Menu Kapat
Kapat

69. Londra Film Festivali’nden izlemeniz gereken beş film

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Londra’nın en sevdiğim dönemi ekim, çünkü Londra Film Festivali başlıyor ve bu, aslında önümüzdeki kara kıştan önce zihnimizin pasını atmak, kışı neler izleyerek geçireceğimizi görmek için harika bir fırsat. Bu yıl, 69’uncusu düzenlenen festivalde tam 17 film izlemeyi başardım! Haftalarca üstüne konuştuğum, videolar yaptığım, podcast’ler kaydettiğim yetmedi bir de Lavarla’ya yazıp canım Ankara’ma saygımla festivaldeki ilk beşimi saymamak için hiçbir geçerli neden bulamadım.

DJ Ahmet (2025) | MUBI

DJ Ahmet

DJ Ahmet’le festivalin ilk günlerinde yolumuz kesiştiğinde büyük konuşmuş, filmin festivalde izlediğim en iyi iş olabileceğini söylemiştim. Festival bitti, üstüne en az 10 film daha izledim, fikrim asla değişmedi. Yönetmen Georgi Unkovski’nin ilk uzun metraj filmi DJ Ahmet, 69. Londra Film Festivali’nde izlediğim en iyi filmdi!

Makedonya’da Türk azınlıkların yaşadığı bir dağ köyünde geçen filmin dili Türkçe. Bu, oldukça izole, dünyadan uzak köyün ergen gençleri içinse müzik, dünyayla bağ kurmanın, kendilerini keşfetmenin ve var etmenin tek aracı.

Kahramanımız Ahmet, öksüz, küçük kardeşi ve babasıyla beraber yaşayan genç bir adam. Kardeşiyle insanın içini ışıldatan cinsten bir ilişkisi var. Müzik, onlar için ayrıca kaybettikleri anneleriyle de bağlarını korumanın tek yolu. Bir gece köyün çok yakınlarında bir rave düzenleniyor ve Ahmet evden kaçıp bu rave’e gidiyor. Bu, aslında birçok anlamda bir kırılma noktası.

Film, hiçbir şeyi romantize etmeyerek doğallığı taçlandırıyor. Her şeyi olağanlığı içinde anlatırken de hiç zorlamadan izleyicisine attırmayı başardığı içten kahkahalarla gönülleri kazanıyor.

Sundance’ta Yaratıcı Vizyon Özel Jüri Ödülü’ne layık bulunan filmin oldukça başarılı cast’ı da büyük oranda köylülerden oluşuyor.

The President's Cake (2025) | MUBI

The President’s Cake

Daha önce Swimsuit adlı kısa filmiyle 2020’de Oscar ödülü kazanan Hasan Hadi’nin ilk uzun metraj filmi The President’s Cake, 1990 yılı nisanında Irak’ta geçiyor. Dönemin lideri Saddam Hüseyin’in doğum gününe birkaç gün kalmış. Doğum günü tüm ülkede zorunlu olarak ulusal bir bayram gibi kutlanıyor. Bu sırada tüm dünya Saddam’a, dolayısıyla Irak’a sırtını dönmüş vaziyette ve ülkede inanılmaz bir kıtlık hakim. 9 yaşındaki Lamia, annesini ve babasını kaybetmiş; babaannesi, yani “bibi”siyle yaşıyor. Bu katı yoksulluk içinde Lamia’nın sahip olduğu üç şey var: bibisi, horozu Hindi ve okul arkadaşı Sadi.

Saddam Hüseyin’in doğum günü yaklaşırken Lamia dahil okuldaki tüm çocukların en büyük korkusu, okulda yapılacak doğum günü kutlaması için görevlendirilmek. Gel gelelim, kör talih Lamia’ya isabet ediyor ve başkanın doğum günü pastasını yapma göreviyle “şereflendiriliyor”. Sadi de kaderden nasibini alıyor ve kutlamalara meyve getirme görevine atanıyor. Meyvenin ve yumurtanın altın değerinde olduğu, unun ve şekerin zaten bulunmadığı, adı konulmamış bu felaket senaryosu içinde çocukların yolu, bu eksikleri tamamlamak için şehre düşüyor. Bu yolculuk, iki çocuk için de hayatlarının ve dönemin Irak’ının gerçekleriyle keskin bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Bu hikayeyi çocuk perspektifinden izlemek, yetişkin dünyasından görmenin ya da hissetmenin pek mümkün olmadığı bazı kırılma noktalarını keskinleştiriyor. Film, her anıyla bir sonraki adımı merak ettiren ve her sahnesiyle bir hikaye anlatan güçlü bir kurguya sahip. Tam da bu sebepten, bu yılki Cannes Film Festivali’nden Camera d’Or ve Directors’ Fortnight Audience Award ödülleriyle ayrılması şaşırtıcı değil.

Görünmez Kaza (2025) | MUBI

It was Just an Accident

Festivalde nefesimi tutarak beklediğim filmlerden biri, Jafar Panahi’nin son filmi, bu yılın Altın Palmiye kazananı It Was Just an Accident idi. Malum, Panahi İran’ın kara listesinde. Bu filmi de yine İran otoritelerine karşın Fransız yapımcıların katkılarına borçluyuz.

Bu filmde adamımız, araba tamircisi Vahid. Daha önceden rejim karşıtı olmakla suçlanmış, hapse atılmış ve işkence görmüş. Bir gün tamirhanesine gelen bir müşteriyi sesinden tanıyor ve işkencecilerinden biri olduğunu düşünüyor. Adamın peşine takılıp onu kaçırıyor ve kendi yöntemleriyle ondan intikam almak istiyor ama tüm işkence boyunca gözleri de bağlı olduğu için sezgilerine güvenemiyor. Bir şekilde daha önce kendisi gibi tutuklanıp işkence görmüş kişilerle bir araya gelip ellerindeki adamın doğru kişi olduğundan emin olmak istiyor.

İşler tam olarak buradan sonra sarpa sarıyor ve Panahi filmlerinde pek de alışık olmadığımız kadar güleceğimiz bir mücadelenin içinde buluyoruz kendimizi. Tabii bu sırada İran’da gündelik hayata da tanıklık ediyoruz ve Panahi, o toplumsal çürümüşlüğü, sistemsizliği o kadar çabasız, tanıdık bir yerden anlatıyor ki… Ben Orta Doğu yapımlarını Londra’da izlerken işlere tarif etmenin daha zor olduğu, Doğulu kimliğimle, filmde herkesçe egzajere edildiği sanılan şeylerin tam olarak da öyle olduğunu bilerek izliyorum. Bu gündelik sahnelerle ilgili de duygularım bu yüzden çok yoğundu.

Filmin çözüm kısmı ise, hikayenin teması gereği sarsıcı ve Panahi filmlerinden alışık olduğumuz tatta. O yüzden filmi ilk kez tarif ederken bir absürtlüğü bir dramla parantez içine alıyor demiştim. Bence çok güzel tarif etmişim. Kendimi tebrik ederim.

Manevi Değer (2025) | MUBI

Sentimental Value

Tüm yakın çevresini bezdirmiş bir The Worst Person in the World hayranı olarak, Joachim Trier’ın son filmi Sentimental Value’yü karışık duygular içinde bekledim. Kör bir hayranlıkla bu adam ne yapsa beğenmekten korkuyordum. Ama bir şekilde beklentilerimi ayarlamayı başararak girdim salona.

Film, aslında bir babanın ailesiyle kuramadığı ilişkinin anatomisi. Ancak Trier, bu kurulamamış ilişkiyi ve babanın aslında bildiği yerden gösterdiği çabayı öyle yalın anlatıyor ki filmin sonunda sadece hikayede değil kendi hayatınızda da bazı taşları yerine oturtabilirmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Babanın tüm sorunu, aslında sevgi dilinin tamamen başka olması ama bunu kızlarına ve karısına hiç anlatamaması. Halbuki o öyle anlaşılması güç hamlelerle onlara hayatındaki yerlerini göstermeye çalışmış ki izleyince kendi ilişkilerinizi düşünüp “Ben neyi gözden kaçırdım acaba?” diye sormanız çok olası. Joachim Trier filmlerinin bu yüzden benim hayatımda ücretsiz terapi seansı gibi bir etkisi var. Orada olduğunu bildiğim ama pek de üstünde durmadığım bir yaranın üstündeki bandı sakince çekiveriyor. Sonra kendimi ya o minik sızıyla tekrar o yaranın üstüne düşünürken ya da o yarayı kaşırken buluyorum. Bilmiyorum, Trier aşkımı anlatabiliyor muyum?

Hikaye gidişatıyla ve finaliyle şaşırtmasa da etkisi kuvvetli bir diğer Trier işi. Tam da bu yüzden olsa gerek, bu yılki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’den sonraki en büyük ödül olan Grand Prix’ye layık bulundu.

Filmstill of John Lilly and the Earth Coincidence Control Office

John Lilly and the Earth Coincidence Control Office

Son yıllarda izlediğim en ilginç belgesellerden biri, John Lilly and the Earth Coincidence Control Office, bilimle fantezi arasındaki ince çizginin dünyada can bulmuş hali. Belgesel, kendini insan bilincinin sınırlarını keşfetmeye adamış nörobilimci John Lilly’nin yaşamı ve bilimsel çalışmalarını anlatıyor. Lilly, bilim dünyasında en çok yunus balıklarının iletişim biçimleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. 1950’lerde başlayan bu araştırmalarda Lilly ve ekibi, yeryüzünün en zeki memelilerinden yunus balıklarının seslerini birer koda dönüştürerek, kendilerini bu kodları çözmeye adıyorlar. Böylece yunusların dilini çözebileceklerine ve hatta balıkların insanlarla bile iletişim kurabileceğine inanıyorlar.

Bununla beraber John Lilly ilk izolasyon tankını kuran kişi. Kullanıcılarını neredeyse tüm dış uyaranlarından izole ettiği bu tankları, insan bilincinin doğasını keşfetmenin bir aracı olarak görüyor. Bilincin sınırlarını araştırırken Lilly, araştırmalarında psikoaktif ilaçlar da kullanmaya başlıyor. Bu ilaçların etkisi altında yaptığı araştırmalar sırasında, hiyerarşik bir kozmik varlık grubunun varlığına inanmaya başlıyor. Bu varlıkların en alt basamağına, belgesele de adını veren, Dünya Tesadüf Kontrol Ofisi (E.C.C.O.) adını veriyor.

69. Londra Film Festivali’nde izlediğim tüm filmlerin tamamını, daha detaylı olarak Anlatsam Roman Olur’da anlatıyorum. Meraklısına duyurulur!

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.