Bu yazıda Baksı Müzesi’nin Bayburt merkezine 45 kilometre uzakta ufacık bir köyün yakınında kurulan, etrafında bozkırdan, dağlardan ve -şimdilerde sessiz akan- Çoruh Nehri’nden başka hiçbir şeyin olmadığı, sıra dışı mimarisi ile her bakanı büyüleyen, hiçliğin ortasında bütün aykırılığı ve anıtsallığıyla var olma telaşı taşıyan bir müze olduğundan bahsetmeyeceğim. Bu ve benzeri bilgilere herhangi bir arama motoruna yazılacak basit kelimelerle çok rahat ulaşılabilir. Bu yazıda Baksı’nın neden ve nasıl müze-üstü bir yer olduğunu, orada geçirdiğim altı aylık zaman diliminde fark ettiklerim ile anlatmaya çalışacağım. Öncesinde ise günümüz müzesinin makul bakış açıları tarafından nasıl algılandığından çok kısa bahsetmek isterim.

Genel görüşe göre; müzelerin ilk altın çağı olan 19. yüzyılda nesne ve eserler ne denli müze merkezine alınmışlarsa, ikinci altın çağın yaşandığı günümüzde bir o kadar geri planda yer alır. Bu kısımda müzelerin ‘müze tanımı’ ile oluşturulan ideal çerçevedeki işlevlerini gerçekleştirip gerçekleştirmedikleri doğrudan doğruya toplumu ilgilendiren bir durumdur. Postmodernizmin etkisiyle çoğulcu yaklaşımların her alanda daha fazla öne çıktığı; müzelerin de bundan paylarına düşeni aldıkları ve sahip oldukları katı kuralların ve hükmedici tavırların sert bir biçimde eleştirildiği bilinen bir durum. Bu eleştirileri dikkate alan müzeler, odak noktalarını koleksiyondan izleyiciye doğru kaydırmaya başlamış, sergi salonlarını ve yönetim politikalarını izleyici merkezli tavırlar ile değiştirmişlerdir. Burada ‘izleyici’ sözcüğündeki vurgu önemlidir; çünkü izleyici, belirli bir tutumu ya da düşünceyi benimseyen, bunlarla ilgilenen anlamını taşır. İzleyicinin ziyaretçiden farkı, müze ile arasında daha derin bir etkileşim ve iletişim biçimi kurmasıdır. ‘Ziyaret edilen müze’ ile ‘izleyicisi olan müze’ arasındaki edilgenlik-etkenlik farkını açıklamaya gerek var mı bilmiyorum, ama toplumu merkeze alan müzelerin (müze kavramı toplumdan bağımsız olamayacağı için aslında bütün müzelerin) insan odaklı bu yeni yaklaşımları benimsemelerinin elzem olduğunu vurgulamak gerekir.

Geleneksel müze kavramından uzakta, ezberlenmiş yeni-müzecilik kalıplarının dışında, bulunduğu yer ile çelişen, orada olan ve olmayan bir müze olarak Baksı söz konusu olduğunda, iletişim ve etkileşimin bambaşka yönlerini görüyoruz. Baksı Müzesi, kendi doğası nedeniyle köylüye ne kadar yabancıysa, kentliye de bir o kadar yabancı olan ve başka başka yabancıların sürekli geldiği ve bir yandan da sürekli ayrıldığı bir yer. Müzenin kurucusu Hüsamettin Koçan; çocukluğunu bu sürekli göç veren, küçük ve giderek yalnızlaşan yerde, müzenin şu anda bulunduğu tepeden sevdiklerinin yolunu gözleyerek geçirmiş, bu yalın yalnızlığı özümsemiş ve bir zamanlar bütün özlediklerinin yaptığı gibi ‘o an’ geldiğinde Baksı’dan gitmiş biri. Yıllar sonra Baksı’ya dönüşünü ise babası üzerinden anlatıyor: “Babam iki yılda bir gelebildiği köyüne döndüğünde her şey o kadar güzeldi ki, bir defa da ben dönmek istiyorum diye düşündüm.” Bütün bunların sonucunda, Hüsamettin Koçan’ın babasını beklediği tepede inşa edilen Baksı Müzesi, anlamlı ve faydalı bir çabanın eseri olduğu kadar muhteşem bir dönüşün simgesi oluyor.

Müzelerin ortaya çıkış hikâyelerinde gördüğümüze hayli benzer biçimde, Baksı Müzesi de bir anıt müze gibi “orada” yer alıyor. Ancak Baksı Müzesi’nin bu anıtsallığı, salt üstlendiği görevlerin ağırlığı nedeniyle bile müzeyi kuran kişinin statü gösterişi yapması düşüncesiyle çelişiyor. Müzenin işlerinde olduğu gibi, koleksiyonu dahi kolektif bir bilinç ile oluşturuluyor. Müze koleksiyonunda yer alan eserlerin tamamı, Hüsamettin Koçan’ın Baksı Müzesi fikrine kısa sürede bağlanan sanatçı arkadaşları tarafından müzeye hediye ediliyor. Henüz kurulmamış bir müzeye yaptıkları böylesi büyük bir katkı, sanatçıların herhangi bir müzede yer alma arzusundan öte, bir müzeyi birlikte oluşturma düşüncesinin benimsenmesinden kaynaklı. Sadece bu yönüyle bile Baksı Müzesi diğer bütün müzelerden farklı olduğunu vurgulasa da, asıl farkı bu kolektivizmi sürdürmesinde ortaya çıkıyor. Sadece sanatçıların değil, izleyicilerinin de katma değer yarattığı bir ortam olarak müze, boşluğun ortasında yer alması ve kendi içerisinde bilinçli bir biçimde bırakılmış boşluklara sahip olması nedeniyle asla tamamlanamayacakmış gibi hissettiriyor. Konumlandığı tepeden gördüğü Çoruh Nehri gibi akışkan, açık ve sürekli değişken bir ortam olarak Baksı Müzesi, “durağan müze” algısını yıkıyor. Ancak müzenin en büyük farkı, aslında söz konusu algıyı yıkmak gibi ulvi bir amacının olmaması.

Baksı Müzesi, temelde sadece kendisiyle derdi olan bir müze: Hiçbir şey müzesi ve aslında her şey müzesi. Geleneksele sahip ama bir etnografya müzesi değil, çağdaşa sahip ama bir sanat müzesi değil; belli bir eser, dönem ya da tür üzerine inşa edilmiş bir müze ise hiç değil… Baksı, Hüsamettin Koçan’ın kendi söylemiyle, ‘yüksek’ ve ‘alçak’ sanat kavramlarını yok sayan, bu kavramların tutkunları tarafından sert bir şekilde eleştirilen, mekân rasyonalitesini dışlayan, geleneksel ile günceli aynı çatı altında bir araya getiren, her şeyi kayda geçiren ve sürekli bir biçimde “üreten” bir müze.

Müzenin üretim mantığı ise yine tek taraflı olmaktan öte, izleyicisini sürece dahil eden bir anlayışa dayalı. Buradaki izleyici ise bilinen, ya da alışılan müze izleyicisi stereotipinden uzak, müzeye en yakın köy olan Baksı’da yaşayan insanlardan oluşuyor. Müzede yer alan atölyelerde, bölgede yok olmak üzere olan geleneksel dokumacılık tekniklerini yeniden hayata geçiren köy sakinleri ürettikleri ürünler üzerinden hem gelir elde ediyor hem de bu ürünlerin güncel ‘eserlere’ dönüşüm sürecine dahil oluyorlar. Baksı atölyelerinde, kendi ürettikleri kök boyalar ile renklendirilip dokunan ehram ve kilim gibi geleneksel ürünler, güncel sanatçıların yorumlarıyla yeni formlarına ulaşırken eski ile yeninin alışılmadık bir birlikteliği ortaya konmuş oluyor. Müzedeki bu birliktelik; güncelin gelenekseli, gelenekselin de günceli benimsemesi için atılmış belki de en işe yarar adım. Baksı’da örneğini fazlaca gördüğümüz bu ve benzeri işler -yazının girişinde de bahsi geçtiği üzere- müzenin artık izleyiciyi merkeze almasıyla ikinci altın çağını yaşadığı günümüzde izleyiciyi ‘yön verici’ konumuna koyarak bir sonraki seviyeye, müzenin ‘üçüncü altın çağını’ yaşamaya davet ediyor.

baksi muzesi

Fazlaca istekli bir şekilde Baksı Müzesi’ni yazmak istemiş olsam da, müzenin temelinde yatan düşünceyi ve müze tarafından gerçekleştirilen işleri, en nihayetinde sınırlandırılması gereken bir yazıda tam anlamıyla anlatmanın pek de olanaklı olmadığını düşünüyorum. Ancak olabildiğince özetlersek, Baksı Müzesi dendiğinde akla gelen üç şeyden bahsederek müzeyi anlamaya yaklaşabiliriz: Gönüllülük, kadınlar ve çocuklar. Yerel ve kültürel değerleri göz önünde bulundurarak bölgedeki kadınların istihdamını ve sosyo-ekonomik anlamda iş gücüne katkıda bulunmalarını odak alan çalışmalara imza atan Baksı Müzesi, sadece müzedeki üretim atölyelerinde değil, Bayburt merkezde açılacak olan Kadın İstihdam Merkezi ile de bölge kadınlarının her alanda görünür olmalarını amaçlıyor. Çocukların erken yaştan itibaren müzede birleşik kültürel yaklaşımlar ve farklı sanat dalları ile iç içe olmaları, müzenin kütüphane, sergi salonu, bahçe, amfitiyatro gibi alanlarında bol bol yer almaları, müze tarafından düzenlenen etkinliklere ilk elden katılabilmeleri sayesinde içe dönük bir toplumdan dışarıya bakabilmelerinin önü açılıyor. Okulu dahi olmayan bir köyün bu kadar donanımlı ve etkin bir müzeye sahip olması, burada (yani aslında “orada”) olanların sadece şanslı olmaları ile açıklanamaz. Bu durumda devreye müzenin en temel motivasyonu olan ‘gönüllülük’ giriyor. Sadece Hüsamettin Koçan’ın sanatçı arkadaşları ve çevresi değil, Baksı köyünün sakinleri de müze için özveriyle hareket ediyor. Köyün muhtarı Nabi Akçelik, yıl boyunca müzede işlerin yürütülmesinden sorumlu oluyor, hatta sabahtan sergi alanındaki vitrinlerin temizliğini yaptıktan sonra izleyicilere güncel ve geleneksel sanatın işlevlerini ve müzedeki birlikteliğini sorguladığı rehberli turlar veriyor. Teknik işlerden sorumlu Köksal Usta, müzede güvenlikten sorumlu Celal’in geceden suvardığı* çimleri biçip alan temizliği yaparken, köyde oturan insanlar gelip müzenin konuk evinde kalacak misafirler için odaların hazırlığını yapıyor. Müzede iş olduğunda ‘yapmam’ diyen bulunmuyor. Böylece Baksı Müzesi, işleyişi ve insanların müze ile kurduğu güçlü bağlar bakımından ayrım yapmaksızın herkesin hayranlık duyacağı bir yer oluyor.

“Gitmek mi yoksa kalmak mı?” sorusuna yanıt arayan ve bu yanıtı asla bulamayacak olan bir müze Baksı Müzesi. Kendisiyle olan derdi hiç bitmeyecek, içindeki kasıtlı boşlukları doldurmak için çabalamaya devam edecek, bunu yaparken yeni boşluklar oluşturacak, bu nedenle de aslında hep yeni kalacak. “Herkesin uzaklaşmak istediği bir yere herkesi çağırma projesi” olan müze, kendi iç değişiklikleri ile sürekli orada olurken, bölgede ne değişecek sorusuna her zaman “Niye değişsin ki?” yanıtını verecek.

*Suvarmak: Halk ağzında hayvana su vermek, su içirmek anlamında kullanılan kelime. Baksı köyünde bahçe ya da çimleri sulamak anlamında da kullanılıyor.

Twitter | Instagram | Facebook

Yazar: Ezgi Fünke

Paylaş
Önceki İçerikSoytarılar 2024
Sonraki İçerikLavarla Mart Bülteni
Şehri sevenlerden gelenler.Lavarla'da yayınlanmasını istediğiniz yazılarınızı info@lavarla.com adresine mail atabilirsiniz.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here