Bütün bir yaz bekledim. Neyse ki Ankara akşamları ılık oluyor, geceleri adamakıllı serin. Küçük şeylere sevindim: Bahçeler güzeldi. Yağmurlar. Ve bürokratik yazlıkçılar… Sokaklar sakindi. Duraklar gölgelik. Kaldırımlar otopark.

Tunalı’yı eskisi kadar sevmiyorum. Ne zaman yalnız başıma yürümek zorunda kalsam hayalin yanı başımda bitiyor. Dün gibi; yürümüştük, sarılmıştık, ayrılmıştık. Bir vedadan çok bir yeminin mührü gibiydi sırtımda elin. 

Tunalı’yı eskisi kadar tanımıyorum. Yine de burnumun ucunda Flamingo Pastanesi’nin kapı önü kokusu var. Burası araç trafiğine kapatılmıştı, çocuktum. Yol boyunca zikzak çizerek fiyonklu rugan ayakkabılarımla koşmuştum. Lisedeyken Kavaklıdere Sineması’nda Nikita Mikhalkov’un Güneş Yanığı filmini izlemiştim. Ankara yazına çok yakıştığını düşünmüştüm. 

Bakanlıklar’da güneş yanığı insanlar açılıp saçılmış. Şortlar giyinmişler. Sandaletler. Erkek memurlar iki parçalı renksiz takımlarının ceketlerini parmaklarına takıp omuzlarına vurmuşlar, açık renk gömlekleri terden kırışmış. Kapalı kösele ayakkabıları içinde ayakları kavrulmuş. Asfaltı adımlıyorlar. Sokakta sigara içiyorlar. Orhan Veli’yi anımsadım, Sabahattin Ali’yi, Hasan Ali Yücel’i… Onları Tercüme Bürosu’nun kapısından çıkıp akşamüstüne karışırken hayal ettim.

Bir kadın parfümeri dükkânının kapı aralığında doldurma parfümlerden sıktı boynuna: Diorissimo replikası. İnci çiçeği, yasemin ve gül kokusu baskın. Bir an için Ulus’ta Anafartalar Caddesi üzerindeki küçük kolonyacının önünde buldum kendimi. Oradayım ama aynı zamanda başka bir yerdeydim.

Bana fantastik öykülerdeki iksir dolaplarını anımsatan bu cumhuriyet bonmarşesinden sana kolonya almak istemiştim: Eyüp Sabri Tuncer Hatıralar Kolonyası. İnci çiçeği, yasemin ve gül harmonisi. Kullanım ömrü kapak açıldıktan sonra oniki ay. Bir daha ne zaman gelirsin ki?

Kadının eltisigiller Didim’e yazlığa gitmişlerdi. Senelik izni oniki ayda onbeş gündü. Beş günü hep köye giderdi… Tüp geçide tırmanıp ıvır zıvırcılara bakındı. Kamusal ciddiyetini hafifmeşrep takılarla bozmaya karar verip Hint işi pembe bir boncuklu bilezik aldı. Yan taraftaki işportacının tezgâhında plastik bir dansöz bebek, Ankara havasına bel kıvırıyordu. Hemen yanında peşi sıra büyüyen yedi tane cam fil biblosu akşam güneşinde ışıldıyordu. Alsa mıydı? Yedi fili hortumu kapıya dönük dizersen o ev senin olurmuş demişlerdi. Başkası hediye etmeliymiş ama…

1950 yılında Hindistan Başbakanı Pandit Jawaharlal Nehru’ya mektup yazıp, kendilerine fil hediye etmedi diye sitem etmiş Türkiye’den çocuklar. O zaman Doğan Kardeş dergisinde yayınlanmış bu mektup. Nehru hemen dönemin başbakanı Adnan Menderes’e gönderdiği bir mektupla, yavru fil “Mohini”nin Hindistan’dan gemi ile yola çıktığını, yakında İstanbul’da olacağını bildirmiş. Hediye fil Mohini İstanbul’da gezip ağırlığınca ağırlandıktan sonra Ankara’da Hayvanat Bahçesi’ndeki yuvasına yerleştirilmiş. Çocuklar pek sevinmiş. Mohini gurbetlik çekmiştir. Hep hasretlik…

Kadın tüp geçitten inip, dolmuş duraklarına yollandı. Peşini bıraktım, çiçekçilerde oyalandım. Barakaların kapı önlerini yıkamışlar. Havayı akşam serini, çiçek ve ıslak kaldırım kokusu sarmış. İçime çektim, gerisingeri Meşrutiyet’e doğru yürüdüm.

Bir zamanlar Meşrutiyet kadınları trenlerle geldiler bu şehre. Şimdi VEKAM’ın arşivinde bacak bacak üstüne atıyorlar. Biri Samanpazarı dolaylarından taze çekilmiş kahve alsa, bakır cezvede pişirse diye bekliyorlar. 

Dıııt. Kahve makinasının ikaz sesi, yazın çalışması gereken bir üniversite öğrencisini irkiltti. Likör bardağına doldurduğu suyun içine bir dilim elma ve bir karanfil tohumu attı. Fincanın tabağına iki parça renkli lokum iliştirdi. Bunları ortasında içinde plastik çiçekler olan küçük bir vazonun bulunduğu tepsiye yerleştirdi. Kahveyi fincanın içine akıttı teflon cezveden.

“Git. Başını bekleme acıların.”

Türk kahvesi severim. Seninle Tunalı’da yeni nesil kahvecilerden birinde seviyorsun diye filtre kahve içmiştik. Sonra imzan barış güvercinini andırdığından işinden atıldın. Böyle şeyler olur. Abidin Dino’nun seramiklerindeki dekorlar orağı ve çekici andırdığında ehlivukuf Ankara’da toplanmıştı. Biliyor musun bu yaz da toplandılar? Anafartalar Çarşısı seramikleri önünde durup, ruhun tahribi, taşınması ya da yıkımı durumunda yerine konulamayacak bir değer kaybımız olacağını belirttiler. Gittin.

Cer Modern’de açık hava sineması varmış. Adliye önünden geçen yol ürkütücüydü. Köpekler uluyordu. Taksi pahalıydı. Gitmedim. Bahçesinden Gençlik Parkı’ndaki dev dönmedolap görünüyor. Neon ışıklarıyla gecenin içinde hantal daireler çiziyor tıpkı aşkımızın yazgısı gibi.

Çayyolu Metrosu’nda esnaf karısı, akademisyen ve gündelikçi karşılıklı oturuyordu, akıllı telefonlarına bakarken gözümde eşitlendiler… Ben hiçbir zaman onlardan biri olamadığımdan, senin fotoğrafına baktım ve ikimizin şarkılarını dinledim. Yürüyen merdivenlerle yeryüzüne çıktım.

Ankara’da ilk yürüyen merdivenli çarşı Ulus’ta bindokuzyüz. Yine mi canına yandığımın bindokuzyüzü. Hep Ankara. İstanbullular yürüyen merdivenin sağında durup sol tarafı acelesi olanlar için boş bırakıyorlar. Biz neden böyle solda durup, hayata dalıp gidiyoruz? Hep taşralılık vesvesesi.

Biz küçükken akşamları dolma börek alır Gençlik Parkı’ndaki aile çay bahçelerine giderdik. Maraş dondurmacılarında külah kapmaya çalışırdım. Elinden tuttuğum babamın keyifle dondurma yalamasında tuhaf bir bozgunculuk hissederdim. Annem buradaki gazinolardan, Zeki Müren’den bahsederdi hevesle.

Zeki Müren’i ne çok sevdik. Gözleri gecelerimize doldu hep. Geceler göz göz oldu. Çayyolu’nda bir baykuş öttü, Keçiören’de eski bir Tofaş otomobilin freni. Kent çok çirkindi. Net Piknik sofrasında rakı güzel… Omzuma bir öpücük kondurdun. 

Bütün bir yaz bekledim. Neyse ki Ankara akşamları ılık oluyor, geceleri adamakıllı serin. Küçük şeylere sevindim: Sen geldin. Film izledin, çay içtin. Beni aradı gözlerin. Bir otobüs durağının gölgesinde e-postalarını okudun. Gülümsedin. 

“Değişmişsin.”

“Sen hep aynısın.”

Hiçbir şey değişmez yazları Ankara’da bilirsin, seyrelir sadece. Çıkılacak yayla yoktur, gidilecek yosun kokulu bir koy ya da dalınacak bir gündüz uykusu yoktur. Öldüğünden beri Erzurumlu Hasan Usta’nın adaçayı da… Seğmenler’de oturacak yer de, İlhan Koman heykeli de yoktur. Dostlar vardır: Kimi güneş yanığı, kimi amele… Gülüşmeler vardır, yeni kitaplar, soğuk biralar, keşfedilmiş seramik panolar, kısa kestirilmiş saçlar, yıkanmış balkonlar, demlenmiş çaylar. Vergi daireleri vardır, bilmem ne genel müdürlükleri, şu bu komutanlıkları, meydan saatleri, kent girişlerinde tuhaf taklar. Pazarlarda naneler vardır, sokak aralarında kamyonetlerde karpuzlar bekleşir, AVM’lerde mayolar, Kocabeyoğlu Pasajı’nda donlar…

Bütün bir yaz bekledim. Küçük şeylere sevindim: Sivrisinek olmadı. Kızım semizotuna doymadı. Çalışmak hiç yormadı. Kimse seni sormadı. Sokaklar sakindi. Duraklar gölgelik.

Özgür Ceren Can


Fotoğraf: “Kaldırım, Ankara.” Can Mengilibörü, 2018. Tüm hakları Saklıdır.

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

3 Yorumlar

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here