Müziğe, müzik yapmaya ve etkilerini deneyimlemeye aşık insanların oluşturduğu Ankaralı bir grup; Zakkum! Bizleri stüdyolarında, 5 Kasım Pazar günü IF sahnesinde verecekleri konserden önce ağırladılar ve oldukça samimi bir sohbet gerçekleştirdik. İçlerinde hayli dengeli, uyumlu, entelektüel ve neşeli olduklarını öğrendiğimiz Zakkum üyelerini tanıtalım ve grubun geçmişten bugüne hatıralarını sizlere de aktaralım istedik!

90’ların sonunda Gölge Bar’da Placebo/Radiohead gibi grupların şarkılarına cover yaparak oldukça beğeni toplamış ve sizi dinleyen kemik ekip tarafından sahiplenilmiş bir gruptunuz. O zamanlardan bu zamanlara tarzınızdaki değişimi izledik, beğenenler, beğenmeyenler adapte olanlar ya da eski zamanlarınızda kalanlar oldu. Merak ediyoruz,  grubun evrimi nasıl gerçekleşti? Sadece büyüdünüz mü yoksa değişen zamana adapte mi oldunuz ? Sizce hala placebo etkisi yaratıyor musunuz dinleyicinin üstünde?

Yusuf: Bir cover grubu olmakla, kendi bestelerini yapan, sözlerini yazan bir grup olmak arasında çok fark var, artık coverlanan bir grubuz. Raindog ismiyle başladık kariyerimize fakat kendi şarkılarımızı yapmaya başladıktan sonra Zakkum oldu ismimiz. Onu bir dönemin başlangıcı olarak kabul ediyoruz, kendimizdeki müzikal değişimi insanların huzuruna çıkarmaya karar verdik 2007 senesindeki ilk albümümüzle. Biz; Radiohead, Placebo, Queen, David Bowie çalarken de kendi bestelerini yavaş yavaş yapmaya başlayan bir gruptuk.

“Kendi şarkılarınızı kendi dilinizde üretip; insanlardan karşılık almanın nasıl özel bir his olduğunu anlıyorsunuz.”

Hatta çıkış albümünüzde bu ”cover” sürecinin bir etkisini gördük diyebiliriz…

Yusuf: Aynen, bunun etkilerini ilk albümde  -hipokondriyak gibi şarkılarda- görebilirsiniz. Sonrasında, biraz biz de büyüyoruz; yirmili yaşlarda haftanın 4-5 günü cover çalan bir grupken şu an kırklı yaşlarında kendi şarkılarını yapan adamlarız ve kemik kadroda hiçbir değişiklik olmadı. Büyümek sizi değiştiriyor ama bir yandan ülkede müzikal anlamında barışıklık yaşamaya başlıyorsunuz ve kendi şarkılarınızı kendi dilinizde üretip; insanlardan karşılık almanın nasıl özel bir his olduğunu anlıyorsunuz. İlk albümümüzde daha rock esintili-yüksek bir çıkış yapmışken, kırılmayı yaşatan bize ”Anason” oldu, kitlenin istediğini vermenin de bizde yarattığı etkiyle evrildik. Geçmişte Placebo’yu bizden dinleyince karşılığını bulan bir kitle vardı fakat şimdi biz kendi şarkılarımızla aynı bakışları aynı heyecanı görüp; bambaşka bir karşılık alıyoruz.

İlk zamanlardan bahsetmişken merak ettiğimiz başka bir konu var;  Zehr-i Zakkum şarkınız o zamanki rock dinleyicileriyle beraber bambaşka bir kitleye de hitap etti ve hala unutulamadı. Zamanın nadir animasyon kliplerinden biriydi ve hayli dikkat çekici unsurları barındırıyordu. Teoman düeti, klibin orijinalliği, sound ve sözlerdeki iz bırakan etkileri düşününce hayli başarılı bir çıkıştı diyebiliriz. Sizin için Zehr-i Zakkum ve peşinden gelen başarıların ilhamı neydi? Ayrıca  klibin sonunda anısına olduğunu dile getirdiğiniz Mehmet Sarı’nın sizdeki yeri nedir? 

Yusuf: Ben cevaplamak istiyorum aslında bu soruyu (gülüşmeler)… Şöyle ki ilk plak şirketimizle bazı konularda anlaşamadık. Zehr-i Zakkum’un animasyon klibi olmasındaki asıl sebep yapımcımızdı. O şarkının kliplenmesi gerektiğine çok inanmıyorduk. Yeni bir gruptuk ve arkasına Teoman’ı alıp hemen klip çekti gibi bir etki uyanmasını istemedik.

Cem: Aklımızda Ahtapotlar vardı aslında…

Yusuf: Daha sonra çektik onu ama Zehr-i Zakkum’un mimarı biz değiliz; bence bizim yapımcımız. Yapımcımızın adı Burhan Sarı; babasının adıdır aslında Mehmet Sarı. Bizim de o anlamda çok ciddi bir bağlantımız yok tabi ama rahmetli babasını da buradan saygıyla anıyoruz. Animasyon o zamana göre güzel sayılsa da tam olarak bizim istemediğimiz bir şeydi ve daha sonra bazı müdahalelerde bulunduk. Mesela klipteki motorlar scooterdı aslında. Biz, ”Bizi scootera bindirmeyin, rockçı çocuklarız biraz daha sert duruşu olsun, farklı bir motor olsun.” dedik.

”Kasvetli, mutsuz, bütün gün ‘Ben ne yangınlar gördüm’ diye dolaşan adamlar değiliz biz.  Bu kadar  acıta acıta yaşamıyoruz hayatı …”

Bazı sahnelerinizde birbirinize Frodo diye hitap ettiğinizi duyduk. Sizler böyle fantastik bir dünyada mısınız yoksa şarkılarınızdaki gibi gerçek dünyanın içinde ayakları yere sağlam basan ve bu dünyanın getirdiklerini aktaran adamlar mısınız? Dile getirdiklerinizle kafanızın içindekiler çok farklı gibi…

Cem: Eskiden Yusuf’u benzetirlerdi Frodo’ya (gülüşmeler). Fakat birbirimize hiç öyle seslenmedik.

Yusuf: Bence renkli adamlarız. Müziği çok fazla ciddiye aldığımızı düşünüyorum. Kasvetli, mutsuz, bütün gün ”Ben ne yangınlar gördüm” diye dolaşan adamlar değiliz. Bu kadar acıta acıta yaşamıyoruz hayatı. Sadece müziğimizi böyle besliyoruz ve ben şarkı söylerken sesimin acıklı çıkmasını seviyorum, insanlardan da böyle dönütler var. İçirebiliyorum insanlara en azından şarkılarda!

Cem: Schopenhauer de yedi yirmidört hüzünlü değildir bence.

Emre: Ya da Mozart da hep mutlu değildir değil mi? (gülüşmeler)

Yusuf: Lana Del Rey hep bohem ve mutsuzdur gibi düşünmek istiyorsun ama imajdır bu. Zakkum hep rakı  masasında, bütün gün efkarlanıyor diye düşünüyor insanlar ve böyle düşünmek iyi hissettiriyor. Bunu çok bozmamak lazım diye düşünüyorum. Biz çok kapalı bir grubuz. Çok röportaj vermeyiz, televizyon programlarına çok katılmayız. Bu tarz şeyleri anlatınca bazı şeylerin büyüsü kaçıyor gibi hissediyoruz. Müziğimizi yapıp, belirli konularda mahremiyetimizi gizlemeyi seviyoruz.

Bizlerle röportaj yaptığınız için teşekkür ederiz. Bizde de şöyle bir hissiyat uyanıyor, şarkılarınızda ağladığımız zamanlar varken sizlerle karşılaştığımızda, ”Aaa bu kadar güler yüzlü adamlar bu şarkıları nasıl yaptı?” diye düşünüyoruz. 

Yusuf: Sizler nasıl sürekli Zakkum şarkıları dinleyip, Zakkum hüznüyle yaşayamazsanız ben de Zakkum acısıyla gezmiyorum bütün gün. Çok eğlenceli şarkılar da dinliyorum, meyhaneye gidip Müzeyyen Senar da dinliyorum.

Lavarla’da bizler kentli olmaya ve kent kültürüne dair içerikler üretiyoruz. Sizler yıllardır  kent kültününün içinde ayakta durabilen nadir gruplardansınız. Sizinle beraber birçok grup parlayıp söndü, siz bu durumla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Yusuf: Ben bu durumu kentlerle bağdaştırmıyorum. Devamlılık, tutarlılık ve çok çalışmakla alakası var. Sevgi var işin içinde, biz konser vermeyi seviyoruz, kopmuyoruz. Kendini unutturmamak için biraz endişeye ve egoya sahip olmalısın. Sahnede olma hissiyatını unutmamak lazım. İnsanların sana bakan gözlerine ihtiyaç duyuyorsun…

Emre: Biz ilk albümü kaydettiğimiz zaman bütün kayıt çalışmalarımızı İstanbul’da yaptık. Baktık, şehrin sizi bir yorma ve tüketme durumu var, hayatınız yollarda geçiyor, onu çok sevmedik. Ankara’da evimizde hissediyoruz. Stüdyomuza yürüyerek gelip, sizlerle buluşup, kahvecimize on dakikada gidip, kent içinde kendi aile ortamımızı kuruyoruz.

IF’te düzenli olarak konser veriyorsunuz, hatta Ankara için neredeyse IF’le bağdaşmış bir grupsunuz, sizi dinlemek istediğimiz zaman nereye ve ne zaman geleceğimizi çok iyi biliyoruz. Sizin için IF’in önemi nedir? Oraya gelen kitlenin enerjisi sizi yükseltiyor mu ?

Cem: Sayısını düşürdük aslında yedi yıldır düzenli olarak her ay çalıyorduk, artık iki ayda bir çıkıyoruz. IF’le çalışmaya ”13” albümü zamanı başladık ve oraya evimiz ibaresini kullandık. Hatta diğer mekanlardan, ”Bize de evimiz der misiniz?” gibi bir soru alıyor, ”Hayır, diyemeyiz.” diyorduk. IF sanırım hem personeli, hem yönetimiyle birçok mekana da örnek olarak gösterdiğimiz bir yer. Orada kendimizi kendi evimizde, bahçemizde oynuyor gibi hissediyoruz.

Cem: Ankara kitlesini de biz ayrı bir yere koyuyoruz tabi ki. Ankara’da doğmuş, büyümüş ve olgunlaşmış bir grubuz. Mesela Ankara’da daha detay parçaları repertuvarımıza eklerken, başka yerlerde klip şarkılarıyla bir repertuvar oluşturabiliyoruz.

Son yıllarda zor zamanlardan geçiyoruz ve sanıyoruz insanların bu zamanlara karşı tepkisel hareketleri – özellikle Ankara için belki bu stres atmaya yöneliktir- alternatif etkinliklere yönelerek sosyalleşmek hatta kendini sokağa vurmak oluyor. Sizin Ankara’da tabiri caizse kendinizi attığınız bir yer/mekan var mı ?

Emre:  Sevdiğimiz arkadaşlarımızın konserlerini IF’te yakalamaya çalışıyoruz.

Yusuf: Seymenler Parkı’na gidiyorum. Cem’le çok yakın oturuyoruz, birbirimize gidip geliyoruz. Her yerde coffee shoplar var artık, birçoğu arkadaşımız oldu onlara gidiyorum…

Yaptığınız işlerin ortak bir alt metni, dünyaya vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Yoksa bu, tam tersi bir tüme varım örneği olarak kendinizi dünyaya ifade etme biçiminiz mi?

Cem: Biz hem kendimizi böyle ifade ediyoruz hem de insanlarla bu şekilde dert ortağı oluyoruz. Seyirci diyor ki ”Bana iyi geliyorsun, yine iyi gelmeye devam et, yine iyi gel.” Ondan sonra sen ona yine iyi gelmek zorundasın.

Yusuf: Kendi yazdığımız atmışa yakın şarkı var, her şarkıyla kitlenle biraz daha yakınlaşıyorsun. O atmış şarkının etrafında, örnek veriyorum, bin kişi oluşuyor ve insanlarla daha fazla bir etkileşime geçiyorsun. Bu duygu alışverişine girdikten sonra o insanların senden sürekli bir beklentisi olmaya başlıyor. Onlarla organik bir bağ kurmak zorundasın.

”Taşından çok hatıraları var Ankara’nın, insanları güzel.”

Ankaralı bir grupsunuz, burada yaşıyorsunuz… Zaten anlattınız ama kısa cümlelerle bir daha duymak isteriz, Ankara’nın önemi nedir sizin için?

Yusuf: Ankara, hiç uzatmadan, samimiyet ve dostluktur benim için. 18 senedir burada yaşıyorum ben, Ankara Üniversitesi’nden mezunum. Bir şekilde bağlıyım buraya. Buradan gidince şehri özlüyorum.

Cem: Çok yormadan bir büyük şehir hayatı yaşatmasının yanında Ankara’yı çekici yapan şey, geçmişinin güzel hatıraları ve insanlar.

Emre: Taşından çok hatıraları var Ankara’nın, insanları güzel.

Tüm sorularımıza samimiyetle cevap verdikleri için Zakkum grubuna ve bizlere oldukça yardımcı olan Aslı Sezer’e Lavarla Ailesi olarak teşekkür ederiz.

Röportaj: Işıl Selen ÇİÇEK ve Güneş K.

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here