Menu Kapat
Kapat

Yaratım, sansür ve direnişin hikayesi: ‘Aşağıdaki Pencere’

Ankara Film Festivali
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

29. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapacak oyunlardan biri de Temsili Sahne’nin yeni oyunu Aşağıdaki Pencere. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin her maddesi için kısa oyunlar yazma fikrinden doğan “Birileri” projesinin sevilen karakterlerinden Ferda karşımızda. Alis Çalışkan’ın kaleminden çıkan, İlyas Özçakır rejisiyle sahneye taşınan ve Gül Doğa Selvi’nin tek başına canlandırdığı oyun; bir yazarın kendi yarattığı karakterle, dolayısıyla kendiyle mücadelesini anlatıyor. Yaratım, sansür ve direniş temalarını iç içe geçiren bu çok katmanlı metin, hem kişisel hem de evrensel bir sorgulamanın kapısını aralıyor. Oyunun yazar, yönetmen ve oyuncusuyla bir araya geldik; Ferda’nın penceresinden içeri baktık.

Aşağıdaki Pencere, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin her maddesi için oyunlaştırma fikrinden yola çıkmıştı. Orada kısa oyun olarak yazılan Ferda karakteri bugün uzun haliyle seyirciyle buluşacak. Bu yolu konuşmak isterim. Nasıl karar verdiniz uzatıp oyunlaştırmaya?

İlyas Özçakır: Kısa halini hepimiz çok seviyorduk. Kısaları bitirme kararı aldığımızda Doğa’yla konuştuk ve Alis’ten uzatma isteyelim dedik. Ferda’nın uzun oyuna çok uygun olduğuna inanıyordum. Merak ediyordum devam etse nasıl olur diye, heyecanlanıyordum. Doğa zaten sanki bu karakter için yaratılmış gibi. Yanıp tutuşuyordu uzasın diye. Kısaları oynadığımız son akşam Alis’e konuyu açtık. O sırada çeşitli sebeplerle bu oyunu yazmaya oturamayacağını söyledi. Biz de beklemeye başladık. Ferda’nın Feza’yı beklemesi gibi. Biliyorduk geri geleceğini bir gün. Ve geldi! Her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım ben ve çok da ısrar etmem çoğu konuda. Hayatın gerçekleri bunu acı bir şekilde öğretti bana zamanla. Şimdi geri gelmesinin mutlaka bir sebebi vardır diye düşünüyorum.

Alis Çalışkan: İlyas bana “Birileri” projesinden bahsettiğinde bir sonraki yazacağım oyunun tek kişilik olmasını istemiyordum ama proje İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi maddeleri üzerinden bir kişinin hayatına odaklanarak buradan bir hikaye yaratma fikri üzerine kuruluydu ve bu fikre bayıldığım için projenin içinde bulunmak istedim. Tiyatro çok tuhaf bir şey. Bazen tüm unsurlar birbirine uyumlanıyor. Öyle olunca da izleyicide başka türlü bir tesir yaratıyor. Bu oyun da biraz öyle oldu. İlyas oyunu uzatma ve tek başına bir oyun haline getirme fikrini sunduğunda en başta söylediğim gibi hem o sırada yeniden tek kişilik bir oyun üzerine çalışmak hem de oyunu bağlamından koparmak istemedim. O yüzden araya biraz zaman girdi ama bu zaman diliminde Ferda’nın hikayesi zihnimin içinde sürekli dolanmaya devam etti. Sonra kendi yolculuğumda Pınar Güntürkün ile beraber Temsili Sahneyi kurduk ve hayat kendi kendine o üretim zeminini oluşturdu.

Bir yandan da “Birileri” serisi yolculuğuna devam ediyor. İlyas, bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini hayal ederken kafanda ne vardı? Bugün gelinen noktada ne kadarı gerçekleşti.

İÖ: “Birileri” projesinin amacı, bildirgede yer alan ama çok da anlaşılamayan, anlaşılsa da pratikte çok karşılık bulamayan insan haklarını, hikayeleştirmenin empati kurdurtma gücüyle yeniden gündeme getirmek ve sorgulamak. Bu amacına ulaştığını görebiliyorum ve de mutlu oluyorum. Ama ulaştığı sayı çok kısıtlı sadece. Bundan dolayı da biraz mutsuzum. Bazen projeyi bu şekilde açıklamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşünüyorum. Seyirci bu oyunların didaktik, sıkıcı bir oyun olduğunu düşünebiliyor çünkü.

Aşağıdaki Pencere ne anlatıyor? Bize biraz oyundan bahseder misiniz?

AÇ: Kendi karakterini sansürlemeye çalışan bir yazar olan Ferda’yla bu sansüre direnen karakteri Feza arasında yaşananları izliyoruz. Bir yazarın sayıklamaları, buhranı, yaratıcı süreci ve bu yaratıcı süreci belirleyen unsurlar görünür oluyor.

Gül Doğa Selvi: Aşağıdaki Pencere bir yazar kadının kendi yarattığı karakterle mücadelesini anlatıyor. Ferda, çocukluğundan beri yazar olmak isteyen bir kadın, bir gün bir oyun yazıyor ve Feza adında özgür, korkusuz, başına buyruk bir karakter yaratıyor. Fakat yazdığı bu karakter, toplumun, sistemin, hatta kendi iç sansürünün sınırlarından taşıyor ve Ferda karakteri Feza’yı oyunun sahnelenebilmesi ve kabul görmesi için değiştirmeye başlıyor fakat bu noktada işler karışıyor; Feza’yı değiştirmeye çalıştıkça aslında kendinden de azalmaya başlıyor. Oyunumuz, bir kadının hem kendi yaratıcılığı hem de sistemin dayattığı kalıplarla çatışmasını, İlyas’ın dahiyane rejisiyle çok katmanlı bir anlatıya dönüştürüyor. Bence Aşağıdaki Pencere, yaratımın ve varoluşun bedelini anlatan bir hikaye; hem çok kişisel, hem de çok evrensel.

Doğa, kısa halini saymazsak senin ilk tek kişilik oyunun. Nasıl bir deneyim oldu? Sahnede yalnız olmak nasıl bir duygu?

GDS: Evet, sahnede ilk defa yalnızım, biraz ürkütücü ve gergin bir deneyim açıkçası sahnede oyun alanında yalnız olma fikri. Bazen insanı tedirgin edebiliyor. Şu ana kadar hep kalabalık oyuncu kadrosu olan oyunlarda yer aldım, bir “ensemble”ın parçası olmayı birlikte oyun kurmayı çok seviyorum ama tek başıma olmayı da çok sevdim, büyük bir özgürlük alanı da açtı bana. Sahnede karakterimle baş başa kalmak bana güç veriyor gibi hissediyorum.

Fotoğraf: Levent Oğuz

Alis Çalışkan: ‘Toplumsal cinsiyet meselesine dair birçok şeyi çözmüşüz gibi görünse de aslında içselleştirdiğimiz ve sorgulamamız gereken çok fazla düşünceyle yaşıyoruz.’

Oyun, festivalin “Bu İşte Bir Kadın Var” temasıyla sahneleniyor. Bir kadın yazar ve bir kadın oyuncu olarak bu temanın içinde yer alıyorsunuz. Nasıl hissediyorsunuz?

AÇ: Hala bu ayrımı yapıyor olmak can sıkıcı ama ne yazık ki günümüzde birçok alan erkeklere içkin sayılıyor. Bizim evde bir şey bozulursa annem tamir eder. Elektrikten çok iyi anlıyor. Çok iyi bir elektrik ustası olabilirdi. Üretim ekibimizin de birçoğu kadın. Işık teknik uygulayıcımız Zeynep mesela. Işıkta kurulum olduğundan yani “ağır iş” barındırdığından bu işi genelde erkekler yapıyor ama bu, kadınların yapamadığı anlamına gelmiyor. Sektörde, en azından benim gördüğüm kadarıyla ışık teknik uygulayıcı çok az kadın var. Çünkü genelde bu tarz ağır işleri erkekler yaptığında “güven” veriyor. Toplumsal cinsiyet meselesine dair birçok şeyi çözmüşüz gibi görünse de aslında içselleştirdiğimiz ve sorgulamamız gereken çok fazla düşünceyle yaşıyoruz. Eğer “Bu İşte Bir Kadın Var” gibi temalar birileri için bunları görünür kılıyorsa böyle temaların içinde yer almak beni her zaman mutlu eder.

GDS: Alis’e katılıyorum, hala böyle bir ayrım yapıyor olmak biraz üzücü. Erkeklere erkek yazar, erkek oyuncu deme gereksinimi hissetmiyoruz mesela ama mutluyum tabii bu temayla festivalde sahneye çıkacak olmaktan. Kadınlar olarak hepimiz bir şekilde “uygun” bulunmaya, “yumuşatılmaya” ya da “daha kabul edilebilir” olmaya zorlanıyoruz. Sanatta da bu çok görünür: Güçlü, açık sözlü, “kalıpların dışında” bir kadın karakter yaratıyorsan, mutlaka bir yerden müdahale geliyor. Alis gibi inanılmaz bir yazar kadının metnini sahneye taşımak da benim için çok kıymetli. Kadınlar olarak çoğu zaman kendi hikayemizi anlatabilmek için erkeklerden daha fazla mücadele etmeye mecbur kalıyoruz. Bu oyunda o mücadeleye, o dirence bir selam var.

Herkes Kocama Benziyor da kısa bir hikayeden yola çıkmıştı. Bugün aynı senaryo bu oyunda geçerli. Sen bir yazar olarak metni uzatırken zorlanıyor musun? Ya da şöyle sorayım, metni uzattığın yolculukta seni en çok neler zorluyor?

AÇ: Herkes Kocama Benziyor proje tasarımını Anıl Can Beydilli ve Pınar Yıldırım’ın yaptığı “İkinci Hayat’ın” içindeki üç kısa oyundan biriydi ve pandemi zamanında Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun terasında sahnelendi. Seyirciden olumlu tepkiler alınca oyunu uzatıp tek başına sahnelenen bir oyun haline getirdik. Aslında bir metni uzatırken çok zorlandığımı söyleyemem. Bunun nedeni, metnin kısa halinin zaten çekirdeği barındırması. Metni uzatırken bu çekirdeğin çevresinde dolaşıyor ve boşlukları doldururken aynı zamanda yeni boşluklar açmaya çalışıyorum. Öte yandan Herkes Kocama Benziyor’un uzatılma sürecinde Hakan Emre Ünal’ın fikirleri, Pınar’ın sahnedeki doğaçlamaları metni etkiledi. Bunlar yaratıcı etkiler ve tiyatro metni yaşayan bir metin olduğu için bu şekilde çalışmak seyirciyle metin arasındaki bağı güçlendiriyor. Tabii dezavantajları da yok değil. Örneğin, Herkes Kocama Benziyor’un kısa halinde hikayenin akışı iç içeydi, uzun halinde ise parçalı bir yapı öne çıkıyor. Fakat Pınar o kadar iyi bir anlatıcı ki doğallığıyla parçaları birleştiriyor. Zaten iyi bir anlatıcı olmak biraz da bunu yapabilmek… Aşağıdaki Pencere de parçalı bir yapıda. Fakat bu parçalı yapı biçimsel bir zorunluluk. Çünkü burada hikaye içinde hikaye var. Bu yüzden biraz zor bir metin. Burada da İlyas’ın ve Doğa’nın dokunuşlarını çok yakında göreceksiniz zaten.

Oyunda sansür, yaratım ve direniş temaları iç içe geçiyor. Siz bu hikayede hangi soruyu sormak istediniz?

İÖ: Sansürle baş etmek mi daha zor, otosansürle baş etmek mi?

AÇ: Bu tarz soruları yanıtlamak benim için çok zor oluyor. Soru sormak deyince izleyici ve okuyucu devreye giriyor. Çünkü soruyu onlara soruyoruz. Fakat yazarken genelde onları unutmaya çalışırım. Metnin selameti için bunun olması gerektiğine inanıyorum. Fakat yazarken kendime ve metne sorular sordum tabii. Bakalım izleyicimiz kendine nasıl sorular soracak, bu sorular aynı mı, yoksa benim sorduklarımdan tamamen farklı mı olacak? Soruya soruyla karşılık vermiş oldum ama bunları ben de çok merak ediyorum.

GDS: “Kendi sesini korumak, bazen her şeyi kaybetmek anlamına mı gelir?” Ferda’nın yaşadığı sansür sadece dış dünyadan değil; kendi içinden de geliyor. Kimi zaman toplumsal baskılarla, kimi zaman ekonomik kaygılarla, kimi zaman da kabul edilme arzusuyla kendimizi sansürlüyoruz. Bu oyunda ben izleyiciye “yaratıcı bir insan, bir kadın, bir sanatçı kendi içindeki o özgür sesi ne kadar koruyabilir?” sorusunu da sormak isterdim. Belki de hepimiz o sesi susturduğumuzda, kendimizi yavaş yavaş kaybediyoruz.

Gül Doğa Selvi: ‘Bağımsız tiyatro yapmak bugün Türkiye’de neredeyse politik bir eylem.’

Bir oyunun festivalle prömiyer yapması kıymetli. Özellikle son dönemde bilet fiyatları, salon kiraları derken ciddi maliyetlerden bahsediliyor. Siz aynı zamanda bağımsız bir ekipsiniz. Biraz yaşadığınız zorlukları da konuşalım isterim. Oyun sahnelerken sizi neler zorluyor?

İÖ: Hayal gücünüzün kısıtlandığını düşünüyorsunuz çoğu zaman. Çünkü kurduğunuz her hayal maliyetlerle ve sahne imkanlarıyla sınırlanıyor. Bazen buradan yeni bir yaratıcılık da doğuyor tabii. Her gün yeni bir çözüm üretmek zorunda kalıyorsunuz. Bu da gerçekten çok geliştirici bir şey. Ya da fakir avuntusu da diyebilirsiniz.

AÇ: Bu konuyla ilgili söylemek istediğim o kadar çok şey var ki hangi birinden başlayacağımı bilemediğim için özet bir yanıt vermek zorunda kalacağım: Bağımsız tiyatrolar ve ekiplerin desteğe ihtiyacı var ama tiyatronun devletten destek aldığı zaman dönüştüğü ya da dönüşebileceği şey beni korkutuyor. O yüzden bahsettiğim destek aslında varlığımızı sürdürebilmemiz için üzerimize koyduğu vergi ve KDV oranları gibi yükleri kaldırması… Bence geri kalanını tiyatro halleder. Çünkü çağlar boyunca halletti ve halletmeye de devam edecek.

GDS: Gerçekten çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bağımsız tiyatro yapmak bugün Türkiye’de neredeyse politik bir eylem. Çünkü şu an ülkede var olabilmek bile başlı başına bir mücadele. Sahne kiraları, teknik masraflar, telifler, dekor, kostüm derken her şey çok pahalı ama sadece ekonomik zorluklardan da değil, kültürel politikaların yokluğu, sanatın değersizleştirilmesi, sistemin sanatı riskli bir alan olarak görmesi işimizi yapmamızı ve üretmemizi zorlaştırıyor. Bence seyirciye ulaşmak bir lüks değil, bir hak olmalı.

Seyirci bu oyunda ne bulacak? Aşağıdaki Pencere oyununa neden gelsinler?

İÖ: Zekice kurgulanmış, cesur bir metin, her tarafından yetenek akan genç bir kadın oyuncu ve içerikten beslenen biçimsel arayışlar bulacak. Tek kişilik oyunlardan sıkıldık diyen seyircinin özellikle gelmesini isterim.

AÇ: Geldiğimiz son süreçte gündeliğimizin içine sürekli olarak sızan bir baskı var. Devam edebilmek için sürekli olarak yeni formüller bulmamız gerekiyor. Ferda’yı yazdığım zamanlar onun yazarlık buhranları benim de buhranımdı ve İlyas bu buhrana oyun oynama fikri üzerinden bir reji getirdi. Onun fikriyle o karanlık bir anda renklendi ve Ferda devam edebilmek için bir sebep buldu: Oyun oynamak. Tiyatroya ve edebiyata umutsuz bir aşık gibi hala inanıyorsam bu bizi yan yana getirdiği içindir. Sadece bunun için gelmeleri yeter.

GDS: Bu oyun yaratmaya, üretmeye çalışan herkesin kendinden izler bulabileceği bir hikaye anlatıyor. Kendini bir noktada sansürlenmiş hisseden, bir hayalini ertelemek zorunda kalan, kendi sesini arayan herkes bu oyunla bir bağ kurabilir gibi hissediyorum yani umarım kurabilirler. Bu oyunda karanlığın içinde hala yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam eden bir ses var. O ses aşağıdaki pencereden bize bakıyor ve bizi çağırıyor.


30-31 Ekim’de Paribu Art’ta sahnelenecek oyunun biletleri için tıklayın.

Kapak fotoğrafı: Ayçin Çalışkan

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.