<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şükran Yiğit</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/sukran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/sukran/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Jan 2026 09:44:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Şükran Yiğit</title>
	<link>https://lavarla.com/author/sukran/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Orada bir sokak vardır uzakta&#8230; Bir zamanlar Yenimahalle’de</title>
		<link>https://lavarla.com/orada-bir-sokak-vardir-uzakta-bir-zamanlar-yenimahallede/</link>
					<comments>https://lavarla.com/orada-bir-sokak-vardir-uzakta-bir-zamanlar-yenimahallede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şükran Yiğit]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Dec 2021 08:15:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Şükran Yiğit]]></category>
		<category><![CDATA[Yenimahalle]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=116739</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>60&#8217;lı yılların sonlarında Yenimahalle, tecrübesiz bir metropolün köşesinde, kendi düşünde yaşıyordu henüz. Uykuluydu, sevinçliydi, umutluydu ama aynı zamanda yağmurla birlikte Ragıp Tüzün Caddesi’nin ıslak asfaltına çöküveren anlaşılmaz hüznünde yalnız ve naifti. Çünkü o aslında hem bir şehre, bir başkente aitti hem de değildi. Kızılay henüz çıkmamıştı, Yenimahalleliler Ulus’a giderlerdi, Bakanlıklar’a sadece “dairelerde” çalışan babalar giderdi. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/orada-bir-sokak-vardir-uzakta-bir-zamanlar-yenimahallede/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Orada bir sokak vardır uzakta&#8230; Bir zamanlar Yenimahalle’de&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>60&#8217;lı yılların sonlarında Yenimahalle, tecrübesiz bir metropolün köşesinde, kendi düşünde yaşıyordu henüz. Uykuluydu, sevinçliydi, umutluydu ama aynı zamanda yağmurla birlikte Ragıp Tüzün Caddesi’nin ıslak asfaltına çöküveren anlaşılmaz hüznünde yalnız ve naifti. Çünkü o aslında hem bir şehre, bir başkente aitti hem de değildi. Kızılay henüz çıkmamıştı, Yenimahalleliler Ulus’a giderlerdi, Bakanlıklar’a sadece “dairelerde” çalışan babalar giderdi. Farabi ise troleybüsle hiç bitmeyecek gibi gelen bir yolculuğun sonunda varılan “orada çok iyi bir dişçi varmış&#8221;tı. Diğer yerler ise bir isim, hatta en iyi ihtimalle bir fikir olarak varlığını sürdürürlerdi zihnimizde. Radyo ibrelerini çevirerek korku ve umutla üzerlerinde durduğumuz Minsk ya da Bratislava ne kadar uzak ve anlaşılmazsa oralar da o kadar uzak ve o kadar anlaşılmazdı. Buna karşın Yenimahalle, kendini her gün aynı düzende tekrar eden bir hayatın yaratabileceğine inandığımız o eşsiz sihrimizin başkentiydi. Bir sabah Ana-Sağlık’ta dilimize konan bir kesme şekerin mucizevi bir şekilde bizi bilinmez hastalıklara karşı korumasıydı. Genç ailelerin, ödenebilir kiraların, tayini çıkan babaların, çocuklarını akşamları saat sekiz buçukta zorla yataklarına yollamayan annelerin ve ama en çok da çocukluğun semtiydi Yenimahalle. Anıl Sokak, Cengiz Sokak, Levent Sokak bize, kardeşlerimize, arkadaşlarımıza sadece adlarını vermediler, bizi usul usul büyütüp, sokakta olmaya, beraber yaşamaya, hayata karışmaya hazırladılar.</p>
<p>Yenimahalle planlı kurulan, çok kısa bir sürede ortaya çıkan, çok genç bir semtti. Ama buna rağmen özellikle 90’lı yıllardan sonra yaygınlaşan ve insana içinde yaşanacak bir semt, hayatını sürdürebileceği bir mahalle ya da günün birinde bir geri dönme duygusu, bir eve dönme arzusu uyandırmayacak sitelerden, toplu konutlardan, plazalardan, hayatın aslında başka bir yerde sürdürülüp de televizyonun karşısında uyuyakalınıp sabah yine erkenden terkedilecek “uyku şehirlerden” çok farklıydı. Çünkü evden çok “mesken silolarını” andıran bu yapılar topluluğundan farklı olarak Yenimahalle’nin kendi içinde atan bir kalbi vardı. Sinema, postane, park, fırın, ayakkabıcı, kütüphane semtin kalbinde yer alırdı. Çocuklar köşedeki okula arkadaşlarıyla yürüyerek gider, servislerle okullara taşınmazlardı çünkü daha gelecek kaygısı adı altında çocukların maruz bırakıldığı pedagojik terör ve planlı ihtimam yılları henüz başlamamıştı. Çocuklar, çocuklarla kurdukları dünyanın yanında bizzat büyüklerin hayatlarına da katılırlardı. Ve en önemlisi Yenimahalle, insanların kentten kaçmak için değil bizzat orada ve birlikte yaşamak üzere geldikleri bir yerdi; yani insanların hayatlarını kurmak istedikleri, hatta kurdukları ve bu yüzden de çevreleriyle kendiliğinden bir ilişki içerisinde olabildikleri, yaşanan mekanların, sürdürülen hayatlardan ayrıştırılıp bir ayrıcalık olarak kullanılmadığı bir yer. Sürdürülen hayatlardaki benzerlik toplam bir ayrıcalıklı olma bilincini değil, bir dayanışma duygusunu, bir iletişim arzusunu besliyordu. O sokaklarda henüz altı-yedi yaşlarında bir çocukken tanık olduğum, hayatıma sanki dünyanın en doğal ilişkisiymiş gibi giren ama anlamını, derinliğini, sıcaklığını büyüdükçe idrak ederek hayranlık duyacağım bir arkadaşlık ilişkisi vardı ki sözünü ettiğim bu iletişim arzusunu galiba en iyi o açıklayabilir. Yani Aysel Abla ve Fatma Abla’nın arkadaşlıkları. Kulakları duymayan Aysel Abla’nın her akşamüstü bahçe kapısından üçüncü kata seslenmesi, Fatma Abla’nın “Fatma” demek isteyen ama sadece bir çığlık olarak duyulan o sesi duyar duymaz aşağıya koşması ve 16-17 yaşlarındaki iki genç kızın sokakta bir duvara oturarak karanlık bastırıncaya kadar, şimdi kendi aralarında geliştirdiklerini düşündüğüm bir işaret dilinde saatlerce konuşup gülüşmeleri. Bugün yuvarlandığımız iletişimsizlik uçurumunda aylarca, yıllarca yan yana oturup, bildiğimiz bunca dile, beraber geçirdiğimiz onca saate rağmen, herhangi bir dilde konuşup gülüşemediğimiz yüzlerce insan hayatımızdan sanki hiç olmamışlar gibi geçip giderlerken hala aklımdan çıkmayan, elleriyle, gözleriyle, her şeyleriyle anlaşabilen o iki genç insanın bu dünyada mümkün olabildikleri bir yerdi işte Yenimahalle.</p>
<p>Elbette ki Yenimahalle 60&#8217;lı yıllarda çocukluğunu, ilk gençliğini yaşayan bir semt olarak bir geçmiş, bir yaşanmışlık duygusunu vermekten yoksundu. Ama buna karşın, sanki tarihin en yavaş noktasında, troleybüs hızında giden bir hayatın köşesindeki o uykulu haliyle, hep az önce gördüğü bir rüyayı anlatır gibiydi. Şimdi bana hala dünyanın en sessiz yeri ve gördüğüm en büyük kütüphanelerden biri gibi gelen o kütüphane, öğle sonrası sıcağında ıssızlaşan sokakları birdenbire şans, talih, kader, kısmet beş kuruşla hayata çağıran sesler, pazar meydanında kurulan sirk, hepsi, sanki hepsi bu rüyanın ayrılmaz bir parçası gibiydi. Geçmişi olmasa da hepimize anlattığı bir rüyası ve özlemleri olan bir çocuk-semt’ti Yenimahalle.</p>
<p>Yenimahalle’den ayrıldığımda 11 yaşındaydım. Ve Yenimahalle, benim aklımda hep o zamanki haliyle kaldı. Sabah güneşiyle birlikte basma elbiselerimle oturup oyun saatini beklediğim kaldırımlar, koşmaktan nefes nefese kaldığım sokaklar ve aldım-verdim diyerek ihtiyatla yaklaştığımız uzak dünyaların o yabancı çekiciliği hep o haliyle aklımda kaldı. Elbette, belki de çocukluğumdur aslında aklımda kalan. Ama hep Yenimahalle’de yaşanan, hep o sokalarda koşan, bekleyen, bağıran bir çocukluk. Yani diyeceğim, biz o zaman oradaydık, o sokaklardaydık, vardık ve aslında hepsi bu kadardı. Bir daha kendimi hiçbir yere o kadar ait hissetmedim.</p>
<hr />
<p><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/icad-edilmis-sehir-ankara/9421" target="_blank" rel="noopener"><em>İcad Edilmiş Şehir: Ankara</em></a> adlı kitapta yayımlanmıştır. Derleyen: Funda Şenol Cantek, İletişim Yayınları, 2017</p>
<p><a href="https://lavarla.com/orada-bir-sokak-vardir-uzakta-bir-zamanlar-yenimahallede/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Orada bir sokak vardır uzakta&#8230; Bir zamanlar Yenimahalle’de&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/orada-bir-sokak-vardir-uzakta-bir-zamanlar-yenimahallede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XIII &#124; Akün: Affet Bizi Tommy</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şükran Yiğit]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Nov 2021 15:57:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Akün Sineması]]></category>
		<category><![CDATA[Şükran Yiğit]]></category>
		<category><![CDATA[Tommy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=115834</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Annemin “Bu ne uykusu böyle?” diyen sesini duydukça başımı yastığa daha çok gömüyor ve doluyla başlayıp, yağmurla devam eden bir güne hiç uyanmak istemiyordum. Mutsuzluğum genel olarak varoluşsaldı, sorun değildi yani. Bu teşhisi Tezat koymuştu, tedavinin gereksizliği ise sadece benim görüşümdü. Zaten tamamen hemfikir olduğumuz çok az konu vardı. Mesela Tezat’ın adı bu ender konulardan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIII | Akün: Affet Bizi Tommy&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Annemin “Bu ne uykusu böyle?” diyen sesini duydukça başımı yastığa daha çok gömüyor ve doluyla başlayıp, yağmurla devam eden bir güne hiç uyanmak istemiyordum. Mutsuzluğum genel olarak varoluşsaldı, sorun değildi yani. Bu teşhisi Tezat koymuştu, tedavinin gereksizliği ise sadece benim görüşümdü. Zaten tamamen hemfikir olduğumuz çok az konu vardı. Mesela Tezat’ın adı bu ender konulardan biriydi. Teoman Ziya Ataman olacak iş değildi çünkü. Belki ileride ünlü bir şair olduğunda Teoman Ziya A. adını kullanabilirdi ama şimdilik Tezat iyiydi, çünkü ben ona normalinde Tezat, kızdığımda Tezka, acıdığımda ise Tezuşa diyordum ve bu onun kendisini bir Rus roman karakteri gibi hissetmesini kolaylaştırıyordu. Bunların dışında statik, mukavemet gibi konularla geçiyordu günlerimiz. Fena da değildik okulda ama aşk meşk işleri… Bana kalırsa asıl buydu varoluşsal problem.</p>
<p>Annemin “Geç çocuğum, geç!” diyen sesiyle odanın kapısının açılması bir olmuştu. Yorganı hafifçe araladım. Tezat karşımdaydı ve “Kalk oğlum kalk, ne uykusu bu?” diye gürlüyordu. Yorganı tekrar başıma çekmiştim çekmesine de Tezat bu sefer de yatağın ucuna oturmuş ve tekrar konuşmaya başlamıştı. Gerçi biraz daha alçak bir sesle konuşuyordu ama sesindeki suçluluk duygusu arzuladığım yoğunlukta değildi:<br />
“Bugün öğlen gelecektim nasılsa, yollar da bomboştu şimdi, iyi oldu erkenden geldiğim.”<br />
Yorganın altından seslendim:<br />
“Öğlen gelsen hiç olmazsa beni daha insani bir saatte uyandırmış olurdun ama!”<br />
“Seni anca razı ederim diye düşündüm. Sinemaya gidelim diye geldim ben erkenden.”<br />
Yorganın ucunu hafifçe aralayıp, Tezat’a baktım:<br />
“Olmaz! Eğer tahmin ettiğim şeyse hayatta olmaz!”</p>
<p><em>Tommy</em> oynuyordu sekiz haftadır Akün’de. Çok merak ediyorduk filmi ama gitmemeye yemin etmiştik, çünkü “sürünün bir parçası” olmak istemiyorduk biz. Sekiz haftadır bu yüzden işkence çekiyor ama sinemanın önünden her geçişimizde birbirimizi doldurup, herkesten ne kadar farklı olduğumuzu birbirimize hatırlatarak acımızı biraz olsun dindiriyorduk.</p>
<p>Susuyordu tabii Tezat ve hafifçe araladığım yorganın ucu hala elimde bir cevap bekliyordum. Tezat yatağın ucundan bana doğru biraz daha yaklaştı:<br />
“Hani şu mimarlıktaki kız var ya…”<br />
“Boyunsuz canavar mı?”<br />
“Öyle deme ya kız biraz ufak tefek diye. Minyon işte!”<br />
“Eeee?”<br />
“Dün senden sonra kütüphaneye gittim ya ben, ordan çıkarken, bu kapıda arkadaşına, bir buçukta sinemanın önünde o zaman, dedi ve sanki o an göz göze geldik.”<br />
“Akün dedi mi kız?”<br />
“Hayır ama ben öyle tahmin ettim.”<br />
“Nasıl ettin Allahaşkına?”<br />
“Ne bileyim, öyle geldi.”</p>
<p>Doğruydu aslında, o kızda Akün tipi vardı. Modern, havalı, kendinden emin. Ama Tezat’ı düşününce insanın aklına Kızılırmak’tan başka bir şey gelmiyordu; yani içinde ne filmler oynadığını bilmesen önünden geçip giderdin. Benim üstüme ise olsa olsa ailece gidilen Dedeman’ın kokusu sinmişti. O yüzden bu tezlerimi kendime saklayıp devam ettim:<br />
“Olmaz o kız, gelmez sana!”<br />
“Neden olmuyormuş?”<br />
“Bir kere o kız Liverpool, sen? Sen ne bileyim… Bir Gençlerbirliği’sin işte!”<br />
“Offf… Karşılaştırmaya bak!”<br />
“Şu karşılaştırmadaki inceliği anlamıyorsun değil mi?”</p>
<p>Allahım ben sana ne yaptım da koca inşaat bölümünün futboldan anlamayan tek adamını bana arkadaş diye yolladın?<br />
Yorganı hızla üstümden atıp yatağa oturdum:<br />
“Sana şöyle anlatayım Tezuşa! Kız bir Jan-Sol Partre ve sen bir Jan Valjan’sın.”<br />
“Jan Valjan roman kahramanı bir kere!”<br />
“İyi işte, yok hükmünde yani!”<br />
Ama Tezat sözlerime aldırmayıp üstüme başıma bakarak gülmeye başlamıştı:<br />
“Ne lan bu halin? Nerden buldun bu pijamayı?”<br />
İkimiz de gülüyorduk halime.<br />
“Annemin, benimki kurumamış!” diyerek kalktım, üstümü değiştirdim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sinemaya vardığımızda bilet kuyruğu dışarı taşmış, sinemanın önündeki merdivenlerin dibine kadar gelmişti. Tezat derhal içeriyi kolaçan etmek için yanımdan ayrıldı. Onun hemen ardından olanlar ise herkesin herkesle eninde sonunda karşılaştığı Ankara’nın malum durumunu bile aşıyordu. Evet, boyunsuz canavar geliyordu sinemaya doğru, Tezat kaybolmuştu gözden ve kız tek başına gelip, arkamda kuyruğa girmişti. Önce hemen önüme dönüp, kafamı kuyruktan sağa sola çıkarıp Tezat’ı aramıştım gözlerimle. Yoktu. Sonra, bu kız, arkadaşını önlerde aramadan niye doğrudan kuyruğa girdi, yoksa şimdi içeride Tezat’la karşılaşacaktı, belki akşam telefonlaştılar, kuyrukta buluşacaklar, ama yine de, diye başlayan, sonra, ya kız Tezat gelmeden kayboluverirse, diye devam edip, bu durumda Tezat’ın bana hayatta inanmayacağı sonucuna varan hipotetik endişelerimi az çok bertaraf edebilip de nihayet olabilecek en iyi durumda olduğumuzu kavrayabildiğimde gayri ihtiyari arkama döndüm. Kız hala yerindeydi, yalnız bir basamak aşağıda durduğu için iyice küçülmüştü. İşte o an zihnimde gerçekleşen kısa devrenin, “disiplinler arası tabiatı” nedeniyle kapıldığım konuştukça batma girdabına “İsterseniz, siz böyle geçin,” diyerek giriş yaparken buldum kendimi.<br />
“Yo, yo, gerek yok gerçekten…”<br />
Sesi hiç beklemediğim kadar tok ve doğaldı.<br />
“ODTÜ’densiniz değil mi?” diyerek bir basamak aşağıya, kızın yanına indim.<br />
O da “Evet, mimarlık. Siz hangi bölümdesiniz?” diyerek bir basamak çıkıp bana döndü.<br />
“İnşaat,” dedim ve hemen ekledim:<br />
“Sanki birlikte bir ders mi almıştık? Üçlü amfide olabilir.”<br />
Kuyruk ilerliyordu, bir basamak çıktı, döndü:<br />
“Hiç hatırlamıyorum inşaatla beraber bir ders aldığımızı.”<br />
Yukarıya üç basamak kalmıştı, durumu Tezat gelinceye kadar koruma isteğiyle atıldım:<br />
“Olsa iyi olurdu ama değil mi? Ne de olsa biz sizin çocuğunuz sayılırız, yani inşaat … mimm…arlık…açısından…tarihsel olarak…”</p>
<p>Kısa ve soğuk bir sessizlik oldu, Allahtan o sırada kuyruk ilerledi ama Tezat “Sen haklı çıktın galiba, yok,” diyerek yanımda bitiverdiği anda boyunsuz canavar da dönüp az önce söylediklerime “İlginç,” diye cevap verince… Tezat’la burun buruna geldiler.</p>
<p>Ben Tezat’ı neresinden dürtsem de kendine gelse diye düşünürken kız Tezat’a soğuk soğuk bakıp “Merhaba,” demişti. Ayağına vurdum. Tezat kıza, sonradan “selam” olduğunu iddia edeceği anlaşılmaz bir şey söyledi, ama ben “Bu arada ben Ferhat,” demeyi başardım, tam “Bu da…” derken kız “Ben de Gülin,” dedi ve düzlüğe çıktık. Kız gene küçülmüş ve o önde biz arkada kapıdan geçip fuayenin uğultusuna girmiştik. Tabii Tezat için Tezat mı olur, Teoman mı olur, ne diyecekse deyip medeni bir insan gibi kendini tanıtma vakti de geçmişti. Artık kız önde, biz arkada konuşmadan ilerliyor, Tezat bana işaret diliyle durmadan “ben, sen, o” gibi hareketler yapıp, dudaklarıyla “gişe gişe, bilet, bilet” diyordu, anlaşılan benden gişeye geldiğimizde kızın başının üstünden gişeciyle anlaşmamı bekliyordu. Ben yine işaret diliyle ona aklını yitirdiğini ve bu konuyu kızla konuşmamızın daha münasip olduğunu anlatmaya çalışırken bir kız ve bir oğlan soluk soluğa önümüzde bittiler. Gelen kız önce boyunsuz canavarla öpüştü, “Çok geciktik Burhan’ı beklerken,” dedi, sonra Burhan’la boyunsuz canavar memnun olup, el sıkıştılar ve artık gişenin önündeydiler.</p>
<p>İçeri girip, kendimizi bitkin bir şekilde koltuklara bıraktığımızda artık tek tesellimiz gişede yan yana üç kişilik yerin bulunamamış olmasıydı. Bir de… Bir de gişedeki kız vardı tabii…</p>
<p>“Bir an göz göze geldik,” dedim. Tezat başını çevirmeden “Aynı Mustafa’ya benziyor o kız bir kere, ama sen Mişel dersin artık,” diye cevap verdi. Kantinde, “Benim adım Mustafa değil, Mişel, Mişel,” diye bağıran Mustafa’nın yüzü belirdi gözlerimin önümde. Tezat haklı olabilirdi ama bu benim ertesi cumartesi saat dokuzda Cebeci-Dörtyol dolmuşuna binmemi engelleyemeyecekti. İçimden “sinemada bilet satar, sanki kendi izler gibi” diye diye Tezat’ı erkenden uyandırıp <em>Tommy</em>’i dördüncü defa izlemeye razı etmeye gidiyordum.</p>
<hr />
<p>(*) “Boyunsuz canavarlar” ifadesi Tennessee Williams’ın <em>Kızgın Damdaki Kedi</em> adlı oyununda/filminde Margaret tarafından çocuklar için kullanılır. Film o yıllarda televizyonda gösterilmişti.<br />
(**) Jean-Sol Partre: Boris Vian’ın ölümsüz eseri <em>Günlerin Köpüğü’</em>nde Chick&#8217;in hayran olduğu yazar.<br />
(***) Jean Valjean: Victor Hugo’nun <em>Sefiller</em> adlı romanının ekmek çaldığı için hapis cezasına çarptırılan kahramanı.</p>
<p>Kapak Görseli: <a href="https://twitter.com/TekinDeniz_/status/1226827396420165632?t=DWNOdccdVWfAPdKa8-UXhw&amp;s=08" target="_blank" rel="noopener">Twitter</a></p>
<p>Mekanlar ve Hikayeler serisinin bir önceki hikayesi: <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/" target="_blank" rel="noopener">&#8220;Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak&#8221;</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIII | Akün: Affet Bizi Tommy&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XII &#124; Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şükran Yiğit]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 May 2021 11:03:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Plak]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Soysal Pasajı]]></category>
		<category><![CDATA[Şükran Yiğit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114475</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Neresinden baksam garip bir yazdı. Önce, Günseli bir mağazada tezgâhtar olarak işe girmiş, annesi “Çalışsın da hayatı öğrensin,” demişti. Benim annem ise hayatla ilgilenmiyordu, Günseli gibi bir işe girme teşebbüsüme “Olmaz, okuyamazsın sonra,” deyip geçmişti. Sonra da Işık bir avukatlık bürosunda staja başlamıştı. Ben bu yeniliği iş durumumun tekrar ele alınması için bir fırsat olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XII | Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Neresinden baksam garip bir yazdı. Önce, Günseli bir mağazada tezgâhtar olarak işe girmiş, annesi “Çalışsın da hayatı öğrensin,” demişti. Benim annem ise hayatla ilgilenmiyordu, Günseli gibi bir işe girme teşebbüsüme “Olmaz, okuyamazsın sonra,” deyip geçmişti. Sonra da Işık bir avukatlık bürosunda staja başlamıştı. Ben bu yeniliği iş durumumun tekrar ele alınması için bir fırsat olarak gördüysem de sonuç yine sıfırdı. İkisinin bir alâkası yoktu. İşte böylece hayattan ve hukuktan habersiz geçen, ama hiç geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin içinde tek başına buluvermiştim kendimi ve bir gün can havliyle alt kata inip Elçin’lerin zilini çalmıştım. Bana daha kapıda “Yürüyüşe çıkalım,” demişti. Nefret ediyordum yürüyüşten. Ama çaresiz “Olur,” demiştim. Olmazsa eve dönerim diyordum kendi kendime.</p>
<p>Elçin benden iki yaş büyüktü, üç senedir İstanbul’da yatılı okuyor ve bir süredir de uzun batik etekler giyip, büyük bir heybe taşıyordu. Değişmeyen şeyler de vardı tabii: Elçin eskiden beri dudakları kapalı güler, ne desem anlayışla yüzüme bakar, tane tane konuşur ve rüyada gibi hareket ederdi. Işık “Kız balerin diye eskiden beri kıskanırsın sen onu,“ diyordu. Evet, ben “kabiliyetim“ olmadığı için önce bale, sonra mandolin kursundan atılmıştım ama artık çok geride kalmıştı o günler. Mandolini parmaklarımın gücü yetmediğinden çalamadığım anlaşılmıştı önce. Çünkü notaları çok güzel okuyordum ben. Bale konusu ise tam olarak aydınlanamamıştı ama o meselenin de hastalandığım için kursa iki ders geç başladığımdan dolayı olduğunu tahmin etmişti annem. Işık acıyarak bakmıştı yüzüme. Dün akşam stajdan eve geldiğinde, elimde yeni aldığı “Kalpazanlar”ı görünce de öyle bakmıştı. “Niye anlamayacakmışım ki! Bu romandakiler de zaten benden iki-üç yaş büyük!“ deyince kapıyı kapatıp çıkmıştı. Görmüştüm ama kendi kendine güldüğünü. İnsanın kahramanları kendi yaşında olan romanları ne olursa olsun anlayabileceği düşünceme katılmıyordu Işık. Meselâ Genç Werther’i anlamak için insanın yirmi iki yaşına gelmesi yeterli olmasına yeterliydi de… Ama çok fena olmuştu o ikisinin de hukuk stajı yapmaları.</p>
<p>Elçin’le bir süre boş sokaklarda konuşmadan ilerledik. Boş balkonlar, durağanlık, sessizlik ve kuruyemişçinin radyosundan sokağa dökülen şarkı, sonunda kala kala Elçin’e muhtaç kalmamın acısını daha da derinleştiriyordu. Günseli’nin işinden, Işık’ın stajından bahsetmek istemiyordum. Şarkılardan da pek bahsetmiyordum Elçin’e, çünkü onlar klasik müzik dinliyorlardı, yazın duyardık hep. Ama ben de dün Mahler diye birisini duymuştum radyoda. “Odadan odaya dolaşıyorum, ağlıyorum yalnızlığıma,” demişti spiker. Belki tam böyle dememişti ama Elçin’e soracaktım. Elçin “Biz pek dinlemeyiz onu, ama anladım neyi kastettiğini,” diye cevap vermiş, sonra sıcaktan bunaldığını belli eden hafif bir iç çekişle heybesinden şapkasını çıkarıp takmıştı. O öyle yanımda yürürken kendimi Vahşi Batı’da, kasabaya yeni gelmiş öğretmenin yanında yürüyen bir kovboy gibi hissediyordum.</p>
<p>Gerçi Elçin’le beraber olmanın iyi bir yanı da vardı: Onun yanında kendimi hem yalnız hissetmez hem de aramızdaki sessizlikten rahatsız olmazdım. Ama bunun birbirimizi sevip sevmediğimizle bir ilgisi yoktu, çünkü Elçin beş yaşından beri hayatımdaydı. Yani o, benim önüne geçemediğim kaderim ve hiçbir ayrıntısını hatırlamadığım en uzun öğleden sonralarımdı. Eskiden sokakta tek başına atlar, ipine kimseyi sokmazdı. Ama “git“ diyerek yapmazdı bunu, ipine girmek istediğinde sadece sanki şalterini indirmişsin gibi birden durup senin gitmeni beklerdi. Aynı anlayışlı gözlerle bakardı o zamanlar da. Mat. Ama yıllar geçtikçe alışmıştım bunlara.</p>
<p>Yürüye yürüye Kuğulu’ya kadar gelmiştik. Ben artık, Elçin kuğulara baktıktan sonra eve döneriz diye düşünüyordum, ancak o “Kızılay’a kadar yürüyelim mi?“ diye sormuştu, biraz vitrinlere bakardık hem. “Olur,” dedim, nasılsa dünyadan umudumu kesmiştim. Ancak Soysal Pasajı’nı uzaktan görünce yine içim burkulmuştu. Çünkü arzumun erişilmez nesnesi oradaydı ve seksen beş liraydı.</p>
<p>Şarkıyı Işık’tan önce ben duymuştum radyoda ve Epitaf’ın** bir kız adı olduğunu iddia etmiştim ama sonra sözlüğe bakmış ve benim kabul etmek istemediğim bir açıklama görmüştük. Sonra Işık, “Cemil’e bakarım ben, varsa alırım plağını, sözleri de vardır arkasında,“ demişti. “Beraber gidelim ama, tamam mı?“ demiştim. “Bakarız duruma,“ demişti Işık. Bu bile bir ilerlemeydi, çünkü o günlerde Işık’ın kitap alma tekeli yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı ama long-play alma tekelini hâlâ elinde tutuyordu. Bir gün okuldan dönerken hiç aklında yokken alıveriyordu meselâ ya da kot pantolon almaya çıkıp sonra elinde bir plakla dönüyordu. Ben daha hiç almamıştım long-play. Kızıyordum bu duruma ama için için bir minnettarlık da duyduğum için konuyu fazla uzatmıyordum. Yalnız Işık, Epitaf konusunda farklı davranmış, beni iki hafta önce kendiliğinden Cemil’e götürmüştü. Tabii, ben kendim de gidebiliyordum Cemil’e ama benim mali durumum Işık gibi değildi. Bakıp dönüyordum sadece.</p>
<p>O cumartesi günü içeri girmeden önce vitrini incelemiştik. Sonra ağır adımlarla içeri süzülmüş, yan yana durup, fısıltıyla konuşarak plaklara bakmıştık. Bana yabancı bir ülkeye gitmişim gibi geliyordu o kapıdan içeri girince, kendimi büyümüş de hissediyordum. Galiba Işık da bana öyle davranıyordu. Ben bir süre sonra “İstersen ben sorayım Epitaf var mı diye,” fısıldamıştım Işık’a. “Yok,” dedi Işık, “buluruz şimdi”. Bulmuştuk ama uzun sürmüştü, çünkü Epitaf’ın o korkunç yüzün olduğu kapağın içinde olduğuna hiç ihtimal vermemiştik. Ancak kapağı çevirdiğimizde arkasındaki etikette yazan sayı da en az o yüz kadar korkunçtu. Seksen beş liraydı plak. Diğer bütün plaklar kırk beş, hadi bilemedin altmış ama o seksen beş liraydı. “Hadi yürü,“ demişti Işık. Halbuki o torbayı ben taşıyacaktım, plağı koşa koşa gidip pikaba ben yerleştirecek, divanda Işık’la yan yana oturup sözleri takip ederken kapağı elimde ben tutacaktım. Ama az sonra bütün hayallerim suya düşmüş kös kös eve dönüyordum. Sonra iki kere daha gitmiştim Cemil’e. Birinci gidişimde sadece dışarıdan o yüze bakıp dönmüş, ikinci gidişimde ise dükkanın sol köşesine çekilip yere çömelmiş, kalbim güm güm atarken yanımda götürdüğüm deftere sözlerin ilk beş dizesini yazmış ama kızarlar diye korktuğum için hepsini bitiremeden çıkmıştım. Şimdi gitsek beş dize yazardım yine, hem Elçin yanımda olduğu için daha rahat olurdu, ama kalem kağıt yoktu ki yanımda.</p>
<p>“Kağıt kalem var mı yanında?“</p>
<p>“Ne yapacaksın?“</p>
<p>“Soysal’ın alt katındaki plakçıya gidelim mi? Bir şeye bakıcam da ben orada, yazıcam yani.”</p>
<p>“Defter var yanımda ama kalem yok…”</p>
<p>Şortumun ceplerini yokladım, postanenin önündeki kartpostalcılardan bir tükenmez kalem alabilecek kadar param vardı. Geri dönüp bir tane aldım, arka cebime soktum ve beni Soysal’ın kapısında bekleyen Elçin’e defteri şimdiden vermesini söyledim. Elçin eğilip heybesinin derinliklerinden yeşil kaplı bir defter çıkardı. &#8220;Hatıra Defteri&#8221; yazıyordu üzerinde. “Sen tersini çevirip yazarsın,“ dedi bana. Ben defteri önce avucumla kavradıysam da yürüyen merdivenlerden inerken sadece parmaklarımın ucuyla tutup ileri geri sallamamın daha doğal göründüğüne karar vermiştim. Elçin şapkasını çıkardı, kaşlarını kaldırıp önce elime sonra yüzüme baktı, “Evde bırakırsam annem okuyor,“ dedi, benim elim yavaşlayıp durdu, defteri tekrar avucumla kavrarken “Ne yazıyorsun meselâ hatıra diye?“ sorarken buldum kendimi. Elçin “Gerçekleşmesini istediklerimi,” diye cevap verirken ise Cemil’in kapısından içeri giriyorduk. Ben her zamanki gibi önce vitrine bakarak içerideki dünyaya ruhen hazırlanamadığım için ne Elçin’e dün romandan öğrendiğim gibi “Ne kadar enteresan bir düşünce!“ diyebilmiş ne de doğrudan sol taraftaki raflara yönelebilmiştim. Elçin ise girer girmez  “İyi günler“ demiş ve yanlış tarafa doğru yürümüş, sonra da dönüp “Ne yapacaktın sen?“ demişti bana. Ben fısıltıyla “Şurada,” diyerek Epitaf’a doğru çekmiştim kolundan.</p>
<p>Hatıra defterini tersten açıp, geçen sefer olduğu gibi yere çömelmiş, bir elimde plağı tutarak iki dize yazmıştım ki Elçin elinde bir plakla bana doğru geldi, diğer eliyle elimden plağı aldı, “Daha rahat yazarsın,” diyerek önüme doğru tuttu. Bana doğru hafifçe eğilmişti, o durumda bir dize daha yazmıştım ki… Birdenbire plağı önümden çekip heybesine koyuverdi. Diğer elinde ise hâlâ şapkasıyla birlikte tuttuğu plak vardı, kaşlarıyla bana kalkmamı işaret etti. Rüyada gibi kalktım ayağa. Defter hâlâ açık olarak elimdeydi. Elçin, elindeki plakla ilerledi, “Burasıydı galiba yeri,” diyerek onu rafa koydu ve defteri elimden alıp çıkışa doğru ilerledi. O kadar seri hareket ediyordu ki sanki gözümde bambaşka bir insan olmuştu.</p>
<p>“Bembeyaz oldun, korkma o kadar,“ dedi Elçin şapkasını takarken.</p>
<p>Konunun onun yaptığına hiç uğramadan doğrudan bana dönmesi anlaşılır gibi değildi ama karşı karşıya kaldığım meselenin karmaşıklığı nedeniyle hemen bir hak arayışına girme gücü hissetmiyordum kendimde. Hatta çok zor gelse de konu ne olursa olsun duruma parmaklarımın ucuna basa basa yaklaşmam, gerekirse hiç ışığı açmadan gerisin geriye yatağıma dönüp uyuyormuş gibi yapmam lazımdı.</p>
<p>“Korkmadım da heyecanlandım biraz.“ &#8211; sesim umduğumdan daha normal çıkmıştı &#8211;</p>
<p>“Hadi gel, Bravo Dolfin’den espadril alacaktım ben, sonra ağır ağır gideriz eve.”</p>
<p>“Olur,” dedim ve o an elimdeki kalemi fark ettim. Her şeyin başı, devamı, ispatı gibi duruyordu elimde. Alelacele şortumun arka cebine soktum ve bulvarın kalabalığına karıştık.</p>
<p>Bu kez aramızdaki sessizlik başka türlüydü. Sessizlikleri, en çok konuşamayanların duyduğunu keşfedecektim elbette zamanla, ama bu duygu o gün bana Genç Werther’in Acıları kadar uzaktı ve Elçin’in açtığı yoldan ilerledim:</p>
<p>“Sen hiç korkmadın mı peki?“</p>
<p>Elçin gözlerini kapayıp başını hafifçe yukarıya doğru kaldırıp indirdi. Bu umursamaz “hayır” gözümde onu iyice farklı bir insan yapmıştı. İstanbul’da mı öğrenmişti acaba böyle olmayı? Fakat caddede ilerledikçe başka konular da içimi kemirmeye başlamıştı. Meselâ artık Cemil bir daha getirmeyeceği için Epitaf’ı ilelebet kaçırmış olabilirdik. O zaman Işık parayı denkleştirse de Cemil’den elleri boş çıkabilirdi. Sonra eve gelip “Plak yok, satılmış,” dediğinde ben ne diyecektim? Ancak az sonra durum daha da kötüleşecek, bu kaygılarımın yerini yenileri alacaktı. Çünkü Elçin kasada, aldığı iki espadrilin parasını öderken ayrı ayrı iki torbaya koymalarını “rica etmiş” ve dükkandan çıkar çıkmaz da, birini boşaltıp, plağı içine koymuş ve bana uzatmıştı.</p>
<p>“Senin olsun bu!”</p>
<p>Olsun da ya evdeki “Kanun Namına” Işık ne olacaktı? Ya da “Ya Başına Bir Şey Gelseydi!” annem? Veya “Kızım, Nerden Çıktı Şimdi Bu?” babam? Günlerce bitmezdi bu iş. Annemin çantasından para alıp onunla aldım diyebilir, suçu hafifletebilirdim ama… Şimdi gidince hemen seksen beş lira var mıydı bakalım çantada?</p>
<p>Ama “olmasın&#8221; da diyemiyordum, çünkü ne Epitaf’ı tam gözden çıkarabiliyor ne de şanlı sokak geçmişimi elimin tersiyle itip “Evden istemezler, ben de bir emir kuluyum,” diyebiliyordum. Ve en kötüsü de perdenin arka tarafından bir türlü sahneye çekemediğim çarpışmaydı. Bir yandan konuşmaya çalışırken bir yandan da durup dinlenmeden neden kendisine sorulmadan böyle bir şeye dahil edildiğinin hesabını soran aklımın, bir şeyi çok istediği için başlarına bunların geldiğini söyleyen ruhumu hırpalamasını izliyordum.</p>
<p>Elçin, bu kez sadece anlayışlı gözlerle bakmıyordu yüzüme, anlamıştı. “Boş ver o zaman,” diyerek torbayı geri çekerken, ben yine o yüzüne kondurduğu dudakları kapalı gülümsemenin asla erişemeyeceğim bir ruhun kapıları olduğunu seziyordum. Yoldaki sessizliği göze alamayıp “Çok sıcak, şuradan bir taksiye binelim,” diyen Elçin’e “Detay’da” kaset doldurtacağımı söyleyip ayrıldım.</p>
<p>O akşam alt kattan çıkıp, açık balkon kapısından içeri yayılan Epitaf’ın melodisini duymasıyla birlikte radyoyu açmaya koşan Işık’ın arkasından acıyarak bakarken, daha baştan hayatla hukukun bir alâkası olmadığını söyleyen annemin belki de haklı olduğunu düşünecektim. Bir de kitaplıktaki “Suç ve Ceza”nın kahramanının kaç yaşında olduğunu.</p>
<hr />
<p>*<em>Bana Zehir Olan Şeker</em>: A.Adnan Adıvar’ın yetmişli yıllarda Ortaokul Türkçe kitabında yer alan bir okuma parçası</p>
<p>**<a href="https://www.youtube.com/watch?v=-C-HytsGYg0&amp;ab_channel=KingCrimson-Topic" target="_blank" rel="noopener"><em>Epitaph</em></a>: King Crimson’ın <em>In the Court of the Crimson King</em> albümünde yer alır (1969)</p>
<p>Kapak Görseli: <a href="https://twitter.com/AntolojiAnkara" target="_blank" rel="noopener">Antoloji Ankara</a></p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler XI | AOÇ: Aynştayn Kokoreç</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XII | Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
