“…iki akçalık dört kavun, dört vukuyye naks geldi”

Gezegenimiz sürekli ısınıyor, para birimimiz sürekli eriyor, trafiğimiz sürekli artıyor. Etlik-Ulus dolmuşunda başımı cama dayayıp bütün bunları ve dört buçuk milyar yaşındaki Dünya’nın nasıl olup da beş kitlesel yok oluşa rağmen ayakta kaldığını düşünürken gözüm Ankara Kalesi’ne takıldı. Şimdilerde turistik yönü ağır bassa da Ankara öteden beri sosyal ve ticari yaşamın kale etrafında gerçekleştiği bir kale-şehir aslında. Nitekim 1555’te Ankara’yı ziyaret eden Hans Dernschwam’ın basitçe çizdiği krokide ya da Joseph Pitton de Tournefort’un 1711 tarihli Ankara gravüründe veyahut da 1730’lara tarihlenen Ankara Manzarası tablosunun odağında hep Kale bulunmakta. Dolmuş Bentderesi’ne gelip de daha da yaklaşınca Kaleye haşmetini, surların kazandırdığını fark ettim. Kaleyi çepeçevre saran uzun ve de kıvrımlı surlar… Kıvrım, le pli! Fransız filozof Gilles Deleuze, Le Pli (Kıvrım) adını verdiği Leibniz monografisinde “kıvrımı oluşturan ideal öğe bükülmedir,” der. Deleuze’ün bu cümlesini, Osmanlı’nın belini büken Celalî isyanlarını düşünerek okuyunca Ankara Kalesi’nin kıvrımlı surları daha bir anlam kazanıyor. Yapımına 1602-1616 arasında başlanan ve Ankaralıların “kendü malları ile binâ ettikleri” bu sur, Celalî saldırılarına[1] karşı korunmanın en önemli unsurlarından biriydi.

Hans Dernschwam’ın Ankara krokisi.

Dahası, Celalî isyanlarına bir de kuraklık eklenince büyük bir kıtlık baş gösterir; öyle ki ekmekçiler un ve buğday dahi bulamazlar. Görünen o ki 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyıl başları arasında kalan dönem Ankaralılar açısından hayli zor geçmiş. Savaşlar, isyanlar, kuraklık, kıtlık ve bütün bunların toplumsal ilişkilere yansıması: Komşusuna zarar veren mahalle sakini, etrafı rahatsız eden sarhoşu, bozuk/eksik ölçülü mal satan sanatkârı, spekülatörü, istifçisi, kaçakçısı, bireysel ve toplumsal şiddeti, cinayetleri, tekinsizliği… Bütün bunların fiilî olarak ne şekilde gerçekleştiğini görebilmek için dönemin mahkeme kayıtları olan Kadı sicillerine bakabiliriz. Özer Ergenç’in “XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya” adlı kitabından yararlanarak bu sicillerde yer alan bazı örneklere bakıp merceğimizi 16. yüzyıl sonunda Ankara’da asayiş, suç ve ceza meselelerine çevirelim.

16. Yüzyıl Sonunda Ankara

16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında Ankara nüfusu 23 bin ile 25 bin arasındadır (s.59)[2]. Fakat Celali “mazarratı” Ankara’yı o kadar etkilemiştir ki Nisan 1607’de Ankara Kadısı’na başvuran Ankaralılar, şehrin birkaç defa eşkıya saldırısına uğradığını ve nüfusun üçte birinin dağıldığını, kalanların vergileri karşılayamaz duruma düştüklerini belirtip avârızhânelerinin[3] yeniden tespit edilmesini talep ederler (s.59-60). Buradan da anlaşılmaktadır ki Celali isyanları yüzünden bir kısım şehir ahalisi daha güvenilir yerlere göç etmiştir.

1576’da başlayıp 1596-1610 yılları arasında bütün Anadolu’yu saray isyan dalgalarına, ilk isyancılardan birinin isminden ötürü Celali isyanları adı verilir.

Topografik olarak, Kaleden bugünkü Gara doğru gittikçe alçalan eğimli bir arazi üzerinde yer alan Ankara bu dönemde, İmparatorluğun genel yönetim sistemi içinde pek bir ayrıcalığı olmayan ve Anadolu’da kendi adını taşıyan bir sancağın merkezidir. Politik olarak pek önemi olmasa da ticari olarak hayli faaldir. Çünkü ticaret yolları üzerinde bulunan bir sof şehridir. Öyle ki 16. yüzyıldan itibaren neredeyse bütün şehir sof üretim ve dokuma sürecine dahildir. 19. yüzyılın ortalarına kadar dünyada yalnızca Ankara’da yetişen Ankara keçisinin parlak, yumuşak ve ipeksi tiftiği o kadar rağbet görür ki ünü dünyaya yayılır. Nitekim yukarıda bahsettiğim 1730’lara tarihlenen ve Ankara’dan sof ticareti yapan Hollanda menşeili Levantche Handel isimli bir firmanın yaptırdığı tabloda Ankara keçilerini, tiftikten yapılan sof kumaşı pazarını, atölyelerini, alışverişini görebiliyoruz.

Asayiş ve Alınan Tedbirler

Celâlî isyanları sırasında tüm Anadolu’yla birlikte Ankara ve çevresinde de şehir ve köylere saldırılıp ciddi zararlar verilir. Devlet, bu saldırılardan halkı korumaya çalışsa da alınan tedbirler yeterli gelmemiş olsa gerek ki “zulm taifesini men ve red itmek” üzere Ankaralıların da çeşitli girişimleri söz konusu olur. Örneğin halkın en örgütlü kesimi olan esnaf grupları, gruplarının liderliğini yürüten kişiye şehri koruma vazifesi de yükler. Asayişin sağlanması için alınan bir diğer tedbir ise yiğitbaşılıktır. Genel anlamda ahalinin veya bir grubun herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşmesini önlemek için görevlendirilen kimse olan yiğitbaşı, asayişin bozuk olduğu zamanlarda mahallelerin ve köylerin güvenliğinin sağlanması, içlerine yabancıların sızmasının önlenmesi için de görevlendirilmiş ve çoğu kez her mahalleye birer yiğitbaşı tayin edilmiştir. Örneğin, 1600 tarihli bir kayda göre Kızılbey Mahallesi’nin önde gelenleri, mahallelerinin şehrin kenarında olması nedeniyle “fesad ehli”nin orada gecelediğini belirterek Hasan b. Mehmed’in mahalleye yiğitbaşı tayin edilmesini isterler (s.120). 1607 yılına gelindiğinde ise Ankara’nın hemen her mahallesine “ehl-i fesâdı def idmek içün” birer yiğitbaşı tayin edildiği anlaşılmaktadır (s.121).

Joseph Pitton de Tournefort 1711 Tarihli Ankara Gravürü

Eksik Mal Satanlar ve Eksik Ödeme Yapanlar

Hatalı ya da eksik gramajlı ürünler o zaman da yaygın bir şikâyet konusuymuş. Örneğin kavun karpuz alışverişine ilişkin bir kayıtta şunlar yazar:

Hacı Keyvan nâm kimesnenin Abdullah b. Seyyid Mahmud’a sattığı iki akçalık dört kavun dört vukuyye naks geldi” “Mehmed b. Mustafa nâm kimesnenin Mustafa’ya sattığı sekiz akçalık karpuzda yirmi vukuyya naksı geldi.” (s.144)

1601 tarihli bir mahkeme zaptında Bali veled Mumcu, Vasil veled Devlet’i dava ederek sofların her parçasını dokuzar dükaya sattığı halde, kendisine yedişer buçuk düka hesabıyla para ödendiğini söylemektedir.

1562-3 tarihli Kanunnamede, şehir yöneticisi olan muhtesibe verilen görev şöyledir: “…ehl-i sanayi’in her birisini yoklaya, iyisin ve yavuzun gözleye, kalp bulduğunu Kadı’ya iletib hakkından geldire ve atı ve katırı ve hımarı nalsız yürütmeye, gözede…narh verdikten sonra muhalefet edib satanın muhkem hakkından gele…”(s.144)

Muhtesip. Alay-ı Hümâyûn

İstifçilik, Kusurlu Mal, Hırsızlık

1589 tarihli bir kayıtta, Hasan Paşa Hamamı’nın yanında evleri bulunan bazı Ankaralılar mahkemede, eskiden beri bahçelerine sıra ile hamamın kullanılmış suyunun akıtıldığını, ancak bazı kimselerin buna mâni olmak istediklerini söyleyerek suyun “adâlet üzere tevzî” ve taksim edilmesi için Hacı Mehmed’i bu hususa yiğitbaşı (bir nevi dönemin ombudsmanı) olarak tayin etmişler (s.120).

1590 tarihli bir kayıtta ise Karlı adlı bir şahıs, pulluk ucu yapmak üzere verdiği demiri bozduğu için demirci Mehmed b. Musa şikâyet etmektedir. Şikayeti inceleyen Demirciler Yiğitçibaşısı “bu acemi işidir, bir Müslümanın demirini bozmuş, harâb etmiş, köteğe ve cerimeye müstahak olmuş,” diyerek demircinin cezalandırılmasını ister (s.122).

1592 tarihli bir sicilde, “kendi buğdayı var iken, fazla buğday depoladığı, dışarıdan şehre buğday ve un getiren kimselerden aldıklarını, fazla baha ile yabancılara sattığı” için Karapürçek Köyü’nden Musa b. Hızır Bâli şikâyet edilmektedir (s.143).

1599 tarihli bir zabıttan, şehrin önde gelenleri Abdi adlı birini Mahkemeye celb ettirerek “geceleyin bir Yahudi evinden, şehrin zahiresinden iki yük mum yağını alub hâriç vilayete gittiği” için şikâyet ettiklerini ve Abdi’nin suçunu kabul etmesi üzerine Kadı tarafından cezalandırıldığı anlaşılmakta (s.124).

Kadı. Fenerci Mehmed Albümü.

Ham Madde İhracı Yasağı

Esnafa ham madde sağlanması ve ürünlerinin pazarlanması konusunda devlet tarafından çeşitli tedbirler alınmaktadır. Bunlardan en önemlileri, şehirde üretilen malların ancak ihtiyaç fazlası olması durumunda şehir dışına çıkarılması, şehirde icra edilen meslekler için gerek duyulan ham maddelerin bir başka yere götürülmemesi ve o meslek mensuplarından başkasına verilmemesidir.

Örneğin 1599 tarihli bir sicilde, Ankara’nın Yusuf Habbaz Mahallesi’nden Ahmed b. Cafer adlı bir şahıs “âher diyara mum ve yağ vermemek ve yaz kış mum bulmak” şartıyla şehre mumcu tayin edilmektedir (s.124).

Yine 1600 tarihli bir diğer kayda göre “dört yük meşin ve sâir emtiayı gece alub bilaizn (izinsiz) gittiğinden” Yahya b. Hüseyin, Kadı’ya şikâyet edilmiştir (s.124).

Şehirde üretilen ham maddenin asıl ihtiyaç sahibi dışındakilere verilmemesine yönelik olarak 1594 tarihli bir kayıtta Ankara’da üretim yapmakta olan bir kısım keçecinin, Abdülkerim b. Süleyman Halife adlı şahsı “mezbûr keçeci değil iken, bizim lâzımımız olan yünü alub bize gad ider, men olunmasını murad ederiz” dediklerini ve Kadı huzurunda yapılan anlaşma sonucu, adı geçen Abdülkerim’in ancak “senede yirmi batman yün ve onu da ak ve boz olmamak, sadece siyah olmak” şartıyla alabileceğine keçecilerin razı olduğunu görüyoruz (s. 125).

1590 tarihli bir zabıt kaydından ise, Ankara’daki oturak (Muk’ad) keçeciler ile yük keçecilerinin ham madde alımı üzerinde anlaşmazlığa düştükleri ve Kadı tarafından uzlaştırıldıkları anlaşılmaktadır. Bu hususta oturak keçeciler “bizim sanatımıza lâzım iken, bunlar dahî alub bize hayf olur” diyerek şikâyet edince Kadı, evvelâ “’i muk’âd keçeciler alub, doyduklarından sonra yük keçecileri dahî alalar” şeklinde hüküm verir.

1600 tarihli kayıtta Ankara keçecileri ve külâhçıları, Hacı Mustafa b. Halil’i “dâima bizim kerâstemiz (hammadde) olan tiftiği alub yük ile âher (başka) diyara gönderir, bizim maaşımıza müzâyaka verir” diyerek şikâyet ederler ve Mahkeme de Mustafa’ya bir daha esnafa zarar vermemesini tembih eder.

Yüksek Fiyatlar

1600 tarihli bir sicilin konusu Ankara’daki pabuç fiyatlarının yüksekliğidir. Pabucun 130-140 akçaya, paşmak, çizme ve diğer ayakkabı cinslerinin de ederinden daha pahalıya satıldığına yönelik şikayetleri dinleyen Kadı, ayakkabı üreticilerini (haffâflar) çağırarak, fiyatları düşürmelerini talep eder. Bunun üzerine ulu ayak pabucun ve paşmağın en kalitelileri 80, orta kalitedekiler 60-70 ve küçük ayak pabuç da 50-60 akçaya satılmaya başlanır.

Esnaftan kalafatçı. Fenerci Mehmet Albümü.

Ankara’da Yabancı Tüccarlar ve Suç

16. yüzyılın sonlarında Ankara, sof üretimi yapılan bir bölgenin merkezidir. Yerli ve yabancı sof tüccarları tarafından toplanan soflar, ülke içinde başta İstanbul olmak üzere Halep, Bursa, Şam gibi şehirlere ve yurt dışında da Venedik, Lehistan gibi ülkelere satılmaktadır. Ankara’nın sof ticaret hacmi o kadar yüksektir ki 400 bin akçalık verginin 300 bini sof ticaretinden gelmektedir. Sof ticaretinden alınan yüzde 1 oranındaki vergi sadece Osmanlı tüccarlarından alınmakta ve yabancı tüccarlar muaf tutulmaktadır (s.161). Böylece Venedikli, Lehli gibi Avrupalı tüccarların Ankara’ya olan ilgisi netleşmektedir.

Venedikli Tüccar

Ankaralı tüccarların özellikle Venedik’le olan ticari ilişkileri hayli fazladır. Yerli tüccarlar ya bizzat giderek ya da ticaret ajanları aracılığıyla Venedik’e sof ihraç ederler. Örneğin 1601 tarihli bir mahkeme zaptına göre Bâli veled Mumcu, Vasil veled Devlet’i dava ederek, Vasil’in Venedik’e giderken kendisinden 60 parça sof aldığını, sofların her parçasını dokuzar dükaya sattığı halde yedişer buçuk düka hesabıyla para ödediğini beyan eder. 1601 tarihli zapta göre ise ayândan Hacı Osman Çelebi b. Hacı Ali Bâli, Yahudi Abraham veled Yakob’a toptan pazarlıkla 200 kıta sofu 1010 altına (121.210 akça) sattığını ve dört yüz gün vade verdiğini, vadesi sona erdiği halde borcunu vermediğini beyan ederek, kendisini dava etmektedir. Abraham ise Osman Çelebi’ye olan borcunu kabul etmekte, ancak ondan aldığı sofları Memâlik-i Osmaniyye’de ve diğer yerlerde, özellikle Venedik’te olan müvekkillerine gönderdiğini, onlardan para gelince ödeyeceğini söyler (s.154).

1602 tarihli bir mahkeme kaydına göre bir katırcı şöyle ifade vermiştir: “… şehirde oturan Lehlilerin yükünü götürmeğe söz vermiştim. Yükleri ağır olduğu için götürmekten vazgeçtiğimde, zikr olunan Lehliler Dergâh-ı Âlî yeniçerilerinden Mahmud Beşe b. Pîr Veli’yi, katırları güç ile al diye ardımdan göndermişler. O da gelip almak istedi ve ben inad edince bıçak ile yaraladı.”


Kaynakça

Gilles Deleuze, Kıvrım: Leibniz ve Barok, Çev. Hakan Yücefer, Bağlam Yayıncılık, 2007, İstanbul.

Hülya Taş, XVII. Yüzyılda Ankara, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih (Yeniçağ Tarihi) Anabilim Dalı, 2004, Ankara.

İlhami Turan, Osmanlı Kıyafetleri, Fenerci Mehmed Albümü, 1986, İstanbul.

Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celaliler İsyanları, Yapı Kredi Yayınları, 2009, İstanbul.

Özer Ergenç, XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2012, İstanbul.

Notlar

[1] Bu bağlamda 1603’ten itibaren Konya, Niğde, Hamit, Karaman ve Kütahya taraflarını talan eden Tavil Mehmed önderliğindeki saldırıyı özellikle zikretmek gerekir (Akdağ, 2009: 224). Çünkü Ankara surları asıl olarak Tavil’den ayrılan eşkıyadan korunmak için inşa edilir. 1610’lara kadar devam eden Celali karışıklıkları bu tarihten itibaren hızını kesince, sur da gittikçe işlevini yitirir (Taş, 2004: 126).

[2] Parantez içinde belirtilen bütün sayfa numaraları, Ergenç’in kitabına göndermedir.

[3] Avarız, olağanüstü hallerde devletin reayaya nakit vergi veya hizmet mükellefiyeti yükleyen bir vergi türü.

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here