipler yok, korkmayın. Gidin korkmadan oturun oraya. Ammmaaaa. Çalan müzik elbette o dediğim listeden. Müziği dinleyerek gözlerinizi kapatın. Son 35 yılın herhangi bir zamanında hissedebilirsiniz kendinizi. Sonra açın gözlerinizi, yoo… Gayet modern, güncel, güzel bir dükkan.</p>
<p dir="ltr">Herkese yüklendim, kendi kafa karışıklığımı da şuraya bırakayım: Bir yandan, bundan ne kadar şikayetçiyim onu da bilemiyorum. Bu durum çok saçma geliyor bana, onun için yazıyor olabilirim. Çoğunun patronunu tanıdığım bu mekanlara bir kere olsun “kardeş lütfen bi kere daha &#8216;Walk On the Wild Side&#8217; çalmayın yeter yahu,” demedim.</p>
<p dir="ltr">Demek ki bir şeyleri de güzel bu durumun. Bilemiyorum. Belki her şey Süleyman gibidir. Süleyman Bağcıoğlu kaç yıldır aynı çalma listesini çalıyor, farkında değil misiniz? Ve ben kudretli Süleyman’ın bu özelliğini <a href="https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/" target="_blank" rel="noopener">şu yazıda</a> övüm övüm övdüm.</p>
<p dir="ltr">Bir bukle daha ispiyonlayayım kendimi. Bir Led Zeppelin albümünü baştan sona dinlemeyeli onyıllar olmuştur. Hür irademle en son ne zaman Led Zeppelin şarkısı koydum, asla hatırlamıyorum. Ama iki tane mis gibi Led Zeppelin tişörtü aldım yeni. Gururla giyiyorum. Niye bilmiyorum. Belki de 20’li yaşlarımda tanımlanmış Metin’i beğeniyorum, o kadar. Sayın Ankara, eğer senin de benim gibi derdin gençliğine sadakatse poster as. Şarkısını niye çalıyorsun?</p>
<p dir="ltr">20 yaşındayım. Almanya ve Hollanda’da sürtüyorum. Bir tek mekanda bile Jethro Tull, Deep Purple, Led Zeppelin, Dire Straits filan; yani “Ankara gruplarından şarkılar” çalmıyordu. Böyle bir şey olabilir mi? Çok şaşırmıştım. Bu gruplar varken insan mekanlarda neden başka şarkılar çalar ki diye düşünmüştüm. Sonra fark ettim ki bizler Türkiye’de yokluk içinde yaratıcılık sınırlarını zorlamış enteresan insanlarız. Ben mesela 1990 yılından önce doğmuş birisinin dinlediğini, okuduğunu, seyrettiğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirim. Kasetler yahu. Şimdi nur yağdı ya. Bakın dikkat edin hep aynı kasetler. Chris Rea, Tracy Chapman… Yahu bir tek Ankara’da ünlenmiş, kendi ülkelerinde fark edilmemiş ecnebi albümler var. Örneğin (John değil Jon) Jon McLoughlin&#8217;in <em>Good Time Down the Road</em> ve müthiş gitar albümü <em>Night of the Guitar</em>… Bu iki nefis albüm Ankara’da meşhurdur. Gidin İtfaiye Meydanı&#8217;na, ikinci el kasetlerini bile bulursunuz. Ama Batı memleketlerinde hiçbir şeyini bulamazsınız. Spotify’da, Deezer’da, Apple Müzik’te bile yok yahu daha ne diyeyim?</p>
<p dir="ltr">Neden burada bu kadar meşhur?</p>
<p dir="ltr">Çünkü çıkmış. Yayımlanmış. Biz de sarılmışız yokluktan. Şimdi bunu Amsterdamlı birine nasıl anlatasın? Ben küçükken Amsterdam’da bir kütüphaneye gitmiştim, binlerce çeşit plağı istediğin gibi ödünç alabiliyordun. Bu benim için ne demekti bilemezsiniz. Ne bilemeyeceksiniz bilirsiniz tabii. Oralılar bilemez.</p>
<p dir="ltr">Son olarak akıl vereyim. Sayın mekan sahipleri. Mekanda müzik olayının tek bir doğrusu olamaz malum. Herkese birden hitap edemez de. Tür seçseniz de olmaz. Caz çalacaksın ama hangi caz? Enya da kendini caz sanıyor mesela bazen. Dolayısıyla bu demokratik değil analitik bir süreçtir. Tek bir doğru olmamasının sebebi müzik seçimi işinin “zevkler ve renkler meselesi” olması da değil.  Zaten çok sayıda birbirini tanımayan insanların takıldığı mekanlara müzik seçmek bir zevk ve renk meselesi olamaz. Siz bir karar verin, bu kararı uygulayın. İşleri karıştırmayın. Mesela kafe misiniz? Ve müzikten pek anlamıyor musunuz? Boşverin. Anlayanlar olarak bizler de anlıyor gibi yapıyoruz pek çok zaman. Açın bir tane Michelle Gurevich radyosu. Kısık tutun sesi. Dikkatli dinleyin ama. İçinden güzel bulduğunuz şarkılara yeni radyolar yapın. Sonra çalma listesi işine girersiniz. Neden Michelle Gurevich? Hem bilinen isim, kimse yadırgamaz hem de Ankara’da pek çalınmıyor. Bu arada Spotify radyolarının berbat olması da sizin şanssızlığınız. Eskiden <a href="http://last.fm/" target="_blank" rel="noopener noreferrer" data-link-id="107">Last.fm</a> radyoları eşsiz oluyordu mesela.</p>
<p dir="ltr">Ben yazı boyunca anlatmaya çalıştığımı, yani habire çalanı biteni tek şarkı üzerinden konuşayım, siz bütün çalma listenize yayın. Lütfen bir tane daha &#8220;Cocaine&#8221; çalmayın. Clapton’dan değil sahibinden, JJ Cale’den çalınca ilginç bir şey yapmış olduğunuzu sanmayın. O şarkıyı artık unutmanız gerekiyor. Hepimizin unutması gerekiyor. Hatta Clapton’u unutun artık. Zaten aşı karşıtı düz dünyacı acayip bir herif oldu. Gerçi şu herkesin kafayı yediği acayip günlerde Filistin’i destekleyerek bir önceki cümleyi boşa çıkarmış da olabilir, bilmiyorum.</p>
<p dir="ltr">Ortalık umman. Her yerden çeşit çeşit müzik fışkırıyor. Yeni kuşak canavar gibi müzik yapıyor. Onlara takılın.</p>
<p dir="ltr">Bu kadar konuştum bir de <a href="https://open.spotify.com/playlist/13qJAcPj3wPuyh84s23psZ?si=853cb9a8bff04e84" target="_blank" rel="noopener">çalma listesi</a> bırakayım bari. <em>2024 Rakı Ajandası</em> için yaptım. Ama rakı içerken dinlemeniz şart değil. Korkmayın “dönülmez akşamın ufuklarıyla” dolu değil.</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Metin Solmaz ortak mekan Unite’ta Murat Meriç’e neyi nasıl çalması gerektiğini anlatırken. (Tuğba Çorukoğlu)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-mekanlarinin-muzikle-bir-acayip-iliskisi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara mekanlarının müzikle bir acayip ilişkisi&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir mayıs olsaydım</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-bu-dunyada-yerim-yokmus-keske-bir-mayis-olsaydim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 May 2025 07:28:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[1 Mayıs 2025]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=137189</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İnsanların bir arada eğlenmesi dünyanın en güzel şeyidir. Yılbaşı, doğum günü, yıldönümleri, kabotajından Hıdırellez’ine bilumum dini, milli, insani, nebati bayramlar… Hiçbirini ıskalamamak, berabere eğlenmek, bir şeyleri kutlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamak lazım. Ama ben öyle yapmam. Gün mün kutlamam. Analitik olmanın suyunu çıkarmış bünyeme uygun değil. Özel gün kutlarken o günün takvimden ibaret olduğu aklıma [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-bu-dunyada-yerim-yokmus-keske-bir-mayis-olsaydim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir mayıs olsaydım&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların bir arada eğlenmesi dünyanın en güzel şeyidir. Yılbaşı, doğum günü, yıldönümleri, kabotajından Hıdırellez’ine bilumum dini, milli, insani, nebati bayramlar… Hiçbirini ıskalamamak, berabere eğlenmek, bir şeyleri kutlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamak lazım.</p>
<p>Ama ben öyle yapmam. Gün mün kutlamam. Analitik olmanın suyunu çıkarmış bünyeme uygun değil. Özel gün kutlarken o günün takvimden ibaret olduğu aklıma geliyor, gülüyorum. Benim için doğum günü tertip eden sevdiklerim oluyor. Onları sevdiğim için merasime katlanıyorum.</p>
<p>Üstelik başarıyla gün uydurmuş birisiyim. Dünya Rakı Günü nereden çıktı sanıyorsunuz? Ufuk’çumla beraber yumurtlamıştık şirkette. Vefa Zat abimle de teorisini uydurmuştuk. Yasaklanacak kadar çok tuttu düşünün.</p>
<p>Ben kendi uydurduğum günü bile kutlamam.</p>
<p>…</p>
<p>1 Mayıs istisna.</p>
<p>1 Mayıs kutlarım. Çünkü 1 Mayıs, bu hayatın en karman çorman meselesi olan çalışma hayatı üzerine.</p>
<p>1 Mayıs, bir avuç genellikle beş para etmez kişi pahalı yatlarda katlarda yaşayabilsinler ve asla harcayamayacakları servetlerini arttırabilsinler diye çalışan milyonların günüdür.</p>
<p>Daha önemli bir gün olabilir mi?</p>
<p>Elbette servet düşmanıyım. Servet ne ya? İnsanların harcayamayacakları kadar paraya ya da oturmayacakları evlere sahip olmaları normal geliyor mu size?</p>
<p>Bırakın serveti çalışmak ne yahu?</p>
<p>İş, bitirmek üzere yapılan şeydir. Ahmet, Mehmet’i tıraş ediyor. Tıraş bitiyor, bu iştir. Nuri, Hasan’ı ameliyat ediyor. Ameliyat bitiyor, bu iştir. Metin yazı yazıyor. Yazı bitiyor. Bu iştir.</p>
<p>Yaptığınız işi bir gözden geçirin bakalım. Bitirmeye çalıştığınız şey işin kendisi değil de mesai saati ise bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Bu elbette sizin suçunuz değil. Ama eğer ki sosyalist değilseniz ve bu size sunulan hayata teslim olmuşsanız suçunuzu değil ama biraz hıyar olduğunuzu kabul edin.</p>
<p>Ben çok şükür hiç nizami çalışmadım. Az kazanmayı, karizma eksikliğini filan göze alıp hep zevk aldığım işler yaptım. Gençken sadece iyi vakit geçirdiğim halde bana para geldiğinde epey şaşırırdım. Mesela ben gezmekten ve rakı içmekten de haz duyuyorum radyo programı yapmaktan da. Ama radyo programı yaptığım için para veriyorlar bana. İnanılmaz değil mi? (Yok yahu lafım doğru da örneği gıcıklık olsun diye radyodan verdim. Tabii ki yaptığım binlerce saatlik radyo programlarından tek kuruş kazanmadım. Solcu radyoyduk biz. Devrimin şanlı yolunda beleşe çalışıyorduk elbette. Devrimi yapamadığımız gibi sürünmemiz de gerekiyordu. Bu da başka acayiplik. Neyse.)</p>
<p>İlk 1 Mayıs kutladığım sene 1 Mayıs kutlamak aşırı yasaktı. Kenan Evren isimli eli kanlı <em>ressamdan</em> artmış yıllardı. Zavallı Kaan Can Bircan’ı rakı sofrasından kaldırıp Bandırma’ya sürüklemiştim. Sarper Özsan’ın meşhur 1 Mayıs marşını söyleyerek denize kırmızı balonlar bırakmıştık ve sol yumruklarımızı kaldırmıştık. O yıllarda devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramıydı 1 Mayıs. Sonra mevsim değişti, halkların bayramı oluverdi. Bu da başka konu.</p>
<p>1 Mayıs’larımı uzun yıllar sadece Ankara’da eda ettim. Ve çok sıkıldım.</p>
<p>Derken bir gün İstanbul’da katıldım. Dilimi yuttum. Bambaşkaydı. Çünkü hakikaten işçiler yürüyordu orada. Ama yine çok sıkıldım.</p>
<p>Ben bütün 1 Mayıs’lara katıldım. Ben, bütün 1 Mayıs’larda çok sıkıldım. Ne altında yürüyecek bir pankart bulabildim, ne de o uyuz konuşmaları dinledim.</p>
<p>O ne yalan dolan sloganlar öyle yahu. Gün gelecekmiş de devran dönecekmiş de iktidar halka hesap verecekmiş. Gün dönme dolap oldu, devran vertigo; iktidarlar değişti, hiçbiri burnunu karıştırdığı için bile hesap vermedi. Ama biz hala böyle bağırıyoruz. Kahrolsun şiirsiz ve sahtekar sloganlar.</p>
<p>(Bu arada uzun bir parantez açıp son 1 Mayıs’ı ayırayım. Organizasyon yine berbattı. Ama AKP’nin neredeyse zorla siyasete soktuğu gençler taş gibiydi çok şükür.)</p>
<p>…</p>
<p>Bir gün rahmetli ODTÜ’lü anarşist Necmi’nin teşvikiyle entel kaavemiz Engürü’de bir <em>toplantı</em> tertip etmiştik. 1 Mayıs’ların aşırı sıkıcı gidişatına bir dur demekti niyetimiz. O gün o kahvede tarihi bir karar alındı. İlk 1 Mayıs’ta meydana kendi pankartımızla çıkacaktık. Pankartımızda “Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir yalan olsaydım” yazacaktı.</p>
<p>Tabii ki yapamadık. Biz de her Ankaralı gibi bol plan yapar pek azını uygulardık.* Olsun yıllarca konuştuk bunu. Derken bu son 1 Mayıs’ta bu konuyu anlattığımda Ankara taş ve demir dünyası ileri gelenlerinden akademik iş insanı Engin Öncüoğlu çok yükseldi. Hatta o kadar çok yükseldi ki önüne gelene anlatmaya başladı. Bana da dedi ki, “Sen yeter ki bir ay önce hatırlat bana, unutmayayım sana söz bütün hazırlıkları yapacağım ve efsane olacak.”</p>
<p>Bundan kolay ne var? Güzel asistanım Siri’ye hatırlatmasını söyledim. Fil unutur Siri unutmaz. Neydi öbür laf, söz uçar yazı kalır. Yazıyı bıraktığımıza göre Engin beğefendiyinin sözünü tescil ettik demektir.</p>
<p>1 Mayıs 2026’da umarım bambaşka bir Türkiye’de, Tandoğan’da, “Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir yalan olsaydım!” pankartı altında buluşuyoruz. Müslüm Gürses aksanıyla şarkıyı mırıldanarak yürüyoruz. Dans etmek için mola veriyoruz. “Yahu hatırlıyor musunuz geçen seneyi… Ne acayip zamanlardı,” diye yakın geçmişimize şaşırıyoruz. Ve tabii avaz avaz bağırıyoruz: Faşizme karşı bacak omuza!</p>
<h2>Köşe içinde köşe</h2>
<p>Tolga’nın önerisi**</p>
<p><strong>Kaybedenler, tutunamayanlar, ezikler, mağluplar&#8230;</strong></p>
<p>Ezik olmak benim çocukluğumda (annem sağ olsun) ne kadar insani ve olumlu bir sıfattı. Kötü insan olmamayla irtibatlı bir kavramdı ezilmişlik. Kibarlıkla iç içe bir anlamı da vardı. İlk okuduğum Dostoyevski, babamın kitaplığındaki <em>Ezilenler</em>’di. Panait İstrati ilk gençlik vicdanımdı. Yoksulluğun edebiyatı yapılmayıp neyin edebiyatı yapılacaktı ki&#8230; Bir sürü yoksullukla boğuşmuş besteci var Batı musikisinde; başta Mozart gelir, yoksullar mezarlığına gömülecek kadar. Sonra Brahms -ki anlaşılması en zor bestecilerin önde gidenidir- yıllarca Hamburg barlarında piyasa müziği yapmış. Antonin Dvorak, bestelerini kasaplardan topladığı kağıtlara yazmış. Fazla melodram oldu değil mi; aynı Türk filmleri hesabı. Meğer o filmler hep doğruymuş. Ne dinleyelim; şunu, <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/17olSugzrvzNxR43p4YU9u" target="_blank" rel="noopener">Dvorak&#8217;tan “Slav Dansları”nı</a>.</p>
<p>* Bknz: Ankara Palmiyesi: <a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-haberleselim-dedigi-kimseyle-gorusmez/" target="_blank" rel="noopener">&#8220;Ankaralı &#8216;haberleşelim&#8217; dediği kimseyle görüşmez&#8221;</a></p>
<p>** Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim.</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Naz Yıldız. Soldan sağa Karl Marx, Friedrich Engels, Vladimir İlyiç Lenin, Joseph Stalin (Metin Solmaz, Tanıl Bora, Murat Meriç, Ali İlyas Solmaz).</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-bu-dunyada-yerim-yokmus-keske-bir-mayis-olsaydim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir mayıs olsaydım&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankaralı &#8216;haberleşelim&#8217; dediği kimseyle görüşmez</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-haberleselim-dedigi-kimseyle-gorusmez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Mar 2025 13:06:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara-İstanbul karşılaştırması]]></category>
		<category><![CDATA[Ankaralılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ankaralılık]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhun Baltacı]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Solmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=136467</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bizim Gökhun Baltacı Paris&#8217;teki pek karizmatik Cité Internationale des Arts&#8217;ta 6 ay misafir edildi. Sonra Milano’da sergi açtı. Sular seller gibi satıldı resimleri yine. Evet yine. Çünkü daha önce de Paris’te satılmıştı. Neden memleketin en azından bir kısmı Gökhun’u konuşmuyor? İstanbul’dan seçip yüksek sanat takip eden insanlara belli vesilelerle Gökhun’u sordum. Sonuç? Sıfır. Gökhun Baltacı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-haberleselim-dedigi-kimseyle-gorusmez/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankaralı &#8216;haberleşelim&#8217; dediği kimseyle görüşmez&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Bizim Gökhun Baltacı Paris&#8217;teki pek karizmatik Cité Internationale des Arts&#8217;ta 6 ay misafir edildi. Sonra Milano’da sergi açtı. Sular seller gibi satıldı resimleri yine. Evet yine. Çünkü daha önce de Paris’te satılmıştı.</p>
<p dir="ltr">Neden memleketin en azından bir kısmı Gökhun’u konuşmuyor?</p>
<p dir="ltr">İstanbul’dan seçip yüksek sanat takip eden insanlara belli vesilelerle Gökhun’u sordum. Sonuç? Sıfır.</p>
<p dir="ltr">Gökhun Baltacı deyip haber araması yaptım. Kayda değer sonuç? Sıfır.</p>
<p dir="ltr">&#8220;Gökhun Baltacı + Milano&#8221; araması yaptım. İtalyanca siteleri geç. Türkçe haberlerde sonuç sıfır. Türkçe toplamda ne çıktı? Benim eski yazım, hazırlandığını söyleyen.</p>
<p dir="ltr">Fakat nedir?</p>
<p dir="ltr">Gökhun’un yaptığının çeyreğini İstanbul’dan biri yapsaydı neler olurdu, düşünsenize?</p>
<p dir="ltr">Neden çünkü? “Ulusal medya” ya da “yüksek sanat çevreleri” Gökhun’a gıcık mı kapıyor? Yahu insan evladı Gökhun’a gıcık kapamaz ki. Komik olduğu kadar ilginç, sahici, nefis birisi kendisi.</p>
<p dir="ltr">Bakın “yine mi Ankara-İstanbul yazısı” diyorsanız buradan sonrasını okumayın. Evet yine Ankara İstanbul yazısı. Sonra tekrar da yazarım. Üşenmezsem Ankara-Cizre ya da Ankara-Uşak yazısı da yazarım ama onlar sıkıcı olur.</p>
<p dir="ltr">Madem devam ediyorsunuz söyleyeyim. İstanbullular bir stabil <em>networking</em> halindeler. Bazıları bilerek böyle yapar. Ama pek çoğu bunu içselleştirmiştir. Ankaralı bir açılışa “arkadaşlarıyla görüşmek” için gider. İstanbullu “arkadaş edinmek için”&#8230;</p>
<p dir="ltr">Onun için İstanbullu Ankara&#8217;yı sıkıcı bulur. Çünkü kimse ilgilenmez onunla. E Ankaralı seninle ilgilenmiyorsa Ankara’da ne yapacaksın?</p>
<p dir="ltr">Ankaralılar kendi minik topluluklarından dışarı çıkmaya üşenirler.</p>
<p dir="ltr">Başlığı bir sosyal medya postunda görmüştüm. Ankaralılar hakikaten &#8220;haberleşelim&#8221; dediği kimseyle görüşmez. Haberleşir belki. Yani insani bir durum bir zorunluluk varsa haberleşir. Peki Ankaralılar &#8220;haberleşelim&#8221; deyince görüşmez de &#8220;görüşürüz&#8221; deyince görüşür mü? Allah bilir. Yani zaten görüşesi varsa görüşür. İki Ankaralının ayrılırken birbirine ne dediğinin görüşüp görüşmemeleri konusuna bir katkısı yoktur. Ankaralıda veda kelimeleri <em>wishful thinking</em>’dir. Hüsnükuruntudur. Yerleşik Türkçede karşılığı yok.</p>
<p dir="ltr">“Mutlaka şuraya gidelim”ler, “Yahu yine yapsak ya”lar filan hikayedir.</p>
<p dir="ltr">Kendi ritminde görüşmeler devam eder. Olaylar bir Ankaralı (ya da Ankarasız) karma dahilinde yürür. Herkes nasıl yürüyeceğini bilir. Ama Bayesyen matematik gelse açıklayamaz.</p>
<p dir="ltr">Veda kelimelerini bu kadar sahtekarca tüketen bir bölgede <em>networking</em> olur mu? Olur. Sen, ben, bizimoğlan <em>network</em>’ü olur. &#8220;LAN&#8221; kelimesinin Ankara’da bu kadar popüler olması boşuna olabilir mi? Bir çeşit “local area network” çünkü Ankara’daki.</p>
<p dir="ltr">Peki Gökhun bu konuda ne yapıyor? Bilmem. Üzerine düşeni yapıyor gibi. Tanıştığı sanat tarihçileri, yüksek sanat insanları hikayelerini filan bir miktar dinledim. Onlara gereken saygıyı (hatta bazan biraz fazlasını) göstermiş. Yani özellikle yabani filan değil. Ben işim konusunda yabaniyim mesela biraz.</p>
<p dir="ltr">Gökhun Baltacı genel olarak ne yapıyor? Önüne bakıyor. Yürü be Gökhun.</p>
<p dir="ltr">Hatırlarsanız daha önce Kayahan Kayagiller için de benzer şeyler söylemiştim. <a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/" target="_blank" rel="noopener">Şuradan</a> bakabilirsiniz.</p>
<p dir="ltr"><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-13-yuksek-sanat-ankarali-sanat-ve-cankaya-tesvikiye-problemi/" target="_blank" rel="noopener">Şunda</a> da Gökhun var. Tamamlayıcı yazı muamelesi yapılabilir ilginizi çekerse.</p>
<p dir="ltr">Durun bir <a href="https://atpdiary.com/gokhun-baltaci-kaufmann-repetto-milano/" target="_blank" rel="noopener">link</a> daha vereyim, Gökhun’u anlatıyor. “Gökhun Baltacı&#8217;nın eserleri, yumuşak Calvino romanlarından çok, dikkatli ve titiz bir okuma gerektiren şiirlerdir,” diyor. İtalyanca diyor.</p>
<h2 dir="ltr">Köşe içinde köşe</h2>
<p dir="ltr">Tolga’nın önerisi*</p>
<p dir="ltr">Motet, Bach, daha iyisi Teleman, daha kimler kimler, mesela oğlu. Bach&#8217;ın meyveciği; -ki çok severim;  Carl Philiph ; ammman nerelerden geldik buralara. Ama hadi bir veletten Bach dinleyelim (Oğlu, oğlu&#8230;) Klasik müzik Bach&#8217;la değil oğullarıyla başlar. Manhaim Ekolü diye bir inkilap tarihi vardır musikinin. İşte bu veletler Beethoven&#8217;in mahalle arkadaşları. Aynı camı taşlamışlar. Helal olsun onlara.</p>
<p dir="ltr">Nah şudur  (Carl Philiph) &#8230;</p>
<p dir="ltr"><a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/3vKrhXuvRfjXs8iLZRbJ9j?si=2tNHEeWZTAmKvycvK2e7NQ" target="_blank" rel="noopener noreferrer" data-link-id="4">https://open.spotify.com/intl-tr/album/3vKrhXuvRfjXs8iLZRbJ9j?si=2tNHEeWZTAmKvycvK2e7NQ</a></p>
<p dir="ltr">* Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim. Bu yazıda daha da bir güzel oldu. Yazı Gökhun yazısı. Kapakta Tolga’nın resmi var.</p>
<p dir="ltr">Gökhun Baltacı, benim her yazıya şarkı ile giren ve bu köşeye Ankara Palmiyesi adını veren Tolga Arvas’ın resmini yaptı. Yapmakla kalmadı Milano’da sergiledi. Sergilemekle kalmadı güzelce sattı. Bunu ve başkalarını yazının sonundaki İtalyanca linkte de görebilirsiniz. Bunun fotoğrafını ben çektim ama. Gökhun’un atölyesinde. Yapıldıktan hemen sonra.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-haberleselim-dedigi-kimseyle-gorusmez/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankaralı &#8216;haberleşelim&#8217; dediği kimseyle görüşmez&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankara&#8217;da 5 çocuk hazine avında</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarada-5-cocuk-hazine-avinda/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarada-5-cocuk-hazine-avinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 08:05:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132150</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Dikkat: Bu yazı bir iş fikri içerir. Ben neden yapmıyorum? Çünkü çok işim var. Vallahi az işim olsa hiçbirinize bırakmaz, yapar, sonra küçük bir Yunan adası satın alırdım beraber gidelim diye. Bizim Umut Şumnu belki yapar diye düşündüm bir an. Ama hemen geçti. Geçen aşağıda yazacaklarımı çok insana anlattım. Tebessüm etmeden dinleyen tek bir kişi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarada-5-cocuk-hazine-avinda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara&#8217;da 5 çocuk hazine avında&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dikkat: Bu yazı bir iş fikri içerir. Ben neden yapmıyorum? Çünkü çok işim var. Vallahi az işim olsa hiçbirinize bırakmaz, yapar, sonra küçük bir Yunan adası satın alırdım beraber gidelim diye. Bizim Umut Şumnu belki yapar diye düşündüm bir an. Ama hemen geçti.</p>
<p>Geçen aşağıda yazacaklarımı çok insana anlattım. Tebessüm etmeden dinleyen tek bir kişi olmadı. Yetişkin çoluk çocuk herkes iştirak etmek istedi. Çok hoşuna gitti. Bu da iyi bir iş fikri olduğu anlamına geliyor.</p>
<p>Olay çok basit. Yaşları 10-14 arasında dolanan -ki en büyükleri benim İlyas’ım 13,5’tan 14- 5 çocuk Ankara’da hazine avladı.</p>
<p>Altında tam künye vereceğim. Ama çocuklar temel olarak Ali İlyas Solmaz, Samed Dünya Solmaz, Ahmet Öncüoğlu, Nice Şumnu ve Doğa Yakın’dı.</p>
<p>Ballandırmadan, dümdüz anlatayım. Siz karar verin.</p>
<figure id="attachment_132166" aria-describedby="caption-attachment-132166" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132166 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.47.31-1024x576.jpeg" alt="" width="1024" height="576" /><figcaption id="caption-attachment-132166" class="wp-caption-text">Amelie’s’te av başlarken. Sağdan sola İlyas, Doğa, Ahmet, üstteki Dünya, gözlüklü Nice.</figcaption></figure>
<p>Şili Meydanı, Amelie’s’te saat 12’de başladı olay. Ayrı ayrı gittiler oturdular.</p>
<p>“Teşkilattan” Çetin ağabeyleri, Çetin Turan, masaya gelip “Size sadece Uludağ ve Niğde gazozu servisi yapmam söylendi,” dedi ve şarjlarını kontrol etti. Tam olması gerekiyor nitekim. Sonra görev zarflarını verdi. Görev zarfları boru değil. Engin Öncüoğlu elleriyle mühürledi.</p>
<figure id="attachment_132162" aria-describedby="caption-attachment-132162" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132162 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/hazine_avi_ankara_lavarla.jpg" alt="" width="800" height="550" /><figcaption id="caption-attachment-132162" class="wp-caption-text">Teşkilattan Engin Öncüoğlu beyefendi görev zarflarını hazırlarken.</figcaption></figure>
<p>Zarftan şu çıktı:</p>
<p><strong><em>Afiyet olsun, göreviniz:</em></strong></p>
<p><em>Uludağ hangi şehrimizdedir? O şehrin ve Niğde’nin plaka numaralarını bulun. Bu iki rakamın toplamı ilk şifrenizdir.</em></p>
<p><em><strong>Görev</strong>: Amelie’s’te toplu selfie çekip gönderin.</em></p>
<p><em>İkinci şifrenizi almak için otobüsle Kızılay’daki Dost Kitabevi’ne gidin.</em></p>
<p><em><strong>Görev</strong>: Otobüsün fotoğrafını gönderin.</em></p>
<p><em><strong>Görev</strong>: Otobüsün içinde toplu selfie çekip gönderin.</em></p>
<p><em>Önce Dost Kitabevi’ndeki  kitaplardan her biriniz kendinize birer kod isim bulun. Bu isimler kitap kahramanı, yazar ya da kitap ismi olabilir. Bulacağınız isim, iki kelimeyi geçmesin.</em></p>
<p><em>Bir Birikim dergisi bulun. Sonra teşkilatımızdan Serhat Bey&#8217;i bulun. Serhat Bey sizi elinizdeki Birikim&#8217;den tanıyacak. Ona Birikim&#8217;i verin ve bulduğunuz ilk şifreyi söyleyin. Yeni görevlerinizi Serhat Bey verecek.</em></p>
<p><em><strong>Görev</strong>: Serhat Bey ile bir toplu selfie çekip gönderin.</em></p>
<figure id="attachment_132168" aria-describedby="caption-attachment-132168" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132168 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.50.33-1024x869.jpeg" alt="" width="1024" height="869" /><figcaption id="caption-attachment-132168" class="wp-caption-text">Çok gizli. Ama artık arşivler açıldığı için açıklayabiliyoruz.</figcaption></figure>
<p><span style="font-size: 1.21429rem;">***</span></p>
<figure id="attachment_132155" aria-describedby="caption-attachment-132155" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132155 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.45.27-1024x648.jpeg" alt="" width="1024" height="648" /><figcaption id="caption-attachment-132155" class="wp-caption-text">Dost’ta Serhat’ın dağıttığı kimlikler böyleydi. Bu A yüzü. Sıpalar hemen kod adlarını Google translate ile çevirip çıkan saçmalıklarla dalga geçtiler.</figcaption></figure>
<p>Sonra teşkilattan Serhat Sevim dostumuz oğlanlara Hazine Avı ajan kimlik kartlarını ve yeni görev zarflarını verdi. Beraber selfie’lerini çektiler, görev devam etti. Kart deyip geçmeyin, görselde inceleyin. Şablondan da olsa elcağızımla tasarladım, çok uğraştım.</p>
<figure id="attachment_132157" aria-describedby="caption-attachment-132157" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132157 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.45.27-1-1024x650.jpeg" alt="" width="1024" height="650" /><figcaption id="caption-attachment-132157" class="wp-caption-text">Kimliklerinin B yüzü. Yazan her şey ciddidir.</figcaption></figure>
<figure id="attachment_132159" aria-describedby="caption-attachment-132159" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132159 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.45.47-1024x576.jpeg" alt="" width="1024" height="576" /><figcaption id="caption-attachment-132159" class="wp-caption-text">Dost’ta görev tamamlandı. Bir Birikim dergisi bulundu. Teşkilattan Serhat’a uzatılıp şifre söylendi. Görev zarfı alınıp selfie çekildi.</figcaption></figure>
<p><em><strong>Tebrikler, göreviniz:</strong></em></p>
<p><em>Teşkilat ofislerimizden ankaracizgiroman.com adresindeki Goril Çizgi Roman’a yürüyerek gidin.</em></p>
<p><em>Orada teşkilatımız ajanlarından &#8220;Goril&#8221; kod adlı Berkay Bey sizi bekliyor olacak.</em></p>
<p><em>Ona sizi tanıması için şu şifreli cümleyi söylemeniz gerekiyor: “Merhaba. Lucky Luke’un Türkçesi neden Red Kit?”</em></p>
<p><em>Yeni şifrenizi Berkay Bey’den alacaksınız.</em></p>
<p><b>***</b></p>
<p>Teşkilattan Berkay Bey şifreyi duyduktan sonra çocukların kimliklerini kontrol etti ve teker teker onlara birer küçük torba arpa verdi. Birer tane çizgiroman hediye ettir. Ve tabii görev zarflarını verdi.</p>
<p>Yeni görev zarfları şöyledir:</p>
<p><em><strong>Tebrikler, göreviniz:</strong></em></p>
<p><em>Kuğulu Park’a yürüyerek gidin.</em></p>
<p><em>Buğdayların tamamını oradaki güvercinlere verin.</em></p>
<p><em>Teşkilatımız kurucusu Tunalı Hilmi Bey’in heykelinden hangi illerde vekillik yaptığını öğrenin ve bu illerin harf sayılarını toplayın. Yeni şifreniz bu rakamdır.</em></p>
<p><em><strong>Görev</strong>: Tunalı Hilmi heykelinin önünde aynı onun gibi durarak fotoğraf çektirin. <strong>Dikkat</strong>: Selfie değil. Birbirinizin fotoğrafını çekin. 5 tane fotoğrafı WhatsApp grubuna gönderin.</em></p>
<p><em>Bu rakamı WhatsApp grubumuza gönderin. Yeni direktiflerinizi bekleyin.</em></p>
<p>***</p>
<p>Velhasıl kazasız belasız Kuğulu’ya da ulaştılar. Güvercin besleyip fotoğrafları gönderdikten sonra şu talimatı aldılar:</p>
<p><em>Tunalı Hilmi’deki Little Italy’ye gidin.</em></p>
<p><em>Yiyin için.</em></p>
<p><em>Yemeniz bitince hesap isteyin. Bir ara hazine bulabilirsiniz. Ya da hazine sizi bulabilir. Hazinelerinizi alnıza yapıştırıp hem teker teker hem toplu selfi çektirin.</em></p>
<p>Sonuçta görev tamamlandı. Little Italy’de bizimkilere hesap gitmedi. Onun yerine 200’er lira hazine gitti.</p>
<p>Sonra eve gidip ödev yaptılar.</p>
<p>Şunu da ekleyelim. Sabah Amelie’s’e gitmeden önce “teşkilat” WhatsApp grubuna şu mesaj geldi:</p>
<p><em>Arkadaşlar, merhaba. Bugünkü hazine avınız için teşkilat merkezinden gelen direktiflerinizi iletiyorum. Lütfen her biriniz hepsini dikkatle okuyun:</em></p>
<p><em>Görevinizi ciddiye alın. Ciddi olun. Hazine bulmak ciddi bir iştir.</em></p>
<p><em>Bu görev bir ekip çalışması, hepiniz birbirinizden sorumlusunuz. Geride kimseyi bırakmak, kaptırıp önden gitmek yok.</em></p>
<p><em>Başta trafik kuralları olmak üzere, toplumsal her türlü kurala uymanız lazım. Dikkat çekmek tüm operasyonu tehlikeye atabilir.</em></p>
<p><em>Dikkat nasıl çekilmez? Mesela burnunuzu karıştırmayın. Ajanlar burun karıştırmaz. Kafa karıştırır.</em></p>
<p><em>Yolculuğunuz esnasında otobüse, metroya, uçağa, trene, gemiye ya da uzay aracına binmeniz gerekebilir. Size gelen görevlerde bunların birine binmeniz gerekirse onu bulmak için ultileri açabilir, Google Maps gibi yardımcı araçları ya da aklınızı kullanabilirsiniz.</em></p>
<p><em><strong>Dikkat:</strong> Çevreden karışan görüşen olursa ortalama cümlelerle idare edin onları. Herhangi bir şekilde rahat hissetmediğiniz bir durum olursa hemen bu gruba yazın ya da yetişkinlerden birini arayın.</em></p>
<p><em>Normalin dışında herhangi bir durumda merkezi yani bu grubu haberdar edin.</em></p>
<p><em>Avcılık yapıyorsunuz, yarış değil. Acele etmenize gerek yok. Ama özellikle yavaş hareket etmenize de gerek yok.</em></p>
<p><em>Normal olun. Normal yürüyün. Normal davranın: Yağmur yağarsa ıslanabilir, rüzgar eserse serinleyebilir, güneş açarsa bronzlaşabilirsiniz. Çekinmeyin.</em></p>
<p>Velhasıl prodüksiyonumuza muhtarımız Tolga Arvas’ın müthiş katkıları oldu. Verdiği harika fikirlerin hepsini kulanmadık. Sonrakilere sakladık. Çok teşekkür ederiz.</p>
<p>Amelie’s’ten Çetin Turan, Dost’tan Serhat Sevim, Goril Çizgi Roman’dan Berkay Erdoğan, Little Italy’den Kurtuluş Bıçakçı’ya ve Tunalı Copy Center&#8217;a çok teşekkür ederiz.</p>
<p>Diğer ebeveynler Engin-Burcu Öncüoğlu, Umut-Ece Akay, Gökçe Altunay, Özgür-Yudum Yakın ve bana da güzel yavruladığımız için biraz teşekkür ederiz.</p>
<figure id="attachment_132164" aria-describedby="caption-attachment-132164" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132164 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-23-at-14.46.48-2-1024x768.jpeg" alt="" width="1024" height="768" /><figcaption id="caption-attachment-132164" class="wp-caption-text">Çocuklar avlanırken ebeveynler bira içiyormuş meğer.</figcaption></figure>
<p>Bu av Amelie’s’te başlayıp Little Italy’de bitti, biraz fazla beyaz Türk oldu farkındayız. İlk olduğu ve bizler de heyecanlı olduğumuz için bir yığın fantastik fikrimiz vardı, onları erteledik. Tarihi bir yer gezdirmedik. Sofistike hesaplara, ara sokaklara sokmadık. Bir dahaki daha güzel olacak.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarada-5-cocuk-hazine-avinda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara&#8217;da 5 çocuk hazine avında&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarada-5-cocuk-hazine-avinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankara’nın neresi? Elbette ki deresi!</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-neresi-elbette-ki-deresi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-neresi-elbette-ki-deresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Aug 2024 12:39:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132085</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Münih’te bir English Garden var, kocaman. İçinden bir dere geçiyor. Dere hızlı akıyor. Öyle ki iki yerine yapılan rampalarla dalga sörfü yapılabiliyor. Güzel kadınlar ve erkekler dere kenarında sakin, muhabbet halinde şaraplarını içiyor, güneşleniyor, muhabbet ediyor, derede yüzüyor. Eksikler de var. 15 yaşında kızların poposuna gözünü dikmiş erkekler yok. Mangal yok. Kendi müziğini herkesin dinlemesi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-neresi-elbette-ki-deresi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara’nın neresi? Elbette ki deresi!&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Münih’te bir English Garden var, kocaman. İçinden bir dere geçiyor. Dere hızlı akıyor. Öyle ki iki yerine yapılan rampalarla dalga sörfü yapılabiliyor.</p>
<p dir="ltr">Güzel kadınlar ve erkekler dere kenarında sakin, muhabbet halinde şaraplarını içiyor, güneşleniyor, muhabbet ediyor, derede yüzüyor. Eksikler de var. 15 yaşında kızların poposuna gözünü dikmiş erkekler yok. Mangal yok. Kendi müziğini herkesin dinlemesi gerektiğini düşünen öküzler yok. Kendi sinirimi bozmamak için bu kadarını anlatıyorum. Ben, kuzenim Banu ve çocuklarımız da bu faaliyetlere birkaç gün iştirak ettik. Çok eğlendik.</p>
<p dir="ltr">Uzun yıllardır Avrupa memleketlerinde gezerim. Bizim memleketlerin neler ıskaladığı konusunu çok düşünmedim. Artık düşünüyorum. (Yunanistan istisna. Yunanistan’ı Türkiye’ye çok benzetirim. Türkiye’nin mahrum kaldıklarının canlı yayını.)</p>
<p dir="ltr">Almanya bambaşka bir dünya. Kibirli bir orta-üst sınıfı var. Kocaman orta sınıfı ise genel olarak anlaşabildiğim, sohbet edebildiğim, arkadaş sahibi olduğum insanlardan oluşuyor.</p>
<p dir="ltr">English Garden’da dereye kendinizi atıyorsunuz, bir kaç kilometre neşeyle süzüldükten sonra inip mayonuzla ters akan bir dere gibi 18 numaralı tramvaya binip tepeye tırmanıyorsunuz. Haydi bir daha.</p>
<p dir="ltr">Yoruldunuz mu? Soluklanın bir kadeh şarap ikram edelim.</p>
<p dir="ltr">Şimdi biraz hayal kuralım. Ankara vaktinde Münih gibi planlansaydı neler olurdu? Bol dereli, bağlık bahçelik Ankara. Bülbülderesi, Dikmen Deresi, bunlar hakiki derelermiş vaktinde. Düşünsenize şehir bu kadar çirkin yapılaşacağına vaktinde bu derelere göre dizayn edilse ne kadar çok şey değişirdi. Esat’ta Bülbülderesi boyunca yüzer, Kolej’den belki (hala öyle ise) 124 numaralı otobüsle eski Esat pazarının oradan tekrar girerdik. Yol boyunca bağlar, bostanlarda eğlenen genç insanlar olurdu.</p>
<p dir="ltr">Tamam biliyorum, aşırı sığ oldu bu. İşin iktisadı, politikası, dini, İttihat Terakkisi, Menderesi bin türlü bileşeni var.</p>
<p dir="ltr">Şu kadarı normal olur ama: Avrupa şehirleri gibi dere akamaz mıydı Ankara’nın ortasından?</p>
<p dir="ltr">Şimdi aynı yerde çirkin binalar, genel olarak mutsuz insanlar ve egzoz kokusu var. Genç insanlara düşen ise kendilerine bir kafe bulup 100 küsur lira vererek Münih fiyatlarına latte içmek filan.</p>
<p dir="ltr">Olsun.</p>
<p dir="ltr">Ankara’nın hala dereleri var. Yarım saat mesafede daha önce de yazdığım Kıbrıs Köyü Kanyonu var. Bir saati göze alırsanız Kirmir çayı, Alicin deresi, neler neler var.</p>
<p dir="ltr">Biz şu sıra Alicin Deresi müdavimiyiz.</p>
<figure id="attachment_132094" aria-describedby="caption-attachment-132094" style="width: 768px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132094 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/WhatsApp-Image-2024-08-28-at-14.19.29-768x1024.jpeg" alt="" width="768" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-132094" class="wp-caption-text">Benim oğlanlar terlikleri unuttukları için dönüp 10 kere daha tırmanıp atlamaları gerekti dereye. Hay Allah.</figcaption></figure>
<p dir="ltr">Bakınız şu yorumu Alicin deresi için Trip Advisor’da yazmışlar: “Zaman kaybı, hiçbir özelliği yok. Su yok, tuvalet yok. Düzgün oturacak yer yok. Her yer çöp, araç inmiyor. En az 100-300 metre eşya taşıyacaksınız. Belediye hiç ilgilenmemiş. Belli bir bölüm stabilize. Utanmadan birde kahverengi yön levhası koymuşlar.”</p>
<p dir="ltr">Yazan birey belli ki yapasın bir mangal, açasın Yılmaz Morgül filan bireyi. Ama şu cümleye çok alıcı olduğum için alıntıladım: Belediye hiç ilgilenmemiş.</p>
<p dir="ltr">Medeni ülkelerde bir doğa güzelliğiyle belediye ilgilenirse orada güller açar. Türkiye’de ise kendi haline bırakırsa&#8230; Çünkü belediyelerimiz maalesef bir yerle ilgilenmekten oraya piknik masaları doldurmak, mangala teşvik etmek ve çirkin ahşap “şeylerle” doldurup süslemekle meşguller. Zevksizler. Daha geçen haftalarda gitmiştik Ankara Peri Bacaları’na (evet varlar) Bakınız Kıbrıs Köyü Kanyonu’na belediye el attı. Artık girişinde bir nizamiye var. Çirkin ahşap yapılar, banklar, köprüler yerleştirildi. Ve açıklayıcı tabelalarla dolu. Mesela köprünün üzerinde köprü yazıyor.</p>
<p dir="ltr">Evet. Belediye ilgilenmediği için Alicin Deresi çok güzel bir yer. Hafta içleri de bomboş oluyor. Evet biraz çöp var civarda. Onlar piknikçilerin yoğunlaştığı yerlerde. Öküzler her yerde. Ama belediyenin ilgilendiği yerlerde de oluyor çöp. Hatta o ahşap izlenimi verilmiş kitsch plastik şeylerle dolu belediye parkları külliyen çöp.</p>
<p dir="ltr">Alicin Deresi’nin bir çok yeri erişmesi zor olduğu için bozulmamış. Nefis. Anlatayım.</p>
<p dir="ltr">Alicin deresi, Kızılcahamam Çeltikçi köyünde. 20 km.’ye yakın yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı bir  kanyonun içinde. Civardaki yükseltilerde bir yığın mağara ve bir manastır var. Mükemmel bir yer. Bu arada Ankara civarı malumunuz bolca dere, mağaralar, jeositlerle dolu. Kirmir Çayı vadisi ve mağaraları da mükemmeldir. Hele Mahkemeağacin köyündeki mağaralar, kiliseler eşsiz. Tarihi de muhtemelen Roma zamanına kadar uzanıyor.</p>
<p dir="ltr">Ben size kendi rotamızı söyleyeyim, siz bildiğinizi yapın.</p>
<p dir="ltr">Arabanıza motosikletinize bisikletinize neye biniyorsanız onunla Google Maps’in Alicin Deresi diye götürdüğü noktaya gidin. Orayı geçin. Birkaç durmaya müsait yer daha geçip sağda bir çeşme bulana kadar devam edin. Çeşmenin buz gibi suyundan için, mataralarınızı doldurun. Sonra çeşmeyi arkanıza alıp dümdüz ilerleyin. Dereyi karşıya geçin. Dereyi sağ tarafınıza alarak yolu takip edin. Üçyüz metre filan yürüdükten sonra fotoğrafta göreceğiniz göle ulaşacaksınız. Lüzumsuz bir de bilgi vereyim size, derenin böyle göl yaptığı yerlere Lazcada toba denir. Çocuklarım ve ben tobalarda yüzmeye bayılırız.</p>
<p dir="ltr">Burada takılın. Biraz sonra bir tane daha olduğunu biliyoruz. Ama üşendik gitmedik biz ona hiç. Eminim devamında daha da vardır.</p>
<p dir="ltr">Hafta sonu gitmeyin. Yani kafayı yemediyseniz gitmeyin. Tıklım tıklım olur. Yok ille hafta sonu gitmeniz gerekiyorsa biraz daha yürüyün. Dere uzun. Kuytu bulun kendinize. Hafta içi eser miktarda çadırcı ve piknikçi görebilirsiniz. Ama o kadar. Kalbiniz kadar temiz oluyor genellikle ortalık.</p>
<p dir="ltr">Biz buraya benim oğlanlarla &#8220;Cin Ali&#8221; deresi diyoruz. Baktık, boşuna demiyormuşuz. Çevrede Alicin’deki mağaraların 19. yüzyılda yaşadığı düşünülen eşkiya Ali Cin’in yaptığı söyleniyormuş. Doğru değil tabii. Muhtemelen bunlar da civardaki pek çok şey gibi Romalılardan kalma.</p>
<p dir="ltr">Ankara çirkin ama çevresi güzel neyse ki. Münih’in çevresinden daha güzel hem de. Oh.</p>
<p dir="ltr">Hem Münihli Ankaraya gelse nereye götüreceksiniz? Ahlatlıbel Parkı’na mı? Millet Bahçesi’ne mi? Güldürmeyin insanı. Kale’ye, MTA müzesine filan misal. Dışarıda da Alicin Deresi’ne.</p>
<p dir="ltr">Şehirde de onlara şöyle deyin. Belki kendiniz de inanırsınız: Biz Ankara’yı bilerek çirkin yaptık. O havalimanı yolundaki banyo fayanslı apartmanlar filan ne sanıyorsunuz? Ya da İncek’te lüks yapılmaya çalışılmış bir örnek siyah kibrit kutusu tipli evler tesadüfen mi çirkin? Veya kentsel dönüşüm diye makul apartmanlar neden acaba çirkin, basık tavanlı ama Geberit banyoli yerler? Bunlar hep zen. Bize mütevazı olmamız gerektiğini yoksa o şekil çirkinleşebileceğimizi hatırlatıyor. Bizi yola getiriyor.</p>
<p dir="ltr"><strong>Bedava reklam:</strong> Ant’i Kafe. O ant’a karınca mı dersiniz, ant içmek mi yoksa kafenin sahibi tarih profesörü abimiz Ahmet Nezihi Turan’ın baş harfleri mi bilmem. Anti ve kafe anti ve kafe işte. Salı toplantıları oluyor. Şule Kaynar, Levent Ünsaldı, Osman Özarslan, Murat Meriç, Hakan Kaynar sunum yaptı. Hepsine gittim. Hepsi nefisti. Müdavimleri çok şenlikli. Kurtuluş Kayalı hocamız misal. Muhafaza etmeyi seven roman bireyi Selman Bayer, Güz Sahaf Cevat, Süleyman, Muharrem abiler, Ayrancı-Esat müşterek muhtarı Tolga, Hakim Yeşim, Mahur, adı gibi birey Münevver, çiçek ve aşure insanı Hande, Ayrancı Büyük Millet Meclisi’nden Aykut ve başka personalar. Kaliteli çay, kitap, kahve, dedikodu ve gazozun adresi: Ant’i Kafe. Meneviş’te.</p>
<h4 dir="ltr">Köşe içinde köşe</h4>
<p dir="ltr">Tolga’nın Önerisi*</p>
<p dir="ltr">Tolga’dan gelen mesajı noktasını ellemeden iletiyorum: “Metin pek fazla malzeme yolladım sarhoş halimle ama bu hem çok güzel bir yorum, hem de Beethoven&#8217;in evlilik hayatını (hiç evlenmemiş bu arada) anlattığı muhteşem piyano keman sonatıdır. İsmi &#8220;<a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/0csKseIHu3FOs874GziEUJ?si=n2opo7LKTryfUUiuko0ydQx&amp;nd=1&amp;dlsi=a6588fd1090d4cd6" target="_blank" rel="noopener">Krutzer Sonat</a>&#8220;. Hayatta ben en çok Beethoven&#8217;i sevdim&#8230; Hakkat muhteşem.”</p>
<p dir="ltr">*: Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-neresi-elbette-ki-deresi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankara’nın neresi? Elbette ki deresi!&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankaranin-neresi-elbette-ki-deresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Teşekkür ederiz sana Süleyman Bağcıoğlu</title>
		<link>https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Aug 2024 06:51:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132070</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Konser severim. Hatta bazı müzisyenleri sadece konserde severim. Bir Murat Meriç olmasam da çeşit çeşit konsere gittim. Hindistan’da üç gün süren konserlere de gittim. Punk konserine de gittim, Pakistan’da bütün izleyicilerin de bir şeyler çaldığı sabahlara kadar süren tarikat konserlerine de. Nedir konser? “Müzik icrasını seyretme faaliyeti” mi? Hep değil. Mesela stadyum konseri. Sahnede pirinç [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Teşekkür ederiz sana Süleyman Bağcıoğlu&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_132078" aria-describedby="caption-attachment-132078" style="width: 683px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132078 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/08/2024_0629_20365000-1-683x1024.jpg" alt="" width="683" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-132078" class="wp-caption-text">Bu nefis Süleyman Bağcıoğlu fotoğrafını çeken ve kullanmama izin veren değerli arkadaşım Büşra Bozdemir&#8217;e teşekkür ederim.</figcaption></figure>
<p dir="ltr">Konser severim. Hatta bazı müzisyenleri sadece konserde severim.</p>
<p dir="ltr">Bir Murat Meriç olmasam da çeşit çeşit konsere gittim. Hindistan’da üç gün süren konserlere de gittim. Punk konserine de gittim, Pakistan’da bütün izleyicilerin de bir şeyler çaldığı sabahlara kadar süren tarikat konserlerine de.</p>
<p dir="ltr">Nedir konser? “Müzik icrasını seyretme faaliyeti” mi? Hep değil. Mesela stadyum konseri. Sahnede pirinç tanesi kadar tipler hoplar zıplar sen yandaki monitöre bakar alkış tutarsın. Önündeki analog bireyin dijital versiyonunu seyredersin. Sahnedekiler seyircilerin hiçbirini tanımıyordur. Arkadaşları gelse görmesi imkansızdır. Seyirci açısından daha edilgen bir durum olamaz.</p>
<p dir="ltr">On binlerce kişiyle beraber para karşılığında rıza gösterilmiş bir edilgenliktir bu. Hoplarsın zıplarsın eğlenirsin.</p>
<p dir="ltr">Bir arada iyi vakit geçiren insanlar hep güzeldir.</p>
<p dir="ltr">Daha yeni on binlerce insanla beraber Atina’da Megadeth, Hannover’de AC/DC seyrettim. Çok eğlendim. Hatta Megadeth’e bayılmam. Hiçbir manyetik bandını almadım. Birkaç şarkısında ayaklarımı ritme uygun vururum, o kadar. Benim oğlanlara kıyak olsun diye gittim. Ama eğleneceğimi biliyordum, nitekim eğlendik. Ucundan mosh-pit zibidiliğine bile girdik.</p>
<p dir="ltr">Salon konserleri başka bir dünya. Oturursun ve seyredersin. Çişin gelse gidemezsin. Yanındakiyle konuşamazsın. Bira içemezsin. Yorum yapamazsın yahu. Yellensen gülerler, biraz uzun öksürsen bakışlarıyla ezerler. Bir de bazıları azarlar başta. Şöyle yaparsanız küserim böyle yaparsanız giderim&#8230; Bob Dylan telefonları bile toplatıyor. Bir köşeye gaz odası yapacaklar yakında. Sana da aşağılık bir seyirci olarak edilgen bir şekilde beklemek düşer. Şarkı sonunda alkışlarsın. Çok beğenirsen ayakta alkışlarsın. Katılımın, elinden gelen, iki avucuna bakar: Alkışlamazsın, alkışlarsın, ayakta alkışlarsın.</p>
<p dir="ltr">Pür dikkat müzik dinlersin. Kitap okur gibi. Sahnedeki bireyin kim olduğuna bağlı olarak onu da severim.</p>
<p dir="ltr">Ama hayatta en sevdiğim konser ortamı kulüptür. Eşsizdir. Elinde biran sahneyi seyrederek sağa sola sallanırsın. Çişin gelirse tuvalete tepen atarsa kenara köşeye gidersin. İstersen dans edersin dilersen flört. Sahnedekine göz kırparsın, kadeh kaldırırsın. Sahnedeki belki öpücük yollar.</p>
<p dir="ltr">…</p>
<p dir="ltr">Güzel Ankara&#8217;cım müzik seyretmek için biçilmiş kaftan. Git ODTÜ Vişnelik’te yeşilde hopla zıpla biranı iç, ister otur ister takla at. Mükemmel.</p>
<p dir="ltr">Ya Last Penny? Mükemmel dekoru, akustiği, nefis çalışanları, huysuz takılanları, Mahmut’u Halil’i… İki kere Cenk Erdoğan seyrettim. Hem müzik eşsizdi hem ortam. Cenk Erdoğan elit Ankara’ma her seferinde kapalı gişe caz yapıyor. Ankara’da iyi tiyatro iyi caz hep kapalı gişe. İnanmayan gişeye gitsin.</p>
<p dir="ltr">(Last Penny’de bana batan tek şeyi şuracığa sığdırayım. Karşı duvardaki kocaman Tom Waits olan ya da andıran kocaman siyah beyaz sigarasız salonda sigara içen kitsch fotoğraf. O, orada olmamalı. Bulsunlar bir David olsun bitsin. Bowie, Byrne, Gilmour, Coverdale; hepsi olur.)</p>
<p dir="ltr">Velhasıl konser kulüpte seyredilir. ABD’de iseniz ve konu blues ise buna <em>juke joint</em> denir. Tadından yenmez. Mississippi’de 1930’larda donmuş <em>juke joint</em>’lerde dünyanın en mühim bluescularını dinler, fıçıya 1 USD bahşiş atarsanız size kafasıyla teşekkür eder müzisyen, mahçup olursunuz sonra.</p>
<p dir="ltr">İşte bu işin dünyadaki, en azından benim dünyamdaki en önemli ismi Süleyman Bağcıoğlu’dur.</p>
<p dir="ltr">Süleyman kulüp müziği aleminin fahri sponsorudur. Varoluşsal olarak kulüp müzisyenidir. İyi bir kulüpte ne olmalıdır? İyi bira, iyi servis, düzgün personel bir de Süleyman! Sanki Süleyman hep vardır, Ankara kulüplerini onun üzerine yapmışlardır.</p>
<p dir="ltr">Onyıllardır hep ve sadece kulüpte müzik yaptı.</p>
<p dir="ltr">Daha önce yine <em>Lavarla</em>’ya yazdığım “Bir zamanlar Ankara mekanları” <a href="https://www.lavarla.com/ankara-palmiyesi-7-evlenilecek-degil-eglenilecek-sehir/" target="_blank" rel="noopener">yazısında</a> Süleyman(lar)’dan şöyle söz etmiştim:</p>
<p dir="ltr">“Ankara iyi gitarcı yapar. Süleyman Bağcıoğlu var bir kere. Bu kadar yıl duruşunu çalışını ellemeden ileri seyreden bir şahıs Süleyman. Bakınız şuraya yazıyorum. Bir gün Süleyman Bağcıoğlu’nun heykeli dikilecek bu şehre. Kimse beceremezse üç beş kişi bir araya gelip dikeriz n’olacak. Öbür Süleyman’ı da (Shades) Bağcıoğlu’ya plak satarken yaparız hatta iktisatlı olur. Süleymaniye heykel alanı. (Bir rock-park inşa etmek lazım önce. Led Zeppelin-Deep Purple kavgaları yapan ihtiyarların müdavim olduğu.)”</p>
<p dir="ltr">Nihayet Süleyman’ı seyrettim geçenlerde. Black’te çıkıyor. İçerisi her yaştan Süleymanperver eğlenen insanlarla dolu. Şahane bir yer. (Gerçi başka bir gün baktım sahneden yayılan seslerin müzik olduğunu düşündüklerine inanamadım ayrı mesele.)</p>
<p dir="ltr">Sonra baktım davulcu da bir yerden tanıdık. Gürcan. Bizim efsane Mete Ege’nin davulcusuydu. (Mete de buralarda. Yazarım bir ara.) O zaman da iyi davulcuydu. Ama biraz fazla seriydi. Sığdırabildiği her köşeye atak sığdırırdı o yüzden bazen kafa ütülerdi. Malmsteen gibi. Tekniği çok iyi ama dinlemesi zor.</p>
<p dir="ltr">Gürcan nasıl güzel davulcu olmuş, helal olsun! Yine tekniği şahane. Ama o ataklar filan sakinlemiş. Yıllar tipini ve sempatikliğini de örseleyememiş.</p>
<p dir="ltr">Ve muhteşem Süleyman. Olmaz böyle şey. 35 sene önce ilk dinlemiştim sanırım. Tekniği ilerlemiş tabii. Ama gerisi 35 sene önce neyse hala o. Ama bir kere tipi aynı. 35 sene insanı hiç mi hırpalamaz? Iggy Pop kadar buruş buruş olmasın tamam daha genç. Ama hiç mi değişmez insan?</p>
<p dir="ltr">Keza o mütevazılık. O tuhaf özgüven. Sanırsın evinin salonunda mahallenin çocuklarına hikaye anlatıyor. Müziğin, sahnenin, grubun, mekanın en önemli parçası. Ama bir yandan da kendi kendine çalıyor. Sanki elinde şarap kadehi dere kenarında piknik yapıyor.</p>
<p dir="ltr">Ben ilk Kel Cemal’in efsane A-Bar’ında dinledim onu. Farabi 34. Siz bilmezsiniz. O zamanlar Turgut Özal başbakandı. O zamandan beri The Gang, Blues Express, In Rock, Spit… Yığınla grubu oldu. O bu gruplara ne derse desin herkes bu gruplara şöyle dedi: Süleyman’lar.</p>
<p dir="ltr">Süleyman Bağcıoğlu deyince akla hep aynı şeyler gelir. Gitar sapında yanan sigara, kendi yaptığı gitarı, blues filan… Bir de tevazu. <em>Lavarla</em>’da Çiğdem Kaya Çayır’a gitar dersi konusunda kendi kendine söylediğini aktarayım: “Dedim daha sen öğreniyorsun, neyi öğretiyorsun ki?”</p>
<p dir="ltr">Edecek çok laf var. Ama aklıma gelen cümlelerin hiçbirini beğenmedim. Şöyle bitireyim:</p>
<p dir="ltr">Sen Süleyman Bağcıoğlu ol. Beste yapayım müziğin mihenk taşı olayım çığır açayım gibi iş planlarına girme İstanbul’a ünlü gruplara, TV hayatına filan “şöyle bir bak” ama asla takılma. Cover çal. Çok güzel çal. Şarkı seçerken rafta ne varsa oradan al çal. Açık Radyo gibi kenar köşe kurcalayıp acayip şarkılar peşinde olma, her albümün en acayip, en tahammül edilmez şarkısını bulmaya çalışma.</p>
<p dir="ltr">Ama işini mükemmel yap. Kendine oluşturduğun bu sınırları çok belli dünya ile, kendin ile, Ankara ile, bizlerle barışık bir hayat kur. Sadece önüne bak. Gösteriş kelimesinin G harfinden bile habersiz yaşa.</p>
<p dir="ltr">Ve 35 yıldır benim ve arkadaşlarımın, Ankara hayatının en güzel parçalarından birisi ol.</p>
<p dir="ltr">Teşekkür ederiz sana Süleyman Bağcıoğlu.</p>
<h4 dir="ltr"><strong>Köşe içinde köşe</strong></h4>
<p dir="ltr"><em>Tolga’nın Önerisi*</em></p>
<p dir="ltr">Tolga’dan bu sefer <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/0csKseIHu3FOs874GziEUJ?si=n2opo7LKTryfUUiuko0ydQx" target="_blank" rel="noopener">klasik Türk müziği</a> geldi. “Bak muhteşem bir eda.. Reşat Aysu…” mesajıyla.</p>
<p dir="ltr">*: Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim.</p>
<hr />
<p>Çiğdem Kaya Çayır&#8217;ın &#8220;Bir Ankara efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu&#8221; yazısını okumak için <a href="https://www.lavarla.com/suleyman-bagcioglu/">tıklayın</a>.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Teşekkür ederiz sana Süleyman Bağcıoğlu&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/tesekkur-ederiz-sana-suleyman-bagcioglu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Palmiyesi: Ankaralı yumruk atar. İstanbullu bağırır.</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Solmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jul 2024 08:08:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=132005</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Şehirlerin karakteri olduğu kesin. Bilecik hariç. (Şaka şaka sadece Bilecik milliyetçisi Rauf Kösemen beyefendiyi kızdırmak için öyle yazdım.) Ortada karakter olunca karşılaştırması da zevkli oluyor. Ankara-İstanbul farkı hele. Kim bilir kaç kere karşılaştırdım, konu umman. Kim bilir kaç kere daha karşılaştırırım. Geçen yazmıştım. Çok beğendim, yazdığımı tekrar yazacağım. Bütün kalbimle inanıyorum. Konya ovasına şehir kursunlar. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankaralı yumruk atar. İstanbullu bağırır.&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr">Şehirlerin karakteri olduğu kesin. Bilecik hariç. (Şaka şaka sadece Bilecik milliyetçisi Rauf Kösemen beyefendiyi kızdırmak için öyle yazdım.)</p>
<p dir="ltr">Ortada karakter olunca karşılaştırması da zevkli oluyor. Ankara-İstanbul farkı hele. Kim bilir kaç kere karşılaştırdım, konu umman. Kim bilir kaç kere daha karşılaştırırım.</p>
<p dir="ltr">Geçen yazmıştım. Çok beğendim, yazdığımı tekrar yazacağım. Bütün kalbimle inanıyorum. Konya ovasına şehir kursunlar. Ankara’yı boşaltıp oraya taşısınlar, Ankaralı bir haftada Konya ovasını Ankara yapar. Bütün mekanları ve personalarıyla fark hızla unutulur.</p>
<p dir="ltr">Gidin bir de İstanbul’u taşımaya kalkın. Bir kere yarısı Konya Ovası’na ulaşamaz. Ya bulamaz, ya yolda Bolu’daki kaynına yerleşir ya Kirmir Vadisi&#8217;ni Konya Ovası sanır, ya öbür yöne gider Edirne’de bağcılık yapmaya kalkışır. Bulan yarısı da ne yapacağını şaşırır. Bir kısmı kaçar, kalan kısmı amorf bir şehir inşa eder. İstanbul’a asla benzemez.</p>
<p dir="ltr">Ben İstanbul’a ilk yerleştiğimde İstanbul’u telaşlı bulmuştum. Sürekli bir koşturma ve konuşma hali vardı. Ama bir şey çıkmıyordu ortaya. Hani derler ya “iki saat konuşuyor bir şey söylemiyor,” o hesap. Sürekli çalışıyorlar ama masanın üzerinde bir şey yok.</p>
<p dir="ltr">Mütevazı bir birey olarak uzun süre (birkaç gün) “Ulan benim bilmediğim onların bildiği bir şey olmalı” diye düşündüm. Hayır. Benim bilmediğim onların bildiği bir şey yoktu.</p>
<p dir="ltr">Çok çalışıyorlardı ama boşa çalışıyorlardı. Hiçbir şey yapmıyorlardı ama nasıl olabiliyorsa sonuç alıyorlardı.</p>
<p dir="ltr">Geçen yazımdaki genelleme faslı üzerine sevgili arkadaşım İzmir’in önde gelen güzel bireylerinden Pınar Taşkıran genellemenin kraliçesini yapıştırdı: İstanbullular hızlı hareket eden yavaş insanlardır. Ankaralılar yavaş hareket eden hızlı insanlardır. (O “İzmirliler yavaş hareket eden yavaş insanlardır,” da dedi ama onu bu yazıya eklemiyorum. Başka yazıya eklerim.)</p>
<p dir="ltr">Süper değil mi? Buradan ben de genelleyeyim: Ankaralı çalışkandır. İstanbullu çalışandır.</p>
<p dir="ltr">Ankaralı bir arkadaşım, adını vermeyeyim ama çoğunuz tanır, ona kısaca Abdülmuttalip diyelim, Ankara’ya ilk taşındığımda çok sevinmişti. Ankaralı beceriksiz projeci hallerine merhem olmak üzere “işbitirici bir iş insanı” muamelesi yapmıştı bana.</p>
<p dir="ltr">Temiz kalbinden tabii. Ben de nihai olarak Ankaralıyım ve işbitiricilik bir kenara en fazla projelerimi batırmamayı başarıyorum. Her Ankaralı gibi çok iş yapıyorum az para kazanıyorum.</p>
<p dir="ltr">Neyse. Bunlar bir kitap yapmışlar, <em>Das Kapital</em> yanında risale kalır. Onlarca yazarı var, çoğu meşhur. Kitabı yazmışlar; editörlüğünü, son okumasını, sayfa düzenini, her şeyini yapmışlar. Kitap baskıya hazır durumda. Neyi unutmuşlar? Nasıl basacaklarını düşünmeyi.</p>
<p dir="ltr">Halbuki biliyorsunuz kitaplar basıldıktan sonra kitap adını alabiliyorlar.</p>
<p dir="ltr">Şimdi aynı projeyi Abdülmuttalip değil de bir İstanbullu yapsaydı ne olurdu?</p>
<p dir="ltr">Projenin planını çıkarırdı. Ona afili bir sunum yapardı. Önce ya bir sponsor ya da bir yayınevi bulurdu. Sonra avans alırdı. Proje başlardı. Planlanan zamanın beş katı harcandıktan sonra planlanan projenin ⅕ hacminde bir kitap çıkardı ortaya. Ya da hiç çıkmazdı.</p>
<p dir="ltr">Sonra öyle bir iletişim yapılırdı ki o kitaba Abdülmuttalip’in kitabının beş katı bir iş çıktı zannederdiniz.</p>
<p dir="ltr">Hep mi böyle olur?</p>
<p dir="ltr">Hayır. Bazan Ankara mütevazılığı harikulade sonuçlara da yol açar.</p>
<p dir="ltr">Geçen mesela (yetenekli oldukları kadar güzel) insanlar Deniz Altay Kaya / Kayahan Kaya küratörlüğünde ve Hakan Kaynar danışmanlığında bir <a href="https://www.lavarla.com/gecmisin-izinde-bir-sergi-uzerine-ankaranin-mektubu-var/" target="_blank" rel="noopener">sergi</a> yapıldı. Mühim tarihçi Hakan Kaynar biliyorsunuz bir entelektüel röntgenci olarak mektup topluyor. Bu mektupların bir kısmını Deniz ve Kayahan ile paylaşmış; onlar da sanatçılarla konuşarak onlara üleştirmiş. Sanatçılar da bu mektuplardan yola çıkarak harikulade eserler yapmışlar. Bütün bu faaliyet de Unite’ta nefis bir sergi haline gelmiş. Sanatçılar da Aslı Yazıcıoğlu, Ayşe İnan, Bahadır Yazıcı, Onur Çığın, Orhan Umut Gökçek, Onur Kutluoğlu ve Uğur Erbaş.</p>
<p dir="ltr">İsimlere bakar mısınız? Yıldızlar geçidi. Fikre bakar mısınız? Nefis. Sonuç? HARİKA.</p>
<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-132013 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/07/Foto_2.1-1536x2048-1-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" /></p>
<p dir="ltr">Peki ne oldu? Yer yerinden mi oynadı bu harika sonuç karşısında. Hayır tabii ki. Neden? Çünkü ekip Ankaralı. Tuhaf bir gururla söylüyorum ki ortalama bir Ankaralı için iş, olduğu noktada biter. Gerisi önemsizdir. Yani bir İstanbullu için başladığı yerle bir Ankaralı için bittiği yer aynıdır.</p>
<p dir="ltr">Kayahan’a dedim ki “Abi şunu İstanbul’a taşısanıza yer bulalım.” Kayahan zarif bir insan olduğu için bana projenin şimdilik İstanbul’a gitmeyeceğini, burada varyasyonlar halinde devamının geleceğin uzun uzun anlattı.</p>
<p dir="ltr">Alt metin olarak şunu okumladım: “Olum sergi mis gibi oldu mu? Oldu. İnsanlar mutlu mu? Mutlu. Bu sergi bitti mi? Bitti. Daha ne istiyorsun anlamadım? Bu serginin etinden sütünden faydalanmak yerine yeni ve daha güzel sergiler yapalım.”</p>
<p dir="ltr">Yapın ne diyeyim. Ama sergi İstanbul’da olsaydı kopacak yaygarayı da arıyor gözler biraz.</p>
<p dir="ltr">Bir hakkı teslim edelim bu arada İstanbul’un bu huyuyla bağlantılı bir üstünlüğü de sürdürülebilir işler yapmasıdır.</p>
<p dir="ltr">Biz Ankara’da (yukarıda sergi örneğindeki gibi) birbirimize iş yaparız. Şimdilerde kapatmaya çalıştıkları ve umuyorum ki beceremeyecekleri Açık Radyo mesela. Burada da Radyo Arkadaş vardı. Yalçın Bürkev, Tevfik Güneş, Arzu Çur, Aksu Bora, Tanıl Bora, Süreyya Tamer Kozaklı, Kemal Can, Cem Öz, Hakan Kaynar, Alper Fidaner, Murat Meriç, ben, daha kimler kimler vardı bu radyoda… Tıpkı Açık Radyo gibi bir girişimdi. Biz ne yaptık? Gece gündüz çalıştık. Nefis işler çıkardık. Ankara dışına taşıyamadık. Açık Radyo ne yaptı? Sürdürdü. Sürdürülebilir yaptı. Çok yaşa Açık Radyo.</p>
<p dir="ltr">Keza, adı bozuk kendi güzel dergi <em>Müzük</em>. <em>Müzük</em>’te de eşsiz bir kadro vardı. Neşet Ertaş’la ilk söyleşiyi yapmak gibi gazetecilik başarıları da vardı. Ama ne yoktu? Sürdürülebilirlik. Bir yığın alacağımız vardı. Ama ihtiyaç kadar tahsil ederdik. Bir gözleme parası için tahsilata gittiğimi bilirim. Eh finans bile bilmeyince eşşek gibi çalışmanın ne faydası var ki?</p>
<p dir="ltr">Neyse ki hemen arkamızdan <em>Roll</em> çıktı ve hem harika bir dergi yaptı hem de yüzlerce sayı olarak devam etti.</p>
<figure id="attachment_132011" aria-describedby="caption-attachment-132011" style="width: 890px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-132011 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2024/07/WhatsApp-Image-2024-07-15-at-13.35.25.jpeg" alt="" width="890" height="2048" /><figcaption id="caption-attachment-132011" class="wp-caption-text">Kaynak: Murat Meriç</figcaption></figure>
<p dir="ltr">Tartışma esnasında Ankaralı yumruk atar. İstanbullu bağırır. İkisi de problemi çözmez. Sürdürülebilir olanı bağırmaktır. Kavga ederek nereye kadar gidebilir ki insan?</p>
<p dir="ltr">Böyleyken böyle. En iyisi İstanbul projelerini Ankara kafasıyla yapmak sanırım.</p>
<h4 dir="ltr"><strong>Köşe içinde köşe</strong></h4>
<p dir="ltr"><em>Tolga’nın önerisi*</em></p>
<p dir="ltr">Metin bu klasik müziğin en dibidir beni için. Bu albümü dinlemelisin: Brahms: <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/album/2J6XuxE8TVA9lg71EOR5i5?si=X0cpW0L_TvGT-EyXy3ckLQ&amp;nd=1&amp;dlsi=6b15a37831cb487b" target="_blank" rel="noopener">Clarinet Quintet in B Minor, Op. 115</a></p>
<p dir="ltr">* Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Palmiyesi: Ankaralı yumruk atar. İstanbullu bağırır.&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankara-palmiyesi-ankarali-yumruk-atar-istanbullu-bagirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
