<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Can Bulubay, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/author/suricininsesleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/author/suricininsesleri/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Oct 2025 14:26:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Can Bulubay, Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı sitesinin yazarı.</title>
	<link>https://lavarla.com/author/suricininsesleri/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Direniş sanatları: Fikri hür kılmak</title>
		<link>https://lavarla.com/direnis-sanatlari-fikri-hur-kilmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Apr 2025 10:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mart 2025]]></category>
		<category><![CDATA[Direniş]]></category>
		<category><![CDATA[James C. Scott]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Saraçhane]]></category>
		<category><![CDATA[Tahakküm ve Direniş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=136766</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ülkesini çok seven, ancak bunaltıcı bir tahakküm altında yaşamaktan da bıkmış biri olarak, 19 Mart’tan beri içinde bulunduğumuz olağan dışı duruma ilişkin güncel gelişmelerin yoğunluğu beni belleğimde istemsiz bir yolculuğa çıkmaktan alıkoyamadı. Bu yolculuğu başlatan, tahakküm dozajının vahim şekilde arttığı, bunun da direnişin aynı oranda sertleşmesini beraberinde getirdiği bir ortamda direnişin dinamiklerini anlayabilme çabası ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/direnis-sanatlari-fikri-hur-kilmak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Direniş sanatları: Fikri hür kılmak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkesini çok seven, ancak bunaltıcı bir tahakküm altında yaşamaktan da bıkmış biri olarak, 19 Mart’tan beri içinde bulunduğumuz olağan dışı duruma ilişkin güncel gelişmelerin yoğunluğu beni belleğimde istemsiz bir yolculuğa çıkmaktan alıkoyamadı. Bu yolculuğu başlatan, tahakküm dozajının vahim şekilde arttığı, bunun da direnişin aynı oranda sertleşmesini beraberinde getirdiği bir ortamda direnişin dinamiklerini anlayabilme çabası ve nereye evrileceğini kestirebilme merakıydı muhtemelen.</p>
<p>Sokağın dayanılmaz cazibesine ve kendisini tek çare olarak göstermesine karşın, elimizin ilk fırsatta telefonlarımıza gittiği ve önümüze yığılan içeriklere yetişmeye çalıştığımız bir ruh halinde bu içeriklerin geçmişi hatırlatması olağandı. Benim de birçok kişi gibi ilk aklıma gelenler Gezi Parkı protestolarında yaşadıklarımdı mesela. Bunun yanı sıra izlediğim filmler, okuduğum kitaplar ve yaptığım çalışmalar da karşılaştığım her içerik sonrası kendilerini hatırlatıyordu.</p>
<p>Ankara’da, Esat Caddesi’ne paralel uzanan Bardacık Sokak’ta çektiğim bir fotoğraf da aklıma gelenler arasındaydı. 2019’un ekim ayında yaptığım ve Ulus’tan Çankaya sırtlarına uzanan 30-35 kilometrelik dolambaçlı yürüyüşün önemli bir ayağını da Ankara’nın karakteristik apartmanlarını yakından görme arzum oluşturuyordu. Bu açıdan hayli zengin bir konumu teşkil eden Bardacık Sokak’taki duvar yazısı (Kapak fotoğrafı) ise beni odağımdan kısa bir süreliğine uzaklaştırmıştı. Sokağın gücüne, insanın zekasına ve direncine yürekten inanan biri olarak Gezi Parkı protestoları sonrasında büyük oranda sönen halk hareketlerinin minicik bir yansımasını görmek sevindirmişti. Zira duvar yazıları karşısında otoritenin tutumu onları hemen silmek oluyordu. Yazının önündeyken, eski tarihli sokak görüntülerini takip edebildiğimiz mecralarda yaptığım kontrolde yazının 2011 yılında gözükmezken 2014 yılında gözükmesi, Gezi dönemine tarihlendirmemi kolayca sağlamıştı.</p>
<figure id="attachment_136770" aria-describedby="caption-attachment-136770" style="width: 609px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-136770 " src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis2.jpg" alt="" width="609" height="811" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis2.jpg 711w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis2-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 609px) 100vw, 609px" /><figcaption id="caption-attachment-136770" class="wp-caption-text">Görsel 1: Haşim İşcan Geçidi, Saraçhane, İstanbul. (Can Bulubay, 2025)</figcaption></figure>
<p>Halkın, duvarları kendi matbaası olarak görmesini sağlayan şey, gazetelerin de televizyonlar gibi gerçekleri halktan gizleme çabasıydı kuşkusuz. Halkın bu durumu kabullenmeyip seslerini ve ülke gerçeklerini sokaktan geçen herkese duyurma çabası ise tahakküme karşı bir direniş biçimiydi adeta. Bu duvar yazısı da seneler önce okuduğum ve yüksek lisans tezimde de bahsini geçirdiğim alt kültürlerin yaşama ve otorite karşısında kimliklerini koruma çabalarını daha iyi anlamamı sağlayan bir kitabı çağrıştırmıştı. Geçtiğimiz yıl vefat eden James C. Scott’ın Ayrıntı Yayınları’nda 4. baskısını yapan kitabı <em>Tahakküm ve Direniş Sanatları</em>, köşeye sıkıştırılmış hissettiğim her anda aklıma geldiği gibi, demokratik haklarımızın elimizden alınmaya çalışıldığı bu dönemde de beni kitaplığıma yöneltti.</p>
<h2><strong>Tahakküme karşı direnmek</strong></h2>
<p>Scott, kitabında kamusal senaryolar ve gizli senaryolar çatışmasını tarihsel referanslarla örnekleyerek ustaca ele alıyor. Sosyal medya paylaşımlarımız öncesinde kendimizi kelimeleri titizlikle seçerken bulduğumuz, birçok hesap sudan sebeplerle kapatılırken kullanıcı adlarımızı değiştirerek radara yakalanmamaya çalıştığımız, gözümüzün üstünde kaşımız olduğu için gözaltı ve tutuklanma süreci yaşayabilme ihtimalini çarpıcı şekilde gördüğümüz, iş arkadaşlarımız veya komşularımız tarafından jurnallenebildiğimiz gerilimli bir atmosferde hem içimizden taşana bir yatak açmak ve akmasını sağlamak hem de kendimize ve sevdiklerimize bir zarar gelmemesini becermek kuşkusuz zor bir mesai. Hayatta kalmak ve mümkünse parmaklıklar ardında olmadan direnmek bir marifet. Bu noktada Scott’ın cümlelerine kulak vermeye başlayalım: <em>“Tarih boyunca, ister parya, köle, serf, tutsak olsun ister hor görülen bir azınlığın mensubu olsun, esaret altındaki çoğu insan için, bazen hiçbir şekilde öğrenilemeyen hayatta kalma marifeti, dilini tutmak, öfkeyi bastırmak ve fiziksel şiddet dürtüsünü zapt etmekten ibaretti”</em> [1]. Bu marifet elbette dışarıda kalmak ve direnişi daha dinamik ve sürekli bir şekilde gerçekleştirebilmek için elzem. Yazar, “tabi” olanların toplanma biçimlerini de vurguluyor: “<em>Güçlü bir mıknatısla sıraya dizilen demir talaşları gibi tabi olanlar üstleri tarafından belirlenen bir düzenleme içinde ve amaçlarla toplanırlar”</em> [2]. Gerçek bir direniş ise bu toplanma biçiminin tam karşısında konumlanır. Zira <em>“herhangi bir izinsiz toplanma, potansiyel olarak tehditkâr görülür”</em> [3] .</p>
<p>19 Mart sonrası kendiliğinden oluşan ve dalga dalga yükselen toplumsal tepki başta iktidar olmak üzere muhalefeti, en çok da tepkiyi koyan insanları şaşırttı. Gezi sonrası oluşan durgunluğu, Y kuşağının Z kuşağına yönelik yoğunlaşan eleştirileri -kendimi de katıyor ve gençlerden özür diliyorum- takip ediyordu. Kimse böylesi bir isyanı tahayyül edemiyordu. Direnişin gücü de bu beklememe, şaşırma halinden kaynaklanıyordu belki de. Scott’a kulak veriyoruz yine: <em>“Hâkim elitler bir yana, toplumbilimciler bile, görünüşte hürmetkâr, sessiz ve sadık bir tabi grubun birdenbire kitlesel meydan okumaya yönelme hızı karşısında sık sık şaşırıp kalırlar”</em> [4].</p>
<p>19 Mart’ın hemen sonrasında tepkilerin Türkiye’nin dört bir yanına yayılmasıyla birlikte emniyet güçlerinin barışçıl protestolar karşısındaki tavrı hayli sertleşti. Yargının da devreye girmesi ve çok sayıda insanın gözaltı ve tutukluluk sürecini yaşaması ister istemez direnişin belli oranda boyut değiştirmesi sonucunu doğurdu. Bu durum kendi direniş çizgimi sorgulamama da sebep oldu. Yeterince direniyor muyum? Yaptıklarım yeterli mi? Cesaret ile aptallık arasındaki ince çizginin farkında mıyım? Dışarıda kalmak mı aslolan? İçeride onurlu bir direniş sürdürenlerin yanına mı gitmek gerekli? Hiçbir şekilde direnmeyenlerin silkelenmelerini sağlamak mümkün mü? Tepkimizi yaygınlaştırmayı nasıl başarabiliriz? Önümüz tıkandığında hangi yollara başvurmalıyız? Bu sorular çoğaltılabilir. Birçok insanın bu ve benzeri sorularla kendi içlerinde bir muhasebe yaptıklarına eminim. O halde engelleri aşmak, bakışlardan sıyrılmak, radardan kaçmak gerekli. Tüm bu eylemleri Scott, “sanat” kelimesiyle tarif ediyor.</p>
<h2><strong>Sürekli direniş için zorunlu yaratıcılık</strong></h2>
<p>Sanatın en değerli özelliklerinden biri olarak yaratıcılığı gösterebiliriz. Direnişi bir sanat olarak ele aldığımızda ise söz ve eylemden bahsetmek gerekir. Bir kalemde hayatlarımızın karartılabildiği baskı ikliminde sözümüzü söyler ve eylemde bulunurken yaratıcı olmama, zekice davranmama lüksümüz olduğunu düşünmüyorum. Scott, bu durumu <em>“… tabi grupların hâkim ideolojileri tersine çevirme ya da olumsuzlama konusunda sahip oldukları yaratıcı kapasite …”</em> olarak tarifliyor [5] ve direniş sanatının biçimlerini detaylandırıyor, yol gösteriyor: <em>“… sözel hüner eğitimi, savunmasız grupların yalnızca öfkelerini denetim altına almalarına değil; aynı zamanda kamusal senaryo içinde gizlenmiş bir onur ve kendini ortaya koyma söylemi yürütmelerine de olanak sağlar. Bu muğlak alanda ideolojik mücadelenin kalıplarını tam olarak betimlemek, gelişmiş bir tahakküm altında söz teorisi oluşturmayı gerektirecektir. Burada tahakküm altında sözün tam bir analizini yapmak olanaklı değilse de ideolojik direnişin güvenlik nedeniyle nasıl kılık değiştirdiğini, sesini alçalttığını ve gizlendiğini inceleyebiliriz. Bu politik alanda patlak veren, ilan edilmemiş ideolojik gerilla savaşı, söylenti, dedikodu, maskeler, dilsel hileler, metaforlar, örtmeceler, halk masalları, ritüel jestler ve anonimliğin dünyasına girmemizi gerektirir”</em> [6].</p>
<p>Rumuzlar kullanma, hesap kilitleme, kelime aramalarına yakalanmamak için harfleri eksiltme, yüz tespitine karşı şapka ve gözlük kullanma, sıkıntılı ortamlarda renk vermeme, direnişi zamana yayabilmek için bir adım geri atma gibi çoğumuzun yapmak durumunda kaldığı manevralar aklımıza gelmiştir sanırım Scott’ın cümlelerini okurken. Bu noktada, bütün bunların direnişin biçimlerini ifade ettiğini unutmamalıyız. Ön safta yer alıp dört duvar arasında kalmış olanları bir an dahi unutmadan direnişi sürdürmeli, ön safın yarınki neferleri olduğumuzu aklımızdan çıkarmamalıyız. Tutuklu hikayelerini okurken gördüğümüz gülünç gözaltı gerekçelerini, işkenceye varan muameleleri unutmamamız, yeni rotalar oluşturmaktan geri durmamamız gerek. Scott’ın önerisiyle desteklersek: <em>“… otoritelerin izin vermek zorunda oldukları ya da önleyemedikleri şeyin çevresinde bir yolunu bulup bir rota oluşturmak …”</em> gerekiyor [7].</p>
<p>Kamusal alanda dile dökülenlerin, iş ve arkadaş ortamlarında sarf edilen cümlelerin, internet üzerinden paylaşılan isyanların çok hızlı bir biçimde yargının konusu olabildiği bir ortamda kelimelerle dans etmenin mantıklı bir tercih olduğu da ortada. Scott, bu konuyu “örtmece” olarak tarif ediyor: <em>“Örtmece, iktidarın ağırlığının hissedildiği bir durumda doğrudan ifadenin getireceği yaptırımlardan kaçınmak isteyen bir aktör tarafından ifade edildiğinde, gizli bir senaryonun başına geleni tarif etmenin doğru bir yoludur. … küfrün tam olarak ifade edilmeden ima edilmesidir; dişleri çekilmiş bir küfürdür. Zaman içinde, örtmece ile taklit ettiği küfür arasında ilk başta bulunan ilişki tamamen kaybolabilir ve örtmece zararsız hâle gelebilir. Ancak ilişki sürdüğü sürece, örtmeceyi duyanlar onun gerçek bir küfrün yerini aldığını anlarlar”</em> [8].</p>
<p>Başka insanların sorumluluğunu taşıyan, hastalıklarla boğuşan, yaşı ilerlemiş veya çeşitli açılardan dezavantajlı bir yaşam sürdüren kişilerin de son 20 günde direnişin öznelerinden olduğunu gördük. Toplu taşıma araçlarında ses yükseltenler, oy ve imza için yollara düşenler, tencere tava çalanlar ve şevkle daha nice eylemde bulunan insanlar… Ön safta yer almayan, ancak ön saf diye bir kavramın oluşmasını sağlayan o kalabalığı bizzat oluşturan insanlar… Bunların dışında, direnişin daha yumuşak, ancak birçok kişi için anlayışla karşılanması gereken dozları da söz konusu. Yüksek sesle bağıramamak için sebepleri olan birçok insan çevremizde mevcut. Keza kalabalıkları imrenerek izleyen ama belki dış faktörlerden etkilenen belki de kendi içinde aşamadığı kırmızı çizgileri olan insanların da hayli fazla olduğunu kestirebiliyoruz. Scott, sanırım tam da bu kitle için “homurdanma” kavramını ortaya atıyor ve bunun da bir direniş biçimi olduğunu söylüyor: <em>“Gizlenmiş bir şikâyet biçimi olarak homurdanmayı ya da mırıldanmayı hepimiz biliriz. Homurdanmanın ardındaki nihayet genellikle açık, özgül bir şikâyetin sorumluluğunu almadan genel bir memnuniyetsizlik duygusunu iletmektir. Şikâyetin tam olarak neye dair olduğu bağlamdan yeterince açık bir şekilde anlaşılabilir… … Homurdanmanın amacı genellikle, salt kendi kendini ifade etmek değil; memnuniyetsizliğin baskısını elitlere hissettirme çabasıdır”</em> [9].</p>
<p>Yazar, homurdanmadan daha sessiz iletişimsel yöntemlerin dahi direniş ifadesi olabileceğini çarpıcı bir örnekle açıklamıştır: <em>“… hemen hemen her iletişim aracı amaca hizmet edebilir: bir sızlanma, bir iç çekme, bir inilti, kıkırdama, zamanı iyi ayarlanmış bir suskunluk, bir göz kırpma ya da dik bir bakış. İsrailli bir subayın işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinli gençlerin bakışlarına ilişkin anlattıklarını ele alalım: ‘Gözleri nefret ifade ediyor, hiç kuşku yok. Ve bu derin bir nefret. Söyleyemedikleri her şeyi ve içlerinde hissettikleri her şeyi gözlerine ve bakışlarına yerleştiriyorlar’. Bu durumda iletilen duygu kristal niteliğindedir. Taş atmak nedeniyle tutuklanabileceklerini, dövülebileceklerini ya da vurulabileceklerini bilen gençler, bunun yerine çok daha güvenli ama yine de ‘Bakışlar öldürebilseydi…’ ifadesini neredeyse harfi harfine veren bakışları kullanıyorlardı”</em> [10].</p>
<p>Günümüzde çekirdek ailelerde eşlerin ve çocukların verdikleri oyları dahi birbirlerinden saklama ihtiyacı duyabildiği ve bunun belki de en yaygın direniş biçimi olduğu gerçeğini düşündüğümüzde, direniş çeşitliliğinde yelpazenin hayli geniş olduğunu söyleyebiliriz. Halihazırda direnenler son dönemdeki tecrübeleriyle birlikte direnişi bir sanata döndürme ve değişen koşullarda sürdürme konusunda ümit verici bir dirayet sergilemekteler. Ancak bir şekilde yığınlara entegre olamamış, aynı duyguyu paylaştığını düşündüğü kişilere yetiştirilme tarzından veya çevre etkisinden dolayı henüz tam anlamıyla yaklaşamamış kişiler, aslında bu yazının hedeflediği ana grubu oluşturuyor. Bu nedenle bu yazı, direnişin tek bir biçiminin olmadığı, önüne baraj kurulduğu noktada akacak başka bir yatak bulabildiği, değişmenin her daim mümkün olduğu ve bunun insanı ferahlatan bir etki yarattığı fikrini savunuyor (Görsel 2).</p>
<figure id="attachment_136769" aria-describedby="caption-attachment-136769" style="width: 532px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-136769 " src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis.jpg" alt="" width="532" height="540" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis.jpg 876w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis-296x300.jpg 296w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2025/04/sanatla-direnis-768x779.jpg 768w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /><figcaption id="caption-attachment-136769" class="wp-caption-text">Görsel 2: Şişli Belediyesi, İstanbul. (Can Bulubay, 2025)</figcaption></figure>
<p>Her ne kadar karamsar bir insan olsam da son 20 günde gördüklerim kendi geleceğime olmasa bile ülkemin geleceğine ilişkin umutlarımı biraz yeşertti. Direnenlerin dirayetlerini, cesaretlerini, hassasiyetlerini ve ilkelerini uzun yıllar sonra görebilmek ve onlarla birlikte saf tutabilmek güzeldi. Yaşamlarında anlam bulmalarını ve gelecekleri için mücadele etmelerini görmek nefesimi açtı. Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanların çoğaldığı günleri görmek dileğiyle ve Carl Gustav Jung’un cümleleri eşliğinde yazıyı nihayete erdirmek yerinde olur: <em>“İnsan bir anlamı olduğuna inandığı sürece dayanılmaz acılara katlanabilir …”, “Hayatının daha derin bir anlamı olduğu duygusu insanı yalnızca almanın ve harcamanın ötesine yükseltir. Bu duygu yoksa insan yitik ve zavallıdır”</em> [11].</p>
<p>Not: Tahakküm karşısındaki direniş hakkında düşünmeye ve tartışmaya olanak tanıyan <em>Lavarla</em>’ya iki yıl aradan sonra merhaba. Bir gün Ankara sokaklarında da direnebilmek ümidiyle.</p>
<h2>Kaynaklar</h2>
<p>[1] James C. Scott, <em>Tahakküm ve Direniş Sanatları</em>, Çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 2018, s.75.</p>
<p>[2] Scott, s.107.</p>
<p>[3] Scott, s.107.</p>
<p>[4] Scott, s.329.</p>
<p>[5] Scott, s.147.</p>
<p>[6] Scott, s.211.</p>
<p>[7] Scott, s.213.</p>
<p>[8] Scott, s.232.</p>
<p>[9] Scott, s.234-236.</p>
<p>[10] Scott, s.237.</p>
<p>[11] Carl Gustav Jung, <em>İnsan ve Sembolleri</em>, Çev. Hatice Mukaddes İlgün, Kabalcı Yayıncılık, s.84-85.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Bardacık Sokak, Kavaklıdere, Çankaya, Ankara (Can Bulubay, 2019)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://lavarla.com/direnis-sanatlari-fikri-hur-kilmak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Direniş sanatları: Fikri hür kılmak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Julianus Sütunu, leylekler ve Ankara dereleri: Kentsel ve toplumsal bellekte kesinti</title>
		<link>https://lavarla.com/julianus-sutunu-leylekler-ve-ankara-dereleri-kentsel-ve-toplumsal-bellekte-kesinti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 May 2023 11:09:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'da Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Belkıs Minaresi]]></category>
		<category><![CDATA[Julianus Sütunu]]></category>
		<category><![CDATA[Leylek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=136712</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>2019&#8217;daki sıralı Ankara ziyaretlerimde beni en çok etkileyen anların başında, Ankara’nın vadilerindeki otoyol genişliğinde yolların kenarından yürürken geçmiş günlerde buralardan akan dereleri hayal etmem geliyordu. Ankara’nın birçok deresi olduğunu duymuşsam da konuya bir İstanbullu olarak biraz yabancı olduğumdan ötürü aklımda en çok yer eden yok oluş, “Bent Deresi” olarak bilinen Hatip Çayı’nın hazin öyküsüydü. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/julianus-sutunu-leylekler-ve-ankara-dereleri-kentsel-ve-toplumsal-bellekte-kesinti/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Julianus Sütunu, leylekler ve Ankara dereleri: Kentsel ve toplumsal bellekte kesinti&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2019&#8217;daki sıralı Ankara ziyaretlerimde beni en çok etkileyen anların başında, Ankara’nın vadilerindeki otoyol genişliğinde yolların kenarından yürürken geçmiş günlerde buralardan akan dereleri hayal etmem geliyordu. Ankara’nın birçok deresi olduğunu duymuşsam da konuya bir İstanbullu olarak biraz yabancı olduğumdan ötürü aklımda en çok yer eden yok oluş, “Bent Deresi” olarak bilinen Hatip Çayı’nın hazin öyküsüydü. Bu kaybın zihnimdeki etkisini artıran ise çayın etrafının eski tarihlerdeki hayat dolu fotoğraflarıydı kuşkusuz. Bu yolun kenarındaki kaldırımda egzoz dumanı yutar ve tepelerdeki yıkılmış gecekondu alanlarına bakarken, genzim gibi içim de yanmıştı.</p>
<p>Ankara’ya üç buçuk yıldır uğramamış olsam da gözüm kulağım kentteki gelişmelerdeydi. <em>Asfaltın Altında Dereler Var!</em> isimli harika belgeseli işte bu dönemde izlemiştim ve farkındalığım bu sayede artmıştı. Geçtiğimiz aylarda mimar Seda Özen Bilgili’nin attığı <a href="https://twitter.com/Seda_Ozen/status/1620113666090889218" target="_blank" rel="noopener">bir tweetle</a> haberdar olduğum <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivini</a> incelerken seneler sonra yeniden karşıma çıkan Julianus Sütunu ve üzerindeki leylek fotoğrafı aklımda bir yazı fikri oluşmasını sağladı. 2019 ziyaretlerimde elbette Julianus Sütunu’nu da ziyaret etmiş ancak üzerinde leylek göremeyince üzülmüştüm. Bu simge birlikteliği geniş bir şekilde <em>Lavarla</em>’da görünür kılma fikri oluştuğu anda porfir imparator lahitleri, leylek yuvaları ve asfaltın altında akan dereler çoktan birbirine girmişti.</p>
<h2>Kısa süreli iktidarında İmparator Julianus</h2>
<p>Konuyu kronolojik olarak ele alalım ve önce Roma’nın son pagan imparatoru Julianus’tan bahsedelim. Hıristiyanlığa dair olumsuz fikirleri genç yaşlarda oluşmaya başlayan Julianus, Hıristiyanlığın henüz tam olarak hakimiyet sağlayamadığı, din temalı gerilimlerin had safhada olduğu siyasi ve toplumsal iklimde eğilimlerini saklama yoluna gitmişti. II. Constantius’un ölümü sonrasında, 361 yılında Roma’nın yeni imparatoru olan Julianus “Apostata”, Paganizme olan ilgisini kısa sürede açıkça göstermiş ve dinden dönüşünü ilan etmişti. Hıristiyanları inanç konusunda serbest bırakmakla başlayan uygulamaları sonradan Hıristiyanlığa karşı açık bir saldırıya dönmüştü. Tahta çıktıktan kısa süre sonra Antakya’ya doğru yola koyulan Julianus’un önemli duraklarından biri de Ankara’ydı. İmparatorun burayı seçmesi ve bir süre kalmasında, Ankara’ya o dönemde Hıristiyanlığın tam anlamıyla hakim olmaması ve henüz pagan inanışın etkin konumda olmasının etkili olduğu söylenir. Yazının merkezindeki sütunun da Julianus’un Ankara’yı ziyareti anısına kentin ileri gelenleri tarafından diktirildiği kabul edilir [1].</p>
<p>İmparator Julianus, Antakya’dan ayrılarak doğuya ilerlemiş ve halihazırda yıllara yayılan bir mücadele sürdürülen Persler’in üzerine yürümüş, ancak bu mücadeleler sürerken öldürülmüştür. Julianus’u öldürenin bir Pers süvarisi ya da fanatik bir Hıristiyan olduğu yönünde söylentiler vardır [2]. Julianus ile ilgili başka söylentiler de ölümü sonrasında devam etmiştir. Gömüldüğü yer, naaşının İstanbul’a ne zaman getirildiği, hangi lahdin ona ait olduğu gibi konularda bir uzlaşı söz konusu değildir. İlk başta Tarsus’a gömülen Julianus’un sonraki dönemde, günümüzde Fatih Camii’nin olduğu alanda bulunan Havariler Kilisesi’ne, diğer imparatorların yanına gömüldüğü söylenir.</p>
<p>Bizans’ın ilk dönemlerinde imparatorların, o dönem imparatorluk topraklarına dahil olan Mısır’dan çıkarılan kırmızı porfir taşından üretilmiş lahitlere gömüldükleri bilinir. İmparatorluk rengi denebilecek erguvan rengindeki bu porfir lahitlerin 10 tane olduğu ancak hepsinin günümüze ulaşmadığı sanılır. Günümüzde bu lahitlerin dört tanesi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bahçe kısmında, bir tanesinin parçası ise iç kısımda sergilenir. Lahitlerin hangi imparatora ait olduğu konusunda kesin bir veri bulunmasa da iki tanesi için güçlü fikirler söz konusu. Müzenin iç kısmında sergilenen yoğun bezemeli parçanın (Görsel 1) “Büyük Konstantin” olarak bilinen ve başkente de adını veren I. Konstantin’e ait olduğu düşünülür. Kime ait olduğu konusunda büyük oranda bir uzlaşı bulunan diğer lahit ise müzenin bahçesindedir. Diğer lahitlerin aksine, üzerinde Hıristiyanlığa dair hiçbir ibare bulunmayan bu lahdin (Görsel 2) “Dönme” Julianus’a ait olduğu fikri akla yatkındır.</p>
<figure id="attachment_127487" aria-describedby="caption-attachment-127487" style="width: 794px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-127487 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/01-konstantin-lahdi.jpg" alt="I. Konstantin’e ait olduğu düşünülen lahit parçası." width="794" height="518" /><figcaption id="caption-attachment-127487" class="wp-caption-text">Görsel 1: I. Konstantin’e ait olduğu düşünülen lahit parçası. Kaynak: <a href="https://www.flickr.com/photos/byzants/39974130380" target="_blank" rel="noopener">Byzantine Legacy</a></figcaption></figure>
<figure id="attachment_127488" aria-describedby="caption-attachment-127488" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127488 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/02-20230204_113940-imparator-lahitleri-julianus-1024x768.jpg" alt="" width="1024" height="768" /><figcaption id="caption-attachment-127488" class="wp-caption-text">Görsel 2: Julianus’a ait olduğu düşünülen lahit. Kaynak: Can Bulubay arşivi, 2023.</figcaption></figure>
<h2>Geçmişten günümüze Julianus Sütunu</h2>
<p>İmparator Julianus adına diktirildiği söylenen sütuna dönersek… Sütunun Julianus adına diktirildiği savının güçlü temellere dayanmadığı, İmparator Claudius’un, Büyük İskender’in imparatorluğu dahilinde bulunan <a href="https://www.lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/" target="_blank" rel="noopener">Yahudi varlığını</a> tanıdığını göstermek için diktirdiği tunç sütunlardan biri olabileceği, bunun da sütunun Ankara’daki Yahudi varlığının bir nişanesi olarak görüldüğü yönünde fikirler mevcut [3]. Ancak şu kesindir ki sütun, Ankara’nın Roma dönemi kamusal yapılarına yakın, merkez denebilecek, önemli bir noktada yer alır (Görsel 3).</p>
<figure id="attachment_127490" aria-describedby="caption-attachment-127490" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127490 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/03-ankara-roma-harita-06-1024x800.jpg" alt="" width="1024" height="800" /><figcaption id="caption-attachment-127490" class="wp-caption-text">Görsel 3:  Ankara’daki Roma dönemi yerleşimi. Kaynak: <a href="https://www.dostkitabevi.com/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-asyan%C4%B1n-bin-y%C3%BCz%C3%BC-ankara" target="_blank" rel="noopener"><em>Küçük Asya’nın Bin Yüzü: Ankara</em></a></figcaption></figure>
<p>14,5 metre yüksekliğindeki sütun bir kaidenin üzerinde yükselir ve oldukça aşınmış, yüzlerinde akantus yapraklarıyla sınırlanan madalyonlar bulunan bir başlıkla sonlanır [4]. Sütunun günümüzde bulunduğu yer orijinal yeri değil. Geçmişte, bugün Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan ve Milli Mimari üslubunda inşa edilmiş olan Maliye Bakanlığı binası ile İş Bankası binası arasındaki alanda bulunan sütun (Görsel 4), belli oranda eğilmesi ve zemindeki sıkıntı sebebiyle 1934 yılında 40-50 metre kuzeybatıya, günümüzdeki yerine taşınmıştır.</p>
<figure id="attachment_127491" aria-describedby="caption-attachment-127491" style="width: 520px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127491 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/04-333-seri-9.jpg" alt="" width="520" height="321" /><figcaption id="caption-attachment-127491" class="wp-caption-text">Görsel 4: İş Bankası, Julianus Sütunu, Eski Maliye Bakanlığı.              Kaynak: <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivi</a></figcaption></figure>
<p>Sütun, geçmişte Belkıs Sütunu, Belkıs Minaresi, Kızlar Minaresi, Kız Taşı, Jülyen Sütunu gibi isimlerle anılmış olup bu isimler fotoğraf veya kartpostalların not kısmında da görülebilir. Türklerin bu sütunu geçmişte “Belkıs” ismiyle anmasının, sütunun banisi olarak Hz. Süleyman’ı kabul etmelerinden kaynaklandığı söylenir [5]. (Kuran-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin anılan Sebe Melikesi Belkıs ile ilgili kıssa ve konunun diğer kutsal kitaplar ile divan edebiyatındaki ele alınış biçimleriyle ilgili olarak incelenebilecek bir <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/belkis" target="_blank" rel="noopener">kaynak</a>). Sütunun İğneci Belkıs Mescidi’nin yakınında oluşu da isimlendirme konusunun başka bir tarafıdır.</p>
<p>Julianus Sütunu; yaşı, tarihi, anlamı gibi sebepler açısından yeterince önemli bir kültür varlığı olsa da onu daha akılda kalıcı kılan ve Ankara’nın simgelerinden biri haline getiren özelliği, üzerinde uzun yıllar boyunca bulunmuş olan leylek yuvasıdır. 1840 tarihli bir gravürde (Görsel 5) dahi yuvayla birlikte çizilmiş oluşu, yuvanın neredeyse altındaki sütun başlığı kadar sütunla bütünleşik olduğunu gösterir.</p>
<figure id="attachment_127492" aria-describedby="caption-attachment-127492" style="width: 468px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127492 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/05-vekam-4.jpg" alt="" width="468" height="688" /><figcaption id="caption-attachment-127492" class="wp-caption-text">Görsel 5: Julianus Sütunu. Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi</figcaption></figure>
<p>Julianus Sütunu eski yerindeyken farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarda ise leylek yuvası, üzerinde sahipleri varken görülebilir (Görsel 6 ve 7).</p>
<figure id="attachment_127493" aria-describedby="caption-attachment-127493" style="width: 339px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127493 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/06-327-seri-9.jpg" alt="" width="339" height="547" /><figcaption id="caption-attachment-127493" class="wp-caption-text">Görsel 6: Julianus Sütunu. Kaynak: <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivi</a></figcaption></figure>
<figure id="attachment_127494" aria-describedby="caption-attachment-127494" style="width: 348px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127494 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/07-855-seri-22.jpg" alt="" width="348" height="570" /><figcaption id="caption-attachment-127494" class="wp-caption-text">Görsel 7: Julianus Sütunu. Kaynak: <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivi</a></figcaption></figure>
<p>Leylekler o dönemde yalnızca Julianus Sütunu’nu yuva bellememişlerdir. Kentin tarihi merkezindeki birçok noktada leylek yuvaları görülebilmektedir. Hacı Bayram Tepesi’ndeki Augustus Tapınağı’nın duvarında veya bir evin çatısında leylek yuvalarının görüldüğü eski tarihli fotoğraflar (Görsel 8 ve 9) söz konusudur.</p>
<figure id="attachment_127496" aria-describedby="caption-attachment-127496" style="width: 364px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127496 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/08-478-seri-14.jpg" alt="" width="364" height="570" /><figcaption id="caption-attachment-127496" class="wp-caption-text">Görsel 8: Augustus Tapınağı. Kaynak: <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivi</a></figcaption></figure>
<figure id="attachment_127497" aria-describedby="caption-attachment-127497" style="width: 539px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127497 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/09-508-seri-15.jpg" alt="" width="539" height="341" /><figcaption id="caption-attachment-127497" class="wp-caption-text">Görsel 9: Bir leylek yuvası ev fonda Ankara Kalesi. Kaynak: <a href="http://cumhuriyetinbaskenti.ankara.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">Uğurlu Tunalı arşivi</a></figcaption></figure>
<p>Julianus Sütunu 1934 yılında eski yerinden (Görsel 10) bugünkü yerine (Görsel 11) taşınırken sütunun parçaları kadar leylek yuvasına da ihtimam gösterildiği söylenir.</p>
<figure id="attachment_127498" aria-describedby="caption-attachment-127498" style="width: 723px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127498 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/10-TASUH0492-723x1024.jpg" alt="" width="723" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-127498" class="wp-caption-text">Görsel 10: Eski yerinde Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma</figcaption></figure>
<figure id="attachment_127499" aria-describedby="caption-attachment-127499" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127499 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/11-TASUH0492A001-1024x736.jpg" alt="" width="1024" height="736" /><figcaption id="caption-attachment-127499" class="wp-caption-text">Görsel 11: Yeni yerinde Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma</figcaption></figure>
<p>Julianus Sütunu yeni yerinde, devletin yönetim merkezinde denebilecek bir noktada, bir dönem Başbakanlık ve valilik olarak kullanılan binaların ortasında, meydan şeklinde düzenlenmiş bir alanda daha net biçimde görülebilir hale gelmiş, kent hayatının aktif bir parçası olabilmiştir. Bu durumda leylek yuvasının varlığı da hayli etkilidir kuşkusuz. Sütunun, üzerinde leylekler varken değişik dönemlerde birçok fotoğrafı çekilmiştir (Görsel 12-13-14).</p>
<figure id="attachment_127502" aria-describedby="caption-attachment-127502" style="width: 802px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127502 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/12-vekam-1.jpg" alt="" width="802" height="531" /><figcaption id="caption-attachment-127502" class="wp-caption-text">Görsel 12: Julianus Sütunu.  Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi</figcaption></figure>
<figure id="attachment_127503" aria-describedby="caption-attachment-127503" style="width: 760px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127503 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/13-TASUH8279-760x1024.jpg" alt="" width="760" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-127503" class="wp-caption-text">Görsel 13: Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma</figcaption></figure>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_127504" aria-describedby="caption-attachment-127504" style="width: 494px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127504 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/14-vekam-3.jpg" alt="" width="494" height="674" /><figcaption id="caption-attachment-127504" class="wp-caption-text">Görsel 14: Julianus Sütunu. Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi</figcaption></figure>
<h2>Kültür, tarih, ekoloji kesitinde leylekler</h2>
<p>Leylekler günümüzde -2019 yılında bizzat yerinde tespit ettiğim üzere- Julianus Sütunu’nu veya kentin tarihi merkezindeki herhangi bir noktayı mesken tutmuyor (Görsel 15). Bunun sebeplerine geçmeden önce leylekleri daha yakından tanımamız gerekecek.</p>
<figure id="attachment_127505" aria-describedby="caption-attachment-127505" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127505 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/15-20190925_174241-1024x768.jpg" alt="" width="1024" height="768" /><figcaption id="caption-attachment-127505" class="wp-caption-text">Görsel 15: Julianus Sütunu.  Kaynak: Can Bulubay arşivi, 2019.</figcaption></figure>
<p>İnsan yerleşimlerine yakın yerlerde yuvalanabilmeleri nedeniyle hemen hemen herkes tarafından bilinen bir kuş türü olan leyleklerin kanat açıklıkları 155-165 cm, boyları 100-115 cm, ağırlıkları 2200-4400 gram arasında değişir. Uzun ve kırmızı bacakları, büyük ve kırmızı gagaları, siyah kanat telekleri ve beyaz gövdeleri ile rahatlıkla tanınırlar. Genelde sulak alanların çevresindeki kırsal yerleşimler, sığ göletler, ıslak çayırlarda görülürler ve ağaçlara, çatılara, elektrik direklerine yuva yaparlar. Yılan, kertenkele, amfibiler, solucanlar, böcekler ve küçük memelilerle beslenen leylekler toplu şekilde, göç dönemlerinde çayırlık alanlarda beslenirken veya gökyüzünde görülebilirler [6].</p>
<p>İnsanımızın en iyi tanıdığı ve en sevdiği kuşlardan olan leyleklere, yaz sonunda güneye doğru göç etmelerinden ötürü “hacı” sıfatı yakıştırılmıştır. İnsanlarla olan yakın ilişkilerinin en bilinen tezahürlerinden biri, kanadı kırılmış olan ve sıcak iklimlere göç edemeyen leyleklere İstanbul’daki Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda bakılmış olmasıdır (Görsel 16-17-18). Bu âdet o dönemde kentte hayli bilinir durumdaydı ve öyle ki başka semtlerdeki sakatlanmış leylekler, onları bulan kişiler tarafından, iyi bakım görecekleri bilindiğinden Eyüp Sultan Camii avlusuna bırakılırdı. Eyüp’teki leylek yoğunluğu yalnızca sakat leyleklerle sınırlı kalmamış, civardaki uygun ve yüksek noktalarda leyleklerin yuva yaptıkları sıklıkla görülmüştür. Bu tercihin esas sebebi ise Haliç’i besleyen Kağıthane ve Alibey derelerinin varlığı ve o dönemde bu sulak alanların sanayi tesislerince henüz o kadar da mahvedilmemiş olmasıdır [7].</p>
<figure id="attachment_127508" aria-describedby="caption-attachment-127508" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127508 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/16-eyup-hayalleme-ara-guler-1964-1024x683.jpg" alt="" width="1024" height="683" /><figcaption id="caption-attachment-127508" class="wp-caption-text">Görsel 16: Eyüp Sultan’da leylekler, Ara Güler, 1964. Kaynak: <a href="https://twitter.com/hayalleme/status/983784773549248512?s=20" target="_blank" rel="noopener">Twitter/@hayalleme</a></figcaption></figure>
<figure id="attachment_127510" aria-describedby="caption-attachment-127510" style="width: 599px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127510 size-full" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/17-eyup-hayalleme-ara-guler-1961.jpg" alt="" width="599" height="704" /><figcaption id="caption-attachment-127510" class="wp-caption-text">Görsel 17: Eyüp Sultan’da iki gelenek: sünnet çocukları ve leylekler, Ara Güler, 1961. Kaynak: <a href="https://twitter.com/hayalleme/status/522274442701848579?s=20" target="_blank" rel="noopener">Twitter /@hayalleme</a></figcaption></figure>
<figure id="attachment_127511" aria-describedby="caption-attachment-127511" style="width: 1021px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-127511 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/05/18-eyup-leylekler-1935-1021x1024.jpg" alt="" width="1021" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-127511" class="wp-caption-text">Görsel 18: Eyüp Sultan’da leylekler, 1935. <a href="https://twitter.com/hayalleme/status/1256939957505142785?s=20" target="_blank" rel="noopener">Kaynak: Twitter /@hayalleme</a></figcaption></figure>
<p>Sürülmüş tarlalarda pullukların peşinden giderek solucanları, yerde yuva yapan kuşların yavrularını, balıkları, tatlısu yengeçlerini, kurbağaları, sıçanları, fareleri, köstebekleri, hatta akrepleri yiyebilen, yani tamamen hayvansal gıdalarla beslenen leylekler, bu avları daha ziyade akarsu havzalarında, göllerin çevresindeki sulak arazilerde bulduğundan, örneğin sık ormanlarda ya da kurak ve dağlık bölgelerde yuvalanmaz. Bu zorunluluktan ötürü de leyleklerin insanlarla buluşup yakınlaştıkları yerler tarım arazileri veya akarsu-göl çevreleri olmuştur. Söz konusu gıda kaynaklarına yakın olmak isteyen leylekler yuvalarını da buna uygun şekilde seçer. Yeterli yüksekliği kolaylıkla bulamadıklarından ötürü sütunlar, yüksek duvar parçaları, elektrik direkleri, cami kubbeleri, leylek yuvalarının sık görüldüğü noktalar olarak öne çıkmıştır. Leyleklerin yuva yapabilmeleri için insanların yardım ettiği durumlar da birçok ülkede görülür. Örneğin, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde leyleklere rastlanan yörelerde, yuva yapılabilmelerini kolaylaştırmak için çatılara at arabası tekerleği koyulması bir gelenek halini almıştır [8].</p>
<p>Leyleklerin avlanabildikleri alanları, yuva seçimlerinde dikkate aldıkları unsurları hatırladıktan sonra, artık neden Julianus Sütunu’ndan uzak durduklarını anlayabiliyoruz. Sütunun çevresinde açıkta bir derenin akmaması, sulak alanların olmayışı, bu yazının oluşmasını sağlayan o hoş kültürel birlikteliği sonlandırmış bulunuyor. Bu durum, Ankara’da ve İstanbul’da geçmişte birçok noktada varlıkları bilinen leylek yuvalarının günümüzde görülmemesini de açıklıyor. Ankara dereleri artık ya asfaltın altından ya da atık su kanallarıyla birleştirilmiş hâlde sözde ıslah edilmiş beton yataklardan akıyor. Yazının başında önerdiğim belgeselin haricinde, Ahmet Soyak’ın <a href="https://www.youtube.com/@ahmetsoyak" target="_blank" rel="noopener">Youtube kanalı</a> da bu derelerin mevcut durumlarının ne kadar vahim olduğunu görebilmek açısından muazzam bir kaynak olarak öne çıkıyor. Ankara’daki kentsel nitelikli her gelişmeyi kayıt altına alarak, bazen atık su kanallarına dahi girerek geleceğe şimdiden geniş bir arşiv bırakmış olan Soyak’ın 2 binden fazla videodan oluşan kanalını takip etmenizi öneririm.</p>
<p>Gelinen noktada, kentlerimizin dar ve sığ bakış açılarıyla yönetilmemeleri gerektiğini bir kere daha görmüş oluyoruz. Bir kentin ekolojisinin kentin kültürü ve tarihiyle ne denli yakın ilişkisi olduğunu, kentleri yönetenler idrak etmemekte ısrarcı. Süslü cümlelerde ve politika metinlerinde sıkça kullanılan “ortak akıl”, “yönetişim” vb. kavramların altı doldurulmadığı müddetçe dereler ıslah adı altında yok edilmeye, kuşlar tarihi yapıların tepelerinden uzaklaşmaya, kentsel ve toplumsal bellek kesintiye uğramaya devam edecek ne yazık ki. Yönetim anlayışındaki ilgili eksiklik ve kopuklukların kent ve toplum adına ortaya çıkardığı ağır yıkımlar ortadayken tüm bu yazdıklarımız hayli önemsiz kalıyor belki de. Leylekler gibi insanların da yuvalarını terk etmek zorunda bırakıldığı bir ülke olmamayı seçmemiz dileğiyle…</p>
<hr />
<h2>Kaynaklar</h2>
<p>[1] Hasan Akyol, &#8220;Roma-Bizans Döneminde Ankara&#8221;, Doktora Tezi, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 333-335.<br />
[2] Vildan Can, &#8220;İmparator Iulianus ve Sikkeleri&#8221;, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022, s. 18.<br />
[3] Akyol, 2014, s. 210.<br />
[4] http://envanter.gov.tr/anit/index/detay/37156<br />
[5] Akyol, 2014, s. 209.<br />
[6] Berat Akkaş, Arda Dönerkayalı, Umut Güngör, Ergün Bacak ve Vedat Beşkardeş. <em>Beykoz’un Kuşları ve Tabiat Alanları</em>, Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları, 2020, s. 143.<br />
[7] Selim Somçağ, <em>Türkiye Kuşları</em>, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları, 2005, s. 59-65.<br />
[8] Somçağ, 2005, s. 59-61.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/julianus-sutunu-leylekler-ve-ankara-dereleri-kentsel-ve-toplumsal-bellekte-kesinti/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Julianus Sütunu, leylekler ve Ankara dereleri: Kentsel ve toplumsal bellekte kesinti&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü: Angora’ya dönüş</title>
		<link>https://lavarla.com/yahudi-bir-askerin-kurtulus-savasi-gunlugu-angoraya-donus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2023 11:01:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Yahudi Mahallesi]]></category>
		<category><![CDATA[Can Bulubay]]></category>
		<category><![CDATA[Haim Albukrek]]></category>
		<category><![CDATA[Suriçi'nin Sesleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=136644</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Kentlerin ve toplumun geçmişine ışık tutabilmenin en faydalı ve pürüzsüz yollarından biri şüphesiz ki sözlü tarih tanıklıklarıdır. Caunce’a göre [1] günümüzü daha iyi anlayabilmek ve geleceği yönlendirebilmek için geçmişi anlamlandırma sürecine sunulan bir katkı olan sözlü tarih olmadan, insan yaşantısının önemli bir kısmı açıkça yok olur ve bu durum sözlü tarihin son birkaç on yılda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yahudi-bir-askerin-kurtulus-savasi-gunlugu-angoraya-donus/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü: Angora’ya dönüş&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kentlerin ve toplumun geçmişine ışık tutabilmenin en faydalı ve pürüzsüz yollarından biri şüphesiz ki sözlü tarih tanıklıklarıdır. Caunce’a göre [1] günümüzü daha iyi anlayabilmek ve geleceği yönlendirebilmek için geçmişi anlamlandırma sürecine sunulan bir katkı olan sözlü tarih olmadan, insan yaşantısının önemli bir kısmı açıkça yok olur ve bu durum sözlü tarihin son birkaç on yılda önem kazanmasında etkili olmuş bir faktördür . Caunce, yaşamlarımızdaki değişim hızının, geçmişin mesajlarını bugünün ihtiyaçlarına uyarlamaya devam etme kapasitemizin üstüne çıkma tehdidi yarattığını vurgular. Thompson’a göre [2] ise sözlü tarihin; kahramanlarını, çoğunluğu oluşturan ve o ana kadar bilinmeyen insanlardan seçmesi, daha az ayrıcalıklı ve özellikle yaşlı insanların saygınlık ve özgüven hissi kazanmalarına yardımcı olması, toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki bağlantıyı ve dolayısıyla anlayışı sağlaması gibi faydaları söz konusudur.</p>
<p>Leyla Neyzi, <em>“Ben Kimim?”: Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik</em> isimli çalışmasında [3], çeşitli konularda yaptığı sözlü tarih görüşmeleriyle gayrimüslimlerin, dezavantajlı grupların, geçmişleri ve yaşadıkları dönem arasında kalmış kişilerin tanıklıklarını kayda geçiriyor. 1990’lı yılların sonlarında yapılan görüşmelerden oluşan kitap içerik itibarıyla güncelliğini koruyor. Kitaptaki makalelerden biri de “Travma, anlatı ve sessizlik: Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü” başlığını taşıyor. Makaleyi Lavarla’nın arşivine taşıyan ise elbette Ankara’nın rolü.</p>
<h2>Gayrimüslim askerlik tecrübesine Neyzi&#8217;nin gözünden kısa bir bakış</h2>
<p>Neyzi’nin ilgili makale için sözlü tarih görüşmeleri yaptığı kişi, 1896 yılında <a href="https://www.lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/" target="_blank" rel="noopener">Ankara Yahudi Mahallesi</a>’nde Sefarad bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Haim Albukrek, sonradan aldığı isimle ise Yaşar Paker. 102 yıllık bir ömür sürmüş ve hem Kurtuluş Savaşı’nda hem de İkinci Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış olan Paker’in 1921 yılında altı ay boyunca tuttuğu asker günlüğü, sözlü tarih görüşmesinin merkezinde yer alıyor. 10 yıl önce <a href="https://www.lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/" target="_blank" rel="noopener">kendi askerliğinde</a> 6 aylık bir süre boyunca günlük tutmuş biri olarak, bu bilginin henüz makalenin başında beni kıskaca aldığı notunu mutlaka düşmem gerekiyor bu noktada.</p>
<p>Yaşar Paker’le yapılan görüşmelerin ve Paker’in paylaştığı günlüğün taşıdığı değerden önemle bahsediyor Neyzi. “<em>Yaşanmış bir olayın ileriki bir dönemde anlatısına eşlik edecek tarihsel bir belgenin varlığı, hiç şüphesiz sözlü tarihçinin rüyasının gerçekleşmesi demekti!”</em> cümlesi, günlüğü inceleyince duyduğu heyecanı okuyucuya geçirmeyi başarıyor. Bunun yanı sıra görüşmelerin; sıradan bir Osmanlı askerinin deneyimlerine dair çok az bilgi sahibi olunması, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda amele taburlarına sevk edilen gayrimüslimlerin deneyimlerinin çok az bilinmesi gibi açılardan hayli önem taşıdığını vurguluyor. Neyzi, ayrıca, Osmanlı toplumundaki gayrimüslimlerin genellikle “komprador burjuvazi<em>”</em> ya da “Osmanlı davasına ihanet edenler” olarak resmedildiklerini, bunun sonucunda cemaatlerin kendi içlerindeki farklılıkların görmezden gelinebildiği tespitinde bulunuyor ve Paker’in bu noktada maddi bedelini ödeyemediği için askere gitmiş olması, ailesinin ona maddi destek sunamaması, özetle yoksul bir gayrimüslim olması açısından yerleşik algıları kırabilecek bir öneme sahip olduğunu görmemizi sağlıyor.</p>
<p>Gayrimüslimlerin askerlik tecrübeleri günümüzde de vahim olaylar yaşanmasına sebebiyet veriyorken, 100 sene öncesinin atmosferini düşündüğümüzde durumun daha da sıkıntılı olduğunu varsaymak gerekiyor. Neyzi, bu noktada, gayrimüslimlerin o dönemde subay ve er olarak hizmet vermediğini, yoksul olan birçok gayrimüslim Osmanlı yurttaşının Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı çarpışmalarında hayatlarını kaybettiğini, Birinci Dünya Savaşı’nda çoğunun silahsız olarak yol yapımında ve cephe gerisindeki nakliyat vb. işlerde kullanılan amele taburlarında görev yaptığını, aynı birimlerin Kurtuluş Savaşı dönemindeki sistemde de kullanıldığını belirtiyor. 2 Mart 1921 tarihi ise Paker’i de doğrudan etkileyen amele taburlarına ilişkin kararın çıktığı tarih olması açısından önem arz ediyor. Makalede, bu durumun temel sebebinin gayrimüslimleri yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırmak ve onların Türklere karşı çarpışan güçlere katılmalarını engellemek olduğu söyleniyor. Keza birliklerin, birazdan okuyacağınız üzere doğu bölgelerine sevk edilmesinin sebebinin de firar hadiselerinin önüne geçmek amacı taşıdığı iddia ediliyor.</p>
<h2>Paker&#8217;in günlüğü</h2>
<p>Paker, günlüğünü Fransızca yazmıştır ve ifadesine göre bunun nedeni Fransızcasını geliştirmek içindir. 31 Mart 1921’de Ankara’da askere alındığı gün başlayan günlük, Kastamonu ve Erzincan’ın merkezde olduğu, yolculuğunun bittiği ve Ankara’ya geri döndüğü 2 Ekim 1921’de sonlanacaktır. Neyzi’ye göre günlükte Paker’in hem gayrimüslim kimliği hem de savaş ortamının zorlu psikolojisi nedeniyle bir otosansür göze çarpıyor. Günlüğü daha çarpıcı kılansa, savaşın sonucunun tamamen belirsiz olduğu bir ortam ve düşünce iklimi dahilinde kaleme alınmış olmasıdır.</p>
<h3>Uzun yürüyüşler</h3>
<p>Paker’in 6 aylık süre boyunca en çok vaktini alan eylem yürümektir ve bu nedenle de birçok uyarana maruz kalacaktır. İlk uzun yürüyüşünü 4-15 Nisan tarihleri arasında Ankara’dan Kastamonu’ya yapmıştır. 4 Nisan’da Ankara’dan ayrılırken Mösyö Halas isimli bir arkadaşının kır evini gördüğünde söyledikleri, sonraki süreçte yaşayacağı özlem seviyesini göstermesi açısından çarpıcıdır: <em>“Mösyö Halas’ın kır evi… Buraya eğlenmek için ne hâlde gelirdim ve şimdi ne hâldeyim. O anda piyano eşliğinde çaldığımız müziği hatırladım.”</em></p>
<p>Sürecin başından sonuna dek ara ara askerden muaf olma girişimlerinde bulunan ve tanıdığı bazı insanlardan bu konuda yardım isteyen Paker’in çabası sonuçsuz kalmıştır. Ağır işlerde çalıştığı bu dönemde doktor asistanlığı yaptığından ötürü fiziken daha az yıprandığı zaman dilimleri söz konusu olsa da 6 ayın geneline yürüyüş, yorgunluk, açlık, susuzluk, tedirginlik, belirsizlik hakimdir.</p>
<p>Günlük, ilk haftalarda yerleşim yerlerine ve insanlara odaklanan izlenimlerden oluşmaktayken, memleketi olan Ankara’nın Yunan ordusu tarafından işgal edilmek üzere olduğu bilgisini öğrendiği andan itibaren bir anlamda istikamet değiştirmiş ve daha içe dönük, psikolojinin daha net biçimde ortaya koyulduğu bir seyir izlemiştir. Paker, 26 Temmuz’da Kastamonu’da iken “düşmanın Angora yakınlarında” olduğu bilgisini almış ve ailesi için endişelenmeye başlamıştır. Belirsizliği, 6 Ağustos’ta “Angora’nın düştüğünü söylüyorlar” notu ile günlüğüne aktarmıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi birliğinin doğuya kaydırılması kararı alınınca, Erzurum yönüne doğru birliğiyle beraber yürüyüşe koyulmuş, ifadesine göre 8 Eylül’e kadar “Tosia, Eskelib, Tchorum, Tourhal, Rechadie<em>”</em> gibi yerlerden geçmiştir. Yürüyüşün başında, 7 Ağustos’ta, Tosya’dan Ankara’ya, ailesine bedelinin ödenmesini ve askerliğinin sonlandırılmasını talep eden bir telgraf göndermiş, ancak 13 Ağustos’ta Çorum’a vardığında telgrafına yanıt alamamış, “<em>Eğer Angora düşmemiş olsaydı mutlaka cevap verirlerdi,</em>” diye düşündüğünü yazmıştır.</p>
<p>Bir yanda bazı komutanların zorbalığa varan emirleri, yerel halkın tepkileri ve eşkıyaların firari askerleri avlaması nedeniyle duyduğu silah sesleri, Ankara’nın kaderinin belirsiz oluşunun kendisinde yarattığı olumsuz etkiyi harlayan gelişmeler olmuşlardır. 18 Ağustos’a gelindiğinde hala ailesinden cevap gelmemiş olmasıyla “Angora’nın düştüğü” fikrinden emin olur. 1 Eylül’e gelindiğinde “Suchehir”de iken Ankara’nın düşmediği bilgisi çalınır kulağına. 8 Eylül’de Erzincan’a vardığında ise Ankaralı bir mebustan bizzat işitir Ankara’nın düşmediğini. Aynı gün arkadaşlarıyla birlikte bedellerinin ödendiği haberini işitir ve 11 Eylül’de Ankara’ya dönüş yolculuğu başlar. Parasızlık yüzünden ve tüm ulaşım araçlarına hükümet el koyduğundan ötürü binek arabası kiralarken çok zorlanırlar.</p>
<figure id="attachment_124510" aria-describedby="caption-attachment-124510" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-124510 size-large" src="https://www.lavarla.com/wp-content/uploads/2023/01/21-1024x997.jpeg" alt="" width="1024" height="997" /><figcaption id="caption-attachment-124510" class="wp-caption-text">1930’larda Albukrek Ailesi, Kızılcahamam yolunda. [Beki Bahar Arşivi, “Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri”, Pan Yayıncılık, 2003], <a href="https://jewish-quarter-ankara.web.app/ankara-jewish-community" target="_blank" rel="noopener">Jewish Quarter Ankara</a></figcaption></figure>
<h3>Ankara&#8217;ya dönüş</h3>
<p>Paker için Ankara, bir yandan derhal dönmek istediği, köklerini barındıran ve ailesinin de bulunduğu bir yer iken bir yandan da hayallerini kesinlikle süslemiyordur. O, hem cemaatinin memnun olmadığı yönlerinden hem de yeterince uygar bulmadığı Ankara’dan kaçmak, daha güzel bir hayat yaşamak ister. 14 Eylül’de “<em>Angora’ya döneceğimize inanamıyorum: Bir rüya gibi geliyor</em>” cümlesini yazmıştır günlüğüne. Ancak “Cheer Kichla, Kir Cheir” gibi noktalardan geçtikleri uzun ve zorlu yolculuk 2 Ekim 1921’de sonlanmış, Ankara’ya dönmüşlerdir. Aylar süren ve güçlüklerle dolu yürüyüş nihayete erdiğinde Paker hala şaşkındır: “Eskiden kıra giderken kullandığımız yoldan geri döndüm. Henüz döndüğüme inanamıyorum.”</p>
<p>Paker’in günlüğü şüphesiz ki kimliğinin getirdiği zorluklardan, memleketin durumundan, savaşın neticesinden bilgiler içerir. Nitekim yaşamları; en temel gereksinimleri olan yürümeye ve yiyecek ile barınak bulmaya indirgendiğinden, günlüğün çoğu da bu detaylardan oluşur. Dolayısıyla yolculuk olarak bahsettiğimiz olay aslında bir yaşam mücadelesidir. Her gün saatlerce yağmurda, çamurda, karda yürümüşlerdir. Ayaklarının şiştiğinden ve ayağa kalkamadığından, kısıtlı ve yetersiz yiyeceklerden, açık havada uyumalarından bahsetmesi, günlüğün rutin detaylarındandır.</p>
<p>Ankara’nın düşmesi tehlikesi belirmeden önce Paker’in Ankara hakkındaki yorumları, hem kendisinin gözünde Ankara’nın değerini hem de kentin o dönemki halini ortaya koyar niteliktedir: “<em>Kastamoni’yi Angora’mızdan daha gelişmiş buldum. İklim, ormanlar, su, insana isteyecek bir şey bırakmıyor. Kentin yakınında genç kadın ve erkeklerin pazar günü gezmeye gittikleri bir dağ var. Kendinizi Constantinople’da sanabilirsiniz.</em>” 7 Ağustos’ta kurduğu “<em>Bugün yola çıkıyoruz. Güle Güle Ilgaz, Kastamoni, bu hayranlık verici yerleri hatırlayacağım. Güle Güle Angora, Constantinople. Tanrı beni korusun ki sizi yeniden görebileyim!</em>” cümlesi ise içinde bulunduğu zorlu durumun üzerinde yarattığı etkinin hayli ağır olduğunu, önceliğinin ev bellediği yerlere dönmek olduğunu gösterir.</p>
<p>Belirsizlikler, bitmeyen yürüyüşler, fiziksel ve zihinsel yorgunluk, Paker’i sık sık isyan eder noktaya getirmişse de zorluklardan güç devşirmesi ve direncini artırması, bunları da günlüğüne yansıtması hayli çarpıcıdır. Kaderini “<em>Hiç kimseden şikayetçi değilim, tam tersine kendi kendime ‘tamam buna alışmak lazım’ diyorum,”</em> şeklinde bir cümle ile kabullendiğini belirten Paker, 22 Ağustos’ta “<em>Dün bir adım daha atamayacağımı sanıyordum. Oysa bugün kendimi dünden daha iyi hissediyorum ve bu bana sabır veriyor. Zorluklar karşısında insan çelik gibi güçlü,</em>” diyerek direncini ortaya koyar. Biraz geri, 3 Ağustos’a gidildiğinde ise karamsarlık ve umutsuzluk açık şekilde görülür: “<em>Kederimi saklamam imkansız: Birlik yola çıkacak, sonsuza dek olmasa da en azından uzun bir süreliğine ailelerimizden ayrı düşeceğiz, onlardan uzakta ve parasız olacağız. Tanrım, kaderimiz ne olacak?</em>” Tüm zorluklara rağmen yalnızca kendini düşünmemesi, ailesinin ve büyüdüğü toprakların çok daha büyük sıkıntılar çekebiliyor olduğu ihtimali de aklındadır: <em>“Her taraf gizem içinde. Belki ailelerimizden daha mutluyuz, bunu şu an bilemiyoruz.</em>”</p>
<h3>100 yıl önce Anadolu&#8217;da gezgin bir Yahudi olmak</h3>
<p>Paker, Yahudi kimliğinin hissettirdiklerine de değinir: <em>“Gezgin Yahudi gibiyiz. İleri! İleri!”</em> Etnik ve dini kimlikleri nedeniyle orduda gördükleri muamele malum iken halktan da olumsuz tepkiler görmeleri, nelerle mücadele ettiklerini göstermesi açısından açıklayıcıdır: “<em>Erzurum’a doğru giderken bazı köylerden geçiyoruz. Oradaki kadınlar, biz yeniden harbe gireceğiz zannederek ‘Oğlum!’ diyerek ağlarlar, yanımızdaki jandarmalarsa ‘Ağlamayın. Bunlar gavur’ deyince aynı kadınlar hemen küfür etmeye, bize taş atmaya başlarlardı.</em>” “Leon, Moise, Rafael, Gabriel, Albert, Kemal, Youvan, Artin, Noussrati, Yorgi” ise kader birliği yaptığı isimlerdir ve bu isimler birliğin demografisini de net biçimde ortaya koyar. Tüm bunlara rağmen yer yer birliğindeki diğer kişilere de tepkilidir Paker; zira Yahudileri, Ermeniler ve Rumlar ile Türkler arasındaki çekişmede ezilen ve esas zararı gören bir konumda görüyordur.</p>
<p>Bir sonraki adımlarında başlarına ne geleceğini bilmese de bir şekilde gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağını düşünmeyi de bırakmamıştır Paker. Hayatında o güne dek nelerden memnun olmadıysa günlüğünde ifade etmiş ve sürdürmeyi istediği hayatı sık sık hayallerine konu etmiştir. 25 Ağustos’ta yolda su bulmakta zorluk çektiklerini yazarken “<em>Şu anda başka insanlar, örneğin Pera’da, randevularından başka bir şeyi düşünmemekte ve sabırsızlanmaktadır. Yaşam bu</em>” cümlesini kurarak aklında nelerin olduğunu açıkça ortaya koymuştur. 27 Temmuz’daki cümleleri ise Ankara’nın son kertede kendisi için ne ifade ettiğini, kentin genç ve hedefleri olan biri için hiç de cazip olmadığını gösterir: “<em>Mesela diyelim ki özgürüm, bu durumda ne yapardım? Constantinople’a gitmeyi arzuluyorum. İlginçtir ki Angora’ya ailemin yanına gitmektense parasız, sefil bir halde Constantinople’a gitmeyi tercih ederim. Kararım kesin, özgür olur olmaz Angora’dan ayrılacağım. Daha uygar bir çevre istiyorum. Bunun için birçok engelle karşılaşacağımı biliyorum ama harekete geçme arzumu hiçbir şey durduramayacak. Acı çekeceğim, çalışacağım. Zaten acı çekmiyor muyum? Askerlik bana acı çekmeyi ve başka birçok şeyi öğretti.</em>” Paker, günümüzde Ankaralılar için bıkkınlık verici bir hale gelen “Ankara’nın en güzel yanı…” şeklinde başlayan klişeyi o dönemde bir anlamda gerçek kılmıştır. 65 yaşına geldiğinde hala bekar olan Paker, tüm varlığını Muhtaç Çocuklar Eğitim Vakfı’na bağışlamıştır [4]. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sürecinde yine askere alınmıştır. 1998’de ise vefat etmiştir.</p>
<p>Haim Albukrek’in, soyadı kanunu sonrası ismiyle ise Yaşar Paker’in yaşamı elbette birçok önemli detay barındırıyor. Leyla Neyzi’nin bu uzun yaşam içerisindeki söz konusu 6 aylık dönemi görünür kılması, azınlıkların hem yaşadıkları zorlukları göstermesi hem de kentlere ve topluma dair algılarını anlamamızı sağlaması açısından nazarımda büyük önem arz ediyor. Zira, kentlerimizi tanımamızın ve anlamamızın yolu yaygın ve bilindik kaynakların dışına çıkmaktan geçiyor. Neyzi’nin kitabında ayrıca “Unutmayı hatırlamak: Türkiye’de Sabetaycılık, ulusal kimlik ve öznellik”, “1922 İzmir yangınını yeniden düşünmek”, “Ulusaşırı aileler ve parçalanmış öznellikler: Antakyalı Hristiyan Arap bir mültecinin sözlü tarih anlatısı” gibi ilgi çekici makaleler de bulunuyor.</p>
<h2>Kaynaklar</h2>
<p>[1] Stephen Caunce, (2001), <em>Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi</em>, İstanbul: Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları<br />
[2] Paul, Thompson, (1999), <em>Geçmişin Sesi</em>, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.<br />
[3] Leyla Neyzi, (2013), <em>“Ben Kimim?” Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik</em>, İstanbul: İletişim Yayınları.<br />
[4] Beki L. Bahar, (2003), <em>Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri</em>, İstanbul: Pan Yayıncılık.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Kapak Görseli: </span>Yaakov Albukrek&#8217;in, Ankara&#8217;daki evinde gaz lambaları ışığında çekilen aile fotoğrafı, 1909 [Beki Bahar Arşivi, “Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri”, Pan Yayıncılık, 2003] (<a href="https://jewish-quarter-ankara.web.app/ankara-jewish-community" target="_blank" rel="noopener">Jewish Quarter Ankara</a>)</p>
<hr />
<p>Ankara Yahudilerine ve Yahudi Mahallesi&#8217;ne daha detaylı bir bakış için: <a href="https://www.lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/" target="_blank" rel="noopener">“Kulüp” dizisiyle Yahudi mirasını hatırlamak: Ankara Yahudi Mahallesi</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/yahudi-bir-askerin-kurtulus-savasi-gunlugu-angoraya-donus/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü: Angora’ya dönüş&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Kulüp” Dizisiyle Yahudi Mirasını Hatırlamak: Ankara Yahudi Mahallesi</title>
		<link>https://lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Dec 2021 08:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Yahudileri]]></category>
		<category><![CDATA[Can Bulubay]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Mahallesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=116655</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ülkemizde gayrimüslimlerin varlığı ve günümüze ulaşan izleri, geçmişte maruz bırakıldıkları olumsuz tavırlar ve uygulamaların farkında olan küçük bir kitle haricindekiler tarafından ancak geçici gündemlerin etkisiyle fark edilebiliyor. “Yerli ve milli” bir toplum tasarımına ilişkin çaba bazen her ne kadar son 20 yıla özgü bir durummuş gibi ele alınsa da esasında Türkiye’nin “yerli ama milli olmayan” [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;“Kulüp” Dizisiyle Yahudi Mirasını Hatırlamak: Ankara Yahudi Mahallesi&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde gayrimüslimlerin varlığı ve günümüze ulaşan izleri, geçmişte maruz bırakıldıkları olumsuz tavırlar ve uygulamaların farkında olan küçük bir kitle haricindekiler tarafından ancak geçici gündemlerin etkisiyle fark edilebiliyor. “Yerli ve milli” bir toplum tasarımına ilişkin çaba bazen her ne kadar son 20 yıla özgü bir durummuş gibi ele alınsa da esasında Türkiye’nin “yerli ama milli olmayan” insanlarına yönelik baskısı eskilere dayanıyor. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler başta olmak üzere Türk ve Müslüman olmayan kitleler 20. yüzyılda periyodik olarak birçok gaddar ve dışlayıcı saldırı sonucunda doğup yaşadıkları topraklarından uzaklaştırıldılar. Bir zamanlar Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin kentlerimizin en önemli parçalarından oldukları gerçeği sistemli ve planlı bir şekilde unutturulmaya çalışıldı.</p>
<p>Politik olmayan ve araştırmayı sevmeyen ortalama vatandaşın, Türkiye’nin malum siyasal ve toplumsal ikliminde kendisine daima ötekileştirilerek işaret edilmiş kişiler karşısında bir anlayış ve empati geliştirebilmesi zor. Kentlerimizin tarihî merkezlerindeki kilise, sinagog gibi yapılara saldırılar yapılması ve duvarlarının boyanması, film ve dizilerde gayrimüslim karakterlere yüklenen olumsuz karakter özellikleri, gayrimüslimleri işaret eden sokak isimlerinin değiştirilmesi gibi hadiselerin yaygınlığı hepimizin malumu. Böyle bir ortamda gerek “öteki”lere antipati duyan insanların gerekse de devlet kademesinin geçmişle yüzleşme ve hatalardan ders çıkarma ihtimali maalesef düşük. İnsanımızın çoğu kendi kimliğini baskın ve haklı görmek çabası içinde. Üstelik bu yalnızca bilinçli bir konumlanma olmayıp, yaşananları bilmemekten de ileri geliyor. 6-7 Eylül 1955’te gayrimüslimlere yapılan zorbalıkları konu edinen 2008 yapımı <em>Güz Sancısı</em> filminden çıkarken salon koridorunda önümdeki gençten duyduğum “Abartmışlar bence; bunların yaşandığını sanmıyorum,” minvalindeki cümlenin aslında milyonların fikri ve zikri olduğu çıkarımını yapmak kesinlikle saçma değil.</p>
<h2>“Kulüp” ve Hissettirdikleri</h2>
<p>İlk paragrafta bahsettiğim geçici gündemlerin sonuncusu, Netflix’te geçtiğimiz haftalarda ilk sezonu yayınlanan <em>Kulüp</em> isimli dizi oldu. Yahudi bir karakteri merkeze alan ve diğer gayrimüslim insanların sıkıntılarına da değinen dizi, onların varlığı ve günümüze ulaşan izleri konusunda pek bilgi sahibi olmayan kitleye de ulaşması açısından nazarımda önemli. İnternet kullanımının özellikle son 10-15 yılda gelir seviyesi, yaş vb. faktörleri tamamen devre dışı bırakarak kitlelere yayılması, insanların ülkenin bugününe ve geçmişine dair bilinç düzeylerini önemli ölçüde yükseltiyor. Bu açıdan bu gibi dizilerin misyonu, Türkiye’nin ve toplumunun daha adil, barışçıl, anlayışlı, demokratik olabilmesi açısından önem arz ediyor.</p>
<p>Dizi, nazarımda önemli noktalara temas ediyor ve bunu incelikli bulduğum bir tonda yapıyor. Bir örneği, 4. bölümde, Galata&#8217;da Şahkulu Sokak&#8217;ı Küçük Hendek Caddesi’ne bağlayan Salti (Psalty) Geçidi’nde çekilmiş olan sahne. Matilda, kaldığı daireye geldiğinde avluda bir Sefarad şarkısının söylendiğini duyar ve geçmiş yıllarını anımsayarak duygulanır. Şarkıyı duyarak yanına gelen, Anadolu’dan İstanbul’a yeni göçmüş ve tutunmaya çalışan genç iş arkadaşı Hacı, şarkının güzelliğinden bahseder ve annesinin ninnilerine benzediğini söyler. Matilda, bunun eski bir Sefarad şarkısı olduğunu söyler ve Sefarad kelimesinin anlaşılmadığını gördüğünde Sefaradların yüz yıllar önce göçüp gelmiş Yahudiler olduğunu ekler ve “Benim gibi” notunu düşer. Hacı’nın cevabı, inanç ve milliyet sınırlarını kaldıran, yaşamın zorluklarının ve kaderin insanlık için aslında ortak olduğunu gösteren duruluktadır: “Bizim gibi yani”.</p>
<h2>Ankara Yahudileri</h2>
<p>Yahudilerin yaşam alanlarına, konutlarına, öbekleştikleri mahallelere ilişkin dizide pek bir referans olmamasına karşın varlıklarına yoğunlukla işaret edilmesi, onların kentlerimizdeki geçmişlerine dair bir merak oluşmasını da sağlıyor. Bu merakı Ankara özelinde belli ölçüde giderebilmek için ise “Yahudi Mahallesi” olarak bilinen muhite bakmak gerekiyor. Ankara’da Yahudilerin varlığı oldukça eski tarihlere götürülüyor. Avram Galanti’nin araştırmasında Roma İmparatoru Augustus döneminde (M.Ö. 63-14) ve Orta Çağ’da, Ankara’da bir Yahudi cemaatinin bulunduğunu görüyoruz [1]. Beki L. Bahar ise Ankara’da Roma dönemine kadarki kayıtlarda 5, Roma döneminde şehir geliştiğinde ise 12 adet <em>füle</em> adı verilen Yahudi mahallesi bulunduğunu belirtmiş [2]. Arcak da Türkiye Yahudilerinin genellikle İber Yarımadası kökenli olduklarının sanıldığını vurgulamış, 15. yüzyıldan itibaren Engizisyon nedeniyle Portekiz ve İspanya’dan göç ederek Anadolu topraklarına gelen Yahudilerden daha önce Anadolu’da ve özelde de Ankara’da Yahudilerin bulunduğunu, Yahudilerin Ankara’da Romaniot (Bizans topraklarında yaşayan Yahudiler) bir topluluk olarak var olduklarını belirtmiş, Romalıların Ankara’yı Galatlardan aldıklarında Hacı Bayram Tepesi üzerinde bulunan Augustus Tapınağı üzerindeki “Augustus’un Vasiyetnamesi” olarak adlandırılan yazıtın bir bölümünde Yahudilere tanınan ayrıcalıklarla ilgili bir bölüm oluşunu, bunun kanıtı olarak göstermiştir [3]. Galanti ise Ankara’nın Osmanlı tarafından 1361’de fethedildiğinde kentte küçük bir Yahudi cemaati bulunduğu bilgisini Salamon Rozanes tarafından yazılan bir esere (<em>Türkiye İsraillilerinin Tarihi</em>, Cilt: 1, Sayfa: 10) dayandırarak paylaşmıştır [4]. 1492 yılına gelindiğinde önce İspanya’dan, birkaç yıl sonra da Portekiz’den Anadolu’ya göçen Sefarad Yahudilerinin bir kısmı Ankara’ya yerleşmiş ve orada önceden bulunan Yahudi topluluğu bu göçle birlikte büyümüştür [5]. Özer Ergenç ise 16. yüzyıl kadı sicillerini incelediği çalışmasında, Ankara’da 1598 yılında 85 evli, 16 bekâr vergi yükümlüsü Yahudi bulunduğunu belgelemiştir [6]. Nurşen Gök de yine Osmanlı dönemi kayıtlarından olan temettüât defterlerini incelediği çalışmasında, 1844 yılında günümüzde Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgede bulunan Hacendi Yahudi Mahallesi ile Öksüzce Yahudi Mahallesi’nde vergi yükümlüsü olarak 57 Yahudinin kayıt altına alındığını tespit etmiştir [7].</p>
<p>Yahudi Mahallesi, Osmanlı döneminde “Hacendi”, “Öksüzce”, “Hoca Hindi” gibi isimlerle anılmıştır [8]. Cumhuriyet döneminde “Yeğenbey”, “Sakalar”, “İstiklâl” gibi isimler alan mahalle, 2007’de Anafartalar Mahallesi’ne katılmış olup, günümüzdeyse Hacı Bayram Mahallesi sınırları içerisindedir. Yahudi Mahallesi’nde Yahudilerin varlığı 1900’lerin ortalarında giderek azalmaya başlamıştır. Günümüzde mahallede yaşayan Yahudi kalmamasına karşın sinagogun varlığı, özgün dokunun belli oranda korunabilmiş olması ve mahallenin toplumsal bellekteki güçlü konumu nedeniyle bölge günümüzde de Yahudi Mahallesi olarak bilinmekte ve anılmaktadır.</p>
<p>Yahudi Mahallesi’nin Ankara açısından önemini gösteren birçok yaşanmışlık mevcuttur. Mahallenin en güzel evlerinden biri olduğu söylenen Yasef Ruso’nun evinde Atatürk’ün bir geceliğine konaklamış olması ve Tunalı Hilmi, İhsan Sabri Çağlayangil, Ali Çetinkaya gibi milletvekillerinin bir dönem mahallede yaşamış olmaları bu yaşanmışlıklara örnek olarak sayılabilir [9]. Bunun yanı sıra Deniz Avcı Hosanlı ve Güliz Bilgin Altınöz’ün, Sevgi Aktüre’nin <em>1830’dan 1930’a Ankara’da Günlük Yaşam</em> isimli çalışmasından aktardıklarına göre, 1919 yılındaki mütareke hükümleri uyarınca Ankara’ya gözlemci olarak gelen İngiliz ve Fransız ordusu temsilcilerinin kentte daha uygun bir yer bulunamadığı için Yahudi Mahallesi’nde bir eve yerleştirilmiş olmaları, mahallenin önemini ortaya koyan bir başka detaydır [10]. İlter de mahallenin Türk Edebiyatındaki yerini vurgulamış ve Mehmet Kemal’in <em>Türkiye’nin Kalbi Ankara</em>, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun <em>Ankara</em> isimli kitaplarında mahalleden bahsedildiği bilgisini paylaşmıştır [11].</p>
<h2>Ankara Yahudi Mahallesi</h2>
<p>Cumhuriyet ile birlikte Ankara’da Yenişehir’in kurulduğu ve geliştiği dönemde Yahudi Mahallesi’ndeki toplumsal ve kentsel doku da yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Bu dönemde mahalledeki bazı odalar ve katlar bekârlara veya çocuklu ailelere kiraya verilmiş, yapıların kullanım şekilleri bu nedenlerle değişmiş, bazı özellikleri de (ahır, avlu vb.) kullanıcılar tarafından değişikliğe uğratılmıştır. Yenişehir’in kurulması ile birlikte Yahudi Mahallesi’nden bazı gruplar bu bölgelere taşınmış, mahallenin özgün yapı stokuna gösterilen özenin azalmasına sebebiyet verecek kullanıcı değişimlerinin bir anlamda önü açılmıştır [12].</p>
<p>Cumhuriyet döneminde Yahudi Mahallesi, Ankara’nın kentleşmesi sürecinde uygulanan birçok plan ve karardan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiştir. Çeşitli sorunlar ve uyuşmazlıklar nedeniyle uygulanmayan Lörcher Planı’ndan sonra <a href="https://netreklam.net/jansen-plani-uzerinden-bugunku-ankaraya-bakmak/" target="_blank" rel="noopener">Jansen Planı</a>’nın devreye girmesiyle Ankara kent merkezinde korunması gereken tarihî doku “Protokol Sahası” olarak adlandırılmış, ancak Yahudi Mahallesi bu alanın dışında bırakılmış, mahalle için bölgedeki tüm konutların yıkılarak yeniden inşa edilmesiyle oluşturulacak modern bir yerleşim alanı önerilmiştir. Ancak Lörcher Planı gibi Jansen Planı da bu bölgede uygulamaya geçirilmemiştir [13]. Hermann Jansen’in 1939’da Türkiye’den ayrılması sonrasında Ankara, hızlı, düzensiz ve çarpık bir biçimde büyümüştür. Hızlı nüfus artışı, konut yetersizliği, gecekondulaşma, spekülasyonlar gibi gelişmeler sonucunda plansız şekilde büyüdüğüne ikna olunan Ankara için 1955 yılında yeni bir plan yarışması açılması kararı alınmış, yarışmayı Nihat Yücel ve Raşit Uybadin ekibinin hazırladığı plan kazanmıştır. Söz konusu plandaki en önemli karar, kentteki gelişmenin yayılma yönünde değil, yükselme yönünde gerçekleşmesidir. Eski planda 2 kat olarak gösterilen yükseklikler, bu planda 4, 6, 8 kata kadar arttırılmıştır. Bu uygulamanın Yahudi Mahallesi’ne doğrudan etkisi olmadıysa da mahalleyi çevreleyen Anafartalar Caddesi, Denizciler Caddesi ve Talatpaşa Bulvarı boyunca kat yüksekliklerinin artış göstermesi mahallenin algılanabilirliğine zarar vermiş, dışarıdan görülmesini zorlaştırmıştır [14]. Mehmet Tunçer’e göre Ankara’da eski kent dokusunun “Protokol Sahası” adı altında uzun yıllar dondurulması, içinde devam eden yaşantının gerekli kıldığı onarımlara izin verilmemesi, bu bölgenin yıpranmasına ve tahrip olmasına sebep olmuştur. Kentin bu tarihî alanlarının yaşatılması ve korunması için politika saptanamaması, bu alanlardaki dokuyu ve yaşamı felce uğratmıştır. Varılan noktada kentin bütününde öncelikle korunması ve sorunlarının çözülmesi gereken bölge olan Eski Ankara, ihmal edilmesinden dolayı kentin en sağlıksız bölgesi hâline gelmiştir.</p>
<p>Yahudi Mahallesi (Görsel 1), kentsel sit alanı kapsamına 1980 yılında alınmıştır. Bu karar, mahallenin korunmasına yönelik olarak yorumlanabileceği gibi Tunçer’in “Protokol Sahası” özelinde bahsettiği yıpranmanın da söz konusu olması açısından “koruma”nın tersi yönde de bir etki yaratmıştır [15]. 1980 yılı içerisinde mahalleyi ciddi biçimde etkileyen bir gelişme de Kuzey-Güney Trafik Aksı Projesi’nin gerektirdiği üzere Hasırcılar Caddesi’nin (günümüzdeki A. Adnan Saygun Caddesi) açılması olmuştur. Sit alanı sınırlarında olan bu güzergâhta 8’i tescilli yapı olmak üzere 56 yapı yıkılmış, mahalle büyük kısmı doğuda kalmış olmak üzere ikiye bölünmüştür. Hasırcılar Caddesi’nin batısında kalan alan ise zaman içerisinde belediye ve tıp fakültesinin varlığı nedeniyle kimliğini yitirmiştir [16].</p>
<figure id="attachment_116656" aria-describedby="caption-attachment-116656" style="width: 989px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116656 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay.png" alt="" width="989" height="685" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay.png 989w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-300x208.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-768x532.png 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-800x554.png 800w" sizes="(max-width: 989px) 100vw, 989px" /><figcaption id="caption-attachment-116656" class="wp-caption-text">Görsel 1: Yahudi Mahallesi olarak tanımlanan alan. Kaynak: Google Earth</figcaption></figure>
<p>Yahudi Mahallesi, demografik açıdan 1900’lü yılların ilk yarısından itibaren istikrarlı bir biçimde, mahalleye ismini veren niteliğini kaybetmiştir. Yahudi nüfusun mahalleyi terk etmesinin birçok sebebi bulunmaktadır. Ankara’nın tarihî kent merkezinin güneyinde kurulan Yeni Ankara’da inşa edilmiş olan bir veya iki katlı ve bahçeli evler, bu imkânları cazip bulan bazı Yahudi Mahallesi sakinlerinden talep görmüştür [17]. II. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan ekonomik sorunlar, Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte yoğunlaşan ulusçu anlayış ile birleşince, 1942 yılında yürürlüğe koyulan Varlık Vergisi Kanunu yurt çapında gayrimüslimlerin ülkeyi terk edişinin önemli sebeplerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Bahar’ın aktardığına göre, dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın koruyucu tavrı nedeniyle, vergiyi veremeyen hiçbir Ankaralı Yahudi’nin evine el koyulmamış, Aşkale’ye kimse gönderilmemiş, İstanbul ve Bursa gibi şehirlerde yaşayan Yahudilerin başına gelen hadiseleri Ankaralı Yahudiler yaşamamışlardır [18]. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde İstanbul’un eski popülaritesini yavaş yavaş kazanmaya başlamasıyla birlikte Ankara’da tüccarlık yapan bazı Yahudiler İstanbul’a yerleşmiş, buna ek olarak 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte mahalleyi terk edip İsrail’e göçenler de olmuştur. 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da azınlıklara ve onların mal varlıklarına karşı organize edilen saldırılar ve yağmalar da mahallenin kan kaybetmesinde etkili olmuştur [19]. 1960’lı yıllarda Ankara’nın Kavaklıdere, İncesu ve Cebeci gibi mahallelerine taşınan pek çok Yahudi aile söz konusudur. 2000’li yıllara gelindiğinde ise mahallede hiç Yahudi kalmamış, Ankara genelinde de 10-15 kadar aile kalmıştır [20]. ODTÜ’nün mahallede yaptığı ve üzerinden uzun zaman geçen 1988 tarihli araştırmasında dahi mahallede kiracıların oranının %80’lerde oluşu, mahallenin çok uzun zamandır Yahudiler’in yerleşiminde olmadığı ve iç göçle gelen kesimlerin kullanımında olduğunu kanıtlayan bir veridir [21].</p>
<p>Bahar, Yahudi Mahallesi’nin, Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi duvarlarla çevrili, gece vakti kapıları kapanan “getto”larla benzerlik taşımadığını, tipik bir Osmanlı mahallesi görünümünde olduğunu, Osmanlı mahallesinden farklı olarak merkezde cami yerine sinagog bulunduğunu dile getirmiştir [22]. 2. görselde yer alan çizim ve 3. görseldeki eski tarihli fotoğraf, söz konusu tespiti doğrular niteliktedir.</p>
<figure id="attachment_116657" aria-describedby="caption-attachment-116657" style="width: 981px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116657 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1.png" alt="" width="981" height="281" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1.png 981w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-300x86.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-768x220.png 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-800x229.png 800w" sizes="(max-width: 981px) 100vw, 981px" /><figcaption id="caption-attachment-116657" class="wp-caption-text">Görsel 2: Yahudi Mahallesi&#8217;nin doğu yönünden görünümü. Kaynak: ODTÜ, s. 21.</figcaption></figure>
<figure id="attachment_116658" aria-describedby="caption-attachment-116658" style="width: 829px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116658 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla.png" alt="" width="829" height="462" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla.png 829w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-300x167.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-768x428.png 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-800x446.png 800w" sizes="(max-width: 829px) 100vw, 829px" /><figcaption id="caption-attachment-116658" class="wp-caption-text">Görsel 3: Yahudi Mahallesi&#8217;nin batı yönünden görünümü. Kaynak: VEKAM LoCloud Collection, libdigitalcollections.ku.edu.tr</figcaption></figure>
<p>Talatpaşa Bulvarı, Anafartalar Caddesi ve Denizciler Caddesi’ne cephesi olan binaların yüksek katlı oluşu, mahallenin yoğun bir insan geçişinin yaşandığı bu akslardan algılanışına set çekmiştir. Günümüzde bu üç güzergâhı kullanan birçok insan söz konusu yüksek apartmanların arkasında Ankara’nın tarihî dokusunu yansıtan bir mahallenin varlığından haberdar değildir. Buna ek olarak mahallenin eğimli bir arazide yer alması düzenli sokakların varlığını imkânsız kılmış, özellikle Anafartalar Caddesi tarafından mahalleye girişin merdivenler aracılığıyla yapılmasına neden olmuştur. Sözü edilen yüksek binaların varlığı nedeniyle mahalle, doğu yönünden bakıldığında çukurda kalmakta ve algılanamamaktadır. Topografyanın eğimli oluşu, mahalledeki araç trafiğini de en aza indirgemiştir. Mahalleye yalnızca batı yönünden araçla girilebilmekte olduğu için alandaki insan ve araç yoğunluğu minimum düzeyde kalmış, bu da mahallenin kendi hâlindeki yapısının mümkün olduğunca korunmasını ve aynı zamanda tenha, kimine göre ise tekinsiz bir muhit olmasını beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Sokak dokusu organik bir düzene sahiptir. Mahalle, batıdan doğuya doğru yükselen eğimi azaltan sokaklar vasıtasıyla çevresindeki aksları birbirine bağlar. Sokakların birçoğu birbirlerine “T” şeklinde bağlanır ve 2 metreden 5 metreye uzanan farklı genişliklere sahiplerdir. Bir sokak, başından sonuna dek aynı genişlikte devam etmez [23]. Mahallede bir sokakta çevre yönlere bakınca görüş açısını binaların kesmesi sık rastlanan bir durumdur ve alanın asimetrik yapısını ortaya koyan detaylardandır (Görsel 4).</p>
<figure id="attachment_116661" aria-describedby="caption-attachment-116661" style="width: 741px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116661 " src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-2.png" alt="" width="741" height="558" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-2.png 639w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-2-300x226.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-2-180x135.png 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-can-bulubay-2-400x300.png 400w" sizes="(max-width: 741px) 100vw, 741px" /><figcaption id="caption-attachment-116661" class="wp-caption-text">Görsel 4: Mahalledeki sokak yapısı. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Mahalleye kimliğini veren ve günümüze ulaşabilen yapılar içinde Ankara Sinagogu ilk sırada gelir. Sinagogun tek sokağa cephesi olan duvarı, yapılan saldırılar neticesinde zaman içinde önce demir parmaklıkların taşlarla örülmesi suretiyle yükseltilmiş, sonrasında bu da yeterli gelmeyerek duvarın üstüne dikenli teller (Görsel 5) çekilmiştir [24]. Günümüzde sinagog Birlik Sokak üzerinden algılanamamaktadır. Duvarın arkasında sinagog olduğuna dair tek iz, giriş kapısının üzerinde yer alan küçük ölçekli “Süleyman’ın Mührü” figürüdür (Görsel 6).</p>
<figure id="attachment_116662" aria-describedby="caption-attachment-116662" style="width: 721px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116662" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi.png" alt="" width="721" height="486" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi.png 506w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-300x202.png 300w" sizes="(max-width: 721px) 100vw, 721px" /><figcaption id="caption-attachment-116662" class="wp-caption-text">Görsel 5: Sinagog duvarları. Kaynak: İlter, s. 752.</figcaption></figure>
<figure id="attachment_116663" aria-describedby="caption-attachment-116663" style="width: 801px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116663 " src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara.png" alt="" width="801" height="445" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara.png 495w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-300x167.png 300w" sizes="(max-width: 801px) 100vw, 801px" /><figcaption id="caption-attachment-116663" class="wp-caption-text">Görsel 6: Sinagogun giriş kapısı üzerindeki Süleyman&#8217;ın Mührü. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Mahalleyle özdeşleşmiş, ancak günümüze ulaşamamış bir yapı ise sinagogun yanındaki Ravza-i Terakki isimli okuldur. Sinagogla aynı zamanda yapılmış olan okuldan geriye bir tek sinagog duvarının bitişiğindeki, Birlik Sokak’a bakan ahşap kapı kalmıştır (Görsel 7). Ravza-i Terakki, Ankara’nın kültürel gelişimi açısından özel bir yere sahip olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında maddi durumu iyi olan ailelerin çocuklarını yolladığı paralı bir okuldur [25]. Günümüzde, söz konusu ahşap kapının arkasında, sinagog duvarına bitişik ve kullanılmayan bir polis kulübesi bulunur (Görsel 8).</p>
<figure id="attachment_116664" aria-describedby="caption-attachment-116664" style="width: 283px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116664 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-1.png" alt="" width="283" height="435" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-1.png 283w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-1-195x300.png 195w" sizes="(max-width: 283px) 100vw, 283px" /><figcaption id="caption-attachment-116664" class="wp-caption-text">Görsel 7: Ravza-i Terakki&#8217;nin ahşap kapısı. Kaynak: İlter, s. 752.</figcaption></figure>
<figure id="attachment_116665" aria-describedby="caption-attachment-116665" style="width: 283px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116665" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-2.png" alt="" width="283" height="374" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-2.png 329w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-2-227x300.png 227w" sizes="(max-width: 283px) 100vw, 283px" /><figcaption id="caption-attachment-116665" class="wp-caption-text">Görsel 8: Ravza-i Terakki&#8217;nin ahşap kapısı ve polis kulübesi. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Mahalledeki bir diğer simge yapı ise Anafartalar Caddesi tarafında, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Ankara İl Müdürlüğü’nün ve Anafartalar Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin yanında bulunan ve 15. yüzyıla tarihlenen Şengül Hamamı’dır. Hamamın Yahudiler için önemi, hanımların dinin getirdiği bazı kurallara uygun olarak yapılan havuzlu bir oda olan “tevila” bölümüne sahip olmasıdır [26].</p>
<p>Yahudi Mahallesi’nin konut dokusu Ankara’nın en değerli sivil mimari yapılarından örnekler barındırmaktadır. Mahalledeki sivil mimari örnekleri, Pınar Şahin’in araştırmasına göre önce Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 12.04.1980 tarihli ve 2167 sayılı kararı, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu’nun 10.07.1986 tarihli ve 2458 sayılı kararı, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 01.05.1990 tarihli ve 1219 sayılı kararı ve son olarak da Ankara Yenileme Alanı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 17.05.2007 tarihli ve 25 sayılı kararınca tescil edilmiştir [27].</p>
<p>Mahalledeki en önemli konut yapıları Birlik Sokak’ta, sinagogun karşısında bulunan, Araf ve Albukrek ailelerine ait olan ve birbirleriyle benzerlikleri bulunan evlerdir (Görsel 9).</p>
<figure id="attachment_116666" aria-describedby="caption-attachment-116666" style="width: 742px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116666" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-3.png" alt="" width="742" height="590" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-3.png 533w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-3-300x239.png 300w" sizes="(max-width: 742px) 100vw, 742px" /><figcaption id="caption-attachment-116666" class="wp-caption-text">Görsel 9: Araf ve Albukrek evleri. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Yahudi Mahallesi’nin sahip olduğu mimari mirasın önemli bir kısmı hâlen görülebilir. Mahallenin sokak dokusuna uygun ve Ankara dokusuna özgü olarak inşa edilmiş sivil mimari örnekleri neredeyse her sokakta kendini göstermektedir (Görsel 10-11). Yahudi Mahallesi’nde hem Ankara ile özdeşleşmiş ahşap bindirmeli kirişler barındıran çıkmalı evler hem de taş veya kâgir yapılar bulunmaktadır.</p>
<figure id="attachment_116667" aria-describedby="caption-attachment-116667" style="width: 751px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116667" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1.png" alt="" width="751" height="563" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1.png 614w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1-300x225.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1-180x135.png 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1-400x300.png 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-1-600x450.png 600w" sizes="(max-width: 751px) 100vw, 751px" /><figcaption id="caption-attachment-116667" class="wp-caption-text">Görsel 10: Ahşap bindirme kirişleri olan sivil mimari örneği bir yapı. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<figure id="attachment_116668" aria-describedby="caption-attachment-116668" style="width: 671px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116668 " src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-4.png" alt="" width="671" height="503" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-4.png 552w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-4-300x225.png 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-4-180x135.png 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-4-400x300.png 400w" sizes="(max-width: 671px) 100vw, 671px" /><figcaption id="caption-attachment-116668" class="wp-caption-text">Görsel 11: Sivil mimari örneği bir yapı. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Yahudi Mahallesi’nde birçok yapının tescilli olması, kullanıcı girişimiyle koruma tedbirlerinin alınamamasını ve gerek yapıların tekil olarak gerekse de dokunun bütün olarak belli oranda bozulmasını, buna bağlı olarak da mahallenin köhneleşmesini beraberinde getirmiştir. Yaşanan süreçte birçok yapı zamana yenilmiş, yıkılarak ya da yanarak yok olmuştur. Mahallede, geçmişte evlerin olduğu birçok parselde günümüzde yıkıntılar, otoparklar veya tanımsız boşluklar mevcuttur (Görsel 12).</p>
<figure id="attachment_116669" aria-describedby="caption-attachment-116669" style="width: 697px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116669 " src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-5.png" alt="" width="697" height="361" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-5.png 670w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-5-300x155.png 300w" sizes="(max-width: 697px) 100vw, 697px" /><figcaption id="caption-attachment-116669" class="wp-caption-text">Görsel 12: Enkazı kaldırılmamış bir yıkıntı. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Mahalledeki neredeyse her boşlukta, çevredeki yoğun ticari faaliyet ve hastane yoğunluğu gibi sebepler nedeniyle otoparklar oluşturulmuş durumdadır. Geçmişte Ravza-i Terakki Okulu’nun bulunduğu alan dahi günümüzde otopark olarak kullanılmaktadır (Görsel 13).</p>
<figure id="attachment_116670" aria-describedby="caption-attachment-116670" style="width: 691px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116670" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-6.png" alt="" width="691" height="457" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-6.png 591w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/Resim1-6-300x198.png 300w" sizes="(max-width: 691px) 100vw, 691px" /><figcaption id="caption-attachment-116670" class="wp-caption-text">Görsel 13: Otopark olarak kullanılan Ravza-i Terakki Okulu alanının Anafartalar Caddesi&#8217;nden görünümü. Kaynak: Can Bulubay, 2019.</figcaption></figure>
<p>Mahallenin tarihî niteliğine ve dokusuna aykırı uygulamalar ve müdahaleler her sokakta görülebilir. Bunlardan birisi, sokakların yapısına ve evlerin görünüşüne uymayan asfaltlardır (Görsel 14).</p>
<figure id="attachment_116671" aria-describedby="caption-attachment-116671" style="width: 710px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116671 " src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-suricinin-sesleri.png" alt="" width="710" height="456" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-suricinin-sesleri.png 606w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/12/yahudi-mahallesi-ankara-lavarla-suricinin-sesleri-300x193.png 300w" sizes="(max-width: 710px) 100vw, 710px" /><figcaption id="caption-attachment-116671" class="wp-caption-text">Görsel 14: Asfalt uygulaması. Kaynak: Can Bulubay, 2019</figcaption></figure>
<h2>Yahudi Mahallesi’nde Kentsel Dönüşüm Gündemi</h2>
<p>Yahudi Mahallesi’nin, ticari faaliyetlerin yoğun olduğu semtlerin arasında, müzelerin, üniversitelerin, hastanelerin, kamu kurumlarının ve daha birçok çekim noktasının yakınında olması, kentsel dönüşüm kurgularının merkezine alınmasını sağlamıştır. 2019 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sosyal medya hesabında paylaşılan bir video ile birlikte Yahudi Mahallesi’ni de kapsayan büyük ölçekli bir kentsel dönüşüm projesi duyurulmuştur. Söz konusu açıklamada ilk etapta <a href="https://netreklam.net/sehre-meydan-birakmamak-ii-bolum-ulus-hukumet-hergelen/" target="_blank" rel="noopener">Hergele Meydanı</a> olarak bilinen alanda 116 binayı içeren, ikinci etapta ise Yahudi Mahallesi’nde 191’i tescilli olan 895 adet yapıyı içeren bir kentsel dönüşüm projesinin, tescilli yapıların yerinde korunması ve restorasyonlarının yapılması şeklinde uygulanacağı belirtilmiştir. Üçüncü etapta, Altındağ Belediyesi binasının başka bir yere taşınmasıyla boşalan alanda büyük bir meydan yapılması, dördüncü ve son etapta ise Kalealtı bölgesinde bir dönüşüm söz konusudur.</p>
<p>Türkiye’de neoliberal kentleşmenin güçlü bir şekilde hayata geçirilmesi ile birlikte kültürel miras da üzerinden rant elde edilecek bir saha hâline getirilmiş, buna bağlı olarak da koruma ve yenileme politikaları arasındaki çelişkiler ve gerilimler belirgin hâle gelmiştir. Tarihî kent merkezlerinde uygulanan yenileme projeleri, 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanundan alınan yetkiyle hayata geçirilmektedir. Kanunun güçlü ve hükmedici bir yapısı bulunmaktadır. Bu kanun ile yenileme alanlarındaki yapılar kamulaştırılabilmekte ve buralarda ikamet edenler yerlerinden edilebilmektedir. Bu da söz konusu dönüşüm projelerinde toplumsal hassasiyetleri ve insan haklarını önceleyen bir tutumun söz konusu olmadığını, projelerin esas amacının rant aktarım mekanizmalarını beslemek olduğunu göstermektedir. Kentin yoksullarının barınma alanları haline gelmiş tarihî kent merkezlerinde yapılan büyük ölçekli dönüşümler koruma amaçlı değil, yenileme amaçlı olmakta ve projeleri tasarlayanlara büyük bir özgürlük alanı sağlamaktadır.</p>
<p>2005 yılından bu yana, 5366 sayılı kanunun açtığı yolda tarihî kent merkezlerinde birçok yenileme projesi hayata geçirilmiştir. Projelerin bitimiyle birlikte ortaya çıkan yeni yapılar ve doku, kanunun yalnızca fiziksel durumu önceleyen, eski sakinlerin taşınmasını amaçlayan, ticari kaygıları ön planda tutan ve soylulaştırmanın yolunu açan bir anlayışla oluşturulduğu öngörülerini doğrulamıştır. İstanbul ve Ankara’nın tarihî semtlerinde uygulanan projelerde karşılaşılan sonuçlar, 5366 sayılı kanunun varlığının temel sebebinin koruma değil, rant ve kâr amaçlı yenileme olduğunu göstermektedir. Bu alanlarda yapılar tekil olarak ele alınmamış, geniş ölçekli bir anlayış benimsenmiş, sonucunda tarihî dokunun ortadan kalktığı, dekor görünümünde alanlar elde edilmiş, ortaya suni görüntüler çıkmıştır. Bu bölgeler demografik açıdan keskin dönüşümler yaşanmış, birçok insan evlerini ve mahallelerini terk etmek zorunda kalmış, birçok konuda haksızlığa uğramışlardır.</p>
<p>Yahudi Mahallesi günümüzde terk edilmiş tescilli yapılarda çıkan yangınlara ilişkin haberlerle gündeme gelmekte. Bir çöküntü alanı görünümündeki mahallede son okuduğumuz haberlerde Araf ve Albukrek evlerinin restore edilmekte olduğunu öğrendik. Önceki tecrübelerimiz ve gözlemlerimizden biliyoruz ki hâkim anlayış belli yapıları restore edip korumaktayken arka plandaki yapılarda genellikle yıkıp yeniden yapmayı tercih etmekte ve mahallenin dokusunu neredeyse tümüyle değiştirme yoluna gitmektedir. Mülkiyetler bu süreçte eski kullanıcılara çıkartılan zorluklarla değişmekte, yeni işlevler arasında vakıf ve dernek merkezleri, kafe ve restoranlar, oteller gibi kullanım şekilleri öne çıkmaktadır. Bunlar da tarihî mahalleleri bağlamından koparmakta ve insanın, kültürün, belleğin korunamadığını, korunmaya değer görülmediğini göstermektedir. Yahudi Mahallesi geçmişten günümüze çok kan kaybetmiş olsa da hırıltıları İstanbul’dan dahi duyuluyor. Eski mahallelerde dolaşırken insanlara soru soracağım vakit aradaki mesafeyi kısa yoldan azaltmak amacıyla kullandığım söze giriş hitaplarından olan “Hocam”ı Yahudi Mahallesi’nde yönelttiğimde beni kibarca tersleyen ve “Beyefendi” dedirttikten sonra meramımı dinlemeye başlayan 50’li yaşlarındaki bey gibi ilginç insanların mahalleyi terk etmesine sebep olabilecek bir dönüşümün asla gerçekleşmemesi dileğiyle…</p>
<hr />
<h2>Kaynakça</h2>
<p>[1] Avram Galanti, <em>Türkler ve Yahudiler</em>, s. 11, 1947, İstanbul: Tan Matbaası.[2] Beki L. Bahar, <em>Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri</em>, s. 29, 2003, İstanbul: Pan Yayıncılık.<br />
[3] Enver Arcak, &#8220;Ankara Yahudi Mahallesi&#8221;, s. 317-318, 2018, (Der.) Rifat Bali, <em>Mazide Kalmış Bir Yaşam Tarzı: Yahudi Mahalleleri</em> içinde (317-266). İstanbul: Libra Kitap.<br />
[4] Galanti, s.9.<br />
[5] Fügen İlter, &#8220;Ankara’nın Eski Kent Dokusunda Yahudi Mahallesi ve Sinagog&#8221;, s. 719, 1996, <em>Belleten</em>, Cilt:LX, Sayı:229.<br />
[6] Özer Ergenç, <em>XVI. Yüzyılda Ankara ve Kony</em>a, s. 57, 1995, Ankara: Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları.<br />
[7] Nurşen Gök, &#8220;19. Yüzyıl Ortalarında Ankara Yahudilerinin Sosyal-İktisadi Durumu&#8221;, s. 121-122, 2010, <em>Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi</em>, Sayı:26, 117-140.<br />
[8] Deniz Avcı Hosanlı ve A. Güliz Bilgin Altınöz, &#8220;Ankara İstiklal (Yahudi) Mahallesi: Tarihi, Dokusu ve Konutları&#8221;, s. 73, 2016, <em>Türkiye Bilimler Akademisi Kültür Envanteri Dergisi</em>, Sayı:14, 71-104.<br />
[9] Bahar, s. 86.<br />
[10] Avcı Hosanlı ve Bilgin Altınöz, s. 75-76.<br />
[11] İlter, s. 724-725.<br />
[12] Bahar, s. 100.<br />
[13] Avcı Hosanlı ve Bilgin Altınöz, s. 90-91.<br />
[14] ODTÜ, <em>İstiklal Mahallesi</em>, s. 26, 1988, Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi.<br />
[15] Mehmet Tunçer, <em>Dünden Bugüne Kültürel Miras ve Koruma</em>, 2017, s. 35, Ankara: Gazi Kitabevi.<br />
[16] ODTÜ, s. 27.<br />
[17] Bahar, s. 117.<br />
[18] Bahar, s. 167.<br />
[19] Bahar, s. 186-187.<br />
[20] Arcak, s. 325.<br />
[21] ODTÜ, s. 45.<br />
[22] Bahar, s. 84.<br />
[23] ODTÜ, s. 32.<br />
[24] Bahar, s. 127-128.<br />
[25] İlter, s. 726.<br />
[26] Bahar, s.158-160.<br />
[27] Pınar Şahin, &#8220;Tarihi Çevreleri Koruma Sürecinde Yaşanan Fiziksel ve Sosyo-Kültürel Değişim: Ankara-Ulus Tarihi Kent Merkezi İstiklal Mahallesi Örneği&#8221;, s. 62, 2008, Yüksek Lisans Tezi, Gazi  Üniversitesi.</p>
<p>Kapak Görseli: Can Bulubay</p>
<hr />
<p>Yahudi Mahallesi&#8217;nde bir gezinti için: <a href="https://netreklam.net/ankarada-kayip-tarih-yahudi-mahallesi/" target="_blank" rel="noopener">Ankara’da Kayıp Tarih: Yahudi Mahallesi</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;“Kulüp” Dizisiyle Yahudi Mirasını Hatırlamak: Ankara Yahudi Mahallesi&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/kulup-dizisiyle-yahudi-mirasini-hatirlamak-ankara-yahudi-mahallesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maruz Yürümek: Uygun Adım</title>
		<link>https://lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/</link>
					<comments>https://lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2021 07:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'da Askerlik]]></category>
		<category><![CDATA[Can Bulubay]]></category>
		<category><![CDATA[Yürümek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=115420</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ankara yürüyüşlerimin ilk aşamasını 12.12.2012 gibi akılda kalıcı ve üzerine birçok geyik muhabbetinin döndürüldüğü bir tarihte başlayan ve 17.05.2013’te -ne mutlu ki Gezi Parkı olaylarından hemen önce- sonlanan askerlik sürecim oluşturuyor. Askerlik öncesinde Ankara benim için vakıf olmadığım, bilinçsiz bir şekilde eleştirdiğim, 3-5 kez çok kısa sürelerle bulunduğum ve merakımı cezbetmeyen bir kentti. Şan ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Maruz Yürümek: Uygun Adım&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara yürüyüşlerimin ilk aşamasını 12.12.2012 gibi akılda kalıcı ve üzerine birçok geyik muhabbetinin döndürüldüğü bir tarihte başlayan ve 17.05.2013’te -ne mutlu ki Gezi Parkı olaylarından hemen önce- sonlanan askerlik sürecim oluşturuyor. Askerlik öncesinde Ankara benim için vakıf olmadığım, bilinçsiz bir şekilde eleştirdiğim, 3-5 kez çok kısa sürelerle bulunduğum ve merakımı cezbetmeyen bir kentti. Şan ve şerefle dolu olmayan 155 günde de bu değişmediği gibi olumsuz hislerim artış gösterdi. Askerliğimi yürüyüş odaklı bir yazı dizisinin parçası yapan ise tüm o süreçte en çok yaptığım şeyin yürümek olması. Dışarıdan bakıldığında yalnızca emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşmiş algısını doğurabilecekse de aslında bu yürüyüşler hayli çeşitli olup değişik sebeplerden kaynaklanıyordu. İz bırakan ve insanlara anlattığım anılarımın çoğu da bu yürüyüşler esnasında birikmişti.</p>
<p>Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı, “görüldüklerine” dair damga taşıyacak mektuplarımızın adres bölümünün tepesinde yer alıyordu. “Dünyanın en büyük ikinci tümeni” efsanesi daha nizamiye girişinde dillerdeydi. Yaşayacaklarımız az çok belliydi artık, yürüyecektik.</p>
<p>15-20 gün kadar süren acemi eğitiminin her anı yürüyerek geçti. Çünkü üst düzey komutanlar, devlet ileri gelenleri ve aileler gibi büyük bir kitlenin katılımıyla gerçekleşecek yemin töreninde yapacağımız geçit kusursuz olmalıydı. Yüz civarı askerin tek bir askermiş gibi senkronize bir performans ortaya koyması gerekiyordu. Kusursuz yürümenin tek yolu da sabah akşam yürümekti. Bu noktada, yürümenin birçok insan için büyük bir fiziksel güçlük olduğunu, yürümekten kaytarmak için uydurdukları sağlık sorunu yalanlarını görmek beni şaşırtıyordu. Acemilik, insana görev ve sorumluluk yüklenmeyen, emirleri bir robot gibi yerine getirdiğiniz takdirde başınız ağrımadan atlattığınız sorunsuz bir dönemdir genelde. Esas askerlik ise usta birliğinde başlar. İnsanların hayatın normal akışında bir kilometre dahi yürümemek için vasıtaya binmesine anlam veremeyen biri olarak bu kaçışlara da o günlerde anlam verememiştim. Yemin töreni günü gelip çattığında, tek sorumluluğumuzun yürümek olduğu günlerimizin sonuna geldiğimizi biliyorduk. Yürüyüşlerimizin çeşitleneceği dönem başlıyordu.</p>
<p>Aynı tümende başlayan ustalık dönemimde nihayet birliğin dışında çıkabiliyor, çarşı izinlerimizi kullanabiliyorduk. İlk çarşı iznimizde Ankara’nın çeşitli bölgelerinden binlerce asker otobüslerden aynı anda Kızılay sokaklarına salınmıştık ve her gün yan yana olduğum insanların dersine, kursuna, işine giden kadınlara yönelik seslice ifade ettikleri cümleleri duyunca utançla yürümeyi keşfetmiş, oradan uzaklaşmıştım. Acemilikte öğretilenin aksine bu kez başım öndeydi.</p>
<p>İnsanın bütün hafta yürüdükten sonra hayatın merkezinde de bulunsa pek yürüyesi gelmiyor açıkçası. O dönemde cazip -biraz da gerekli- olan, bir internet kafede 6-7 saat boyunca monitöre bakmak ve uzak kalınan Türkiye gündemine hâkim olmak idi. Yine de bir şekilde insan kendini yürürken buluyordu çeşitli işlerini halledebilmek için. Askerlik, kendi adıma kentin fiziksel dokusu ve çevre karşısında fazlasıyla hissizleştiğim, odağımın daha ziyade insanlara kaydığı bir dönemdi. Dolayısıyla o dönemde Kızılay çevresinde gördüklerime dair hatırladıklarım sınırlı. Sık gördüğüm ve İstanbul’dan çok da alışık olmadığım üst geçitler, Behzat Ç. kovalamaca sahnelerinden hatırladıklarım gibi ufak detaylar dışında her şey puslu. Çarşı izinleri içerisinde en çok aklımda kalmış olan yürüyüşüm, Cem Yılmaz’ın o dönemde vizyona girmiş olan ve görmeyi çok istediğim “CM101MMXI Fundamentals” performansını izlemek için insanların sinema önlerinde kuyruğa girdiğini ve benim ise vakitsizlikten bu şansa sahip olmayışım nedeniyle birliğe gitmek üzere otobüslere sinirle ve koşar adım yönelmemdi. Sivil hayata dahil olmamanın, istediğini istediğin anda yapamayacak olmanın acısını ilk kez o anda hissetmiştim güçlü bir şekilde. Sonraları, çarşı izinlerinin bu üzücü yanını azaltmak için Kızılay yerine, sosyalliği hiçbir şekilde hissettiremediği için insanı zinhar üzemeyecek olan Etimesgut ve Sincan’da vakit geçirme taktiğimiz işe yaramıştı; birliğe dönerken arkamızda bir hayat bırakmış gibi hissetmiyorduk.</p>
<p>Ankara soğuktu. Tir tir titreyen İstanbullular için böyleydi elbette bu. Onlara gülerek bakan Erzurumlu arkadaşımız için ılık esintilerden ibaretti Etimesgut tepeleri. Soğuk hava kendisini en çok gece nöbetlerinde hissettirirdi. Tutunacak dal ise belliydi: yürümek. Donmamak için tek çare 2 saat boyunca bir sağa bir sola yürümek idi. Sosyal medyada maalesef sık sık önümüze düşen, daracık alanlara hapsedilmiş hayvanların travmatik şekilde aynı döngüde koşup durması gibi ben de aynı hatta yürüyüp duruyordum.</p>
<p>Günün her saati, bir şekilde ve bir sebepten yürürken buluyorduk kendimizi. Asker boş durmasın diye uydurulan işler için yürünürdü. İçtima alanına gitmek için yürünürdü. Yemeğe gitmek için yürünürdü. Nizamiyeye gitmek için yürünürdü. Nöbete gitmek için yürünürdü. Kantine gitmek için yürünürdü. Yazıhanedeki bilgisayardan yollanan belgenin çıktısını almak için 50 metre uzaklıktaki yazıcıya günde yüz defa yürünürdü. Kimi yürümeye öyle bağlıydı ki uykusunda da devam ettirirdi bu eylemi.</p>
<p>Yürümek, bir kaçış ve unutma eylemiydi bazen. Bir bahane üretip yazıhaneler katının gergin ve hiyerarşik çiğliklerle dolu ortamından yarım saatliğine sıyrılarak keskin bir ayazda 3-4 kilometre yürümek müthiş bir terapi yöntemiydi örneğin. Askerleri nöbete götürecek kimse olmadığında devriye kolluğunu takıp bu göreve kendini atamak, böylece arazide selam verecek kimse olmadan, görev ve sorumluluktan uzak bir şekilde 15 dakika yürümek adeta bir dopingdi. En güzel yürüyüşler ise nizamiyeden gelen “Ziyaretçiniz var” bildirimi sonrası merakla yapılan yürüyüşlerdi. Merak duygusu öyle güçlü olurdu ki komutanların omuzlara yüklediği angarya iş yığınından kaçmak için adımları yavaşlatıp izin süresini uzatma isteğini dahi bastırırdı.</p>
<p>Yürümek, çeşitlilik arz ederdi. Kimi zaman, uzak bir garajda nöbet tutmakta olan arkadaşımıza sefertasında götüreceğimiz bir yemek için tepeler aşmamız gereken bir yürüyüşü yapmamız gerekirdi. Bir gün bu görev, uzun dönem arkadaşlarımızdan Hasan ile bana verilmişti. Hasan, devrelerinden yaşça büyüktü; benimle ise yaşıttı. Bölüğe yeni gelmişti ve henüz detaylı tanışmamıştık. Yola çıktığımızda bana ismimle hitap etmemiş, ismimin arkasına “Hoca” kelimesini eklemişti. Devrelerinin aksine “Abi” dese olmazdı, yaşıttık. İsmimle hitap etmeyi ise belli ki kendince göz önünde bulundurduğu hiyerarşi nedeniyle ayıp karşılayabileceğim düşüncesiyle tercih etmemişti. Yine de yürüyüşün başlangıcındaki mesafenin bitişte olabildiğince azalmış olduğu, verimli ve duygu geçişi olan, hitap detayı nedeniyle beni bir tutam kötü hissettiren, ancak güzel bir muhabbetle taçlanan, fazlasıyla akılda kalıcı bir yürüyüştü. Terhisten aylar sonra Facebook’ta gördüğüm bir paylaşımda Hasan’ın ekmek parası için yolda olduğu esnada bir trafik kazasında öldüğü haberini aldım. Tek yürümeyi seven insanların bir başkasıyla yürürken ortaya çıkan derin duygu paylaşımından ve anı birikiminden uzak kaldığı gerçeğini o günden sonra unutmamak üzere kafama kazıdım.</p>
<p>İlk ve en uzun soluklu Ankara maceram dozunu aşmış bir bıkkınlık ve yoğun bir İstanbul özlemiyle sona ermişti. Sonraki yıllarda hayat yolumda çizdiğim yeni rotalar, askerliğin sonrasında bile bir süre boyunca cahili olduğum Ankara’ya başka bir gözle bakmamı sağladı. Ankara’nın en güzel yanı, sonradan kazanılan farkındalıkla birlikte heyecanla keşfedilmesi ve insana hayatta daha öğreneceği çok şey olduğunu hissettirmesiydi. Sonrası, öğrendiklerimi ve artan farkındalığımı yürüyerek pekiştirmekti. Ve yürüdüm,</p>
<hr />
<p>Kapak görseli: Can Bulubay</p>
<p>Serinin flanör ve yürümek kavramlarının ele alındığı ilk yazısı: <a href="https://netreklam.net/maruz-yurumek/" target="_blank" rel="noopener">Maruz Yürümek</a>.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Maruz Yürümek: Uygun Adım&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/maruz-yurumek-uygun-adim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maruz Yürümek</title>
		<link>https://lavarla.com/maruz-yurumek/</link>
					<comments>https://lavarla.com/maruz-yurumek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Bulubay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2021 07:58:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114656</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>“Yürümek hem bir araç hem de bir amaç, hem yolculuk hem de varış noktasıdır” [1]. Yürümeyi merkeze alan kitaplar, yazılar ve söylemler son yıllarda giderek yoğunlaşmış durumda. Bunda flanör kelimesine duyulan sempatinin rolünün büyük olduğu kanaatindeyim. ‘Kelime’ ifadesini kullanmış ve ‘kavram’ demekten kaçınmış olmam, flanör kelimesinin işaret ettiği anlamlardan ziyade söylenişinin ve işitilmesinin insanlarda ilginç [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/maruz-yurumek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Maruz Yürümek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Yürümek hem bir araç hem de bir amaç, hem yolculuk hem de varış noktasıdır”</em> [1].</p>
<p>Yürümeyi merkeze alan kitaplar, yazılar ve söylemler son yıllarda giderek yoğunlaşmış durumda. Bunda <em>flanör</em> kelimesine duyulan sempatinin rolünün büyük olduğu kanaatindeyim. ‘Kelime’ ifadesini kullanmış ve ‘kavram’ demekten kaçınmış olmam, flanör kelimesinin işaret ettiği anlamlardan ziyade söylenişinin ve işitilmesinin insanlarda ilginç bir şekilde olumlu hisler yaratmasını düşünmemden ileri geliyor. Aynı anlamlar flanör yerine başka bir kelimeyle ifade edilseydi, bugün aynı olguyu işaret eden o kelimenin de tıpkı flanör ölçüsünde bir popülerlikle gündemimizde yer alacağına kendimi ikna edemiyorum.</p>
<p>Flanörlük kavramına ilişkin kuşkusuz birçok derin ve nitelikli metin mevcut. Ancak kavramı bağlamından koparan, başka bir açıdan bakacak olursak aslında o bağlamın da kendi içerisinde sorunlar barındırdığını düşündüren kullanımlar da çoğalarak dikkati celbetmekte. Yürümeyi seven, yürümeye ihtiyaç duyan, yürüyünce kendini tamamladığını düşünen ya da en sade ifadeyle yürüyen ve yürümeye devam edecek olan biri olarak ben, flanör kavramının sündürüldüğünü düşündüğüm bir yörüngeden yavaş yavaş uzaklaşarak kavramın yürüyüş olgusuna zarar verdiğini ve onu sınırlandıran bir dinamiğe kavuşturulduğunu düşündüğüm bir yörüngeye yaklaştım. Flanörlüğe ilişkin yazılanların ve kavrama yüklenen anlamların eksik, sakat ve yersiz olduğunu düşünmekten, flanörlüğün ne kadar mümkün olduğu, kavramın yoğunlaşan bir ısrarla kullanımının doğru olup olmadığı gibi soru işaretleriyle karışan bir zihne geçiş… Özetle, okumakta olduğunuz satırları yaratan, bir düşünce değişimi sürecinin yansımalarıdır.</p>
<p>Her ne kadar konuyu flanörlük ekseninden uzaklaştıracaksak dahi yine de kavramın kökeninden ilk kullanımlarına, değişen anlamlarından günümüz yorumlarına uzanacak şekilde, detaya fazla girmeden de olsa ışık tutmak elzem. İlk olarak 1585 yılında kullanılan ve İskandinav dillerine özgü bir ifade olan, “amaçsızca gezinen insan” anlamına gelen <em>flana</em> kelimesinden ödünç alındığı düşünülen bir kelime olan flanörün cinsiyete kavuşması, erkeğe özgü bir sıfat olarak kullanılması 19. yüzyılın başlarına tekabül etmektedir [2]. Flanörü ele alışlar ve yorumlamalar zaman içinde farklılıklar göstermiştir. Walter Benjamin’in, “rüzgârın esintisine bıraktığı kağıt parçasının izini süren” ve avareliği, sezgilerini iyi kullanışı ile bilinen flanörü; Edgar Allen Poe’nun, Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan kontrol ve denetim ortamında burjuva sınıfının içinden doğan bir başkaldırının sembolü olan ve dedektiflik öykülerinde kendini gösteren flanörü [3]; Baudelaire’in aylaklık ve avarelik temeline oturtarak kullandığı flanörü [4] gibi bugün de sıkça atıf yapılan ve yorumlanan flanör tipleri mevcuttur.</p>
<p>Kentlerin, özelde ise Paris’in 19. yüzyılın sonlarına doğru değişmeye başlaması, pasajların ve dar sokakların geniş bulvarlarla kesilmesiyle birlikte flanörün de bu değişime uyum sağlaması ve bir anlamda kılık değiştirmesi söz konusudur [5]. Bu değişimler günümüze dek bir şekilde sürmüş ve buna bağlı olarak konuyla ilgilenen kişilerin flanörlüğe atfettikleri işlev ve değerler de farklılıklar göstermiştir. Frédéric Gros’a göre flaneur, anonimliği ve saklanmayı aramaktadır. Bunu yaparken bedeni yavaş hareket etmekte iken gözleri ise fıldır fıldırdır ve zihni de aynı anda binlerce şeyle meşguldür [6]. Hüseyin Köse, çizilen flanör tiplemelerini özetlerken onun her şeyden önce bir “yürüyen düşünce” olarak görüldüğünü, zaman ve mekân içinde devinen ve devindikçe yenilenen bilincin “yol görgüsü” edinmiş bir deneyim repertuarı olduğunu ifade etmiştir [7].</p>
<p>Flanörlük ile alakalı başka bir yorum ise kavramın yalnızca erkeklere özgü olarak kabul edilmesine yöneliktir. Lauren Elkin, kendi araştırmalarında, geçmişte dişi flanör fikrinin çoğunlukla yok sayıldığını tespit ettiğini belirtmiş; <em>flanöz</em> kelimesini türetmenin söz konusu dahi olmadığı, 19. yüzyıldaki cinsiyetçi ayrımlar sebebiyle zaten dişi flanörlüğün imkânsız hâle getirildiği, tipik eril figürün dengi bir dişi flanör var olamayacağı, flanörlüğün sağladığı olanaklar ve faaliyetlerin ezici bir çoğunlukla kentsoylu erkeklere has ayrıcalıklar olduğu yönünde yorum ve eleştirilerle karşılaştığını söylemiştir [8]. Elkin, bu duruma itirazla, kadınların onlara göre olmayan sokaklarda yürüyerek güçlendikleri yerlerin şehir merkezleri olduğunu belirterek flanözlüğü itaatsizlikle birlikte ele almış ve erkeklerin hiç tepki görmeden yürüdüğü yerlerde yürümenin itaatsizlik olduğunu, bunu yapmak için de kapıdan dışarı çıkmanın yeterli olduğunu dile getirmiştir [9]. Bu yazı serisinde okuyacaklarınız da kentte yürürken erkek olmanın avantajlarının ister istemez kullanıldığı yaşanmışlıklar ve rotalar üzerinden gelişecektir kuşkusuz. Ancak, kadınların kentte yürürken ve daha birçok sosyalleşme alanına katılımlarında çektikleri sıkıntıların farkında olunarak ve ilgili yazına dair belli ölçüde okumalar yapılmış olarak yazılmış cümleler olacağının da olası değerlendirmelerde göz önünde bulundurulmasının sağlıklı olacağı düşünülmektedir.</p>
<p>Flanörlük kavramının sınırlandırıcı yapısından uzaklaşarak “yürümek” olgusuna odaklanan söylemler de yaygındır. Ancak yine de eylemin kendisine yüklenen anlam ve kutsiyette pek de bir azalma görülmemektedir. Öyle ki yürümenin ne anlam ifade ettiğine veya etmesi gerektiğine, neler hissettirdiğine, ne olduğuna yönelik kesin bir dille ifade edilmiş cümleler mevcuttur. Örneğin David Le Breton’a göre yürüyüş, dünyaya açılmadır ve yaşama dair mutlu duygularla insanı onarır; insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlar [10]. Yürüyen insanın bedeniyle kent arasında bir ilişki kuran yazar, bu ilişkiyi bedensel bir deneyim olarak görmekte ve duyuların sürekli olarak devrede olduğunu belirtmektedir [11]. Elkin ise kendisine “Neden yürüyorum?” diye sormuş ve cevabını en basit şekilde “Çünkü hoşuma gidiyor” diyerek vermiş, ayrıca yürümenin durağanlık imkânının varlığını hatırlattığına da dikkat çekmiştir [12]. Spinoza’dan alıntılanan ve çok sık şekilde karşılaştığımız “Yürümek düşünmektir” cümlesi ise aslında şahsen karşısında durduğum kutsiyet atfedici ve sınırlandırıcı tutumun en bilindik tezahürlerindendir.</p>
<p>Yürümenin zihin açıcı, rahatlatıcı, düşünmeyi kolaylaştırıcı bir etkisi var olabilmektedir. Ancak her zaman var mıdır? İnsan sadece bunlar için mi yürüyüşe çıkar? Veya insan yürüyüşe mi çıkar? İnsan kendini bir anda yürürken bulamaz mı? Yürümek illa planlı ve kararlı bir farkındalık ile gerçekleşen bir hadise midir? İşaret edilebilecek her alıntı ve yorumun karşıt bir soru sordurabildiği bir eylemdir yürüyüş benim için. Gros, yürümenin endişelerin ağırlığını hafiflettiğini, işleri bir süreliğine unutmayı sağladığını, erteleme özgürlüğü sunduğunu söyler [13]. Yürümenin düşünmeyi sağlayabildiği gibi düşünmemeyi de sağlayabildiği bir zıtlık durumu hemen kendini gösterebilmektedir kısıtlı sayıdaki yürüyüş yorumunda dahi.</p>
<p>Yürümeye dair bir sorgulamadan ibaret olan bu kısa yazının sonlarına doğru gelirken belirtmem gereken öncelikli durum, kısa alıntılarını derleyerek atıflar yaptığım yazarların bu cümlelerine bazen katılmamam, bazense katılmamdır. Veya bir yazarın bir sayfada ortaya koyduğu tespite katılmazken bir sonraki sayfada okuduğum cümleleri kalbime dokunabilmektedir. Her yürüyüşümün farklı hissettirdiği, yürümek kavramına ilişkin hislerimin farklılaşabildiği bir durumda bu bahsettiğim savrulmalar da bir noktadan sonra bana normal gelmeye başladı. İddialı cümleler kurma sırasını kullanacak olursam, yürümenin “maruz kalmak” olduğunu söyleyebilirim. İnsanın önce kendisine, sonra kendisinden fırsat kalırsa çevresindeki uyaranlara maruz kaldığı bir hareketlilik ve değişim hâli… Hiçbir yürüyüş bir öncekiyle aynı olamaz. Hayatın durmaksızın aktığı bir ortamda kişi durmaksızın değişirken, kent durmaksızın değişirken yürümeye ilişkin kurulan hangi cümlenin sürekli bir geçerlilik arz etmesi beklenebilir ki? İşte tam da bu noktada, biraz yukarıda kesin ifadeleri nedeniyle eleştirel yaklaşmış olduğum Le Breton’dan bu kez beğeniyle karşıladığım bir alıntıyı paylaşmak tüm bu çelişkili ve değişken durumu kanıtlaması bakımından manidardır: <em>“İzlenen yol yürüyüşçünün duygusal durumuna göre asla aynı mesafede ya da aynı manzarada olmaz. Yorgunluk derecesi, ivedilik, yürüyüşe elverişli olup olmamak, yürünen güzergâhı elverişli ya da elverişsiz hâle getirebilir. Nesnellik her zaman yaşanan anın atmosferinden süzülür, bedenin bu işi sahiplenmesi ya da sahiplenmemesiyle ilgilidir, asla katıksız bir fizyoloji değildir, bir psikoloji, daha doğrusu duygusal bir coğrafyadır”</em> [14]. Belki de değildir?</p>
<p>Kente bir insan rolü yükleyen Thierry Paquot, onun organlarla çalışan bir beden olduğunu; gücünü yitiren, dinlenen, sonra harekete geçen ve büyük sıçramalar gerçekleştiren canlı bir organizma olduğunu; terlediğini, hıçkırdığını, ağladığını, salyasının aktığını, kan kaybettiğini, öldüğünü belirtir [15]. Bundan hareketle de kentin her ayrı saatte, her ayrı günde, her ayrı mevsimde farklılıklar arz ettiğini; gardırobunda binlerce giysinin olduğunu ve çekiciliğini iyi kullanarak sürekli kılık değiştirdiğini söyler [16]. Bu nedenle iki hayat dolu varlık olan kent ve insanın her kesişim anının birbirinden farklı olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Bu yazının girişi teşkil edeceği serinin diğer yazılarında flanörlük kavramına bir kutsiyet atfetmeyen; flanörlüğün yürüyüşleri ilginç şeyler yakalama kaygısı ve arzusuyla güdümlü bir hâle getirdiğini, kişiyi avcılaştırdığını, kendi algısını manipüle ettiğini, kendi doğallığına darbe vurduğunu düşünen; tüm yürüyüşlerin flanörlük kapsamına sokulmasına gönlü razı gelmeyen; yürüyüşlerin flanör kelimesinden uzak kalınarak ele alındığında da onlara kutsiyet atfetme hatasına düşülebildiğini gören birinin satırlarını okuyacaksınız. Bu satırlar, Ankara’nın çekirdeği odakta olmak üzere yer yer yeni şehre de uzanan güzergâhlardan oluşacak. Her kent gibi Ankara da -yazının anlatmak istediği üzere- değişik şekillerde yürünebilir ve insanlara en zıt yorumları yaptırabilir. İstanbul’un çekirdeği olan Suriçi -Tarihî Yarımada- bölgesinde yürüyerek nefes almakta olan birinin Ankara turları ve bu turlardaki gözlemlerini İstanbul ile ilişkilendirmesi ise belki bir nebze daha ilgi çekici olabilir. Jale Erzen’e atıfla kente “angaje” [17] olarak 2019 yılında yaptığım uzun soluklu birkaç yürüyüşte biriktirdiklerimi, Ankara’nın değerini geç anlamış ve onu hâlâ öğrenmekte olan biri olarak aktaracağım.</p>
<p><em>“Kapılar dışında, güneşte ve rüzgârda daha çok yaşamak, şüphesiz ki belirli bir hoyratlık davranışı geliştirecektir -doğamızın bazı ince nitelikleri üzerinde daha kalın bir üst deri çıkaracaktır, tıpkı ellerde ve yüzde olduğu gibi, veya tıpkı elle yapılan ağır işlerin, ellerin dokunuşunun hassasiyetini çalması gibi. Öte yandan, evde kalmak ise yumuşamaya neden olabilir…”</em> [18].</p>
<hr />
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>[1] Rebecca Solnit, <em>Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi</em>, s. 23, (Çev.) Elvan Kıvılcım, 2016, Encore Yayınları.<br />
[2] Lauren Elkin, <em>Şehirde Yürüyen Kadınlar: Paris, New York, Tokyo, Viyana ve Londra</em>, s. 21, (Çev.) Doğacan Dilcun Doğan, 2018, Nebula Kitap.<br />
[3] Nilnur Tandaçgüneş, “Kent Kültüründe Modernizm ve Sonrası: “Gözlemleyen Özne” Olarak Flanörü Yeniden Okumak”, s. 98, <em>Flanör Düşünce</em>, (Der.) Hüseyin Köse, 2012, Ayrıntı Yayınları.<br />
[4] Ahmet Oktay, “Flanör’den Kartograf’a”, s. 122, <em>Defter</em>, Sayı: 20, 1993.<br />
[5] Tandaçgüneş, s. 104-105.<br />
[6] Frédéric Gros, <em>Yürümenin Felsefesi</em>, s. 154-155, (Çev.) Albina Ulutaşlı, 2017, Kolektif Kitap.<br />
[7] Hüseyin Köse, “Önsöz”, s. 9, <em>Flanör Düşünce</em>, (Der.) Hüseyin Köse, 2012, Ayrıntı Yayınları.<br />
[8] Elkin, s. 19.<br />
[9] Elkin, s. 33.<br />
[10] David Le Breton, <em>Yürümeye Övgü</em>, s. 11, (Çev.) İsmail Yerguz, 2019, Sel Yayıncılık.<br />
[11] Le Breton s. 99.<br />
[12] Elkin, s. 33.<br />
[13] Gros, s. 11.<br />
[14] Le Breton, s. 102.<br />
[15] Thierry Paquot, <em>Şehirsel Bedenler</em>, s. 5, (Çev.) Zeynep Bengü, 2011, Everest Yayınları.<br />
[16] Paquot, s. 1.<br />
[17] Jale Erzen, <em>Üç Habitus: Yeryüzü, Kent, Yapı</em>, s. 106, 2017, Yapı Kredi Yayınları.<br />
[18] Henry David Thoreau, <em>Sivil İtaatsizlik &#8211; Yürümek</em>, s. 48, (Çev.) Aykut Örkop, 2014, Zeplin Kitap.</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Ulduz Madatkhanova</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/maruz-yurumek-uygun-adim/" target="_blank" rel="noopener">Maruz Yürümek: Uygun Adım</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/maruz-yurumek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Maruz Yürümek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/maruz-yurumek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
