Menu Kapat
Kapat

İşte Güneş*: Ayazı meşhur, peki sıcağı?

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Ankara’nın ayazı konuşuluyor da kimse sıcağından bahsetmiyor ya, biraz haksızlık yapılıyor gibi geliyor. Hani gülü seven dikenine, bulutu seven yağmuruna katlanacaktı?

Açalım.

Ankara’nın sıcağını kısa kollu gömleklerle, buzlu bardaklarda biralarla, elleri kavuşsun diye bin badire atlatmış sevgililerin terleyen ellerini –nazikçe- ayırma çabalarıyla anlayabiliriz. Örnekleri çoğaltabilir ama sıcağı en çok, klimalı odalarda bile enselerden sırta inen beklenmedik o ter damlasıyla anlayabiliriz.

“Deniz yok ki” zorbalıkları en çok yazları akıllarına gelir buradakilerin. Bir anda, hiç sevmediğimiz birine “haklı” demek gibi bir his gelir, oturur. Deniz olsa, kenarına AVM yapılacaktır muhakkak, kimsenin haberi yok. Kenarına iyi bakamayacaksan görüntüsü de olmayıversin dersin, nasıl da bağlandı güller ve dikenler.

Koca koca insanların, büyük büyük arabalarla vızır vızır geçtiği kalın asfaltlı otobanlarda; Konya yolunun Konya’ya, Eskişehir yolunun Eskişehir’e, İstanbul yolunun İstanbul’a çıkması kadar basit bir çerçevede, evlerden işlere, sokaklardan dükkanlara, parklardan bir şekilde alışveriş merkezlerine doğru, sıcağın da soğuğun da en sertiyle burada, kenarsız bir deniz hayalini reddederek devam edilir.

Çok önemli insanların, çok önemli olmasa da çok önemli insanları tanıdıkları için çok önemli gibi olan insanların şehrinde; eller ve kollar iklimle bağlanır, usulca idari tatiller verilir, etinden sütünden, düşen yaprağından, karın beyazından kışın sonuna kadar faydalananların dahi hop diye kaçıp Egelerde, Akdenizlerde, şiirli şarkılı tatillerine de tanık olunur; “fotoğrafı olan ama anısı olmayan tatiller, tatil nasıldı?” sorusuna fotoğrafla verilen yanıtlarla Ankara kendi kendiyle kalır, ocakta unutulmuş bir yemek gibi, çok sıcaktır ve bu yüzden tadı kaçıktır.

Her an büyük bir kararın verilebileceği zamanlardır Ankara’nın yazı; yalnız kalmış, yürümüş, başladığı yere dönmüş, ikinci kahveyi söylemekle üçüncü birayı içmek arasında, klimaların elektrik faturalarını düşünmekle geçip gider yazlar. Ankara yavaşlar.

Önemli insanlar, önemli binalar, önemli yollar, her şey tatile girer; çiçekler ekilir, sokaklar gölgelerde temizlenir, kendilerini gölgelerde dinleyenler çoğalır, sevgililer ayrılır, sevgililer kavuşur, birazdan ayrılacak ya da birazdan kavuşacaklardır, buzlu bardakların buzları erir, ilk yudum kadar hiçbir şey iyi gelmez. “Birazdan”, bir diktatör gibi her cümlenin başına yerleşir.

Parklarda yavaşlayan kediler, yapacak bir şey olmadığından patilerini bir daha bir daha temizler, mesela.

Klimalı devlet dairelerinde eğer yapılacak çok önemli bir iş varsa, vergisi verilen soğuk hava dalgasının, koltuk altları terlemiş bir bakkalın, bir süper kahraman gibi oturduğu mahalleden çıkar çıkmaz canı istediği gibi görünecek kadınların ve şort boylarından bir türlü emin olamayan erkeklerin döngülerine kendiliğinden düşülür, büyük kararların alındığı binaların önlerinden geçerken sıcaklar, klimanın yetmediği düşünülür, camlar açılır. Daha büyük bir hata mümkün yapılamazdır.

Büyük kararlar, boşluklarda verilir. Küçükleri daha kalabalıklarda.

Herkes Ankara’dayken, cumhurbaşkanından mahalle muhtarına kadar herkes Ankara’dayken bir şekilde insanlar kendini boşluklara atabilmek için döngülere bırakır, bir marketi gezerken kürdanla ağıza sokulan promosyon sucuklara hayır diyemeden yaşayıp gidilir. Ancak ve ancak, bu boşluklarda büyük kararlar alınabilir.

Yazları ve bayramlarda bomboştur Ankara; tatil biter, biraz eser, ardından kış gelir, yapraklar sarsılır, büyük insanlar büyük kararlar vermek için geri gelir, meyhanelerde şarkıların tonu usulca değişir ve mecbur gibi hüzünlere sarılınır, tekrar başlanır ve yaz beklenir.

Ankara, arkasından sövülen bir patron gibidir, hasta olsa bakacağımız, ölse üzülmeyeceğimiz bir yere dönüşür yazları, bu aylarda.

Burada döngüleri sever büyük binalar ve içindeki insanlar. Mevsimi mi değil mi bilmeden canımızın çinekop çekişi gibi, hayal kırıklığına uğramadan önce internete yazsak iyi ederiz, döngülerden çıkmak istersek tabi.

İstedik diyelim; plaj sandalyelerini balkonlara atarak, yavaşça havasını indirdiğimiz kolluklarımızı dolabın en az bir yıl uzak bir yerine kaldırarak, içimizi biraz serinletecek herhangi bir şeyden, birinden, bir yerden, en fazla bir yudum alarak, bu kez başka bir şeye başlamak için kapıdan çıkabilir; mevsimleri nevresim takımları gibi kendimize geçirebilir, misafirliklerde zorla giydirilen terlikleri çaktırmadan bir köşede bırakabilir, şehirlerin insanlar gibi bize borçlu olmadıklarını hatırlayabilir, şarkı sözünü unuttuk diyelim, melodiyi hatırlamayı öğrenebiliriz.

 

* “İşte Güneş”, Kesmeşeker

Kapak fotoğrafı: Ayşen Alpasar

Ankara Havası

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.