<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ankara&#039;da Sonbahar arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/etiket/ankarada-sonbahar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/etiket/ankarada-sonbahar/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 Oct 2024 20:05:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Ankara&#039;da Sonbahar arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/etiket/ankarada-sonbahar/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eylül Ayının Edimsel Olduğu Şehir ya da Ankara&#8217;ya Dönmek</title>
		<link>https://lavarla.com/eylul-ayinin-edimsel-oldugu-sehir-ya-da-ankaraya-donmek/</link>
					<comments>https://lavarla.com/eylul-ayinin-edimsel-oldugu-sehir-ya-da-ankaraya-donmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgür Ceren Can]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Sep 2019 06:10:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörün Seçtikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'da Sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[AŞTİ]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyevi Zevkler Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eylül Ayı]]></category>
		<category><![CDATA[Eylülde Ankara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=37319</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Döndünüz mü? Gökhun’a hep Bosch’un Dünyevi Zevkler Bahçesi resminin cehennem parçasını anımsatan AŞTİ’den girdiniz mi şehre? Gün doğmuş. İnce bacaklarıyla kaldırımlarda yükselen tezgahlardaki simitlerin susamları ışıldıyor. Bir seğmenin telaşsızlığıyla kurşuni asfaltın üzerinde kıpırdanıyor taksiler ve büyük cam cephelerde kırılıyor gün ışığı hüzmeleri. Döndünüz, çünkü burası Ankara. Eylül ayının şiirsel değil edimsel olduğu şehir. Döner dönmez [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/eylul-ayinin-edimsel-oldugu-sehir-ya-da-ankaraya-donmek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eylül Ayının Edimsel Olduğu Şehir ya da Ankara&#8217;ya Dönmek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Döndünüz mü? Gökhun’a hep Bosch’un <em>Dünyevi Zevkler Bahçesi</em> resminin cehennem parçasını anımsatan AŞTİ’den girdiniz mi şehre? Gün doğmuş. İnce bacaklarıyla kaldırımlarda yükselen tezgahlardaki simitlerin susamları ışıldıyor. Bir seğmenin telaşsızlığıyla kurşuni asfaltın üzerinde kıpırdanıyor taksiler ve büyük cam cephelerde kırılıyor gün ışığı hüzmeleri. Döndünüz, çünkü burası Ankara. Eylül ayının şiirsel değil edimsel olduğu şehir.</p>
<p style="text-align: justify;">Döner dönmez şehrin çağrısız davetkarlığı karşıladı sizi ve buyur ederken tereddüt etmedi. Fildişi sof dokumadan uzun bir hırka gibi sarmaladı, bronzlaşmış teninizin üstünden bir kat. Ben henüz beş yaşımdayken Olgunlaşma Enstitüsü kreşinin yüksek duvarlı yemekhanesinde, çelik kupalarda kaymak tutan pastörize süt gibi koktu bir an. Ulus’taki Çiçek Lokantası’nda camekanlı tatlı dolabının içindeki kabak tatlısının üzerine ufalanan ceviz gibi yapıştı yine üstünüze Ankaralılık. Bir zahmet bir kişi uzattı, Seyranbağları dolmuşunda. Kuğulu Park’tan Güvenpark’a kadar yokuş aşağı sızan su gibi aktı damarlarınızda ağır ağır, üzerinde hoyrat ayakkabı izleri dolaştı.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sevgilim,</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sen susun. Bazen yemyeşil yosunların çanağında durulmuş turkuaz bir gölsün, dibine çöküp kıpırtısız soluduğum. Bazen köpükleri çıplak ayaklarıma vuran masmavi bir denizsin girmeye can atarken ürperdiğim. Bazen bir şelalesin bedenimi hırpalayan. Bazen kristal bir kadehten kana kana içip doymadığımsın.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kızılay’da yürürken, kaldırım taşları ayağınızın altında oynaştıkça tedirginlik sardı bedeninizi, sabah serininden önce bir kat. Cansız mankenlerin, ölü sokak hayvanlarının, kapalı pasaj kepenklerinin yanından geçtiniz. Gidilecek yerleriniz vardı, göreceğiniz kimseler. Söylenecek sözleriniz vardı. Dinleyeceğiniz dertler, niyetler… Çekeceğiniz eziyetler vardı. Gireceğiniz sınavlar ve alınacak çıktılar. “Spiral yapalım mı abla?” diye sordu ozalitçide çalışan adam. Helezon, sarmal, yılankavi…  Siz “Başladığı yere geri döner mi insan?” diye soramazdınız. “Yapalım,” dediniz cevaben ama o ciltleme makinesinin başına geçip işini tek başına yaptı.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sevgilim,</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sen rayihasın. Bazen yayla sütünden kızıl toprak çanaklar içinde pişirilmiş, üzerine tarçın ve biraz da kavrulmuş fındık serpilmiş kıvamlı bir sütlaçsın. Bazen yeni soyulup dilimlenmiş, çekirdek çeperinde yaşam mucizesi açığa çıkmış altuni bir armut. Bazen dallarından yağmur süzülen bir ıhlamur ağacı. Bazen ferahlığı göz bebeklerimizin arkasında hissedilen bir avuç taze nane. Bazen, bazen, bazen&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bitti. Bedelini ödediniz. Dükkânın kapısından çıkıp, sokağın grisine karıştınız koyu renk giysilerinizle. LED tabelalarda, yönlendirme levhalarında, afişlerde, pankartlarda, ağaç gövdelerine zımbalanmış özel ders ilanlarında, büfe raflarında bekleşen gazetelerin ve dergilerin kapaklarında, seyyar tezgahlarda tozlanmış sahte akıllı telefon aksesuarı ambalajlarında, market poşetlerinde, etiketlerde, kapı zillerinde, şarkı sözlerinde ve günlük burç yorumlarında belirip belirip kayboldu kelimeler. İçinizde saklı bir mektupta ise katılaşıp kaldı bir kristal gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sevgilim,</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sen gecenin peri ipeğinden bir battaniye olup içine dolduğu bir ağaç kavuğusun. Tam göbeğinde kıvrılıp uyuduğum.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Telefonun kulaklığının uçlarını tıkıştırdınız kulak deliklerinize. Müzik veri akışı ve podcast servisi uygulamasında “premium” üyeliğinize şükrettiniz sanki kutsal bir güçmüş gibi. Paylaşıma kapalı, keder ve zaaf dolu şarkıları birbiri ardına sıraladığınız utanç verici çalma listenizi kaç bin kez baştan sona dinlemiş olduğunuzu hatırlamaksızın yeniden başlattınız. Yürüdünüz, otobüs beklediniz, dolmuşta tüm gücünüzle havalandırma kapağını itelediniz, metroda peronun zeminindeki sarı çizginin tam üstüne basıp öyle ya da böyle gideceğiniz yere cehennem olup gittiniz. “En son dinlediklerim”, en son diledikleriniz, en son dinmedikleri, bitmek bilmedileri birikti, birikti, birikti&#8230; Çeşitlemelerini bizden esirgeyen yazgımızın başkentinde.</p>
<p style="text-align: justify;"> “Günaydın.”</p>
<p style="text-align: justify;">Ege’deki sahil kasabasında bir kamelya altına adım atmış olsanız samimi bir karşılık alabilirdiniz bu sabah selamına. İlaveten boyoz, çingen pilavı ya da ev yapımı patates kızartması; çünkü onlar kahvaltıda ne yeneceğini sizden iyi bildiklerini düşünürlerdi. Simit, karper peyniri ve demli çay akıllarına bile gelmezdi.  Belki de İstanbul’un köhne ve devrik bir sokağında mutenalaştırılmış yeni nesil bir “mekan”da selamınız nazik bir tebessümle karşılık bulabilirdi. Dudakta asılı kalmış… Siz ise havada asılı kalmış wireless şifresi, filtre kahve ve kruvasan kokusu sipariş ederdiniz bir çırpıda. Çok işiniz varmış gibi davranırdınız. Prizin yakınına oturur oturmaz dizüstü bilgisayarınızı açardınız ve kulaklığınızı takardınız. Dudağınıza yavan bir tebessüm de siz asardınız. Yapılacak işleriniz yoktu. Orada fazla kalamazdınız, Ankara’ya dönerdiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">“Buyurun.”</p>
<p style="text-align: justify;">Manzarası gün yüzü görmemiş umutlardan bir ormanın kıyısı… Belki kıyının gerisinde serilen hayal kırıklıkları denizi olan o kafede, sıcacık elma çayının buğusundan nemlendi burnunuzun ucu, sızladı. Geri döndüğünüz yerde koşulsuz kabul edilmek, bıraktığınız yeri bomboş bulmak, kaldığınız yerden devam etmek inciticiydi. Yeniden başlamak yoktu. Politik doğruculuklar sürdürülebilir olmayı öğütleyip duruyordu. İçiniz daralırken yan masalardan birinin sipariş ettiği havuçlu kek yaklaştı, göz hizanızdan size doğru; büyüdü, büyüdü, büyüdü. Yanlışlıkla masanıza bırakıldı. Geri alındı. Hevesiniz kursağınızda kaldı. Fakat hemen sonra bir parçası size ikram edilerek geri döndü. Gülüşmeler, teşekkürler, huzurlu sessizlikler oldu. Sonra önünüze dönüp havalandırma boruları, elektrikli ısıtıcılar ve cam levhalar arasında biraz okudunuz. Kitap kokusundan şifa buldunuz Ankara Eylülü’nde. Nihayet yazdan kalma bir gün yükselirken yalnızlığınız ısındı ve cümleler peşinde koştuğundan terledi. Bu şehirde daha çok içeri girilirdi aslında ama bu kez mecburen dışarı çıktınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sevgilim,</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sen rüyasın, umutsun, hayatsın.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ben hep senin içindeyim. Belki de sen benim içimdesin. Hem içimdesin hem ben senin içindeyim. Böyle kıpır kıpır, kelebekli, iplik iplik bir şey&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Sendelemeleriniz, akıl tutulmalarınız, zaaflarınız, acılarınız, çıkmazlarınız ve çaresizlikleriniz de dışarı çıktı. İlgiler, meraklar, tatlı telaşlar ise içinize girdi serin bir solukta. Vakti geldi ve yazlıkları kaldırdınız. Kitaplığınızın raflarını ve çekmecelerini düzenlediniz. E-postalarınızı yanıtladınız. Bir oyuna bilet aldınız. Arkadaşlarınızı aradınız. Randevular verdiniz. Kitapları değiştirdiniz. Seramik kursuna başladınız. Öğle yemekleri sipariş ettiniz. İsimleri birbirine karıştırdınız.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben senin olduğumu sandığın kişi değilim.”<br />
“Hiç kimse olduğunu sandığımız kişi değildir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hayata karıştınız, Eylül ayının şiirsel değil edimsel olduğu bu şehirde.</p>
<p>Özgür Ceren Can</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Bir zamanlar Meşrutiyet kadınları trenlerle geldiler bu şehre. Şimdi VEKAM’ın arşivinde bacak bacak üstüne atıyorlar. Biri Samanpazarı dolaylarından taze çekilmiş kahve alsa, bakır cezvede pişirse diye bekliyorlar.&#8221; </em>Yazarın bütün bir yaz bekleyen, Tunalı&#8217;da maziyi adımlayan <a href="https://lavarla.com/tunaliyi-eskisi-kadar-tanimiyorum/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">diğer bir yazısı</a> da sizi bekliyor.</p>
<hr />
<p>Kapak Görseli: <a href="https://www.instagram.com/mkdGR/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">MKDGR</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/eylul-ayinin-edimsel-oldugu-sehir-ya-da-ankaraya-donmek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eylül Ayının Edimsel Olduğu Şehir ya da Ankara&#8217;ya Dönmek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/eylul-ayinin-edimsel-oldugu-sehir-ya-da-ankaraya-donmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Varmış Bir Yokmuş IV: Ankara’nın, bozkırın ve sonbaharın “hüzünlü” renkleri</title>
		<link>https://lavarla.com/bir-varmis-bir-yokmus-iv-ankaranin-bozkirin-ve-sonbaharin-huzunlu-renkleri/</link>
					<comments>https://lavarla.com/bir-varmis-bir-yokmus-iv-ankaranin-bozkirin-ve-sonbaharin-huzunlu-renkleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Kaynar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 09:05:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'da Sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[Güz]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=20133</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>24 Ekim 2001’de kaydetmişim bu yazıyı, bilgisayara. Bellek, bilgisayarımın değil benim belleğim, nasıl da şaşkın! Daha bu sabah, Beytepe’de ağaçlara bakarken renklerin farkına vardığımda hatırladım bu yazıyı. Sonbahara övgüler düzdüğümü düşünüyordum, öyle değilmiş.    Kirli sarı ve gri Sonbaharı sevmezdim küçükken. Okulların açıldığı mevsimdi. Sonraları şiir yazıyorum diye nedense zorunlu bir bağlılık oluştu aramızda. Şiir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/bir-varmis-bir-yokmus-iv-ankaranin-bozkirin-ve-sonbaharin-huzunlu-renkleri/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Bir Varmış Bir Yokmuş IV: Ankara’nın, bozkırın ve sonbaharın “hüzünlü” renkleri&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>24 Ekim 2001’de kaydetmişim bu yazıyı, bilgisayara. Bellek, bilgisayarımın değil benim belleğim, nasıl da şaşkın! Daha bu sabah, Beytepe’de ağaçlara bakarken renklerin farkına vardığımda hatırladım bu yazıyı. Sonbahara övgüler düzdüğümü düşünüyordum, öyle değilmiş.</em> <strong>  </strong></p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Kirli sarı ve gri</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Sonbaharı sevmezdim küçükken. Okulların açıldığı mevsimdi. Sonraları şiir yazıyorum diye nedense zorunlu bir bağlılık oluştu aramızda. Şiir yazmayı da sonbaharı sevmeyi de bıraktım açıkçası. Ama yine de kabul etmek gerekiyor, Ankara’da mevsimlerin en güzeli sonbahardır. Bütün bozkır şehirlerinde olduğu gibi güneşin gittikçe eğilen ışıkları yaprakları azalan ağaçların sarılığına çok yakışır. Yağmur uzun uzun yağar. Sıcak bir pencereden bütün bunları seyretmek güzeldir. Dahası Ekim ayı boyunca bazı günler bu peyzajın kahramanı olmak da mümkündür. Soğumuş duvarların arasından çıkıp sokağa, yürümeye başladığınızda, güneş sırtınızı sıvazlar. Ağaçları çok bir sokaktaysanız, bütün hüzünler sizin artık, ayağınızın altında ezilen yaprakların seslerini dinleyin, biraz daha dinleyin, biraz daha: şair olursunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bırakalım bu edebiyatçıyken yazmayı bırakmış sonra da gazetede bir köşe kapmış emekli şair havalarını, en ukala sesimizle tam da sonbaharın havasına kaptırmışken okur kendini, soralım: Bir şehre sonbahar neden yakışır, neden kış değil yaz değil de bahar, hem de insanın içini baştan sona ayaklandıran ilki değil de, dizlerine kareli battaniye örten ihtiyarlara yakışan sonuncusu? Yaz, elbette suyu olan hatta deniz şehirlerinin mevsimidir. Şehrin yanında yöresinde, karlı doruklarıyla seyredilecek dağlar tepeler yoksa kışın da esamesi okunmaz orada. Tepelerin arasından akıp gelen, geldikçe ağaçların arasında coşkuyla çağıldayan nehirleri, dereleri yoksa bir şehrin, oraya ilkbaharın geldiği sadece üniversiteli gençlerin aşk düşmüş kırmızı dudaklarından okunuyorsa eğer, çiçek açan meyve ağaçları değil de uçuşan dev polenleri  ile kavak ağaçları süslüyorsa orayı, orada sadece sonbaharın renkleri güzeldir elbette. Bu yüzden Ankara sonbahara mahkumdur biraz da. Ona en çok sarı yaprakların ve uzun yağmurların yakışması biraz da gri ile kirli sarının şehri olmasından kaynaklanır. Ne kadar seversek sevelim kabul edelim: Ankara, çirkin ördek yavrusudur.  Bana sorarsanız şirin bile değildir açıkçası. Ama sonbahar bu, geldiği her şehri hüznün tapınağına çevirir. Debbağ bu, en çok sevdiği deriyi döver, döve döve severmiş: Aslında sonbahar her şehre yakışır, ama en çok Ankara’ya.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Mevsimlerden sonbahar şehirlerden Ankara</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan ben bir şehir olsam, kendime sonbaharın yakıştırılmasına çok üzülürdüm. Hani Ankara’yı düşünürseniz, aslında yepyeni bir şehirdir, yeni olmak için kendini hırpalar durur. Yirmi beş yılda yenilenen binalarıyla üç ayda bir saçlarını boyatıp, gerdanını gerdiren kokana kadınlar kadar yeniliğe, gençliğe düşkün bir şehir. Aslında Cumhuriyet’le yaşıt olduğunu söyleyebiliriz. Ama şehrin yeni olma iddiasının aksine biz tutmuş, doğanın uykuya yattığı sonbaharı yakıştırıyoruz ona. Uykuya yatmak dedim, aslında sonbaharın ölümü çağrıştırdığını bile söyleyebilirim. Lafı şuraya getiriyorum, biz Ankaralıların şehrimize sonbaharı yakıştırmamız altında başka bir ima olmalı. Aslına bakarsanız sonbahar en güzel mezarlıklara gelir!</p>
<p style="text-align: justify;">Kantarın topuzunu kaçırmadan çark edelim: Sonbahar Ankara’da güzeldir çünkü uzundur. Doğu’nun birçok şehrinde ekim dedi mi sobalar yanmaya başlar. Hakkını verelim, Ankara bütün mevsimlerin hakkını verir, kışın başladığı da bellidir, baharın geldiği de. Bu yüzden sonbaharı uzun uzun, bütün evreleriyle yaşarız. Paltolarımızın yakasını kaldırmadan ve ince yağmurlarda ıslanmadan yazdan kışa, sıcaktan soğuğa alışa alışa geçeriz biz Ankaralılar. Ne var ki, bu baştan beri söylediğimiz şu gerçeği değiştirmez. Bütün mevsimlerin bir oyunu vardır sonbahar hariç.  Oyunu olmayan bir şehir oyunu olmayan bir mevsimle birleşince her şey yerli yerine oturuyor. Hoşumuza giden budur.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Şehirden evlere çekilmenin mevsimi</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Yaz boyu hızla geçen zaman yavaşlar sonbaharda. Artık akşamlar alabildiğince uzundur. Dışarıdan içeri girer Ankaralılar. Yaz boyu, gri betonların gölgelerine sığınmış olmaktan gerilmiş sinirleri yumuşar. Yazın sevimsiz bir şehirdir Ankara. Şehir olabilmenin hiçbir koşulunu taşımaz. Havanın güzelliğine rağmen olmadık saatlerde yaşam ölür şehirde. Ölmese bile geniş devlet bulvarları ve ızgara sokaklar yaz akşamlarının mekanı değildir. Bundandır Ankaralı yaz boyunca diş bilediği şehrini sonbaharda sevmeye başlar. Bir mevsim devrinde güzelleşen Ankara değildir halbuki. İnsanlar evlerine çekilir. Arkadaşlar evlerde toplanmaya başlar. Birdenbire unutulur bu şehrin hataları. Demliklerle şişeler boşalırken insanlar kendilerine dönerler. Öyle ya arkadaşla dolu bir evin içinde kim uçsuz bucaksız bir manzaranın özlemini duyar? Bundandır, Ankaralının sonbaharı sevmesi bir yanılsamadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben kendi payıma Ankara’da iki ayı çok severim: haziran ve eylül. Haziranda kimse Ankara’dan kaçamaz, eylülde herkes geri dönmek zorundadır. Şehir hareketlidir ama tatil havasındadır. İşi olan olmayan, herkes bu aylarda şehirde aylaklık yapar, sokaklarda hiçbir yere gitmeden yürür, bir gölgenin altında saatlerce oturur. Sonbahar ise herkesin işine gücüne çekildiği mevsimdir. Düğün dernek kurulmaz, kışın yası sanki peşin peşin ödenir. Ankara, çalışan bir şehirdir, onun için sonbaharda kimliğini bulur: Uzun kollu gömleğini giyer ve pardösüsünü dolaptan çıkarır.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Sonbaharlı yazıya hüzünlü son</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Sonbahar hüznü çağrıştırıyor bana. Ankara sonbaharının güzel olması bu şehri mi, bu şehrin insanlarını mı etkiler diye düşünüyorum. Evet, Ankara kendince bir şairler şehridir: Orhan Veli’den Ahmet Arif’e, Cemal Süreya’dan Behçet Aysan’a birçok şair burada yaşamış, çoğu da en azından hayatlarının bir bölümünü burada geçirmiştir. Oysa bir zamanların Alman rasyonalitesine göre işlevler üzerine kurulmuş bu şehir, kaostan olduğu kadar şiirden de çok uzaktır. Edebiyata yakınlığı bu düzenliliğinden kaynaklanır biraz da. Şairleri bile çalışkandır Ankara’nın. Aylaklık yapacak sokakları azdır çünkü.</p>
<p style="text-align: justify;">Açıkçası ben sonbaharı hala sevmiyorum. Okulların açıldığı mevsimdir. Ama işte hep söyleyip yazıyorum. Ankara, içi kirli sarıya dışı griye boyanmış dümdüz bir binadır, okula benzer. Sonbaharın ona yakıştırılması, yakıştıranların onu sevme çabasından kaynaklanıyor. Sonbaharı, değil Ankara’ya nereye gelirse gelsin, yine de sevmem: ayrılıkların mevsimidir. İlk sevgilimden ayrıldığımda, Güvenlik Caddesi’nden aşağı meclis duvarı boyunca yürürken, her yer kirli sarıydı. O rengi bırakın hatırlamayı, hiç unutamıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara’yı suçluyorum bazen. Oysa her şeyin sorumlusu, sonbahar!</p>
<hr />
<p>Kapak Fotoğrafı: <a href="http://galeri.netfotograf.com/portfolyo.asp?nf=241046" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Osman Ak</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/bir-varmis-bir-yokmus-iv-ankaranin-bozkirin-ve-sonbaharin-huzunlu-renkleri/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Bir Varmış Bir Yokmuş IV: Ankara’nın, bozkırın ve sonbaharın “hüzünlü” renkleri&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/bir-varmis-bir-yokmus-iv-ankaranin-bozkirin-ve-sonbaharin-huzunlu-renkleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
