|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
2025 baharından itibaren (ya da ben o zamanlar keşfettim) Özbir Erciyas’ın @molektif imzasıyla Ankara’da kentsel dönüşüme girmiş binalara işlemeye başladığı dikkat çeken yazılamalar zamanla kente yayılan, yayıldıkça da sosyal medyadaki görünürlüğü artan bir dalga olarak hayatımıza girdi.
Kenti, yıkıntıları üzerinden arşınlayan yazılamaya dayalı bu performansın yolu yaz sonunda, on yıllardır Ankara’da sivil mimari örneklerini kayıt altına alan @ankaraapartmanlari’yla kesişerek (görebildiğim kadarıyla) daha sistematik kayıt altına alınan sanatsal bir müdahaleye dönüştü.
Yıkım sürecinde inşaat alanına girişi engellemek için binanın kapılarından set çekilmesi yaygın bir uygulamaydı. Ben de “Ankara’nın Yıkım Kapıları” olarak andığım bu otopsi manzaraların fotoğraflarını çekmeyi bir alışkanlık haline getirmiştim. Erciyas ile ilk iletişimimiz de bu paylaşımlar üzerinden olmuştu.

Bu işlerin ilk sosyal medya paylaşımı 16 Ağustos 2024 tarihinde Molektif hesabından yapılan, bu yıkım kapılarına yazılmış iki cümle idi: “Bize metropol ve başkent yeter!” (Kamufle ve AgaB’nin ortak şarkısı – 2004) ve “Hürleştik artık ya bizimkisi müziksiz kaşık havası.”

Erciyas’ın kendi kişisel hesabından ilk paylaşım ise 03 Haziran 2025 tarihinde Atakule yakınlarından. Bu fotoğrafta kapılar yok çünkü yıkım tamamlanmış. Erciyas ise kalanlar üzerine “Adaletin yok ama seni seviyorum” ifadesini nakşetmiş.
Ben ise bu yazılamalarla ilk kez 3 Eylül 2025 tarihinde Başçavuş Sokak 94 numaradaki Fazilet Apartmanı yıkımında, “Haklılığı Mutluluğa Tercih Edenler Kulübü” cümlesiyle karşılaşmıştım.

Sonrası (en azından benim için) kendiliğinden gelişti. Erciyas’ın Molektif imzasıyla kentin rantsal yıkımları üzerinden başladığı kaçak yayın hızla duyulur oldu: “Bu kapılardan son çıkışlar…”, “Mevzu büyük, büyük tongadasın”, “Bura çikolatasız Willy Wonka yarımadası” ve “Bize metropol ve başkent yeter.” Yıkımın birbiri ardına aldığı apartmanlardan bize kalan bu zemin üzerinde Erciyas’ın cümleleri, sesi kendiliğinden yayılan bir mesaja dönüştü.
Bu açıdan bakınca Ankara’nın merkezinde, yerleşik ve sivil mimari örneklerini taşıyan mahallelerinin 2010’lardan, daha doğrusu 2012 yılında yürürlüğe giren 6306 sayılı Kentsel Dönüşüm Yasası çıkarıldığından bu yana yaşadığı ağır dönüşüme yakılmış bir ağıt gibi bu müdahaleler. Ankara’nın güzel yıllarına denk gelmiş kuşaklar son 10 yıldır, kendiliğinden bir çabayla bu yıkımın belleğini tutuyor, gayriresmi tarihini yazıyor. Buradan baktığımda, Erciyas’ın yazılamalarını birbiriyle ilişkisi olmayan, birbirinden bağımsız ama duygusunda ortak bu çabanın bir veçhesi olarak görüyorum.
Bu konuda hakkı teslim edilmesi gereken en önemli isimlerden biri ise Başak Altın. 2018 yılında dönüşüme girmiş bir apartman içinde dönüşümden kalanlarla açtığı, Ankara’nın yakın dönem yıkım hafızasını tutan Yıkım Süreci sergisi (20.11.2018) bugün halen önemli bir hat çiziyor.
Erciyas’ın işleriyle sıkça karşılaşmaya başladığımdan beri ise “Biz ne yapıyoruz?” ya da “Bu yaptıklarımızın anlamı ne gerçekten?” gibi sorular üzerine düşünmeye başlamıştım. Bir yanıyla bu yıkıma tanık olmanın, yıkımı belgelemenin duygusal ağırlığı diğer yanıyla bunu yapmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor oluşunun farkında olmak arasında bir yerlere sıkıştığımızı düşünüyordum. Bu nedenle artık bu manzaralara denk geldiğimde adımlarımı hızlandırıyordum.
Sonrasında, geçen ayın ortasında tesadüfi bir karşılaşmada bu sorulara aradığım yanıtı buldum. Esat Caddesi 50 numarada bulunan Baysal Apartmanı önünden geçerken yıkım için ön hazırlıkların başlamış olduğunu gördüm. Binanın çevresi kapılarla değil (belli ki belediyenin bir müdahalesi olmuştu) fakat demir panellerle çevrilmiş ve pencere çerçeveleri sökülmüştü. Ön cepheye bakan en üst kat duvarında ise büyükçe bir “Utanıyorum” yazısı görülüyordu. Erciyas’ın işi olduğu belliydi ve son dönemde adeti olduğu üzere belirli (ama illaki Ankara’ya ya da Ankara’daki bize değen) şarkıların sözlerine dayanıyordu bu binadaki yazılmalar da.

Tam fotoğrafını çekiyorken arkamdan, “Bir dakika bakar mısınız?” diye bir ses duydum. Sese doğru döndüğümde binanın karşısındaki lokantanın önündeki masaya oturmuş, belli ki yokuşun yorgunluğundan dinlenmekte olan bir kadınla karşılaştım. Ne diyeceğim konusunda tereddütte olduğumu hissetmiş olacak ki cevap beklemeden “Bir şey soracağım,” diye devam etti. “Sizce ne anlatıyor o yazı?” Ben kentsel dönüşümle ilgili olduğunu düşündüğümü söylerken, kendisinin de öyle düşündüğü söyledi ve aslında retorik bir soruyla karşı karşıya olduğumu anladım. Cevap beklemiyordu. Kendi cevabını söylemek, konuşmak için bir imkan, temas arıyordu.
Tek başına yaşadığı binanın da “başında” bu “kentsel dönüşüm belasının” olduğunu söyledi. 70 yaşında emekli bir insan olarak nereye gidecekti, çocukları başka şehirlerde yaşıyordu, zaten kurulu eve nasıl yerleşsindi bu yaştan sonra. Ne diyeceğimi bilemedim. Son yıllarda ranta dayalı bu dönüşümün Ayrancı gibi mahallelerden dışarıya doğru sürdüğü kişiler (arkadaşlarım) olduğundan söz açtım. Biz belki de bir şeyler konuşmaya yaklaşırken önünde durduğumuz lokantadan çıkan gençten biri binanın fotoğrafını çekerek yazının ne anlama geldiğini Chat-GPT’ye sormayı önerdi. Ve bizden bir cevap beklemeden hızlıca ekranına geri döndü. Chat-GPT görseli analiz etmiş ve bunun bir tip protesto olduğuna dair bir şeyler söylüyordu. “Protesto” kelimesinden sonrasını dinlemedim ve kadınla konuşmaya devam ettim.

Biz biraz daha derdimize yanacaktık ki arkamızdan geçen, belki de biraz ilerideki Çankaya Tapu Müdürlüğü’nden çıkmış iki kişi durup binaya bakarak durum değerlendirmesine başladılar: “Bak burasını da almışlar. Kat fazlası da var. Buna iki kat daha çıkar rahat. Buldun mu böylesini bulacaksın.”
Söyleyecek pek bir şey bulamadım ve vedalaşıp yoluma devam ettim. Ama yakın zamanda yaşadığım başka şeylerle de ilişkilendi bu küçük karşılaşma. Duygusu bulanık bir hal kaldı üzerimde. Aynı yıkıntılara bakıyoruz, aynı yıkıntılarda yaşıyoruz. “Yıkıntı” hem bir metafor ve hem de somut (ya da beton mu demeli) bir gerçeklik olarak hayatımızın tam ortasında ama küçücük karşılaşmalarda dahi üzerine nasıl konuşacağımızı bilemiyoruz. İşte tam da bu noktada Erciyas’ın yazılama performansı bize bu imkanı sunuyor. Belki bir yerden tanıdık gelen, müziğini çağıran gaipten bir şarkı sözünü o duvarda gördüğümüzde durup, artık kanıksadığımız, duygusuna bile kapılmadığımız kayıtsızlaştığımız o yıkıntıya bakıyoruz. Bizimle aynı hissizliğe kapılmış ama kentte dair duygusu, hafızası olan bir diğerimiz de aynı noktada durduruyor, aynı cümleye bakıyor. Bizi bir ortaklığa çağırıyor o cümle. Kaçak yayını duyuyoruz ve aslında başka bir Ankara’nın yaşandığı ve belki de yine mümkün olabileceğini düşünmeye başlıyoruz… The Man in the High Castle’da gaipten gelen görüntü kayıtlarını izliyor gibi…
Fotoğraflar: Besim Can Zırh




















