Ankara’ya ilk geldiğim sene, bir şehirde yeni olmanın hoyrat yabancılığını, yalnızlığını başımdan atabilmek için iyice kitaplara gömülmüş, her zamankinden daha çok onlara sığınmak zorunda hissetmiştim kendimi. Sevemem sanıyordum, alışamam, peşin bir yargım vardı. Hazırlıkta ders aralarında Şairin Romanı’nı okurken fark ettim, romanımızın baş kahramanının yıllar sonra geri döndüğü ülkesinin adı Anakara’ydı, bense ısrarla Ankara diye okumuştum sayfalar boyu. Denizlerden geçip gelen Bendag, her adımında geçmiş anılarının izlerini yoklarken, ben sonra sonra cesaret edebildiğim ürkek adımlarla yeni anılar biriktirmeye başladım. Yıllar geçti, Ankara benim anakaram oldu, bir gün gitsem de muhakkak geri dönmek isteyeceğim tek şehir. Her sokak, bir mana, bir hatıra, bir izlenim, bir düş/üş sakladı, saklıyor. Bu yazı, benim Anakara’ya yüklediğim anlamlar dizisidir.

“Göz, şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekiller görür.”

Calvino, Kentler ve Göstergeler 1

Etrafı denizler yerine, düzlüklerle örülü bir kenttir burası, kıyısızlığın kıyısındadır. Güneş ışıkları, gri çarşaflarla örtülen gündüzleri şöyle bir yalayıp geçmektedir. Sabahın alacalısı da en az akşamlar kadar soğuk, onun kadar karanlıktır. Gün yeni başlarken, insanlar saklandıkları kutulardan birer ikişer yollara dökülür, her çift göz görülmeyen başka bir şey görür sokaklarda. Her adımla yaklaşılan yerler vardır, her adımla uzaklaşılan yerler. Gittiği kadar durmaktadır ademoğluhavvakızı, duyduğu kadar sağırdır. Şeyler ve kişiler, taşımaya zorlandıkları anlamlara göre yeniden şekil alıp, bozulmaktadır sürekli. Kentlilerin bakış açısını bulutlandıran sis, zihinlerinin derinliklerinde saklı olanı uyandırmakta, sokakların kuşkulu gerçekliğine sayısız benliğin sayısız düşünü yansıtmaktadır. Onca kalabalığın arasında herkes kendi sokağını yürümektedir, herkes kendi bilincinin yolculuğundadır.

I. Sokak

Yan yana dizilme ve ezilme bahtiyarlığına eren kaldırım taşlarında, dükkanları ve binaları adlandıran yakışıksız tabelalarda, betonarmenin tekdüzeliğini aşmakla görevli ağaç ve çiçek dallarında, hep bir şeyler sorulan ama nadiren alışveriş yapılan köşedeki büfede, dakikaların hesap edildiği otobüs durağında ve sokağın belli belirsiz diğer tüm detaylarında, aranılan ve aradıkça kaybolunan anılar vardır.

Sokağın uyku mahmuru halini bölüşen insanlar, geçmişte kalması gereken rüyaları adımlar, yaşanmamış aşkların ve artık yaşanmayan dostlukların solgun izlerine rastlar. Duraksar. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Herkes, unutmak istediklerinin yerine bir gündelik telaş koymuş, en önce kendini unutmuştur.

II. Sokak

Sokağın sonundaki evin giriş katında, yalnız başına yaşayan biri vardır. Tiyatro sahnelerinde canlandırdığı onlarca karakteri bir yenisi uğruna terk edip durmuş, en sonunda yaldızlı ve kalabalık hayatından eser kalmayan o ihtiyar kadında karar kılmıştır. Aslında karar ona ait değildir, her zamanki gibi verilen role rıza göstermiş, sesini çıkartmamış, giydirilen surete bu defa biraz daha kolay bir şekilde hemencecik bürünüvermiştir.

Sokağın sonundaki evde yalnız başına yaşayan ihtiyar kadını bütün kent tanımaktadır, ama adını kimse bilmemektedir. Hem isimlerin ne önemi vardır? İçten içe herkes farkındadır kendilerini de benzer bir sonun beklediğini, telefonların ve posta kutularının yalnızca bankalar tarafından meşgul edildiği, sadece resmi makamlarca var oldukları kabul edilen insanlar oldukları günlerin geleceğini. Bu yüzden bu talihsiz öngörüyü kanıksamakla beraber, şimdilik anımsamamayı tercih etmektedirler.

III. Sokak

Bu sokak, kimseye değmeden, kimse onlara değmeden yaşamak isteyenlerin sokağıdır. Birbirlerinden habersiz kalmanın, komşuyla bakkalla alışveriş etmemenin, yakın münasebete girmemenin en faydalısı olduğunda herkes sözsüz bir anlaşmaya varmıştır. Bugüne değin anlaşma maddelerini ihlal eden çıkmamıştır. Ne yaşanırsa yaşansın, sayısı değişen odalara ek salonlardan dışarı taşmamış, duyan kulağını, gören gözünü kapatmıştır. Buraya dair anlatılacak çok şey varsa da, sırları ayan etme işini dedikodu meraklısı ağızlara bırakmak gerekmektir.

IV. Sokak

Bir önceki sokağın aksine, burada yaşayanların çoğu her şey ile, herkes ile alakadar olmanın derdinde, bir ses duysa pencereye, görmemesi gereken bir olay görse telefona koşmaktadır. En önemsiz hadiseler bile kulaktan kulağa yayıla yayıla mühimleşmekte, figüranlar kolaylıkla başrole kadar yükselebilmektedir. Sokağın ortasına bir film seti kurulmuş gibidir. Belki de bir cinayet vuku bulmuştur, bütün meraklı gözler katili aramakta ama katili arayan herkes, katil olma şüphesini bizatihi üzerinde taşımaktadır. İftiralar dilden dile dolaşmaktadır. Yine de sorsan, birbirlerinin arkasından konuşanların hepsi, hakkında konuştukları kişinin iyiliğinden başkasını düşünmemektedir.

V. Sokak

Dostoyevski’nin karakterlerinin hepsi birden aynı mahallenin aynı sokağında yaşamaktadır. Herkes altı üstü bir göz odacıkta pansiyoner gibi günlerini devam ettirmekte, yoksulluğun ve yalnızlığın kıyılarında dolaşmaktadır. Biraz para buldu mu, önünü arkasını düşünmeden harcayan, ay sonunu anca denk getiren bu gençlerin her biri aşık, aşık olduğu kadar da karamsardır. Evlerin balkonlarında birbiri ardına söndürülen sigaraların, devrilen şişelerin ardından belli belirsiz isimler anılmakta, kimi zaman da haykırılmaktadır. Hepsi de bir gün zengin olmanın hayalini kurmaktadır, bir şekilde köşeyi dönmenin yolunu bulmanın, sonra gidip sevdiğine kavuşmanın. Çünkü vuslat ancak parayla mümkündür, onların gözünde.

Mutsuz ailelerinin mutsuz çocukları olur, onlar fark etmese de bu yazgıyı alınlarında mühür gibi taşımaktadırlar.

VI. Sokak

Burada her şey bir intizam içerisindedir. Bütün insanlar aynı anda yataktan kalkmak, aynı anda sofraya oturmak zorundadır. Birbirinin aynı uzun apartmanlarda yaşayan ailelerin hepsi birbirine benzer. Her bireyin eksiksiz bir şekilde yerine getirmesi gereken roller vardır. Adam kravatını düzgün bağlamalı, kadın ütüyü iyi yapmalıdır. Çocuklar, başkalarının çocukları kadar başarılı olmalıdır.

Evi geçindiren erkeğin, işten dönünce esip gürlemek, sonra ayaklarını bir güzel uzatıp emir vermek hakkı saklıdır. Kadının söz hakkı çocuklarının geleceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Çocukların hiçbir şeye itiraz hakkı yoktur.

VII. Sokak

Bu sokaktan müzik sesleri yükselmektedir. Kalabalıktır, şarkılar söylenir, ayak uçlarında ritme eşlik edilir. Kalabalıktır kalabalık olmasına ama, kalabalıktaki herkes ayrı ayrı yalnızdır. Şarkının ve bardakta durduğu gibi durmayanın, herkeste hatırlattığı başka başkadır. Bir yerden sonra yüzler ve sözler bulanıklaşır, kendinden kaçan yine kendine yakalanır. Bu sokakta gün akşam başlar, gecenin sonunda biter. Ne zaman bittiği de pek mühim değildir zaten.

VIII. Sokak

Her şey tabak çanağın, askıların veya rafların etrafında dönüp durmaktadır. Sanki dünya yalnız satın almak, yemek içmek ve giymek üzerine kurulmuştur. Sokağın iki ucunda, insanların nasıl yaşaması, neyi bilmesi gerektiğini ilan eden bildiriler dağıtılmaktadır. Herkes yine kendi alemindedir, yetişmesi gereken şeyler vardır. Önce işe gidilmelidir sözgelimi, sonra buraya gelip dostlarıyla vakit geçirmelidir. Sorgulamadan yaşaması, sürekli bir yerlere koşturması lazımdır.

Kentin bütün yolları buraya çıkar, kentteki herkesin ayak izi vardır bu sokakta. Eski anılar yitip gitmekte, yenileri çoğalıp durmaktadır. Sesler seslere karışır, yüzler yüzlere. Bazen, gidenlerin yerlerinde bıraktıkları boşluklar, başkalarınca doldurulabilir gibi gelir bu yüzden.

IX. Sokak

Bu sokağın sakinleri roman okur, başkalarını düşünür hep. Bir türlü içine sığamadıkları yaşamlarının, bir gün dışına çıkmanın hayalini kurarlar. Sıradanlıktan, takvim yapraklarının birbirine benzeyen çarşambalar perşembeler ardınca eksilmesinden bıkmış, usanmışlardır. Bazı şiirlerde hiç aşinası olmadıkları bir hisse yakalanırlar, kalplerindeki bütün sokaklar ansızın kaybolur, sonra yeniden var olur. Adını bilmeseler de bu duygu, ıhlamur, tarçın kokar.

X. Sokak

Opera binasından çıkan insanların çoğu şık ve alımlıdır. Onlar gibi giyinmeyenlere karşı da, burunları biraz havadadır. Büyük bir iş yapmanın gururuyla sokağı adımlayanların yanında, seyrettiği hikayenin büyüsüne kapılıp, ayaklarını değdirdikleri taşların mı yoksa sahnenin mi gerçek olduğunu ayırt edemeyen insanlar vardır. Sokağın kendisi üzerinden geçip giden herkese karşı ilgisizdir. Yıllardır buradadır ve burada olmaktan, yine yıllardır sıkılıyordur.

XI. Sokak

Burada çocuklar hâlâ top oynayabilmektedir, erkeklerin arasına kızlar karışmakta, gol atıp kalecilerin minik gururlarını yerle bir etmektedir. Topu istedikleri yöne yolladıklarını sanan çocukların aksine, o başına buyruktur. İstediğinde arabaların aynalarına, aşağı katlardaki dairelerin camlarına, bazen de kale direği olarak konulmuş taşa çarpar. Evlatlarını pencere kenarlarında gözleyen, işten dönerken yoklayan anne babalarının gözlerinde canlanan ise bambaşka ve oldukça uzak bir sokaktır. O sokakta gençlik iksiri bulunmuşçasına yaşları küçülen yetişkinler, eski güzel günlerine geri dönmeyi başarmış, dünyanın derdini şak diye omuzlarından atmışlardır.

Yaşlanmaktan şikayet eden herkesin, çocukluğunda çarçabuk büyümek istediği düşünüldüğünde; bu sokağın iç içe geçmiş, gürültülü halini beğenmeyenlerin de bir gün böyle bir mahallenin özlemiyle yanıp kavrulacakları hakikattir.

XII. Sokak

Bu sokağın evleri birbirine benzer, insanları da birbirine. Herkesin dilinde aynı sözcükler terennüm eder durur, gözlerinde diğerlerini yadırgayan bakışlar oynaşmaktadır. Kutsamadan ve lanetlemeden yaşayamaz bu sokağın sakinleri, ruhlarında çok önceleri oyulmuş bir oyuk vardır. Yaşamak nedir bilmezler, yaşayabilenden nefret ederler. Sevmek uzak bir kavramdır, sevilmek mucizevi.

İyilik ve kötülük, yalnız onların hükmü altındadır. Doğruyu sadece onlar bilmekte, başkasını işitmemektedirler. Akılları zahirdedir, düşünmeyi kendilerine yük bilip alkışlamayı seçmişlerdir. Sorulara ve soru soranlara düşmandırlar, çünkü bir cevapları yoktur.

XIII. Sokak

On ikinci sokağın tam karşısına kurulmuştur. Ne kadar o sokağın aksi bir yaşam iddiasında olsalar da, aynı cümleler onlar için geçerlidir: İyilik ve kötülük, yalnız onların hükmü altındadır. Doğruyu sadece onlar bilmekte, başkasını işitmemektedirler. Haklı oldukları yerler varsa da, muhatabını anlamak zahmetine giremediklerinden, aynı dili bulamaz, anlatamaz, anlaşılamazlar bir türlü. Kendilerindan olmayandan nefret etme ve onu küçümseme gibi bir hastalığa tutulmuşlardır, ki bu rahatsızlığa, kişiden kişiye göre değişen farklı derecelerde rastlanır. Ancak hastalığı inkar ve tedaviye cevap vermeme noktasında, hepsi aynı çizgidedir.

XIV. Sokak

Her iki yanı yüksek ağaçlar ve iki katlı apartmanlarla örülüdür. Akşamüzeri güneş batmaya yakın ya da doğarken sabahleyin, kimsecikler yoksa eğer dallardaki kuşlardan başka, burada yürüyen insan huzurun neye benzediğini bilmekte, adımlarken zamanın genişlediğinin farkındadır. Böylesi bir yalnızlık ve sessizlik sadece, kol kola girdiler mi tam olan sevdalılarca paylaşılır.


Kapak fotoğrafı için Gizem Kılıç’a teşekkür ediyorum.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here