Kurak geçmiş bir yazın sonundayım. Bir elimde dolabın arkalarından çıkardığım kot ceket, diğer elimde başlayacak yeni dönemin ders kitaplarının fotokopileri. Yol boyu kitapçıların olduğu yokuşu çıkıyorum, cadde üzerindeki favori barımızda toplanıyoruz. Müdavimi olduğun yerler varsa şehir daha keyifli. Yaz stajları, ders seçme telaşları, kalp kırıklıkları ve gelecek kaygılarını konuşuyoruz akşamüstü biramızı yudumlarken. Duvarda bir yazı “Ain’t no sunshine when she’s gone.” Arkada bir şarkı “… and I will try to fix you.” Günler kısalıyor, akşam ayaz bastırır buralarda, yaz kış demeden. Kot ceketimi sırtıma geçirip kalabalığa karışıyorum. Mavi ışıklarını yakmış dolmuşlara yürürken toparlanmakta olan çiçekçilere selam veriyorum. Başkentteyim.

Coğrafya değişiyor, duvarlar yıkılıyor. Kilometrelerce uzanan sahil şeridinin bir yanında masmavi bir deniz, öte yanında bu coğrafyanın imza rengi sarı şehir. Kiliseden çıkan gelin ve damada takılıyor gözüm, sonra aniden ezan sesi duyuyorum. Nikah kalabalığından sıyrılıp sahil şeridine ulaşıyorum; batmakta olan güneşi selamlayan bir yoga grubu, günün yorgunluğunu matkot oynayarak atanlar, nargile içen bir arkadaş grubu ve gitar çalıp bira içenler… Farklılıkların uyumuna, önyargısızlığa ve saygıya biraz şaşıyor biraz imreniyorum. Ortadoğu’da bir kentteyim.

Güneş en tepede, karşımda zamanında oraları yakıp geçmiş olan yanardağ şehri tüm görkemiyle kucaklıyor. Karşı kıyıları, adaları, körfezi ve kaleyi izliyorum. Eski şehirde uzunca bir yürüyüş yapmaya geliyor sıra, şehre karışıyorum. Dar ve karanlık sokaklarda karşılıklı camlardan çamaşırlar asılmış, herkes bağırarak konuşuyor, köşeye park etmiş motorun üstünde bir kedi uyuyor, bir yerlerden domates ve mozzarella harmanının fesleğenle taçlandırılmış kokusu çalınıyor burnuma, birileri espressosundan ilk ve son yudumu alıyor. Sarayları ve çöplükleri, gösterişi ve sefaleti bir arada görüyorum. Burası benim hayat ile yüzleştiğim, kendimi tanıdığım yer. Çizmenin güneyindeyim.

Adımlarımı sıklaştırıyorum. Kalabalıktan koşmak mümkün değil. Son anda atlıyorum vapura, üst kata çıkmıyorum, orada ayaklarımı uzatamam. Tarihi Yarımada’ya bakan tarafta küçük bir yere ilişiyorum, güneş oradan batacak. Motor yavaş yavaş çalışırken hafif sallantıda çayımı içip simitten bir parça ısırıyorum. Yok, sevemiyorum buradaki simitleri bir türlü; o zaman martıların karnı doysun. Güneş batarken vapurdan iniyorum. Balıkçıların yol boyu hüküm sürdüğü köprüden geçiyorum, gün boyu camileri ve müzeleri gezmiş yorgun turistler geceyi değerlendirmek için şehrin merkezine akın ediyor. Bu şehirde yürümek imkansız. Dünyanın haline üzülüyorum. Yedi tepeli şehirdeyim.

Hatıralarda yaşayan ve hep olmadığı şehirleri özleyenlere, sevgilerle.

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here