|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Yıllardır ekranlarda izlediğimiz Mehmet Ali Nuroğlu, şimdilerde Dünyada adlı tiyatro oyunuyla oyunculuk marifetinin yanı sıra yönetmen olarak da sahnede yarattığı dünyayla izleyenlere etki gücü yüksek bir deneyim yaşatıyor. Kendisiyle, konservatuvar eğitimini aldığı Ankara yıllarından başlayarak İstanbul’a uzanan oyunculuk yolculuğuna ve yeni oyununa dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Eylemsel bir sanat olduğu kadar düşünsel boyutu da ağır basan bir tarafı var elbette tiyatronun diyerek ODTÜ’de felsefe okuduğunuz yıllarla başlamak isterim. Felsefe eğitiminizin tiyatro pratiğinizdeki izlerini nasıl gözlemliyorsunuz?
Tiyatroyla erken bir yaşta, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nde (AAAL) okurken seçmeli ders olarak açılan yaratıcı drama vesilesiyle tanıştım. Yıl sonu drama çalışmalarımızın meyvesi olan bir gösteri yaptık. Seyircili ilk sahne deneyimim bu oldu. Sonrasında da yine AAAL’nin tiyatro kolunda devam ettim. Bu bir öğrenci hobisinin ötesine geçmişti artık, tiyatroyla ilgili ne bulursam okuyor, şehirdeki bütün oyunlara gitmeye çalışıyordum. O dönem Ankara Devlet Tiyatrosu’nun oldukça güçlü bir kadrosu vardı ve epey iyi prodüksiyonlar izleyebiliyorduk. İyi, Gazap Üzümleri, Giordano Bruno, Şeytanlar ilk aklıma gelenler. Bunların yanı sıra şenlikler vasıtasıyla tanıştığım ODTÜ Oyuncuları vardı. Bilhassa üniversite sınavlarına hazırlandığım sene izlediğim Godot’yu Beklerken, üzerimde yılların eskitemediği bir etki bırakmıştı. Bu oyun, tiyatroya yaklaşımıyla izlediğim tüm diğer oyunların arasından sivriliyordu. İçinde olmayı isteyeceğim bir tiyatro bulmuş gibi hissetmiştim. Oyun sonrası oyuncularla tanışmak ve onları tebrik etmek için mimarlık amfisinin alt katındaki topluluk odasının önünde beklerken kapıya yapıştırılmış, logolu “odtü oyuncuları” yazısını söküp cebime atmıştım. O sene çalışma masamın dayalı olduğu duvarda yerini almıştı bu yazı. Ve sanki ODTÜ’ye değil de ODTÜ Oyuncuları’na girmek için çalışıp çabalamıştım tüm yıl boyu.
Sonrasında baştan aşağı ODTÜ tercihleriyle doldurduğum formdan felsefe seçeneğini tutturabildim. Benim için müthiş bir deneyimdi ODTÜ öğrencisi olmak. Her şeyiyle. Felsefe de aklımı çelmiş ve beni bambaşka düşünce biçimlerine açmıştı ama aklım fikrim tiyatroda olduğu için çok da başarılı bir öğrenci olduğumu söyleyemem. Zaten üç yılın sonunda artık daha profesyonel bir yolu seçmeye karar verip okulu bıraktım ve konservatuvara girdim. O yılları anlatabilmem bu röportajın sınırları içinde mümkün değil, belki başka bir sohbette sadece ODTÜ’yü konuşmamız lazım.
Bugün bir takım ezberlerin, dogmaların dışında özgün herhangi bir düşünce üretebildiğini görmüyoruz tiyatronun. Tiyatrocular da açıkçası düşüncelerin değil duyguların, coşkuların peşine düşmüşler. Bir “kendini iyi hisset” alanına sıkışmış, çocukça bile diyemeyeceğim bir iyilik kuruntusuyla inşa edilmiş bir yapıya dönüşmüş tiyatro. Bana sorarsanız bu sahte yapıların içerisinde olmaktansa yıkıntılarda dolaşmak yeğdir. Her tarafımız yıkıntılarla kaplı.
Hacettepe Üniversitesi’nde konservatuvarda okuduğunuz süreç beklentilerinizi tam olarak karşıladı mı? Alaylı olarak zaten yıllardır tiyatroyla aktif olarak ilgilenen biri için teorik eğitim eksiği tamamlayan bir şey mi oluyor yoksa halihazırda yaptıklarınızı sorgulatmaya mı başlıyor?
20 yaşımda ODTÜ’de hem tiyatro hem felsefe eğitimimi bir arada götüremeyeceğimi anlayınca, biraz da mecburen tiyatro okullarının sınavlarına girmiştim. Beklentim yüksek değildi zaten ama umduğumdan fazlasını buldum diyebilirim. Genç yaşta çok da değerini bilemediğim güzel zamanlarmış. Konservatuvar eğitimi teorik vurgusu az olan bir sistem, daha çok pratiğe dönük, zaten bölüm Oyunculuk Ana Sanat Dalı olarak geçer. Oyunculuk için de teorik bilgi gerekli mi emin değilim, o ayrı. Ama tiyatroyla ilgili oyunculuk dışında da hayallerim vardı. Mezun olduğumda halihazırda üç dört kez yönetmenlik yapmıştım. Tabii okul içerisinde kalan performanslardı bunlar ama bana oyunculuk çalışmalarından daha büyük bir doygunluk vermişlerdi. Eğitimime belki yurtdışında yönetmenlik üzerine okuyarak devam etmeyi düşünürken İstanbul’dan gelen bir teklifle hayatım bambaşka bir mecraya sürüklendi.
“Ankara bir şeyleri hayal etmenin ve bu hayaller peşinde koşmanın yeri”
Ankara’dan İstanbul’a uzanan yolculuğunuza gelecek olursak pek çok insanın sizi tanıma sebebi Çemberimde Gül Oya ve ardından gelen Kırık Kanatlar dizileri; kariyerinizin başında böylesi işlerde başrol oynamak kıymetli olsa gerek. Keşfedilme sürecinizin hikayesiyle başlayıp dönem dizilerinin sizde ayrı bi’ yeri var mı diye sormak isterim.
Henüz konservatuvar son sınıfta okuyordum ve bir gün bir telefon geldi Ankara’da kayıtlı olduğum ajanstan. İstanbul’da çekilecek bir dizi için arıyorlardı. Bense televizyonla nerdeyse hiçbir ilişkisi olmayan biriydim ve açıkçası çok da kendimi görmek istediğim bir mecra değildi. Bana verdikleri isimler de hiçbir şey ifade etmiyordu ama meğer o dönemin televizyon dünyasının önemli isimleriymiş, çok sonradan öğrendim. Senaryo okumak istediğimde gönderemeyeceklerini söylediler ben de reddettim. Defalarca. Sonunda gönderdiler ve okuyunca kabul ettim. Rol çok uygundu bana ve senaryo da sinema tadındaydı. Sonrası hızlıca aktı gitti, bir çığ gibi, ben de yuvarlandım, sürüklendim, biraz yönümü yolumu şaşırdım. Şöhret pek iyi gelmedi, yaptığım işin büyüklüğüne nazaran komik bir para kazandım, o da bir hayat kurmaya yetmedi. Çok zorlayıcı bir zamandı. Etkileri yıllarca sürdü, televizyon için bir daha da öyle bir senaryo gelmedi, zaten televizyonda da bir elin parmağını geçmez o kalitede işler.
Jön oynamaktan nefret ettim yıllarca, o imajı yıkmak için nerdeyse kendimi de yıktım. Yıllar sonra şu an, yelpazesi çok geniş bir oyunculuk geçmişim var. Fakat bunun için çok bedel ödedim ve ödemeye de devam ediyorum. Bizim işte egolar öylesine yüksek ve içleri öylesine boş ki… İnsanların en iyi bildiği şeyse kindarlık ve düşmanlık biriktirmek. Koca bir cadı kazanı burası, herkes birbirini haşlayıp yemeye hazır.
Ankara’nın -bu şehirdeki yaşanmışlıkların- sizdeki yerini de ayrıca konuşalım isterim. Tabii uzun yıllar sonra 2021 yılında Diktat oyunuyla Ankara seyircisiyle tekrar buluşmanız buradaki üretimlerinizin kalıcı olacağına dair bizleri ümitlendirmişti doğrusu, peki siz o dönemi nasıl anlatırsınız -beklentilerinizin açısından?
İstanbul doğumluyum ama babamın görevi nedeniyle çok gezdim, dolaştım ve nihayet 13 yaşımda Ankara’ya demir attım. Bu benim ikinci doğumum oldu. Ankara’nın kent kültüründe büyüdüm, serpildim, hayaller kurdum, arzularımı tanıdım ve onların peşine düştüm. Benim için hep çok özel bir yer olarak kalacak Ankara ve her zaman dönebileceğim bir yuva. İstanbul’a hissetmediğim bir aidiyet hissim var Ankara’ya. Yıllar sonra pandemi sırasında tekrar döndüm oraya, eskimiş bir hayatı deri değiştirir gibi üzerimden bıraktım, tiyatroya döndüm, ilk oyunumu yönettim, aşık oldum, kızım orada dünyaya geldi. Bana hediyeleri çok oldu Ankara’nın ve hep minnettar kalacağım o şehre, oranın insanlarına. Ankara bir şeyleri hayal etmenin ve bu hayaller peşinde koşmanın yeri. Benim işim içinse zorlukları var, öncelikle kendini duyurabilmek adına. Bizim işlerin merkezi olduğu yetmezmiş gibi çeperleri bile İstanbul olmuş. Mecburi hizmet gibi bu şehre akıyoruz, altına hücum gibi. Altın az ama söyleyeyim, çeteler çok, “vahşi Batı” burası. Bir gün tekrar Ankara’da ruhumu dinlendireceğim gibi.

“Yersiz yurtsuz birinin anlattığı bir hikayeyi anlatmak için yerleşik bir düzene ihtiyacım yok”
İstanbul’a taşındıktan sonra o yerleşik düzenin içinde üretme alanı ihtiyacınızdan doğan, aynı zamanda başka ekiplere de bu uğurda alan açan Kadıköy Oda Tiyatrosu (KOT), sizin söyleminizle “hem üretim hem de paylaşım alanı”nın varlığı kurucusu olarak size nasıl hissettiriyor ve hayallerinizi gerçekleştirmeye ne kadar imkan sağlıyor? Varsa manifestonuzu da duymak isterim.
Ankara’da tiyatroya döndükten ve bu konuda biraz deneyim kazandıktan sonra, kızımın doğumuyla eş zamanlı gelen bir iş teklifiyle İstanbul’a geldik ailemle. Bir buçuk yıla yayılan bu iş süresince İstanbul’a yerleşmekle uğraştık. Bu arada, kısa süren ama etkileri uzun zamana yayılan bir Ayvalık macerası yaşadıktan sonra vaktimi-eğer varsa- ve emeğimi kendi projelerime harcamaya karar verdim. Öncelikle prova yapabileceğim, projelerime odaklanabileceğim bir mekan ihtiyacı ortaya çıktı. Çok iyi bir lokasyonda, yaşadığım muhitte, tam da hayal ettiğim gibi bir yer buldum. O dönem etrafıma toplanan eşin dostun manevi desteği ve heyecanı ile kişisel bir atölyenin ötesinde bir mekan hayal ettim. Fena da başlamadık, birkaç güzel hadise de gerçekleşti burada, sonrasındaysa kendi oyunumu çıkardım ve derin bir sessizliğe gömüldük. Bugüne kadar 10’a yakın temsil ancak sahneleyebildim mekanda ve beklemediğim bir ilgisizlikle karşılaştım. Belki çok eskide kalmış bir mekan temsili olduğu için, şaşaadan uzak olduğu için. Belki daha çok vakte ihtiyacı var, bilemiyorum ama benim bunun için daha uzun dayanma lüksüm yok. Oyunumu tabii ki oynamaya devam edeceğim. Zaten yersiz yurtsuz birinin anlattığı bir hikayeyi anlatmak için yerleşik bir düzene ihtiyacım yok, bilakis daha bir manidar Dünyada için konuk oyun olmak.
Manifesto demişsiniz ama gerçekten bir manifestoya yer yok çağımızda, daha ilk sözü söylediğimizde eskiyor, uçuyor laflar. Sürdürülebilirlik tek mesele şu an ve hayatta kalabilmek. En az ödünle yürüyebildiğin kadar yürümek.
KOT’un ilk ürünü Will Eno’nun yazdığı, Ayberk Erkay’ın dilimize çevirdiği, yönetmenliğini sizin üstlendiğiniz ve sahnede de can verdiğiniz anlamlandırma çabası içindeki bir adamın hikayesine şahit olduğumuz Dünyada. Öncelikle bu metnin seçim sürecindeki karar anını sormak isterim. Sonrasında da sizden yönetmenlik deneyiminizde -sahnede o hayali baştan sona kuran kişi olma yolculuğunda- o özgürlük alanının sizde hissettirdiklerini dinleyebilir miyiz?
Aslında çok da fazla bir şey konuşmak istemiyorum oyunumla ilgili. Söylenebilecek şeyleri sahnede görebileceğini, hissedebileceğini düşünüyorum seyircinin. Dokunabildiğimize inanıyorum birbirimize, dokunuşlara açıksak tabii. Görülebildiğimize, sevilebildiğimize, bir arada olmanın sıcak duygusunu tadabileceğimizi düşünüyorum sahnede. Ben çok içten bir yerlerden taşıyorum bedenimi bu oyunda, bildik oyunculuk illüzyonlarından uzak, daha tanıdık ve gündelik bir yerden kurmaya çalışıyorum dilimi. Kimseyi etkilemek, manipüle etmek, birtakım duyguların yolculuğuna çıkarmak niyetinde ve iddiasında değilim. Ama samimi olmaya gayret ediyorum, ve kendimi bütünüyle açabilmeye o anın gerçekliğine. Seyirciden de bunu bekliyor bu oyun, gerçi beklentiden uzak bir şekilde. Bir davet gibi. Bir teklif. Bir deneyim ihtimaline. Temel mevzular var dönüp dönüp içinden çıkamadığımız, çocukluğumuz ailemiz, ayrılıklarımız ölümlerimiz. Bunlar ortak paydalarımız. Farklılıklarımızla kendimizi tanımlamaya teşvik edildiğimiz bu çağda aynılıklarımızı hissetmek değerli benim için. Hissedebilmek en azından, bir şeyleri.
Fotoğraflar: Sevil Alkan & İlknur Can



















