Geçenlerde vapurda, dışarıda oturmuş simit yiyor ve çay içiyordum. Yanıma turist bir arkadaş grubu oturdu. Kıtalararası yapılan bu yolculuk onları büyülemiş olmalı ki çılgınlar gibi fotoğraf çekmeye başladılar ve ben onların telefonlarına kaydettikleri yüzlerce özçekimde, arkada oturmuş çay içen şapkalı kız olarak ölümsüzleştim. Seyahatlerinin bitiminde eve dönünce, Türkiye anılarını anlatıp fotoğraflarını gösterirken bana dikkat etmeyeceklerdi. Belki fotoğrafa çok uzun süre bakan birinin köşeden gözüne takılacaktım. Ama kimse benim 25 yaşında ve tedirgin olduğumu bilmeyecekti. Bir daha hiç görmeyeceğim insanların, hep hatırlamak istedikleri bir anın hayatları boyunca saklayacakları bir fotoğrafında sonsuza dek onlarlaydım artık. Daha önce bu şekilde dahil olduğum milyonlarca fotoğrafı ve benim çektiğim fotoğraflarda habersizce benimle olan insanları düşündüm.

Seyahatlerimi düşündüm. Pisa Kulesi’ni muhteşem bir açıyla ittirdiğime eminken, Pisa Kulesi’ni muhteşem bir açıyla ittirdiğine emin olan bir başka turistin fotoğrafında aslında hiç de muhteşem olmayan bir açıyla ittirirken ölümsüzleşmiştim. Sagrada Famiglia’ya giriş sırası beklerken esnemiş, Eyfel’in önünde kalabalıktan bunalmış ve Roma’da kahve sırası beklerken dalıp gitmişimdir. Kendimi ölümsüzleştirmek istemediğim anlarda, başkaları tarafından ölümsüzleştirilmiştim defalarca.

“Roma’da kahve sırası beklerken dalıp gitmişimdir.”

Ankara’yı düşündüm. Acaba kaç kez Güvenpark Anıtı’nın önünde fotoğraf çekilen Ankara turistlerinin fotoğraflarına konuk olmuşumdur? Elimde ders kitapları ve kahve vardır, hızlıca yürüyüşümden anıtın önündeki güvercinler tedirgin olmuş ve havalanmışlardır… Kampüste çimlerde kaygısızca yatıp müzik dinlerken, doğum günü kutlayan arkadaş grubunun davetsiz misafiriyimdir. Bülten Sokak’ta bir kahvecide otururken, kahvecinin Instagram hesabında paylaştığı “Misafirlerimizle keyifli bir cuma akşamı…” fotoğrafında yine kim bilir neyden dert yanarken o anda sıkışıp kalmıştım.

Kendi fotoğraflarımı düşündüm. Vapurda çektiğim ve aylarca bilgisayarıma duvar kağıdı olan bir fotoğrafta, köşede telefona bakıp gülen iki kadını yıllardır tanıyor gibiyim. Hayatımın bir döneminde her gün onları görüyordum. Lugano’da tren beklerken fotoğrafladığım küçük kızlara çok imreniyorum çünkü tren beklerken çekilebilecek en güzel fotoğrafa sahipler, bundan haberleri olmasa da. Üniversite mezuniyet törenimde, ailecek çekildiğimiz fotoğrafın sağında bir yerlerde diplomasını alırken bizimle görüntülenen o bölüm arkadaşımın adını unutsam bile yüzünü hiç unutamayacağım.

“Lugano’da tren beklerken fotoğrafladığım küçük kızlara çok imreniyorum çünkü tren beklerken çekilebilecek en güzel fotoğrafa sahipler, bundan haberleri olmasa da.”

Öyle ya da böyle, hayatımızın hiç de farkında olmadığımız bir anında başkaları tarafından dondurulmuş zamana sıkıştırılıyoruz. Planlanmış pozlar olmadan, en doğal halimizle, tam olarak kendimizken. Ve belki bu fotoğraflardan hiç haberimiz bile olmuyor. O en doğal halimiz dünyanın öbür ucunda ya da şehrin diğer yakasında, ama bizden bağımsız varlığını sürdürmeye devam ediyor. Tüm bu fotoğraflardan ne kadar fazla olabileceğini düşününce meraklanmamak elde değil. Ya yıllar sonra bir gün ansızın öyle bir fotoğraf ile karşılaşırsak?

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here