|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Tarkan’ın bir dizi konseri, uzun zamandır unuttuğumuz bir şeyi hatırlamamızı sağladı: Mutluluk. O şarkıların yazıldığı zamanlardaki ruh hali, 90’ların kötü (çoğu zaman çok kötü) atmosferinde iyi şeylerin de olması ihtimali, içimizi kaynatan heyecanlar uzakta kalmıştı. Onları, bugünün yeknesak, tatsız, sası zamanıyla karşılaştırınca, eski bir dostu yeniden görmüş gibi olduk. Tarkan konserleri, beraber yürünemeyen yılların bir özeti oldu adeta.
90’ların hatırası uzak gelse de artık, şu anda 40’larını yaşayan insanlar için arada öyle asırlar yok. Mirkelam’ın bir gece yarısı yayınlanan klibinin sersemliğiyle ertesi gün radyo kanallarını arayıp bu yeni şarkıcı kim diye öğrenmeye çalıştığımız zamanlar, Tansu Çiller’in “Ben de radyomu istiyorum” çıkışıyla özel radyolara yeşil ışık yaktığı günler, Yonca Evcimik’in TRT ciddiyetini “bandıra bandıra” dağıtması ortak hafızamızda duruyor. Süper Baba’nın son bölümünü izleyip, aşkın saçma güzellemelerden bağımsız, türlü badireye rağmen yaşanabilir bir şey olduğunu da o günlerde öğrenmiştik mesela.
Gençtik, farklı olan her şey bizi hareketlendirmeye yetiyordu. Evlerde dinlenen müziklerle bizim dinlediklerimiz arasındaki makas açılır, ebeveynlerimiz “Kıl oldum abi diye şarkı mı olur” diye itiraz ederken, biz emzik kolye peşinde, kaset doldurmaya çalışan nesildik hala. “90’lar ne iyiydi” demiyorum elbette, 90’lar faili meçhullerin, beyaz Toros’ların, Susurluk’tan Türkiye’ye yayılan karanlığın günleriydi, övülecek yanı pek azdı.

“Ayda yılda bir olsa da muhakkak ara”
Peki ne oldu da 90’lardan bugüne hayatımızda olan Tarkan’ın etrafında oluşan duyguda birleştik? Ya da şöyle soralım, 30 yıllık dizilerin, kitapların, müziklerin her seferinde yeniden keşfedilmesi ve popülerleşmesi yalnızca nostaljiyle anlatılabilir mi?
Muhtemelen hayır. İzmir Gündoğdu Meydanı’nda 2022 yılında yıllar sonra konser verdiğinde yüz binleri toplayan bir isim Tarkan. Bir önceki biletli konserleri yedi yıl önce, 2019’da Harbiye Açık Hava’daydı. Yıllardır verdiği her konser olay olan sanatçının 2026 biletleri satışa çıktığı anda, internet sitesinde 90 bin kişilik bir kuyruk oluştu.
Ocak ayında başlayan, yaklaşık 50 bin kişinin gidebildiği konserlerin efsunu ne, neden üzerine düşünmek, bu hissi anlamak için uğraşmak zorunda kalıyoruz? Aslında gün gibi ortada. Bir kere, Türkiye’de uzun zamandır saplandığımız neşesizlik zamanlarına denk geldi konserler. Bilerek ya da bilmeyerek, öncelikle zamanlaması kusursuzdu.
“Düşe kalka yaşanırmış, öğretir yıllar”
Sonra, sık sık nostalji duygusuna düştüğümüz bir dönemden geçiyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız her şey geçmişteki benzerleriyle kıyaslanıyor, eskiden popüler olan ve o dönem çok ilgimizi çekmeyen konular bile bugün büyük bir heyecanla karşılanabiliyor. 2001 yılında Barış Manço’nun “Halhal” şarkısına çekilen bir klip, Çilekeş grubunun 2026 yılı sonbaharında vereceği konserin biletlerinin çıktıktan kısa süre sonra tükenmesi, Şaşıfelek Çıkmazı, Avrupa Yakası, İkinci Bahar gibi dizilerin YouTube algoritmalarında popülerliğini koruması… Üstelik bunları bizim için ilginç kılan her zaman verdikleri hafiflik hissi de değil. Bugünün dizilerinde her türlü şiddet barınırken, çok değil, bundan 25 yıl önce çekilen bir dizide sansürsüz gösterilen yoksulluk, eprimiş bir hırka, “Bize benzeyen insanlar” hissinin altını çizmiyor mu?

“Unutmadık kurduğumuz o düşleri”
Tarkan, bir sanatçının kimlerden olduğunu düşünmediğimiz, taraf seçmenin bu kadar gözle görülür olmadığı zamanlardan kalan, bu anlamda benzersiz biri. Kültür sanat, eğlence alanının siyaseten araçsallaşmadığı döneme ait. Sadece 90’lı yılların değil, 2002’de Türkiye Milli Takımı için uyarladığı “Bir Oluruz Yolunda” şarkısının duygusunu da hatırlatıyor. Senegal maçında nefesimizi tuttuğumuz, hep beraber heyecanlanabildiğimiz, kimsenin kimseyi yargı süzgecinden geçirmeden bir araya gelebildiği zamanları.
Eski Türkiye elbette kandan ve gözyaşından münezzeh değildi ama nereden baksanız daha neşeliydi. Tarkan da oradan çıkan, hafızamızdaki o neşeli anların starı olarak kaldı.
Üstelik, tam bu koşullar altında, her yandan kıstırılma hissi içinde, daha iki hafta önce mahkeme karşısına çıkmış Mabel Matiz’in Tarkan konserinde selamlanması, Manifest grubuna yer vermesi, yine çok unutulmuş hisleri harladı: Dayanışma, hatırlanma, kadirşinaslık.
Tarkan, konserine gidenlere sevildiğini, görüldüğünü hissettirdi. Sekülerlik, özgürlük, Eski Türkiye falan değil. Tarkan konserinde dans etmekten utanmayan genç, yaşlı erkekler, çocuklar, başörtülü, salaş, süslü kadınlar, anneler, teyzeler, tek başına konsere gelmiş kadınlar hep birlikte Tarkan’a baktı, Tarkan’la bir ağızdan şarkı söyledi. Gidemeyenler, izledikleri videolarla neşelendi. Tam bir megastar gibi, kendisini dinlemeye gelenleri mutlu etmeyi önceledi ve bunun karşılığını da yine ona yönelen bir sevgiyle aldı. Başkası değil, kendisi olarak. Belki özlediğimiz, birleştiğimiz duygulardan biri de budur.
“Kır zincirlerini gel”
Tarkan’ın alametifarikası sadece nostalji desek, ona da ayıp olur. Bir tür eski Türkiye simgesi, evet. Ancak konserleriyle ilgili hep bilinen efsaneyi de es geçemeyiz. Tarkan’ın büyüleyiciliği, hipnotize eden performansı… Konserlere gidenlerin çoğunun ağzından benzer sözler dökülüyor: “Dünyayı unuttum”, “Zaman durdu”, “O kadar iyi geldi ki”.
Tarkan, moda tabirle, star ışığı, aurası olan biri. 6 bin 500 kişilik konser alanında insanlarla göz göze geldi, video, fotoğraf çekenler için duraksadı, “burada mutlu, özgür olun, buraya kadar geldiniz, paranızın hakkını vermeliyim” dedi. Sahnede olduğu için mutlu oldu, sahnede olduğunu görmek için gelenleri de unutmadı. Şarkılardan bile dışlandığımız bir zamanda, bu yakın temasın etkisini yadsıyabilir miyiz?
“Unutmamalı o güzel günleri”
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” diye çıkılan bir yolda o kadar çok toplumsal katmana bölündük ki artık en ufak bir birlik hissinin iyileştirici etkisine ihtiyaç duyuyoruz.
Umut mu inat mı? Bir arkadaş grubunda bu soru üzerine düşündük biraz. Kör bir umuda mı tutunuyoruz yoksa yaşamanın en sıradan gereklerini yerine getirebilmek için biraz inada mı ihtiyacımız var? Bende ibre inattan yana kayıyor. Bildiklerimi yineleyip, yenilerini üzerine ekleyip, nefes alıp devam etmek gayreti. Bu gayreti yürütürken, geçmişten uzanan eli itecek değilim. O el bazen Tarkan silüetiyle geliyor, bazen unutulmuş bir diziyle, bazen de bir kitapla… Neler yaşandı, neleri yaşama ihtimalimiz vardı, nerelerden geldik, bize hatırlatan her şey içimize bir başka ihtimali serpiyor.
Buna da belki umut demeli, unutmamalıyız o güzel günleri.




















