|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
28 Ekim akşamı Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin tarihi Türk Ocağı salonunda -aynı zamanda Bir Cumhuriyet Şarkısı filminin de çekildiği salon- Prof. Dr. Üstün Dökmen’in sunumuyla Cumhuriyetin 102. yılını kutladık. Dokuz bölümden oluşan gösteride, sahnede Dökmen’e orkestra, ses sanatçıları, seğmenler, canlandırmalar, video gösterimi ve dans gösterileri eşlik etti. Seyirciyi sürekli şaşırtan, arasız iki saatin nasıl geçtiğini anlamadığımız bir gösteriydi.
Bir akademisyenin irdeleyen gözüyle görüp hazırladığı içerik, sorgulayan, özgün bakış açısına özlemimi giderdi. Gösterinin sonunda “Cumhuriyetin müştemilatı çoktur,” demişti sevgili Dökmen, ben de bayram sabahına kendimi “kalabalık” hissederek uyandım.
Günümüz dünyasında referans vermenin insanı küçülttüğüne inanılıyor, insanlar neyi nereden öğrendiklerini, nerede okuduklarını söylemekten imtina ediyor. Dökmen’in “Bu anekdotu genç bir tarihçinin kitabından okudum,” deyip isim vermesi (Selim Erdoğan) bana da umut verdi, dinleyenlere yeni kapılar açtı. Bu referans sonrası elimizde, izi sürülebilecek yeni bir yazar ve profesör olsanız da okumaya devam ettiğiniz, öğrenmenin yaşam boyu olduğu gerçeği kaldı.
İstedim ki 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, bilimi rehber edinme, referans verme, sorumluluk bilinci gibi temel değerleri ilk edindiğimiz kişilerden olan öğretmenlerimizden başlayarak eğitim sistemimizi, Cumhuriyet kazanımlarıyla beraber, psikolog, eğitimci, yazar Prof. Dr. Üstün Dökmen ile konuşalım.
Bu yazıyı, telefonda kendisini tanıtırken mesleğini isminin önünde söyleyen annem öğretmen Yüksel Turan ile Üstün Dökmen’in “hiç sönmeyen sokak lambamdı” diye andığı, 10 Şubat 2008’de hayatını kaybeden annesi Sabahat Dökmen nezdinde; hizmet yılları boyunca Cumhuriyetin yaktığı eğitim meşalesini el üstünde taşımış, yetiştirdikleri öğrencilerde parça parça yaşamayı sürdüren ve böylece bulundukları zamanın ve mekanın ötesine geçen Cumhuriyet öğretmenlerine ithaf ediyoruz.

Eğitim meşalesi hep yanıyor
Birinci Meclis’in milletvekili maaşlarını öğretmen maaşlarının üzerine çıkarmama kararı kadar Atatürk’ün “en hakiki mürşit” yani en doğru yol göstericiyle ilgili o ünlü cümlesini ilk kez kullandığı konuşma da eğitime verilen önemi gösteriyor: “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir millet halinde yaşatır ya da bir milleti esirlik ve yoksulluğa düşürür.” Eğitime verilen bunca önemde bilim toplumu olma hedefi var. Ankara Ulus Hali’nde sülük satışının arttığı, müfredatta matematik-fen derslerinin kolaylaştığı, dillerden 777’nin eksik olmadığı, İstanbul-Ortaköy’de dip temizliği yapan dalgıçların büyü muskasını tanıyacak kadar çok rast geldiği bugünlerde soralım: Bilim toplumu olmak ne demek? Bilim toplumu olmak neden önemli?
İnsanlık tarihine baktığımız zaman, bilim toplumu olanlar ortalama daha kaliteli yaşadılar. Yarına kalmaları kolaylaştı. Mars’a gitmek hedefse bilim toplumu olarak Mars’a gidebiliriz. Sülük satarak değil.
1727’de iki şey oldu: Newton öldü, ölmeden önce çok önemli eserler bıraktı; diferansiyel ve integral hesaplarını keşfetti, matematikte çığır açtı, gezegenlerin yörüngelerini hesapladı, kütle çekim kanununu buldu.
1727’de ikinci bir şey oldu: Matbaa Osmanlı’ya girdi. İlk kitap da iki yıl sonra, 1729’da basıldı. Şimdi bütün bu gelişmelerden haberdar olalım. Ben Erzurumluyum, İbrahim Hakkı Bey de Erzurumludur, çok saygı duyarız. Marifetname eseri ansiklopedik bir eserdir. O çağdaki tüm ansiklopedik bilgileri topluyor; jeoloji, astronomi, biyoloji… Güçlü bir eser. Fakat Marifetname’de matematik kısmında yalnızca dört işlemden bahsedilir: toplama, çıkarma, çarpma, bölme. İntegral yok, diferansiyel yok. O yıllarda Osmanlı’nın bu gelişmelerden haberi olmamış. Çok büyük bir geri kalma söz konusu.
Savaşlarda da yenilmeye başladık. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı Batı mahvetti. Almanlar dost gözüküyordu, halk Almanları çok seviyordu. Özellikle İttihatçıların bir kısmı. Enver Paşa, Almanlara çok güveniyordu ama Almanlar kazansa Osmanlı’yı sömürge yapacaktı. İngiltere bizi perişan etti; bir buçuk milyon dedemiz Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetti.
IV. Murat, Osmanlı’da Avrupa’ya kıyasla bir gerileme hissedilince araştırma yaptırmak istedi. Koçi Bey’i görevlendirdi. Koçi Bey bir risale hazırladı, orada dedi ki “Geri kalmamızın sebebi eski güçlü geleneklerimizi sürdürememektir.” Aslında geri kalmamızın sebebi eski gelenekleri sürdürmemek değildi; Batı ilerliyordu ve biz gerisinde kalmıştık. Batı, makineli tüfeği bulmuş, bizde ise Yeniçeri hala kılıç sallıyordu. “Biz yeni talim istemeyiz” diyor Yeniçeri. “Bizim görevimiz testiye kurşun atmak, keçeye pala çalmaktır.” O zaman sen gerilersin. İşte bilimin gerisinde kaldığın zaman gerilersin. Doğada güçlü olan zayıfı yener; maalesef toplumlar için de aynısı geçerli. İnsanların ahlaki ilkelere sahip olmasını istiyoruz. Sokaktaki güçlü, zayıfı yenmemeli; ahlak, olmalı.
Eskiden “Gestalt psikolojisi” derdik, bütünün önemini vurgulardık. Bütün önemlidir; tek başına “köşe” diye bir şeyden söz edemezsiniz, köşe diye bir şey yoktur. Masanın köşesi, kitabın köşesi vardır. Her şey bütünlük içinde bir anlam taşır. Şimdilerde “bağlantısallık” ve “yaşamdaşlık” kavramlarını kullanıyoruz. Nörolog Türker Kılıç Hoca’nın bu konuyu çok güzel anlattığı Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık isimli bir kitabı var. Evrende her şey birbiriyle ilgili, ilişkilidir. Bu kapsamda baktığımızda, Cumhuriyetin ilk yıllarında her bakımdan ileri gidiliyor. Her şey. Yurtdışına öğrenci gönderdik. Bu fakir millet yemedi, içmedi, öğrenci gönderdi; müthiş bir şeydir bu. Sadece öğrenci göndermekle kalmadık; Atatürk, daha doğrusu o sırada Mustafa Kemal, ne dedi: “Milletvekili maaşı, öğretmen maaşını geçmeyecek.” Yani 1970’li yıllarda, benim hatırladığım kadarıyla öğretmenler pazarda limon satmaya başlamıştı; maaşları yetmiyordu demek ki. 1980’lerde de öğretmen maaşı yine sıkıntılıydı.
Her şey bir bütündür; yaşam bir bütündür. Uzayda da nesneler bir bütün halinde hareket eder, galaksimiz de tümüyle bir bütün halinde dönüyor. Samanyolu şimdiye kadar kendi etrafında çok az kere dönebildi, o kadar büyük. Galaksi dönerken siz bir gezegen olarak “ben dönmeyeceğim” diyemezsiniz. Sizin, bu galaksideki bir Güneş olarak “Herkes dönüyor, ben dönmeyeyim, şurada durayım” deme şansınız yoktur.
Yaşam, medeniyet ileri giderken “ben aynı kalayım” deme şansınız yok. Önemli bir kitap var, Türkçeye “Hasta Toplumlar” diye çevrildi (aslının adı Sick Societies, yazarı Robert B. Edgerton). Hasta toplumlar, bu hastalıkla baş etmeyi ne ölçüde becerirlerse o kadar hayatta kalırlar. Bütün toplumlarda hastalık vardır, bazıları daha hastadır ve onlar daha çabuk yok olacaklardır. Pozitif bilimle uğraşmayanlar yok oluyorlar.
Kızılderililerin, Latin Amerikalıların, Peru’da İnkaların, Azteklerin çok güçlü kültürleri vardı. Yazıyı bulmuşlardı. İpe düğüm atıyorlardı. Yani çok güçlü, zengin kültürler… Altını çok iyi işliyorlar. Fakat tekeri bulmamışlardı. Araba yok, teker yok, tüfek yok. O kahrolası tüfeği, tabancıyı bulmamışlardı. Tüfeği, gemiyi, tabancayı bulan, pusulayı kullanan geldi, bütün Amerikalıları yok etti. İşte medeniyetin faydası bu: yok olmamak, hayatta kalabilmek. Medeniyet, yarına kalabilmek içindir.
Bilim toplumu olmakla ilgili konuşurken sizin “boyutsallık” olarak adlandırdığınız kavramdan da bahsedebiliriz. Boyutsallık nedir?
Başta söylediğiniz gibi pazarda sülük satışı artıyor. Bazı klinikler, “Kliniğimizde sülük vardır” diyor. Tıp hangi noktaya gelmiş?Kapalı ameliyat düzeyine ulaşmış. Anjiyo yapıyor. Öbürü hala sülük… İki bin sene önce de sülük vardı, üç bin sene önce de. Hala sülükten ileri gidememiş. Dünya medeniyetine tek katkımız sülük mü? Değil. O zaman burada bir gerilik söz konusu.
Boyutsallık kavramı… Sanırım dünyada ilk kez ortaya atılan bir kavram. Pozitif bilimlerdeki bilgileri yaşama geçirip geçirmemekle ilgili. Boyutsallık kitabım var, Bilim Sanat Yayınları’ndan. Fizik, kimya, astronomi, biyoloji anlatmıyor. Pozitif bilimdeki bilgileri yaşama taşıyıp taşımamayı anlatıyor.
Kitapta diyorum ki bir çocuk doktoru, çocuğuna en iyi şekilde bakıyor. Eminim, aşılarını yaptırıyor. Gerekirse meslektaşlarına fikir danışıyor. Konsültasyon yapıyor. Bir de her ihtimale karşı ne olur ne olmaz diye çocuğuna nazar boncuğu takarsa bu doktor, doktorluğuna güvenmiyor demektir. Baktıysan yeterli. Çünkü nazar boncuğunun çocuğu virüsten nasıl koruyacağını bilmiyoruz. Bunun mekanizması yok. Çocuğun vücudunun bir yönde bir rahatsızlık varsa nazar boncuğu bunu nasıl giderecek?
İkinci örnek; bir inşaat mühendisi zemin etüdünü yaptı. Perde betonunu koydu. Demirden, çimentodan çalmadı. Güzel bir inşaat yaptı. Bir de her ihtimale karşı ne olur ne olmaz diye ön cepheye ufak bir süpürge ve at nalı asıyorsa bu inşaat mühendisi, yaptığı hesaplara güvenmiyor demektir. Süpürge, at nalı depremde nasıl koruyacak binayı? Bu konuda bir mekanizma yok. Perde beton, demir, çimento nasıl korur, var. Zemin etüdü yapmışsın. Bu binanı nasıl koruyacak, bunu biliyoruz. İnşaat mühendisi daha iyi biliyor. Ama at nalı seni felaketlerden nasıl koruyacak? Bunu bilmiyoruz.
Yıllarca Ankara Üniversitesi’nde öğrencilere ders anlattım. Çok iyi öğrenciler. Yüksek lisans, doktora dersleri… Metodoloji dersini dinliyor, yüksek not alıyor. Kontrol grubu, bağımsız değişken, bağımlı değişken, bağımsız değişkeni manipüle etmek, deney grubu, T testi… Bunların hepsini bildi, 100 aldı. Sonra çıkıp keyifle Kızılay’da falcıya gidiyor bazısı. O zaman bu öğrendikleri havada kaldı. Yani öğrettiğim bu bilimsel metodolojiyi içselleştirmemiş.
Yine kitaptan bir örnek, lisede hocamız anlatmıştı: Yüzbaşı, acemi erleri topluyor, okuma-yazmaları da yok muhtemelen. Ders anlatıyor, astronomi: “Dünya kendi etrafına döner. Dünya, Güneş’in etrafında döner.” Yüzbaşının bir gün işi çıkıyor, gelemeyecek. Çavuşa “Sen anlat,” diyor. Çavuş, yüzbaşı anlatırken çok kez dinlemiş ve astronominin temel bazı ilkelerini öğrenmiş. Anlatıyor. Bir er elini kaldırıyor ve “Çavuşum,” diyor, “sen böyle diyorsun ama biz buraya gelmeden bizim köyde bana ‘Dünya öküzün boynuzunda durur’ dediler,” diyor. (Bu inanış, Hint kültüründen bize gelmiştir. Bizim geleneksel kültürümüzde böyle bir şey yoktur. Dünya öküzün boynuzunda duruyor. Öküzün burnuna sinek konuyor. Kafasını sallıyor, deprem oluyor. Bütün dünyada mı deprem oluyor? Bölgesel oluyor. Geçersiz bir bilgi.) Çavuş “Otur yerine ukala. Biz de biliyoruz Dünya’nın öküzün boynuzunda olduğunu ama bu ders,” diyor. Bu, boyutsallığa iyi bir örnek. Yani biliyor, anlatıyor. Anlatınca diyorsun ki “Aaa, bu bunu hazmetmiş, asimile etmiş, özümsemiş.” Hayır, özümseyememiş.
Çok aydın kişiler -üniversite bitirmiş, her şeyi okumuş, liseyi bitirmiş- astrolojiye inanıyor. Astroloji diye bir şey yoktur. Konferansımı dinliyor, diyor ki samimiyetle “Affedersiniz hocam, sizin burcunuz ne?” Yani anlattıklarım işe yaramadı. Bilgiyi sadece ezberlersek asimile etmez, özümsemez, içselleştirmezsek boyutsallık olmaz.
Milli eğitim sistemimizin 100 yılı aşkın süredir değişmeyen uygulamalarından biri, genç Cumhuriyetin yetişmiş kadro ihtiyacını karşılamak için 1416 sayılı Kanun kapsamında yurtdışına yüksek öğrenim için bursiyer öğrenci göndermek. Bu konu, Cumhuriyetin 100’üncü yılında, fikir sahibi olduğum ve bir yılı aşkın süre yürütücülüğünü yaptığım bir projeye dönüşmüştü. O projenin ve aslında bu zamana kadar bu alanda yapılan araştırmaların öncüsü olan, benim de projenin arşiv çalışması için isim listesini oradan başlattığım bir kitap var: Kansu Şarman’ın Türk Promethe’ler adlı kitabı. Kitabın başında şöyle diyor: Osmanlı modernizasyonunda da Cumhuriyet dönemi modernizasyonunda da temel araç olarak eğitim düşünülmüştür. Örneğin Marksistler hakim olsaydı, onlar diyeceklerdi ki “Öncelikle maddi altyapı yapalım. Baraj yapalım. Elektrifikasyon yapalım. Yol yapalım.” Marksistlerden yola çıkılarak Mete Tunçay’ın yazdığı gibi sizce neden Cumhuriyet, aydınlanmanın temelini eğitim olarak attı? Alternatifi ne olabilirdi?
Mustafa Kemal çok iyi bir planlamacı. Çok uzak görüşlü. İradesi kuvvetli, çok zeki bir insan. Cumhuriyetin temelinde eğitim ve aydınlanmacılık var. Atatürk, Osmanlı toplumunun geri kaldığını görüyor ve aydınlanmacı düşünceyi getirmek istiyor. Buna ciddi olarak ihtiyacımız vardı.
Köy Enstitüleri, Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda kendisinden sonra kuruldu. Biz kurduk, biz kapattık. “Dâhilî ve haricî bedhahlar” kapatılmasını istedi. Ülkemiz de kapattı. Eğer köy enstitüleri sadece 90 yılına kadar sürseydi, belki 80 yılına kadar sürseydi Türkiye’nin durumu çok başka, tarım ve hayvancılık çok iyi durumda olurdu. Kadın cinayetleri bu kadar olmaz, belki de hiç olmazdı. Doktora saldırı olmazdı. Bir toplum doktorunu dövüyorsa eğitimliye öfkesi var demektir. Eğitimli insana tahammül edemiyor, asabı bozuluyor. Bakın hep bilimden, aydınlanmadan uzaklaşma var. Cehalete yönelme var.
Atatürk çok ileri görüşlü biriydi. Sakarya Meydan Savaşı devam ederken öğretmenler şurasını topluyor. Kazanacağımız garanti mi? Ankara elden gidecek belki. O, kazanacağını biliyor. Ege tamamen Yunan işgalinde. “Kurtarırız” diyor. Öğretmenler şurasında konuşmasını yaparken yaver geliyor. Ankara’da cephede bir sıkıntı olmuş; karargahtan bekleniyor, acil gitmesi gerekiyor. Hemen gitmesi gerekir, değil mi? “Bir dakika,” diyor, dönüyor: “Muallim beyleri çağırmışsınız. Güzel. Muallime hanımları da çağırmışsınız. Tebrik ederim. Ama muallime hanımları ayrı oturtmuşsunuz. Niye muallime hanımları ayrı oturttunuz? Hanımların iffetinden kuşkunuz mu var? Yoksa kendinize güveniniz mi yok?” Bu kritik durumda bunu söylemek için kalıyor. Cepheyi hallederiz diye düşünüyor.
Benzer şekilde, bugün değindiğimiz yurtdışına yüksek öğrenim amaçlı öğrenci gönderme ile ilgili kanunun da (1416 sayılı Kanun) taslağı, 1922’de henüz Cumhuriyet ilan edilmeden hazırlanıyor.
Kütüphanecilik için öğrenci gönderiyor. Ama daha kitap yok. Savaşın içinde arkeoloji kanunu çıkarıyor. Eski Ankara evlerinin korunması yasasını çıkarıyor. Hepsini bir bütün halinde yapıyor. Bunun içerisinde aydınlanma çok ön planda.
Aslında Atatürk’ün arkeolojik çalışmalara verdiği önemde ulus bilincini geliştirme amacı da yok mu? Arkeoloji alanının önde gelen isimlerinden İstanbul Üniversitesi Tarihöncesi (Prehistorya) Anabilim Dalı’ndan Emeritus Prof. Dr. Mehmet Özdoğan bu durumu şöyle açıklıyor: “Arkeoloji, ulusal bilincin bir parçasıydı. Osmanlı’ya baktığınızda ulusal bilinç eksikti, çünkü imparatorluk, toplumu bir arada tutmak için dini bir kimlik öne çıkardı. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren ulus kavram Osmanlı İmparatorluğu’na girmeye başladı, ancak bu ırka dayalı bir kimlikti. Atatürk bu konuda yeni bir şey getirdi ve Türkiye’ye toprağa dayalı ulus kavramını getirdi. Bu Anadoluculuğu (Anatolizm) getirdi. Yani Anadolu’nun tüm geçmişini sahiplenen ve orada gelişen tüm kültürleri kapsayan farklı bir ulus kavramı ortaya koydu.”
Var tabii. Şimdi çok zayıf bir şekilde şu telaffuz ediliyor: “Troya yani Truvalılar, Hector, Türk kökenli olabilir.” Çünkü kadın savaşçıları da vardır. Bunu söyleyen ciddi bilim insanları var. Anadolu amazonları, kadın savaş birliği, Hector’a yardım etmiştir. Göbeklitepe’nin Türk kültürüyle bir ilişkisi olduğu söyleniyor. Göbeklitepe, bütün tarih bilgimizi sil baştan yazmamıza yol açacak.
Yunan medeniyetinin kökünün Batı Anadolu’da olduğu, İyon kültüründe olduğu, Ege kültüründe olduğu var. İkisi bir bütündür. Anıtkabir’de, aslanlı yolda 24 tane aslan heykeli var. Bu, 24 Oğuz boyunu temsil eder. Anadolu’ya gelmiş 24 Oğuz boyu (Yüreğir, Dodurga, Çavuldur, Bayındır, Kınık, Kayı…). Bir bütün, bir sentez var. Zaten medeniyet sentezlerle ilerler. Durup dururken bir medeniyet ortaya çıkmaz. Öncekilerin bazı özelliklerini alır. Kendisi üzerine koyar. Kuram da böyledir. Bilimlerde kuramlar, önceki kuramlardaki bazı bilgileri toplar. Bir de bilinmeyen konuda yeni bir şey ortaya koyar. Atatürk’ün de medeniyet kuramı budur: Mevcutları toplamıştır. Dil, tarih, antropoloji konusunda mevcutları toplamıştır. Fakat bilinmeyen konuda da yeni öneriler ortaya atmıştır.
Evliya Çelebi büyük gezgin fakat imparatorluk sınırları içinde gezmiştir. İngiltere, Fransa, Floransa’ya bir gezginimiz gitmemiştir. Gittiyse de sistematik değil, yazıya dönüştürülmemiştir. Halbuki Batı’nın Türkiyat kapsamında Doğu’ya gönderdiği çok sayıda insan var. Horasan’da neler var, Orta Asya’da neler var öğrenmek istiyorlar.
“Ülkü büyüdü; ben oldum, siz oldunuz. Ülkü iyi ki büyüdü.”

Kadın öğretmenlerin ayrı oturtulmasından bahsetmiştik. Aslında Cumhuriyet bizim için en çok kadına verdiği değer ve eğitimle getirdiği fırsat eşitliğiyle var. Okurlarımızla Atatürk’ün manevi kızı Ülkü ile olan fotoğrafı üzerinden aktardığınız anekdotu paylaşır mısınız?
Atatürk, küçük Ülkü’yü evlat edinmiş. Kendi çocuğu yok. Gençken bize büyüklerimiz dedi ki “Atatürk çocukları severdi. Ülkü’yü o yüzden evlat edindi.” Biz de inandık. Büyüdükçe, okudukça, konu üzerine düşündükçe fikrim değişti. Atatürk, kız çocuklarına değer verilmeyen bir toplumda, kız çocuklarının değerli olduğunu, ötelenmemeleri gerektiğini vurgulamak için bir kızın elinden tutup gidiyor.
Çocukları seviyor. Okuttuğu çok çocuk var. Çankaya’daki sofra arkadaşlarının çoğunun oğlu var. Herhangi birine “Ver oğlunu” dese bayılarak verirler, toplantıya giderken yanında götürür. Oğlan çocuk istemiyor. Kız çocuk istiyor. Ülkü, Selanik’ten tanıdığı bir ailenin çocuğu. Dünyada, manevi kızının elinden tutup ciddi toplantıları giden ilk ve son dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Annemle babamın tanık oldukları bir durumu anlatayım: Evleniyorlar ve 15 sene çocukları olmuyor. “Çocuğunuz olmaz” demiş doktorlar. Annem okul bitirmiş. Hem öğretmen hem avukat. Bir boşluk hissediyor, “Bir kız çocuk evlat edinelim,” diyor. Nüfusunu geçirecek, okutacak. Çok iyi okuturdu. Annem çok disiplinli bir kadındı.
1950’lerin başında Ankara’da bir gecekondu semtinde, altı yaşlarında küçük bir kız çocuğu varmış. Annem, babama “Babası bizden para ister mi bir sor,” diyor. Adamın 7-8 çocuğu var, birini veriyor. Babam soruyor. “Olur beyim, ver,” diyor. “Ne kadar para vereyim?” diyor babam. “Vallahi, baskülde tartalım, kemikli koyun eti fiyatına göre verirsin,” diyor. Şimdi, bu benim ailemin bizzat tanık olduğu bir durum. Başka da vardı. Bir tane değil, münferit değil. Bakın, oğlan çocuğu verirken para istese tartmıyorlar.
Zaten bu geleneklerde kalan “ağırlığınca altın” ile aynı zihniyet değil mi?
Ayşegül Atik ile Ali Atik’in bir skeçleri vardı: Kızı evlendirecek. Su içiriyor. Fazla gelsin diye bir de cebine taşlar koyuyor. Ağırlığı fazla olsun diye.
Şimdi, Ülkü büyüdü. Ne yaptı? Ne işe yaradı? Çok işe yaradı. Türkan Saylan oldu. Türkan Akyol oldu, ilk kadın rektörümüz. Lale Aytaman oldu, ilk kadın valimiz. Ülkü büyüdü, Kadın Milli Voleybol takımımız oldu. Ülkü büyüdü; ben oldum, siz oldunuz. Ülkü iyi ki büyüdü.
Kadınlara seçme seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biri Türkiye’dir. İlk kadın Milletvekili Satı Hanım. (1930’da çıkarılan belediye seçimleri hakkı ile muhtar seçilen ilk kadındır. 1935 seçimlerinde ise Ankara Milletvekili olarak Meclise girmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin ilk kadın milletvekillerinden biridir ve sembol isimdir.)
Dünyanın ilk kadın inşaat mühendisi kimdir? Sabiha Rıfat Gürayman. Kendisi aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın mühendisidir. O dönemde öğrencilerin hepsi erkek, hocaların hepsi erkek. Sabiha Rıfat Hanım işte bu geleneği yıkıyor. Onun bu davranışına “resilience” diyoruz, yılmazlık. Yılmıyor, Atatürk’e telgraf çekiyor: “Mühendis mektebine başvurdum, beni almıyorlar” diye. Atatürk de hemen telgrafla talimat veriyor: “Çocuğu alın,” diyor. (Herhalde “çocuğu” demiştir.) Emir büyük yerden gelince kayıt yapılıyor. Sabiha Hanım okula gidiyor. “Hangi bölümü istiyorsun?” diye soruyorlar. “İnşaat Mühendisliği” diyor. “Yok artık, kadın inşaat mühendisi olmaz; inşaatlarda çalışacak, yanında bir sürü erkek işçi, kalfa, usta olacak. Bir kıza yakışır meslek seç,” diyorlar. Sabiha Hanım pes etmiyor, Atatürk’e ikinci kez telgraf çekiyor: “Beni istediğim bölüme almıyorlar.” Bunun üzerine Atatürk ikinci telgrafı gönderiyor: “Çocuğu istediği bölüme alın.” Böylece Sabiha Hanım inşaat mühendisliğine giriyor ve erkeklerle birlikte dört yılda okulunu bitiriyor. Kendisi Anıtkabir’in inşaatında 15 yıl çalışmıştır; her gün Rasattepe’ye çıkmıştır. Bu, Cumhuriyetin getirisidir.
Son soruma geçmeden önce, sizinle daha önce üzerinde durduğumuz bir konudan bahsetmek istiyorum: referans vermek. Bence bu çok temel bir değer ve biz bunu belki öğretmenlerimizden, belki ailemizden, eğitim sistemimizin içinde öğreniyoruz. Siz de mesela bir kitaptan ya da bir anekdottan bahsederken mutlaka isim, soy isim, kitap ismi olarak belirtiyorsunuz. Bunu neden yapıyorsunuz?
Bakın, ben bir bilim insanıyım, aynı zamanda sanatçı olmaya da çalışıyorum: roman, tiyatro oyunu ve şiir yazıyorum. Fakat bilimde referans çok önemlidir. Tez yazarken referans vermeden yazamazsınız; böyle bir tez asla ciddiye alınmaz. Bir master, doktora tezi hazırlıyor ya da bilimsel bir kitap yazıyorsanız mutlaka referans vermeniz gerekiyor. Bu, dürüstlüktür. Aksi ise başkasının bilgisine konmaktır, fikir hırsızlığıdır ve doğru değildir.
Gazeteciler genelde “çok güvenilir bir kaynaktan aldık” diyorlar ama hangisi belli değil. Eğer kaynağın adını söyleyemiyorsan “bir kaynaktan aldık” demeyeceksin. Bu sadece bilimsel dürüstlük değil, her alanda geçerli. Referans vermek dedikodunun önüne geçer.
İnternette de benzer bir durum var. Bana ait olmayan sözleri bana atfediyorlar. Birisi demiş ki: “Sabahları kalkınca pencereyi aç, derin bir nefes al, güne teşekkürlerini sun…” Ben böyle bir şey demedim; öyle tuhaf şeyler demem. Bu, üçüncü sınıf kişisel gelişimcilerin tavsiyesi. Ben bir bilim insanıyım; sabahları kalkıp derin nefes almayı tavsiye etmek benim işim değil. Ama internette bir bakıyorum, altına “Üstün Hoca” diye yazıyorlar. Hatta Konfüçyüs’ün sözünü bile bana mal ediyorlar.
Benim bir şiirim var, çok sevildi. 1989’da ilk kez yayımlamışım, kısa bir tanışma şiiri. Şöyle: “İnsanların yüzlerinin ve gözlerinin rengi başka başka da olsa, gözyaşlarının rengi hep aynıdır.” 2000’li yıllarda bu söz internette “Afrika atasözü” olarak dolaşmaya başladı! Bunu fark edince hemen yazdım, düzelttim. Bazı siyasetçiler de bu sözü kullanıyordu, onlara da ilettim.
Siz orada “hemen yazdım, düzelttim” dediniz. Bu tür yanlışları düzeltmeyi kendi sorumluluğunuz olarak mı görüyorsunuz? Yani “ne yaparlarsa yapsınlar” deyip boş vermek yerine mutlaka müdahale etmek mi gerekiyor sizce?
Tabii, düzeltmek gerekiyor. Bakın, belki yarın çok saçma sapan bir sözü de bana atfedebilirler. Mesela birisi “Sabahları derin nefes al” demiş, bunun bir zararı yok belki, sizi de incitmez. Ama bilgi net olmalı. Bilgi net olmalı ki şehir efsaneleri oluşmasın. Bu tür yanlış bilgilerin, şehir efsanelerinin önüne geçebilmek için referans lazım.
Devlet sesiyle yola çıkmak
Atatürk’ün ilk giden öğrencilere gönderdiği telgrafta geçtiği söylenen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 17. Başbakanı Prof. Dr. Mahmut Sadi Irmak’ın kaleme aldığı anekdotlarından bildiğimiz bir cümle var: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde dönmelisiniz!” Bu konuda yapılan çalışmalardan farklı olarak 28 Ekim’de Ankara Resim-Heykel Müzesi’nin tarihi Türk Ocağı salonunda gerçekleşen gösterinizde, ilk defa, bu sözün ezbere tekrar edilmesindense ulaştırmak istediği mesajın ağırlıklı olarak işlendiğini gördüm. Bu sözden ilhamla Atatürk’ün önce cepheye bir yıldız olarak gittiğini, cephedeki başarılarından sonra Gelibolu’da bir kutup yıldızı olduğunu, Samsun’da da güneş gibi doğduğunu anlattınız. “Ülkü büyüdü, Sabiha Rıfat oldu” dediniz. Burada önemli olan; o kıvılcım cümlesini tekrar etmek değil, o anlayışı benimseyip oradaki mesajı, hayatın farklı alanlarında yaşatmaktı. Bu noktada hem sizi tebrik ediyorum hem de bakış açımı değiştirdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Eğitim politikamızın istikrarlı unsurlarından olan bu uygulamada dönem dönem milli eğitim bakanlarının bursiyer öğrencilere gönderdikleri mektupları görüyoruz. Ulaşabildiğim ilk örnek; 1920’de dönemin maarif vekili Mustafa Necati tarafından, ikinci örnek ise ilk örnekten yaklaşık yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 66. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından yazılmış. Ki Mustafa Necati’nin yazdığı mektup yurtdışına yüksek öğrenime giden öğrenciler için adeta bir ‘Gençliğe Hitabe’ gibidir. Siz o gün gösterinizde dediniz ki, Atatürk bu öğrencilere telgraf gönderen; onlara doğrudan seslenen tek cumhurbaşkanıydı. Böylece odağımı milli eğitim bakanlarından cumhurbaşkanlarına çektiniz.
Çok teşekkür ederim. Bakın, yurtdışına öğrenci gönderme işi gerçekten faydalı oldu. Gidenlerin hepsi parlak gençlerdi, çok iyi seçildiler, sınavların bir kısmını Atatürk’ün bizzat yaptığı bile söylenir. Bu öğrenciler gittikleri ülkelerde üniversiteyi bitirince, “Burada kal, araştırma imkanların var, yaşam standardın daha yüksek” denmesine rağmen gittikleri ülkelerde kalmadılar. Çünkü Atatürk’ün onlara çektiği telgrafları almışlardı; kalamazlardı. Mustafa Necati’nin mektuplarını almışlardı; hepsi döndüler. Bu, topyekun bir atılımdı. Cumhuriyetin başında da böyle topyekun bir yönelme, yol katetme yaşandı.

Birinci Dünya Savaşı’nda dedelerimiz açlıktan çarık kemirmişlerdir, emzik niyetine, tükürük ifrazatı olsun diye. Öyle fakirlik, yokluk vardı. Hüseyin Rahmi’nin, Ömer Seyfettin’in kitaplarını tekrar okumakta fayda var; açlıktan ölen insanlardan bahsediliyor. Bu ortamdan az sonra Türkiye yurtdışına öğrenci gönderdi. Belki o öğrencilerin yarısından çoğu gittikleri yerde kalabilirdi ama bir tanesi bile kalmadı ve bu ülkeye çok yararlı oldular. Her şey hep birlikte yapılınca başarılı olunuyor; bir bütün halinde.
Bir anekdot anlatayım: Ankara’da lise yıllarımda edebiyat öğretmenimiz Hüseyin Gürtunca, üniversiteden yeni mezun, gencecik bir öğretmendi. Bize, ilk görev yaptığı Anadolu kasabasındaki bir anısını anlatmıştı. Okulla evi arasındaki en kısa yol bir kahvehane önünden geçiyormuş. Başlarda hep oradan gidiyormuş. Bir gün bakmış ki kahvedeki herkes – 70 yaşındakiler dahil – “Muallim Bey geçiyor!” diye ayağa kalkıyor. Öyle mahcup olmuş ki ondan sonra yolunu uzatıp kahveye uğramadan, arka taraftan evine gitmeye başlamış. Düşünebiliyor musunuz, 21-22 yaşında gencecik bir öğretmen ama toplum ona öyle bir saygı gösteriyor! O zamanki toplumun öğretmene saygısıyla bugünkü durumu kıyaslayınca insan üzülüyor. Şimdi maalesef öğretmene saldıran, doktora el kaldıran insanlar var.
Atatürk “Milletvekili maaşı, öğretmen maaşını geçmeyecek” diyor. Gördüğünüz gibi, en yukarıdakinden vatandaşa kadar, topyekun bir aydınlanma, eğitime yönelme var. Hep birlikte olunca işe yarıyor, başarı geliyor.
Mesela babam, bizim köyde (Erzurum’da) bir ilkokul yaptırmak istedi. Arsayı verdi, köylüler de taş taşımaya yardım edeceklerdi. Annem öğretmen, babam avukattı; babam okulun yapımını üstlenecekti. Ama engellediler, yaptırmadılar. Yukarılarda tanıdıkları birileri “okul yaptırmayın” demiş. Okul açılamadı ve o köyden çocuklar ilkokulu yatılı okumak zorunda kaldılar. İlkokul çocuğu yatılı okula gider mi? Küçücük çocuk ne yapar? Eğitime önem verilmesi Cumhuriyetin en önemli işlevlerinden birisidir. Atatürk, daha savaş bitmeden eğitimi düşünüyordu. Düşmanı yenince dedi ki: “Asıl savaş şimdi başlıyor.”
Hatta diyor ki “Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bunlar, süngü zaferleri değil; iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır”. Hocam, çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ediyorum. Tüm gençlerimize, size, tüm yakınlarıma, tüm arkadaşlarınıza esenlikler diliyorum.
Kaynaklar
- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 202-207. (21 Eylül 1924’te Hamidiye kruvazörüyle Samsun’a gelen Atatürk, Samsun-Çarşamba Demiryolu Hattı’nın temel atma törenine katılır, 22 Eylül’de Öğretmenler Birliği tarafından şerefine verilen çay ziyafetinde bu ifadeleri kullanır.)
- “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Arkeolojisi: Mehmet Özdoğan Röportajı”, Arkeofili, 23 Kasım 2023, Zeynep Özrendeci tarafından gerçekleştirilmiştir, https://arkeofili.com/erken-cumhuriyet-turk-arkeolojisi-mehmet-ozdogan-roportaji/, erişim: 2 Temmuz 2025.
- Sadi Irmak, Atatürk’ten Anılar, Güven Matbaası, 1978, Ankara, s. 12-13.
- Kansu Şarman, Türk Prometheler Cumhuriyetin Öğrencileri Avrupa’da (1925-1945), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, İstanbul, s.45.
- Sayılı, Aydın. “Atatürk İdeolojisi.” Erdem 5.12 (1988): 963-994.
Kapak fotoğrafı: Prof. Dr. Zehra Dökmen ve Prof. Dr. Üstün Dökmen, Türkiye’nin eğitim tarihinin ve Ramiz öğretmenin iz bırakan emeğinin izini sürebileceğiniz Cin Ali Müzesi’nde (Şubat 2025, Ankara).



















