Ankara hep çok hızlı değişti. Şehrin kuruluşunda bozkıra çalınan modernlik mayası hep tuttu. Başkentin şehre kazandırdığı ilk mahallelerden Yenişehir defalarca yıkıldı, yeniden yapıldı. Tanıştıkları pastanede torunlarına dondurma yediren ninelerle dedelerin şehri değil burası. O yüzden bizler, Ankaralılar sürekli gözümüzün önünden yitip giden bir şehre bağlanmanın yolunu soyut bir mekân üzerinden kurduk, kuruyoruz. En sık kurduğumuz cümleyse şu : “Buralar bir zamanlar hep dutluktu.”

Bu söylediğimiz, şimdi oturduğum apartmanda, bahçenin güneş görmez bir köşesinde bile  meyve veren bir dut ağacı olduğuna göre doğru olabilir. Ama mesele sadece dut ağaçları değil. Oralar hep gecekonduydu, hayatım. Buralar bağ evleriydi. Sokaklarda arabalar değil çocuklar olurdu. Evler hep iki katlıydı, bahçeler içindeydi. Akşamları bulvarda piyasaya çıkılırdı. Kapatmışlardı Kızılay’ı, metro yapmak için. Bir kıza uzattığım ilk çiçeği Güvenpark’taki bir çingeneden aldım, Kızılay’ın ortasına kurulmuş plastik sandalyeli o geçici kafelerden birinde ona verdim. Geçti gitti. Kızı diyorum.

Son on beş yıldır Ankara’da hayatımızdan geçip gidenler çoğaldı. Sadece insanlar değil koskoca binalar, barlar, lokantalar, sinemalar, kocaman mahalleler hayatımızdan çıktılar. Bu hız çabucak yaşlandırıyor mu bizi, emin değilim. Ankara’nın şansı eskimeden yıkılması, haliyle yasımız kısa oluyor. Yazılar da kısa artık. Ama çok değil on beş yıl önce, öyle değildi. Aşağıda “uzun” bir yazı var.  2-8 Kasım 2001 tarihli yerel bir gazetede yayınlanmış. Ben yazdım. Tıklayıp da okuyunca Ankara kitapçılarına dair geçmişe bir geziye çıkacak, belki de o mekanların önünde buluştuğunuz birini hatırlayıp anılara dalacaksınız. Ben şimdiden boğuldum, ama siz fazla oyalanmayın.

Sadece Ankaralının yapabileceği sosyal etkinlik: Kitapçıya Gitmek

Çok net hatırlıyorum. Dört yaşında olmalıyım. Abidinpaşa’daki evimizde bir kış akşamı babam kucağında koca iki kutuyla eve gelmişti. O kutulardan oyuncak, kap kacak ya da başka bir şey çıkmadı. Koca bir dünyayı alıp önümüze koydu babam. Kutulardan çıkan onlarca çocuk kitabıydı. Kız kardeşimle beraber çok iyi baktık o kitaplara. Okuyamadığımız için kalınlıklarına göre dizdik önce raflara, sonra ayda bir tozlarını aldık. O kadar iyi baktık ki okumaya başladığımızda kapakları ıslak bezle silinmekten yumuşamıştı. Çok zorladım kendimi bu yazıya başlarken. Kendi harçlığımla aldığım ilk kitabı hatırlamak için saatlerce düşündüm. Kütüphanemi karıştırdım. Ama bulamadım.

Çünkü çocukluktan ilk gençliğe geçtiğim yaşlarda kitapçıları gezerdim ben. Kızılay’a her indiğimde Zafer Çarşı’sına uğrar, ilk önce girişin hemen solundaki resim galerisini gezer, sonra da kitapçılara dalardım. Saatler sürerdi, teker teker hepsinin arka kapaklarını okur, şiir kitaplarının bazılarını hemen ayakta hatmeder çoğu kez cebimdeki paraya göre bir kitap seçer öyle çıkardım o dükkanlardan. Soğuk kış günleri aylakları için biçilmiş kaftandı kitapçılar. Ankara kitapçıları hala öyledir aslında. Konur sokağın o güzel dükkanları bir alış-veriş mekanından çok daha fazlasıdır. Zaman geçirilir oralarda. Kitaplar seyredilir, dergiler karıştırılır. Birisi de gelip size kötü davranmaz, “yardımcı olabilir miyim” gibi riyakâr bir uyarıda bulunmaz. Ankara kitapçıları başkadır.

dost-ankara-lavarla

Dükkan değil mekan

Bunu bir İstanbul’a gidişimde anladım. Oysa kitap- İstanbul ikilisi nedense garip bir beklentiye yol açmış bende. Cağaloğlu diye bir efsane cadde vardı, bütün yayınevlerinin olduğu, dergilerin, gazetelerin bir araya toplandığı o “muhteşem” yokuş neredeydi? Sonra Beyoğlu’nda kitapların raflara yan yana değil de sırt sırta dizildiği dar dükkanlarda, kitap sırtlarını okumak için başımı bir sağa bir sola çevirmekten boynum tutulduğunda fark ettim ki, Ankara kitapçıları gerçekten bir başkadır: eziyet etmezler. Beyoğlu’nda “kitapçı” denilen her yerin aynı parçayı çalmasından ve o parça da bazen “ bu akşam ölürüm/ beni kimse tutamaz” olunca, anladım ki Ankara kitapçıları sadece kitapçıdır. Kitapçı kapılarından giren-çıkan ama eli boş İstanbullu kalabalığın, bu kitapçıların alt veya üst katlarındaki kafe müşterileri olduğunu anlayınca, Ankara’yı demiyorum bakın ama bu şehrin kitapçılarını daha çok sevdim.

Ankara’da, insanların bazı alış-veriş merkezleri ve postane, heykel gibi yerlerin dışında birbirleriyle buluştukları noktaların da bu kitapçılar olması gösteriyor ki, bu yerler çoktan şehirde sürüp giden hayatın vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir. Konur Sokak’taki kitapçıların insanları okumaya teşvik ettiğini düşünürüm ben. Bu sokakta şimdiye kadar sadece Ankara kitapçıları tutunabildi. Bir büyük medya şirketinin sokağın tam ortasına açtığı cafcaflı kitapçı dükkanı DeRe, raflarını bir İstanbul kitapçısı gibi düzenlediği ve sokaktaki rakiplerinin sıcaklığına yetişip kitap satamadığından uzun süre Ankara’nın en büyük gazete ve dergi bayiliğini yapmak zorunda kaldı. Şimdiyse kapandığı yerde bir başka İstanbul mahreçli hareket var. Leman Dergisi, aslında bir kafe olan “Leman Kültür” ün bir şubesini burada açıyor. İstanbul merkezli şubelerin hiçbiri şimdiye kadar Ankara’da tutunamadı; mesela Sabah Kitapçısı, Menekşe Sokak’’a uzun süre bekledikten sonra belki de orada olduğunu bir çok Ankaralı öğrenemeden kapandı. Yine bir başkası Kelepir de Konur Sokak’taki yerini bir kafeye bırakmak zorunda kaldı.

Dört Büyükler

Ankara Kitapçıları deyince dört isim var: Dost, İmge, Bilim-Sanat ve imge-ankara-lavarlaİletişim. Bunların arasında en az yerel olanı elbette İletişim ve Konur’da değil Selanik Sokak’ta olması onu sadece orayı sevenlere hitap etmekten kurtaramıyor. Diğer üçü ise bulundukları sokağın çehresine elbette çok belirgin bir müdahalede bulunuyorlar. Üçü dışında uzun zamandır sokağın başını kesen Turan Kitabevini ve onun özel yerini unutmayalım.  Buradaki kitapçıların arasına katılıp Konur’da tutunamayanlar da oldu. Doruk Kitabevi bunlardandı. Yine Konur’un karşı kıyısında Öteki Kitabevi uzun süre tutunmaya çalıştı ama olmadı. Dost, İmge ve Bilim- Sanat üçlüsü, anlaşılan sokaktaki kültürel ihtiyacı fazlasıyla karşılıyor.

Ankara’nın dört büyük kitapçısı şehirdeki piyasaya o kadar hakimler ki, aslında düşünüldüğünde organizasyondaki panel, imza günleri gibi faaliyetleri saymazsak semt pazarlarına benzeyen kitap fuarlarının başkentte tutunamamalarının müsebbibiler. Çünkü kitap satışındaki taksit politikaları, onlardan alış-veriş yapanları bir müşteri değil müdavim konumuna koyuyor. Bu taksitli satış politikasının Ankara’da başarılı olmasının bir nedeni Ankara’nın cebinde ne zaman parası olacağını bilen memur- öğrenci şehri olması. Diğer yandan Ankara alış-verişte de bir güven şehridir.

Raflardaki Yerellik

Ankara kitapçıları birer dükkan değil, kahveler ya da kafeler gibi birer mekandır adeta. Kiminle hangi kitapçının önünde buluşacağınız o kişi hakkında fikir verir size. Karanfil Sokak’taki yeni şubesi ile Konur Sokak’taki Dost Kitabevi önünde buluşanlar arasındaki sınıf farkı çıplak gözle görülebilecek kadar nettir. Şehir kültürüne kendiliğinden giren “Eski Dost- Yeni Dost” ya da “Küçük Dost-Büyük Dost” gibi kavramlar sadece Ankaralıların anlayacağı, sadece onlara ait kavramlardır. “Küçük İmge’nin önünde seni bekleyeceğim” diyen sesin sahibi bana göre, “ seni YeKaMe’de bekliyorum” diyenden çok daha fazla Ankaralıdır.

Bu yüzden bence Ankara’da varolan yerelliğin en önemli temsilcileridir kitapçılar. Kitaplara ve kitapçılara olan sempatim nedeniyle söylemiyorum bunu. Ankara’da yerel kültürü kendiliğinden oluşturan ne var sorusuna verilecek her cevap onları içinde barındırmıyorsa yanlıştır. Bundan dolayı Ankara’da kitapçıya gitmek de en az kitap okumak kadar değerlidir.

Eski Dost’a gidiyorum: arkadaşımla buluşmaya…

Yazı: Hakan Kaynar, Kasım 2001


Başlık Görseli: @mevzubasit / instagram 

Dost Kitabevi Görsel: @idoiadolores / instagram

İmge Kitabevi Görsel: http://www.lexnet.dk/books/images/turkey/bp-imk03.jpg

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here