|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Seramik sanatçısı ve sanat tarihçi Özgür Ceren Can, 8. kişisel sergisi STRATA: Bellek, Yüzey, Temas‘ı Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde izleyiciyle buluşturdu. 6 yıllık bir aranın ardından gelen yeni sergi vesilesiyle seramik sanatından Türkiye’de sanatçı olmaya, Ankara’dan sanatçının pratiklerine ve çokyönlülüğüne uzanan, çok keyif aldığımız bir sohbet gerçekleştirdik.
Özgür Ceren Can ile tanışıklığımız eski. Kendisinin de bu söyleşide altını çizdiği “Ankara’da dayanışma hali” vesilesiyle yollarımız kesişti. Fakat ilk nerede ve ne zaman tanıştığımızı, şehrin kültürel üretim pratiklerinin Ceren’in “katman” anlayışıyla uyumlu derecede iç içe olmasının getirdiği sebeplerle hiç hatırlamıyorum. Sanatçı kişiliğinin yanı sıra Lavarla‘da yayımladığımız yazıları, kurucularından olduğu namekan’ın faaliyetleri, Asi Keçi’nin kamusal etkinlikleri, HÜTKAM sempozyumu, Rahmi M. Koç Ankara’nın müdürlüğü bizi bir araya getiren vesileler. Sergi vesilesiyle yaptığımız sohbet de tanışıklığımız gibi, çok katmanlı, çok çağrışımlı ve bolca Ankara içeriyor.
6 yıllık uzun bir aradan sonra yeni bir sergiyle karşımıza çıkıyorsun. Öncelikle en çok merak ettiğim, bu 6 yılda neler yaptığın.
2019 yılında İstanbul’da Hareketler Dökümü adlı sergimi açtım, onu Ankara’ya da taşımak istiyordum. Fakat 2020’de Covid-19 pandemisi patladı, bambaşka bir tempoya geçtim. Müze yöneticiliği görevim de 2020’de başladı ve o hengamenin içinde yeniden Ankara’da bir sergi açmaya odaklanmadım. Doktora da devam ediyordu bu sırada. Pandemi geçtikten sonra sergi fikrinden koptum biraz ama seramikten kopmadım.
O dönemde, daha deneysel sır altı parçalar üretiyordum. Bunların bir kısmı bu sergide de görülebilir. 2021’de özellikle birtakım deneysel çalışmalar yapmıştım. Çini ve seramik boyalarını kullanma biçimleri, çini ya da seramik bünye arasındaki farklar üzerine çalışmıştım. Fakat uzun uzadıya çalışacak bir durumum olmadığı için istediğim kadar deneme yapıp istediğim sonuçları elde ettiğimi söylemem. Dolayısıyla onlar anlamlı bir bütünlüğe giden bir çalışma serisine dönüşmedi. Bir hikayesi de yoktu. STRATA ile birlikte yeni sır altı seramikler ürettim bu sene. Ondan önce sergi gezerek, dünyada neler yapılıyor, başka seramik sanatçıları neler yapıyor bunlara bakarak bağlantımı koparmadığım bir süreçti.
Deneysel dönemin meyvesi bu sene yaptıkların ama başka neler keşfettin bu dönemde?
Keçeyi de aynı dönemde keşfettim malzeme olarak. Rahmi M. Koç Müzesi’nde yöneticiyken Oğuz Hoca’nın atölyesi oradaydı, onlara bir sergi yapmıştık Saklı Dokular isminde. O dönem atölyesine sık gidip geldim, nasıl ürettiğine baktım ve çok heves ettim. Hatta Umut Kambak ve Deniz Atlı’yla, keçeyle birlikte hayata geçirebileceğimiz biraz daha performatif bir sanat projesi de hayal etmiştik. Olmadı fakat keçe malzemesinin etrafında döndük, denedik, dokunduk. Aklımda kaldı ve ben bunu yapmak istiyorum dedim. Yaz başında Fikret Otyam Sanat Merkezi’nin yöneticisi Gizem Yurdanur beni tetikleyene kadar ben hep doktorayı bitireceğim, bazı işleri halledeceğim ve sonra bunları yapacağım gibi bir sıralama koymuştum kendime. Bir taraftan notlar alıyordum, yapmak istediklerimle ilgili tasarılarım oluyordu ama harekete geçmiyordum. Keçeler de o deneysel sürecin bir sonucu. Seramiği ise epey biriktirmişim o süreçte, çok hızlı bir şekilde o seriyi çıkarabildim. Çok ciddi bir oluşum süreciymiş aslında.
Ne yapmak istediğin sadece ürettiğin eserle değil nerede yapmak istediğinle de ilgili bence. Benim için mekan hep önemlidir. Fikret Otyam Sanat Merkezi’ndeki sergileri de o süreçte hep takip etmiştim. Salonun ışıkla ilgili olanaklarına mesela çok hakimdim. Ama hiç düşünmemiştim sergi açacağımı. Her şey aşağıdan yavaş yavaş şekillenmiş aslında da adı konmamış.

Hayatımızdaki o ateşleyici insanlara bayılıyorum. Her türlü üretim sürecinde onlara ihtiyacımız oluyor.
Evet, resmen varmış. Ben bir başvuru yapmadım sergi için. Gizem “ilk açılış sergisini seninle yapalım” dediğinde de “mümkün değil, yetiştiremem” dedim. Onun desteğiyle, motivasyonuyla oldu. Çok hoş bir şey bu tabii, bu dayanışma hali.
Evet, Ankara’nın da güzel bir özelliği bir yandan. 6 senelik yoğunluğa dönecek olursak, seni çokyönlü ve neşeli kişiliğinle tanıyorum. Bir bakıyorum kalemi çok kuvvetli bir yazarsın, bir bakıyorum işinde çok iyi bir müze müdürü, bir bakıyorum bir oluşum kurmuşsun onu yürütüyorsun. Asi Keçi ile yaptıkların var. Bir yandan da seramik aşkın var tabii, bir sanatçısın. Bir de kızın var. Tüm bunları bir arada nasıl yapıyorsun ve seramik bunca şeyin içinde nerede duruyor?
Seramik aslında en önemli odaklardan biri. “Ne iş yapıyorsun?” dediklerinde seramik sanatçısıyım ve sanat tarihçisiyim diye cevap veriyorum. Diğerleri, buradan beslenen, bu iki uzmanlığımla yaptığım faaliyetler. Sanat yazarlığı, kamusal sanat etkinliklerinin organizasyonu, kültür politikalarına şekil vermekle ilgili sivil toplumda yer almak, akademisyenlik, yani her şey seramik sanatçısı ve sanat tarihçisi olmanın altında benim için.
Aslında beni bu alana çekmenin yolunu da tez danışmanım Pelin Şahin Tekinalp başarmıştı. Seramik panolara bakmak onun fikriydi mesela. O kadar büyük tutkuyla yapıyorum ki sanki hayatım boyunca en önemli amaçlarımdan biri seramik panoları, çağdaş seramik tarihini araştırmakmış gibi duruyor, bunu biliyorum ama bu Pelin Hoca’nın fikriydi. Seramikle, benden önceki sanatçılarla, onların eserleriyle beni buluşturarak sanat tarihinin içine çekmiş oldu.
Pratikte, hayatımın büyük bir kısmını kaplayamıyor. Bu kadar yer tutması da ailemin desteğiyle olan bir şans. Seramik sanatını devam ettirmek için ciddi bir maddi destek gerekiyor. Başlangıç için atölyeyi kurmak, malzemeler, teknik kapasiteyi geliştirmek için gerekli teknolojiler, bunlar için maddi desteğe ihtiyaç var. Bir düzeyde bu benim için vardı ve 8. kişisel sergimi bugün sanatseverlerle paylaşabiliyorum. Ama hiç olmayabilirdi. Benimle birlikte mezun olan arkadaşlarımın tamamının seramik yaptığını söyleyemeyeceğim. Hatta çok az isim için bugün seramik sanatçısı diyebiliriz. Onlar da çok büyük bir mücadeleyle bu kulvarda koşuyorlar. Dolayısıyla, başka türlü ayakta kalman gerektiği, bağımsız sanatçı desteklenmediği, SGK’sı bile olamadığı için hayatını idame ettirmek için başka türlü formüller bulmak gerekiyor.
Benim vazgeçmememin iki neden var. İlki, tutkularının peşinden gitmeyle ilgili inadı, azmi olan birisi olmam; ikincisi de ailemin verdiği destek. Dostlarım, hocalarım da beni desteklediler. Yapmaya devam ettiğiniz sürece birileri de sizi desteklemeye devam ediyor galiba. Böyle bir yerden sanki çokyönlü biriymişim ve seramik de onlardan biri gibi durmakla birlikte aslında ana odağım oydu, hayatın beni getirdiği yer burası oldu diyebiliriz.
Sanatçıya destek konusunda Türkiye’de büyük sıkıntılar var bunu biliyoruz ama öte yandan da seramiğin bu topraklarda çok uzun, binlerce yıla dayanan bir geçmişinin olması, bugün bu alanda desteğin, ilerlemenin az olmasını çok çarpıcı bir hale getiriyor.
Geçmişte Eczacıbaşı Sanat Atölyesi ve Çanakkale Seramik’in sanatçılara üretim koşulları bağlamında verdiği destekler vardı. Saydığım kurumlar birtakım sergileri, etkinlikleri ve yayınları bugün de destekliyorlar ama o platformlar bugün yok. Devlet zaten hiçbir disipline tam anlamıyla destek veriyor diyemeyiz. Sinemacılar da tiyatrocular da aynı şeyden şikayet ediyor. Şikayet diyorum ama bu bir hak talebi aslında. Kimse sızlanmıyor, kimse olması gerekenden fazlasını istemiyor. Bir ülkenin sanatçılarının en basit hak talebi bu. Onların sistem içinde kendilerini konumlandıracakları güvenlikli alanın inşası çok önemli. Bir sistemin içindesin, ne kadar yaratıcı ne kadar azimli olursan ol, o sistem yeterince üretimi destekler nitelikte değilse bir yere kadar ilerleyebilirsin.
Bir yandan, kültür ve sanat insanların hayatındaki öncelikleri arasında o kadar alt sıralara düştü ki alana dair üretim yapanlar da “devam etsin de nasıl ederse etsin” gibi bir bakış açısına evrildiler. Bu da sanatçının ya da kültür üreticisinin işini giderek daha da gönüllü ve tutku temelli bir yere itiyor.
Dünyanın hiçbir yerinde sanatçıların, bu kadar çok gönüllü emeğini asıl işe koyup başka işlerde para kazanmaya çalıştığını zannetmiyorum. Ya desteklenirsin sistem tarafından ya da desteklenmez ve bu maceraya hiç girmezsin. Biz iki arada bir derede… Üniversitede hoca olup çıkınca beşten sonra atölyesine girip çalışan insanlarla dolu bu alan.
“Bağımsız sanatçı olmayı fikren çok kutsadığım bir dönemim var”
Seramik tutkun nasıl başladı?
Güzel Sanatlar Lisesi’nde resim bölümünde okuyordum ve Alev Ebüzziya ile ilgili bir belgesel izlettirdiler bize. Onun Paris’teki atölyesinden, çalışmalarından, yaşamından, eserlerine ilgi duyan insanlarla ilişkilerinden çok etkilendim. Çarpıldım ve dedim ki ben de bunu yapmak istiyorum. O zaman resim bölümündeyiz ve üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine gideceğiz, yolumuz öyle. Heykel mi grafik tasarım mı resim mi okuyacağız gibi herkesin kafasında bir soru işareti. Alev Ebüzziya’yı görünce ben de bunu denemeliyim dedim. Önce kazanamadım, ikinci sene Hacettepe Üniversitesi’nde seramik bölümünü kazandım. Çok zevk alarak okudum. Ay lanet olsun seramiğe dediğim bir gün hiç olmadı. Körkütük aşık olduğun kişinin sorunlarını hiç görmezsin ya öyle bir kafadaydım.
Mezun olduğumda ailemin desteğiyle hemen bir seramik fırını alabildim. Daha çok deneme fırsatım oldu. Sonra bunları sergiye dönüştürmekle ilgili bir düşünme ve çalışma biçimim de oldu. Belirli aralıklarla kişisel sergiler açtım.
Sanat da bir kariyer ve kendi piyasası var. Onun içine çok dahil olamadım çünkü Ankara’dan doğru üretmeye devam ettim. Piyasa ilişkileri kurmak konusunda tepkiliydim. Kültür emperyalizmi, sanat piyasası, sanat sosyolojisi okuyordum ve topluma belli kültür formlarını dayatan kültürel güç odaklarına çok kuruluyordum. Güç odağı olan kültür kurumlarına karşı mesafeliydim: mesela İKSV’ye, bakanlığa karşı. Bağımsız sanatçı olmayı fikren çok kutsadığım bir dönemim var. O şekilde ayakta kalmayı denemek istedim. Tanımlı sergi salonlarında sergi açmak için çok çaba harcamayıp daha alternatif mekanlar bulmak istedim. Asi Keçi de bu yönelimden doğdu zaten. Ben kimsenin himayesi altında sanat yapmak istemiyorsam tek başıma nasıl ayakta kalabilirim, diğer bağımsız sanatçılar ve tasarımcılarla dayanışma halinde kalabilirim diye düşündüm. Toplumla birebir etkileşimi olan kamusal alanları kullanabiliriz diye düşünerek Asi Keçi Sanat İnisiyatifi fikrini ortaya attım. Sonra dört arkadaş bir araya gelip kurduk. Çember giderek büyüdü ve farklı disiplinlerle bir arada üretmenin bir atölyesi oldu benim için.
Aslında bilindik bir sanatçı imajıyla seramik yapma hayaline, pratiği çok belirgin bir yaşam tarzına kapılmıştım. Sonra çeşitlenen bambaşka üretken bir deneyime dönüştü benim için.

Bu yaklaşımın sana getirileri ve götürüleri neler oldu?
Türkiye’nin sanat merkezi İstanbul, ben de orada tanınan bir sanatçı olmadım, eserlerim koleksiyonlara girmedi. Dolayısıyla birtakım desteklere, fonlara başvurduysam da kabul edilmedim, uluslararası açılımım olmadı. Tabii bunların olamayacağını baştan kabul ederek bu yola girmiştim.
Sağlamasını yapmış oldun bir açıdan.
Evet, ama bana bu yaratıcı paylaşım alanını açacağını da pek düşünmemiştim. Çok farklı disiplinlerden insanla yan yana gelip onları yakın mesafeden tanıma, birlikte bir şeyler yapmaya çalışma işinden çok fazla beceri devşirdim. Olmayanı olduran bir tarafımız oldu, bunun kazandırdığı özgüveni hiçbir şey kazandıramaz. Çok prestijli bir kurumdan ödül alsam evet bu bir özgüven vesilesidir ama şimdiki kadar özgüvenli olamazdım. Şu anda kültürel kaslarım çok kuvvetli, her şeyi herkesle her yerde oldurabilirim gibi hissediyorum.
Bir sanat kurumunun neyi kıstas alarak verdiğini bilmediğin bir ödüldense birçok gerçek insanın tüm samimiyetiyle seni onaylaması nerde durduğunu görmen açısından daha tatmin edici olmalı.
Sadece onaylaması da değil, bazen onaylamaması ama yanında olması. Senin yaptığın işi tartışmaya değer bulması. Hatta bu daha bile zevkli, bir işi ortaya koyup etrafında beş altı kişi konuşmak. Bir adım sonrasında ne yapacağınla ilgili elinde gerçekçi bir rota oluyor.
“Bir ‘atölye şehir’ gibi görüyorum Ankara’yı”
Bunda Ankara’nın da etkisi büyük. Zaten konuya da öyle başladık, İstanbul-Ankara kıyasıyla. Ankara’daki kolektif üretim, bir araya gelip düşünmek ve üretmek, az imkandan çok daha büyük bir şey çıkarabilmek de besleyen, olgunlaştıran, pişiren süreçler sanki değil mi?
Kesinlikle öyle. Kültür-sanatın başkenti İstanbul ama orayı en çok destekleyen bir “atölye şehir” gibi görüyorum Ankara’yı. Hem sanat eğitimi kurumları hem atölyeleri, stüdyoları ve sahneleriyle. Kültürel karşılaşma olarak Ankara kısırmış da İstanbul çok zenginmiş gibi gözüküyor, doğrudur da İstanbul o potansiyele sahip ama zor bir kent. İnsana vermek konusunda çok cimri. Dolayısıyla buradan oraya gidip çalışan arkadaşlarımdan da biliyorum, orada zenginleşmek, beslenmek çok zor. Ankara bu anlamda çok bereketli bir kent. Ayrıca görünmeyen bazı katmanlar var: Yabancı misyon, Anadolu şehirlerinin Ankara ile ilişkisi, üniversiteler ve kültür kurumları, üniversite gençliğinin kültürel anlamda daha örgütlü olması… Tüm bu katmanların insanı beslemesi çok çekici bir şey. İçinde yaşadığında deneyimleyebileceğin bir şey bu.
Bir diğer çekici kısım da kültür politikalarının burada şekillenmesi. Yaptığınız bir işi bakanlıkla, ona bağlı müzelerle, kültür kurumlarıyla yapma konusunda ısrarcı olmak geleceğin politikalarını şekillendirmek için etkili bir yöntem. Ayrıca üniversitelerde çeşitli sempozyumları, bilimsel ve sanatsal çalışmaları, kamu kurumlarının işbirlikleri hayata geçirmek yine politika üretmek için önemli fırsatlar… Ankara bu anlamda odaklanmak, üretmek, çabalamak için çok uygun. Bir defa çok güçlü dayanışma ağları var. Belki İstanbul’da yaşasam bu kadar çok profesörle oturup kahve içemeyebilirdim. Hiyerarşilerin kırıldığı garip bir yer burası.
Sanat gazeteciliği yaptığım dönemde birtakım uluslararası sanat etkinliklerinde aktif rol alan, belki yurtdışında atölyeleri de olan, oradaki galerilerle bağlantıları olan sanatçıların pek çoğunun üretmek için Ankara’ya geldiklerini öğrendim. Ostim’de daha rahat ediyorlar mesela.
Seramik sanatı, buna dair bir şeyler öğrenmeye başladığında büyüleyici geliyor. Seramik deyince insanın aklında mutfak dolabında bir kupa da geldiğinden, işin “sırrı”na vakıf olmak bu sanatı bir anda yükseğe taşıdığı için çok da büyüleyici. Mesela ben ilk kez Avanos’ta seramikle uğraşan bir tanıdığımız bizi atölyeye, Kızılırmak kenarındaki pişirme fırınlarına götürdüğünde anlamıştım seramik ne demek. Sonra, önceki yıl seninle Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in Anna Laudel’deki sergisini gezerken renklerle ilgili anlattıklarınla işin zorluğunu daha iyi kavramıştım. Senin bir etkin de Anafartalar Çarşısı’ndaki seramik panolar ve duvar resimleri için başını çektiğin mücadele olmuştu. Sen seramiğe dair nasıl mitler duyuyorsun?
Seramik deyince dilin bize oynadığı bir oyun var. Seramik, tekniğin adı; dolayısıyla o teknikle üretilmiş nesneler geliyor akla. Kupa geliyor, klozet de gelebilir ayrıca. Sanatı kategorize etmeye alışkınız, o kategorilerden biri olarak seramiği görünce işte o algı bozuluyor. Ben aslında bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum, plastik sanatlar demeyi daha doğru bulurum. Bir malzemeye, tekniğe bağlı olarak form üretmek. Heykele göre biraz daha zanaata yakın. Seramik sanatı dediğimiz şey seramik tekniğiyle üretilen formlar. Form dediğimiz de heykeldir aslında. Ama kendimizi heykeltıraştan ayırmak için seramik sanatçısı diyoruz.,
Seramiğin zanaatla karıştırılmasına sebep olan, birbirine yaklaştıran, sınırları muğlaklaştıran özelliğine meftunum. Zanaat olan seramiği de seviyorum. Çin porselenine, Osmanlı çinisine, Endülüs seramiğine hayranım. Yani seramik deyince neden insanların aklına çağdaş sanat gelmiyor gibi bir derdim yok.
Daha sanatsal üretimin içinde olan kişiler tarafından da yaklaşım benzer. Seramiğin teknik bir iş olması, sonucunun hesaplanması, olası sorunların tahmin edilmesi-çünkü çok kadim bir pratik-sanki içinde deneyselliğe, çağdaş sanatın heyecan duyduğu farklılaşan özgün çalışmalara uygun değilmiş gibi bir yanlış algı var. Sanki seramikle çok özgün bir şey ortaya çıkmazmış gibi. Ama aslında çok modernist işler var, Kuzey Avrupalı sanatçıların örneğin soyut ve ben çağdaş sanatım diye adeta standın üstünden titreşen işleri var. Bunun yanı sıra post-modern yıkıcı yaklaşımlar da var. Türkiye’den örnek vermek istiyorum. Çok da hayranlık duyduğum bir sanatçı, Elif Aydoğdu Ağatekin. Form bütünlüğünü parça parça ettiği, o küçük parçaları yeniden kurguladığı eserleri var. Hem tekniğe hem de modern estetiğe bağımlılığın tamamen yapı söküme uğratıldığını görüyoruz işlerindeBunun olmayacağına dair sanat dünyasında bir mit vardı Onun yavaş yavaş kırıldığını düşünüyorum. Seninle gezdiğimiz, Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in sergisi örneğin. Çini tekniğiyle ürettikleri eserler çok çarpıcı oldu bence Türkiye çağdaş sanat ortamı için. Bir önyargıyı kırdılar.

“Çoğu modern sanatçının teknikle ilgili bir konuda tıkanıp bir zanaatkara başvurduğu bir evresi vardır.”
Zanaat ile sanat arasındaki ince mi kalın mı sana soracağım çizginin de seramiğe yaklaşımda bir etkisi var mı?
O kadar muğlak değil aslında, muğlak olan bizim hissettiklerimiz. Sanatçının ya da zanaatkarın değil de izleyicinin kafasında muğlak bu sınır. Çünkü zanaatkarın ne yaptığı belli. O, var olan estetik kalıbı, mükemmelleştirmeyle ilgili bir çaba ve niyete sahip. Onun estetiği kolektif bellekten aktarılmış bir estetik. Sanatçının da kuşkusuz kolektif bellekle ilgisi var ama o belleğin içinden çıkan bireysel bir belleğin yeni ve özgün bir estetik yarattığını görüyoruz. Bu iki niyet birbirinden tamamen ayrı. Fakat ortaya çıkan eserler zaman zaman birbirine yaklaşabiliyor hem estetik hem politik hem kavramsal olarak. O noktada izleyicinin kafası karışabiliyor ama ne sanatçının ne zanaatkarın baştan yola çıktığı niyet ve yapma biçimi muğlak. Birbirine karışabilir, bir sanatçı bir zanaatkarla işbirliği yapabilir ve buradan bir eser doğabilir. Bunun sanat olup olmadığını eserin, formun tasarımcısı belirliyor aslında. Kim tasarlıyor, o fikri kim ortaya atıyor? Eğer bireysel bellekten ortaya çıkan özgün bir fikrin hayata geçirilmesiyle ilgili bir zanaat pratiğinden destek alınıyorsa bu, sanatçının işi. Ama zanaat bir sanatçıdan tasarım için destek alıyorsa bu zanaatkarın işi. Cam firmaları, seramik firmaları bir sanatçıyla bir seri üretim obje tasarlıyorlar. Bunu Paşabahçe yapıyor mesela. Onlara sanat eseri demiyoruz.
Sanatçılar da zaman zaman çömlekçilerle, dokumacılarla, kuyumcularla çalışabilir. Bu, onların eserini zanaat haline getirmez. Cam böyle bir şeydir mesela, ustaya ihtiyacınız vardır, ben yaptım oldu diye bir şey yoktur. Siz formu tasarlarsınız ama onu hayata geçirmek için cam ustasına ihtiyaç vardır. Zanaatın teknik becerilerini kendinde birleştiren sanatçı da var ama orada bir sanat-zanaat işbirliği olur. Füreya Koral’ın Göksu’daki çömlekçi atölyesiyle Picasso’nın Madoura’daki çömelekçi atölyesiyle çalıştığını biliriz. Çoğu modernsanatçının teknikle ilgili bir konuda tıkanıp bir zanaatkara başvurduğu bir evresi vardır.
Bu sergide bu ikisi arasındaki sınırları da bulanıklaştırdığını görüyoruz, biraz açabilir misin?
Kültürel miras çalışıyorum akademik olarak. Çok uzun yıllardır seramik yapıyorum. Cam da yaptım İstanbul’da Ekrem Özen’in atölyesinde. Orası da bir dekoratif cam atölyesiydi. Keçe sanatçısı Oğuz Koç’un kişisel sergileri olmakla birlikte zanaat pratiğini sürdüren, bir atölye. Hareketler Dökümü sergisinde, bu serginin de bir parçası olan çini eserleri Melike Didar ile yapmıştım. Yine son serideki bazı işleri Kaşiger Seramik Atölyesi desteğiyle yaptım. Dolayısıyla sanatsal üretim süreci farklı farklı insanları ve uzmanlıkları bir araya getiriyor. Tuval karşısında resim yapmaya benzeyen bir şey değil benim yaptığım. Atölyeye kapanmak, malzeme, sanatçı, tuval, inziva hali ve tek başına ortaya çıkardığın bir eser… Bu dizge sanat tarihinde “başyapıt ortaya koyan deha sanatçı” karakterinin yaratma hikayesi.. Ben o kişi zaten değilim, yapmak istediğim de o değil. Birtakım estetikleri, çoklu estetikleri birlikte dayanıştığım zanaatkar, tasarımcı ve sanatçılarla ortaya çıkarmaktan müthiş keyif alıyorum. Elbette bu benim kişisel sergim olduğu için özgün fikirler benden çıktı ama yolda başka müdahalelerle değiştiği oldu. Buna izin verdim.
Çok hayranı olduğum, çok sevdiğim seramik sanatçısı Burçak Bingöl’den duyduğum bir söz var. “Bıktım bizim başyapıt komplekslerimizden” demişti bir gün bana. Ve gerçekten zihnimde bir perspektif açıldı. Başyapıt kompleksi lafı müthiş bir özgürleşme yarattı bende. O gün bugündür, Burçak’ın bundan haberi olmayabilir ama kafama göre yaşıyorum. Kimsenin ne düşündüğünü zerre önemsemeden, beni ne heyecanlandırıyorsa, benimle kim bir şey üretmeye hevesliyse hepsine açık olarak.
Bu çok büyük bir özgürlük. Senin bunu başarman da çok önemli. Hakikaten bu çok sağlam bir put ve devirmek çok zor. Ben henüz başaramadım.
Tek başına mı devrilmiyor acaba?
Evet yine oraya geliyoruz, birliktelikler çok değerli. Peki sergiye dönecek olursak, “strata” katman demek. Bellek, yüzey, temas; geçmiş, bugün, gelecek gibiler. Bellek içinde saklı olan, yüzey dışarı bakan ve temas da beklenen gibi.
Herkes için değişebilir bu. Bellek dediğimizin içinde hepsi var bence. Seramik çok kadim bir pratik ama bugün yaptıklarımız, gelecekle ilgili öngörülerimiz, stratejilerimiz de belleğin içinde. Bellek zamansız. Geçmişe doğru biraz fazla çekiliyor kabul ediyorum ama orada takılıp kalmış bir şey değil bellek. Geleceğe yönelik tasavvurları da içinde barındırıyor. Yüzey ile hep görüngüler dünyasını algılıyorum. Bellekte ne varsa onun yansıdığı şey yüzey. Yüzeye yansımadıkça belleği zihnimizde netleştiremiyoruz.
Temas ise malzemeyle olan ilişkime atıf veriyor. Malzemeyle temas eden, duyuları harekete geçiren, temaslara açık olan bir forma dönüşmesi. Bu sergide herkesten teması duydum. Yumuşacık bir yün var, sert seramik yüzey, camsılaşmış sır, metal çiviler, kırılgan cam var. Malzemenin temas hissi, insanları farklı açılardan tetikledi ve algılarını dönüştürdü diye düşünüyorum. Sergideki malzeme ve teknik farklılıklar nedeniyle oluşan dinamizm, aynı estetiği farklı malzeme, form ve ölçeklerde görmek, hayata bakışımızı da çok çeşitlendirecek bir şey diye düşünüyorum. Yaşam da böyle. Benzer bir motifoluyor onun farklı ölçeklerdeki versiyonlarını etrafımızda görüyoruz. Zaman zaman görsel, zaman zaman dokunsal veya işitsel. Hayatın, yaşamın, estetiğin, mirasın, her şeyin katmanlar halinde olduğunu ve birbiriyle bütünleşik olduğunu hissettirmeye çalışan bir sergi.
Katman deyince gözümüzün önüne kat kat, üst üste olan gelir ve sadece bitişik katmanlar arasında bir fiziksel temas vardır. Sen onları iç içe geçiriyorsun sergide.
Benim katmanlara bakışım onları soyarak değil de en tepeden aşağı sondaj gibi inmek ve hepsine temas etmek gibi. Ve bunu yapınca yaklaşım da daha derine gidiyor. Ama öbür türlü, yine yüzeyde kalıyorsun. Derine inmek için katman algının farklı olması, daha cesur olman ve temas etmeyle ilgili becerin olması lazım. Bu, duygular için de beceriler için de tasavvurlar için de böyle. Bu kadar becerikliyim anlamına gelmesin, yaşarken bunu her zaman hayata geçiremeyebiliyoruz. Ama sanatla uğraşmak zaten olmak istediğin düşlediğin tutkuyla, arzuladığın özlemlerin olduğu konuyu dile getirmek ya, ben de bu olabilir mi diye soruyorum aslında.
Tabii malzemeyle uğraşırken daha cesur olabiliyorsun. Malzemenin sana verdiği tepkiyle hayatta herhangi bir insanın olayın ya da durumun sana verdiği tepki aynı olmuyor.
Kesinlikle. Tabii ki atölye sürecinde kontrol sende. Tanrısallık oyunu var orada. Ama hayatta malzemenin ta kendisisin.
“Hem kendimden önce bu topraklarda üretmiş seramik sanatçılarıyla duygusal bağım var”
Tanrısallıktan da bahsetmişken, kadim bir pratiğin taşıyıcısı olma hissiyatın var mı?
Hem kendimden önce bu topraklarda üretmiş seramik sanatçılarıyla duygusal bağım var. Bir devamı, bir sürgünü, bir filiziymiş gibi hissediyorum. Onun dışında Hititlerin yaptığı seramikle de bağım var, Osmanlı ya da Selçuklu seramiğiyle de. Kendimi kesinlikle oralara kök salmış biri olarak görüyorum. Neolitik Çağ’da Anadolu’da üretilmiş, üzerinde spiral form olan seramikle benim üzerine bugün piktogramları kullanarak yarattığım motifi koyduğum seramiğin arasında müthiş bir benzerlik olduğunu düşünüyorum.
Genelde herkes güncel koşullara odaklanıyor sanatçıları değerlendirirken, bu koşullarda sanat yapmaya devam etmek evet önemli ama geçmişten günümüze devam eden bir geleneğin parçası olarak da biz varız. Sadece güncel koşullara bağlı, o politik etkilerden ibaret değil sanatsal üretim. Dolayısıyla uzun bir kervan gibi düşünürsek, bu kervanda benim de bir yerim var.

Formlarının üzerine konuşmak isterim. Bir defa renkler çok etkileyici. Öte yandan hep dairesel formlar görüyoruz. Dikdörtgen varsa mesela tam köşeli değil.
Aslında malzemelere bağlı olarak daha organik formlara meyilim var. Toprak, cam, camın ateşle buluşması ve formunu kazanması… Füzyon cam tekniğiyle yaptığım işler. Sert katmanları üst üste koyup fırınlıyorsun ve onlar eriyerek birleşiyor. Keçe deseniz öyle, katman katman yünleri seriyorsun ve bir araya geliyor. Malzemenin kendi organik hareketi var orada. Seramik zaten öyle, suyla çamurun bir araya gelmesiyle oluşan plastik hamur, kil, onun üzerine topraktan oluşturulmuş boyayı sürüyorsun, sonra o ateşle bir araya geldiğinde o camsılaşmayı sağlıyor. Dolayısıyla malzemenin kendisinin köşeli keskin bir tarafı yok. Daha çok yayılan, birbirini saran, iç içe geçen bir doğası var. Onun üstüne koyduğum formlarda da beni öyle tercihler yapmaya malzeme itiyor bence. Sonuçta bu bir estetik arayış ve bu arayışta geçirgen, birleşmeye müsait, daha katılımcı bir estetik arıyorum. Onu yolu da çok keskin hatta olmamaktan geçiyor.
Geleneksel seramikteki yüzeyi değerlendirme mantığı da birbiriyle birleşen, birleşimden doğan dizilimin başka dizilimlerle yan yana gelmesinden doğan ahenk bir miras olarak belleğimde yer edinmiş bir şey. Sanatçı ne kadar bireysel belleğiyle eserini ortaya koyuyor desek de o kolektif belleğin bir parçası ve Hititlerden hatta Çatalhöyük’ten itibaren dairesel formlar, hareket halindeki formların etkisi olduğunu düşünüyorum çalışmalarımda. Hareketler Dökümü’nde piktogramları kullanmıştım, o sırada da mesela ilgim hep dairesel olana gitmişti. Formlarımı kültürel mirasın şekillendirdiğini düşünüyorum.
Renk seçimimde ise daha modernist akademik eğitimin etkisi var. Her zaman bir disiplinim var. Kafamda bazı renklerin bir araya gelmesiyle ilgili modern sanat eğitimin verdiği bilgiler var, o bilgilerin ışığında bazı renkleri yan yana getirerek istediğim etkileri alıyorum. 2025’te çalıştığım seride biraz enerjik, daha umutlu ve pozitif duygular uyandırmasını istedim.
STRATA: Bellek, Yüzey, Temas sergisi 9 Kasım’a kadar Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde izlenebilir.



















