Menu Kapat
Kapat

Cilve, yetenek ve huysuzluğun kesişim noktası: Alper Fidaner!

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Ben ölen arkadaşlarımın arkasından yazmayı seviyorum. Veda ritüellerimden birisi haline geldi. Yas sürecimin önemli bir parçası. Bir son hesaplaşma, üzerine konuşmak için vesile oluyor. Hem de yazılı kalıyor. Alper de bunu ve öleceğini bildiği için “Arkamdan doğru düzgün yaz lan” şeklinde zarif bir talepte bulunmuştu. İnsan ne kadar saygılı olursa olsun ölmüş birisinin arkasından yazıyor. Bu, gergin olduğu kadar rahat da bir durum. Neticede itiraz edemez.

Allahtan uydurma temayülüm yok. Yoksa Alper bana şunu demişti, bunu demişti, atış serbest.

Alper temel olarak zarif biriydi. Genco ve ben hariç. Bize gelince içindeki lanlı lunlu ayı çıkardı ortaya. İçinde bir de prenses yaşardı. Onu Genco’ya ya da bana asla göstermedi. Hep duyduk. Mesela Demet ile yalnız kalmayagörsün. Allahım birden Cezmi Ersöz, Jane Birkin, Yılmaz Morgül karışımı bir prenses oluverirdi.

alper fidaner
Alper ve Demet. Bu kadar cilveli kaç kişi tanıyorsunuz?

Bu yazıyı okusa kızardı kesin. Kızmak, Alper’in göbek adıydı zaten.

Ankara ileri gelenlerinden Ayrancı beyefendisi Alper Fidaner, 27 Temmuz Pazar günü 11.55’te, altmış yaşını doldurmasına birkaç ay kala yatağında öldü. Bizim Feza’nın deyişiyle onurlu bir ölümdü. Ağrısı yoktu. Entübe edilmemişti. Çok sürünmemişti. Çok kilo vermişti ama öyle bir deri bir kemik de değildi. Hayatında ilk defa fitti.

Cuma görmüştüm. O beni görmemişti. Kimseyi görmüyordu. Gözlerini açmıyordu çünkü.

*

Herkes “Bu, erken ölüm…” diye başlayan cümleler kurdu.

Hayır arkadaşlar. Alper erken filan ölmedi. Onu yakından tanıyanlar, nasıl yaşadığını, kendine nasıl baktığını bilenler hemen hak verecektir: Alper’in altmışına kadar yaşaması bir mucizeydi. En az 15-20 yılı Tanrı’nın armağanıydı. Ayrıca altmışında öldü ama biliyorsunuz zaman, algıyla ilgilidir. 9-6 rutininde dirsek çürütürken “yıllar nasıl geçti” bilmezsiniz. Ama ne bileyim, Sri Lanka’nın ortasına plansız düştüğünüzde üçüncü gün yıllardır oradaymış gibi hissedersiniz.

Alper o kadar yavaş yaşadı ki onun her bir yılı, iki sayılır. En az yüz yirmi yaşında öldü yani.

*

Alper eskiden çok daha iyi bir fotoğrafçıydı. Sonra üşendi, işin kolayına kaçtı. Çok iyi fotoğrafçıydı dediğim zamanlarda mesela Orhan Pamuk, onu Türkiye’nin yeni Ara Güler’i diye tanımlamıştı. Sürekli iltifat alırdı.

Öyle bir özgüven vardı ki şapkanız uçar. Müzük dergisini çıkardığımız zamanlar. 1995 sanırım. Dergiye lazer yazıcı lazım. Bizde para yok tabii. Bir gün Alper dergiye geldi. Murat’la bana: “Oğlum yazıcı aldım. Lazer. En pahalısından. Ama üç ay sonra teslim edecekler.”

Hepimizin parayla ilişkisi berbattı. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Sorduk. Sonra ceketinin içinden katlanmış bir afiş çıkardı. Bir fotoğraf yarışması varmış. Ödül lazer yazıcı. Sonuçlar 3 ay sonra açıklanacak. Alper bu. Elbette kazanacak.

Evet özgüvenliydi. Ama üşenirdi. Alper genel olarak üşenirdi. Ne oldu? Yarışmaya katılmadı bile.

Titiz de fotoğrafçıydı. Bir keresinde her zamanki zarafetiyle “Metin lan, benimle eve gel de bana slide seçelim saydam gösterim var,” demişti. Slide seçmek nedir? Slide’lar arasından slide seçersin değil mi? Değil. Alper’in her yere saçılmış eşyaları arasından slide olanları seçmiştik. Bu kaset, bu slide. Bu çorap, bu slide.

Dünyanın en komik huysuzuydu. Bizim dergiye genel olarak “hiçbir şeyi beğenmediğimiz” suçlaması gelirdi. Alper her seferinde “Arkadaşlar hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Çünkü hepsi kötü. Nesini anlamıyorsunuz bunun?” diye savunurdu.

Bir gün, Demet’e dönüp burnundaki boruyu göstererek “Sadece iki derdim var, biri bu bir de Metin habire geliyor,” demişti. Gelmeyince de azarladığını tahmin edersiniz.

*

Alper akciğer kanseri olmuştu. Kimse telaffuz edemiyor ya adını kanserin. Çok acayip. Mesela herife 5 stent takılıyor. Adam “Artık damarlarını lavabo aç açmaz, öyle tıkalı,” diye geyik yapıyor. Ama kanser oluyor, kanser diyemiyor. O hastalık. Kötü hastalık. Susan Sontag okuyun diyorum size.

Alper çok rahat diyordu. Hatta bu duruma gıcık olduğu için biraz fazla diyordu. Nasılsın diyene kanserim diyordu.

Bir de mucize bekleyen naif arkadaşlarımız vardı. Nasıl yeminler ederek anlatıyorlar davul tozunu minare gölgesini. Yani insan düşünüyor bu Harvard filan neden kekik suyu varken milyonlar harcıyor diye. Alper tek bir duyuruyla öyle bir püskürttü ki bu arkadaşlarımızı, ağzım açık seyrettim vallahi. Çünkü Alper’in birinci özelliği analitik olması. Ama istediği zaman analitik olması. Bu dengeyi çok güzel bulur yapardı.

Alper’in hastalık süreci hepimizi değişik düşüncelere gark etti. En başta Alper’i.

Ölüm zaten sert bir şey. Tam bir, bir varmış bir yokmuş hikayesi. Ölümle sırnaşmak çok daha sert bir şey. Ben kara bahtım yüzünden terminal durumda epey arkadaşımı gördüm. En çarpıcısı Küçük İskender ve Alper’di. İskender’le de o ölmeden önce uzun vakit geçirmiştik. O da kanserdi. O, Alper’in aksine çok şaşkındı. Çünkü Alper, bekliyordu. Doktor kansersin dediğinde o kendini çoktan ölmeye hazırlamıştı. İskender’de ise işler öyle yürümedi. Şiirlerinde ölüme meydan okuyordu. Punk’tı. Ama gerçek hayatta sadece doğru davranmaya çalışıyordu. Nezaketini saygınlığını yitirmeden doğru davranmak o kadar zor ki… İskender hazırlıksız yakalanmıştı. Daha uzun yılları var sanarken zort diye öğrenmişti.

Alper ise doktorlardan, modern tıptan önce biliyordu kanser olduğunu. Gerçek bir elit olarak aksatmadığı CSO konserlerine her on metrede bir üç dakika dinlenerek gidiyordu. Beraber gittiği entelektüel kadın arkadaşlarına çoktan ilan etmişti: Ben akciğer kanseri oldum. Biraz daha ilerlesin de öyle hastaneye giderim. Hem siz çok çekmemiş olursunuz.

Derken 26 ay önce bir gün DJ’lik yaptığı Alerta’da fenalaştı. Hastaneye kaldırıldı. Hastanede çok kendinde değildi. Beyinde oksijen kıtlığı olunca saçmalar insan. Alper olsa bile. O da saçmalamıştı. O yoğun bakıma, ben de Almanya’ya gitmiştim. Bir hafta sonra mesaj attı: “Seni flu hatırlıyorum. Yoğun bakımdan çıktım. Gel de göreyim yüzünü.” Dedim Almanya’dayım, iki gün sonra gelirim. Cevabı Alperceydi: “Ha tamam, iki gün dayanırım.”

Yoğun bakım doktoruna şöyle demiş: “Hanımefendi siz bu yaşatma işine fazla takmışsınız kafayı.”

Alper bu süreçte üç kere zatürre oldu. Kapısında maske ve dezenfektan olan bir kanserli evinde insan nasıl üç kere zatürre olur? Çünkü sarılma hakkından asla ödün vermedi. Ben çok kızdım buna. Hep aynı anlamsız cevapla mukabele etmeye çalışıp konuyu değiştirdi: “N’alakası var lan?”

Elbette Genco ya da bana sarılmıyordu.

*

En çok gururumu okşayan şey, Alper’in benim süper güçlerim olduğunu sanmasıydı. Bir keresinde bunu gece 1 gibi yoğun bakımda bırakıp eve döndüm. Sabah beşte GSM’im çaldı. Alper. Evet, acil yoğun bakımda GSM olabiliyordu. “Gel beni al” diyor. “Oğlum seni alamam zaten alırsam ölürsün.” “Yok alırsın. Bulursun sen bir yolunu. Burada kalırsam asıl ölürüm.”

Sonra Demet’i aramış. “Metin’i ara, gelsin beni alsın.”

Kalktım gittim ikna edeyim diye. Doktoru “Alper abi iyi ya daha demin şakalaştık.” Dedim “Bırakın yanına gireyim vallahi bela olur başınıza.” Sonra yanına girdim.

“Laktozsuz yoğurt bul bana,” dedi.

*

2019’daki doktorların sebebini bulamadığı yoğun bakımında korkmuştum. Ama orada nedense pek öleceğini düşünmemiştim. Bilmeyenlere söyleyeyim: Covid-19, 11 Mart’ta Türkiye’de başlamadan önce bazı şanslı arkadaşlara uğramıştı. Biri de Alper’di. Alper hep şüphelendi bundan. Ancak DSÖ, pandeminin kasım ayında Ankara’dan geçtiğini söylediğinde hepimiz emin olmuştuk.

Asıl 26 ay önceki yoğun bakımında korktum. Ölecekti. Çok kilo vermişti. Tedaviyi reddediyordu. Allahım bari üç beş saat yalnız ve konforlu muhabbet etmeye, vedalaşmaya vaktimiz olsaydı.

Sonra iki radyoterapi seansını müteakip yemek yiyebilmeye başlayınca hayat tatlı geldi. Hayır, birilerinin sandığı gibi ben ikna etmedim. Genco da etmedi. Hayır, doktorlar ona “Burası ABD değil biz dayarız adama kemoyu” dediği için de değil. Alper yemek yemeye başlayabildiği için kemoyu da kabul etti. Analitik herif. Baktı konforlu yaşama şansı var, hemen vazgeçti ölmekten.

Nitekim sonrası süperdi. Yani süperdi dediğim elbette hep oksijene bağlıydı. Elbette habire kemoterapi görüyordu. Ama mutluydu. Umutluydu. Tümörü küçülüyor, hayat kalitesi artıyordu. Evde parti tadında buluşmalar, geyik muhabbetleri…

Hatta sırt çantalı minik tüp edinip -sanki sağlıklıyken yaparmış gibi- civarda gezmeyi, Kuğulu’ya filan gitmeyi planlıyordu. Aslında bir tek CSO’ya gidebilse ona çok iyi gelecekti biliyorum.

Gezmek istemesi aslında çok komikti. Hayatı boyunca Sierra Leone’ye gitmeyecek birisine Sierra Leone’ye girişi yasaklarsanız canı çekebilir ya… O hesap. Ankara sokakları ondan, o Ankara sokaklarından çok çekmiştir. Üşengeç yapısının da katkısıyla Ankara’dan hatta Ayrancı’dan pek uzaklaşmamıştır. Üşengeç yapısı üretken yapısıyla birleşince Ankara sokaklarına pek çıkmasa da daha fazla dokunmuş oluyor tabii insan. Alper de daha da fazla dokunmak istedi sanırım. Lütfen insan üşengeç ve üretken nasıl olur demeyin. Üşengeçlik kendi başına üretken bir faaliyettir.

*

Ev sohbetlerimiz şahaneydi. Alper ilk defa hakikaten endişeli yüzünü gösterdi. İlk defa (daha çok Demet’e de olsa) karnının en yumuşak yerlerini gösterdi. İlk defa saldı çayıra.

Bir keresinde Demet’e gidip aynen şöyle demiş: “Demet, senin sorunun ne biliyor musun? Bu hayatta bir amacın yok. Boşver, benim de yok.”

Ve kimsenin beklemediği şekilde utangaç bir yanı vardı. Bu dayanışma işi mahçup olmak konusunda doktora yaptırdı Alper’e. Çok mahçup oluyordu. Bir para toplama faaliyeti sonrası eskimiş, ucuz bir GSM almıştı. Bir hafta günah çıkardı: “Ya vallahi benimki şöyle ölmüştü böyle bilmemneydi, ondan aldım.” En son, “Alper bir kere daha bu konuyu açma yeter artık, vallahi sosyal medyaya Alper yardım paralarıyla Maldivler’de ayak masajı yaptırıyor yazacağım,” dedim de sustu.

Beni en çok güldüren ise Alper’in bu süreçte “kendine bakmak” kavramıyla tanışması oldu. Alper’in kendine bakmakla ilgilenmeyiş biçimi eşsizdir. Muhtemelen kendine sadece fotoğrafçı gözüyle bakmıştı hasta olana kadar. Kadraj, ışık, ambiyans filan. Hastalık sürecinde el mahkum baktı. Çünkü hayat kalitesi doğrudan bununla ilgiliydi.

Bunun dışında Alper dışarıdan nasıl göründüğüyle de daha fazla ilgilenmeye başladı. Çünkü dışarısı Alper’le çok ilgiliydi. Fazlaca gururu okşandı. Muhtemelen bugüne kadar “ne kadar sevildiği” konusuna pek kafa yormamıştı. Şimdi her köşeden sevgi fışkırınca üzerine sıçrayanlar değişik hissettirdi tabii ona.

*

Benim çocuklarımı çok severdi. Kolay kolay akıl vermeyen Alper sürekli akıl verirdi. Tuhaf hükümleri vardı. İlyas’ın kesinlikle tenis oynamasından yanaydı mesela. Yelkene başladı diye önce azarladı beni. Sonra onun da yeterince havalı olduğu konusunda ikna oldu. Dünya’nın yüzücülüğünden hoşnuttu. İlyas ve Dünya ile de çok ziyaretine gittik neyse ki.

*

Aile, en küçük suç örgütü olabilir. Aile konusunda atıp tutan arkadaşlarım haklıdır. Ama kanser olana kadar haklıdır. Sonuçta bu hayattaki tek akraban abin Caner, İzmir’den gelir kalır son aylarında yanında.

Birçok musibetin kaynağı aile olabilir. Ama sadece bildiğimiz anlamda aileden vazgeçmek gerekiyor sanırım. Biz de Alper’in ailesiydik. Onunla dayanışan, onunla hastaneye giden, evini temizleyen, yemek yapan, yanında duran hepimiz ailesiydik.

Bu yazı boyunca sadece Genco ve Demet’in adı geçti. Temsili kabul edin. Onur, Tanju filan diye başlayan upuzun bir liste yaptım. Asla adil ve yeterli bir liste olmadı. Genco’yu arayıp yardım istedim. Genco her zamanki Gencoluğuyla Demet ve ben dahil kimseyi yazma deyip kestirip attı. Çünkü şunu da yazmak lazımlar bitmez deyip hiç aklıma gelmeyen on kişi filan daha saydı. Sustum. Ezcümle çok insan dayanıştı Alper ile. Gurur vericiydi. Aile lazımsa buyrun buradan verelim dedim.

Bir de son olarak Gazi Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarına minnet bildirmek zorundayım. Hepsi çok kibardı. Çok yardımcıydı.

Derli toplu yazamadım, affedin. Alper’e böylesi daha güzel olmuştur belki. Güle güle Alper. Seni çok seviyorum.


Kapak fotoğrafı: Self Portrait, Alper Fidaner

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.