Düsseldorf’tan Köln’e doğru sonbahar renklerinin çerçevelediği yolda ilerlerken, ağaçlardan hızla akıp geçen zamanın Dom Katedrali’nde nasıl durduğunu görmek için sabırsızlanıyordum. Yapımı için harcanan altı yüz yıllık emeği düşünürken, duvarlarını yıkayan yağmurun ve karın, pencerelerini okşayan rüzgarın, gündüzlerini ısıtan güneşin ve gecelerini aydınlatan ayın etkilerini hissetmeye çalışıyordum. Bu esnada, zihnimde biriken imgeler üst üste yığılarak katedralin izdüşümünü saniyeler içerisinde tamamlıyordu.

Gerçekle hayalin tezadında düştüğüm karmaşa içinden tüm görkemi ile beni çekip çıkaran Katedral, 1940’ların şiddet vebasından sağ salim çıkmayı başarmış nadir yapılardandı. Geçen zamanın tüm gölgesini taşlarına yüklenmiş bu muhteşem yapıyı fotoğraf makinemin kadrajına sığdırmaya çalışırken açıldığım meydandan Ren Nehri’ni gördüm. Var olduğu günden bu yana hiç durmayan, tek amacı daha büyük sulara kavuşmak olan ve gördüğüm her nehir gibi bana Herakleitos’u düşündüren bu nehir, şehrin iki yakasını birleştirmek için yapılmış birçok köprüyü üzerinde taşıyordu.

Benim manzaramdaki ise Köln’ün en meşhur yapısı olan ve Aşıklar Köprüsü olarak da anılan Hohenzollern Köprüsüydü. İnşası 1911 yılında tamamlanan bu köprü maalesef katedral kadar şanslı değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sağ çıkamamış ve 1945 yılında Mimar Franz Heinrich Schwechten önderliğinde bugünkü halini almıştı. Yapıldığı ilk günden itibaren hem tren seferleri hem de araç trafiği için kullanılan köprü, 1945 yılından sonra araçlara kapatılmış, yaya trafiğine açılmıştı.

Kavuşmaları mümkün kılarak kutsal bir amaca hizmet eden Hohenzollern Köprüsü’nde yürümeye başladığımda akşamüzeriydi. Modern tarzda inşa edilen, ağır metal görüntüsü ile geometrik unsurları vurgulayan Hohenzollern Köprüsünün sert görüntüsünün altında keşfedilmeyi bekleyen bir sırrı var gibiydi. Köprüde ilerlerken ilk dikkatimi çeken, batıya doğru yol alan güneş ışığının köprünün korkuluklarından yansımasıydı. Uzaktan anlam veremediğim yansıma, yaklaştıkça demirden kilitlere dönüşmüştü.  Etrafında coşku ile devinen hayatın tam tersine korkuluklarda asılı duran kilitler bağlılığı ve aşkın ölümsüzlüğünü simgeliyordu. Aşıkların kilitlerin anahtarlarını Ren Nehri’ne atmasıyla mühürlenen kilitlerle birlikte aşk da mühürleniyordu.

17 Kasım 2016’da Aşıklar Köprüsü’nde ilerlerken korkuluklara sabitlenmiş milyonlarca kilidin arasından karşıma çıkan 17 Kasım 1961 tarihli kilitte, mühürlenen bir aşkın umutları duruyordu. Bu büyüleyici köprü, zaman içinde tekrar eden tesadüfleri ve değişimi, aşkın ölümsüzlüğünü ve her daim yenilenişini aynı anda gösteriyordu. Karşı kıyıda gün batımını seyrettikten sonra tüm kavuşmaların kesiştiği Aşıklar Köprüsü’nde ben de zamanı sonsuza kadar durdurmuştum.

Esra Tuba Öğdü


Fotoğraflar yazara aittir. Tüm hakları saklıdır.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here