|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
İnsanların bir arada eğlenmesi dünyanın en güzel şeyidir. Yılbaşı, doğum günü, yıldönümleri, kabotajından Hıdırellez’ine bilumum dini, milli, insani, nebati bayramlar… Hiçbirini ıskalamamak, berabere eğlenmek, bir şeyleri kutlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamak lazım.
Ama ben öyle yapmam. Gün mün kutlamam. Analitik olmanın suyunu çıkarmış bünyeme uygun değil. Özel gün kutlarken o günün takvimden ibaret olduğu aklıma geliyor, gülüyorum. Benim için doğum günü tertip eden sevdiklerim oluyor. Onları sevdiğim için merasime katlanıyorum.
Üstelik başarıyla gün uydurmuş birisiyim. Dünya Rakı Günü nereden çıktı sanıyorsunuz? Ufuk’çumla beraber yumurtlamıştık şirkette. Vefa Zat abimle de teorisini uydurmuştuk. Yasaklanacak kadar çok tuttu düşünün.
Ben kendi uydurduğum günü bile kutlamam.
…
1 Mayıs istisna.
1 Mayıs kutlarım. Çünkü 1 Mayıs, bu hayatın en karman çorman meselesi olan çalışma hayatı üzerine.
1 Mayıs, bir avuç genellikle beş para etmez kişi pahalı yatlarda katlarda yaşayabilsinler ve asla harcayamayacakları servetlerini arttırabilsinler diye çalışan milyonların günüdür.
Daha önemli bir gün olabilir mi?
Elbette servet düşmanıyım. Servet ne ya? İnsanların harcayamayacakları kadar paraya ya da oturmayacakları evlere sahip olmaları normal geliyor mu size?
Bırakın serveti çalışmak ne yahu?
İş, bitirmek üzere yapılan şeydir. Ahmet, Mehmet’i tıraş ediyor. Tıraş bitiyor, bu iştir. Nuri, Hasan’ı ameliyat ediyor. Ameliyat bitiyor, bu iştir. Metin yazı yazıyor. Yazı bitiyor. Bu iştir.
Yaptığınız işi bir gözden geçirin bakalım. Bitirmeye çalıştığınız şey işin kendisi değil de mesai saati ise bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Bu elbette sizin suçunuz değil. Ama eğer ki sosyalist değilseniz ve bu size sunulan hayata teslim olmuşsanız suçunuzu değil ama biraz hıyar olduğunuzu kabul edin.
Ben çok şükür hiç nizami çalışmadım. Az kazanmayı, karizma eksikliğini filan göze alıp hep zevk aldığım işler yaptım. Gençken sadece iyi vakit geçirdiğim halde bana para geldiğinde epey şaşırırdım. Mesela ben gezmekten ve rakı içmekten de haz duyuyorum radyo programı yapmaktan da. Ama radyo programı yaptığım için para veriyorlar bana. İnanılmaz değil mi? (Yok yahu lafım doğru da örneği gıcıklık olsun diye radyodan verdim. Tabii ki yaptığım binlerce saatlik radyo programlarından tek kuruş kazanmadım. Solcu radyoyduk biz. Devrimin şanlı yolunda beleşe çalışıyorduk elbette. Devrimi yapamadığımız gibi sürünmemiz de gerekiyordu. Bu da başka acayiplik. Neyse.)
İlk 1 Mayıs kutladığım sene 1 Mayıs kutlamak aşırı yasaktı. Kenan Evren isimli eli kanlı ressamdan artmış yıllardı. Zavallı Kaan Can Bircan’ı rakı sofrasından kaldırıp Bandırma’ya sürüklemiştim. Sarper Özsan’ın meşhur 1 Mayıs marşını söyleyerek denize kırmızı balonlar bırakmıştık ve sol yumruklarımızı kaldırmıştık. O yıllarda devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramıydı 1 Mayıs. Sonra mevsim değişti, halkların bayramı oluverdi. Bu da başka konu.
1 Mayıs’larımı uzun yıllar sadece Ankara’da eda ettim. Ve çok sıkıldım.
Derken bir gün İstanbul’da katıldım. Dilimi yuttum. Bambaşkaydı. Çünkü hakikaten işçiler yürüyordu orada. Ama yine çok sıkıldım.
Ben bütün 1 Mayıs’lara katıldım. Ben, bütün 1 Mayıs’larda çok sıkıldım. Ne altında yürüyecek bir pankart bulabildim, ne de o uyuz konuşmaları dinledim.
O ne yalan dolan sloganlar öyle yahu. Gün gelecekmiş de devran dönecekmiş de iktidar halka hesap verecekmiş. Gün dönme dolap oldu, devran vertigo; iktidarlar değişti, hiçbiri burnunu karıştırdığı için bile hesap vermedi. Ama biz hala böyle bağırıyoruz. Kahrolsun şiirsiz ve sahtekar sloganlar.
(Bu arada uzun bir parantez açıp son 1 Mayıs’ı ayırayım. Organizasyon yine berbattı. Ama AKP’nin neredeyse zorla siyasete soktuğu gençler taş gibiydi çok şükür.)
…
Bir gün rahmetli ODTÜ’lü anarşist Necmi’nin teşvikiyle entel kaavemiz Engürü’de bir toplantı tertip etmiştik. 1 Mayıs’ların aşırı sıkıcı gidişatına bir dur demekti niyetimiz. O gün o kahvede tarihi bir karar alındı. İlk 1 Mayıs’ta meydana kendi pankartımızla çıkacaktık. Pankartımızda “Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir yalan olsaydım” yazacaktı.
Tabii ki yapamadık. Biz de her Ankaralı gibi bol plan yapar pek azını uygulardık.* Olsun yıllarca konuştuk bunu. Derken bu son 1 Mayıs’ta bu konuyu anlattığımda Ankara taş ve demir dünyası ileri gelenlerinden akademik iş insanı Engin Öncüoğlu çok yükseldi. Hatta o kadar çok yükseldi ki önüne gelene anlatmaya başladı. Bana da dedi ki, “Sen yeter ki bir ay önce hatırlat bana, unutmayayım sana söz bütün hazırlıkları yapacağım ve efsane olacak.”
Bundan kolay ne var? Güzel asistanım Siri’ye hatırlatmasını söyledim. Fil unutur Siri unutmaz. Neydi öbür laf, söz uçar yazı kalır. Yazıyı bıraktığımıza göre Engin beğefendiyinin sözünü tescil ettik demektir.
1 Mayıs 2026’da umarım bambaşka bir Türkiye’de, Tandoğan’da, “Bu dünyada yerim yokmuş, keşke bir yalan olsaydım!” pankartı altında buluşuyoruz. Müslüm Gürses aksanıyla şarkıyı mırıldanarak yürüyoruz. Dans etmek için mola veriyoruz. “Yahu hatırlıyor musunuz geçen seneyi… Ne acayip zamanlardı,” diye yakın geçmişimize şaşırıyoruz. Ve tabii avaz avaz bağırıyoruz: Faşizme karşı bacak omuza!
Köşe içinde köşe
Tolga’nın önerisi**
Kaybedenler, tutunamayanlar, ezikler, mağluplar…
Ezik olmak benim çocukluğumda (annem sağ olsun) ne kadar insani ve olumlu bir sıfattı. Kötü insan olmamayla irtibatlı bir kavramdı ezilmişlik. Kibarlıkla iç içe bir anlamı da vardı. İlk okuduğum Dostoyevski, babamın kitaplığındaki Ezilenler’di. Panait İstrati ilk gençlik vicdanımdı. Yoksulluğun edebiyatı yapılmayıp neyin edebiyatı yapılacaktı ki… Bir sürü yoksullukla boğuşmuş besteci var Batı musikisinde; başta Mozart gelir, yoksullar mezarlığına gömülecek kadar. Sonra Brahms -ki anlaşılması en zor bestecilerin önde gidenidir- yıllarca Hamburg barlarında piyasa müziği yapmış. Antonin Dvorak, bestelerini kasaplardan topladığı kağıtlara yazmış. Fazla melodram oldu değil mi; aynı Türk filmleri hesabı. Meğer o filmler hep doğruymuş. Ne dinleyelim; şunu, Dvorak’tan “Slav Dansları”nı.
* Bknz: Ankara Palmiyesi: “Ankaralı ‘haberleşelim’ dediği kimseyle görüşmez”
** Mühim Ankara personası (ve muhtarı) Tolga Arvas bana geceleri kafası güzelken müzik önerilerinde bulunuyor. Ve sabah çok nefis sürprizler oluyor onlar. Bu güzellikten sizi mahrum etmeyeyim ve yazılarımı Tolga’nın önerileriyle bitireyim dedim.
Kapak fotoğrafı: Naz Yıldız. Soldan sağa Karl Marx, Friedrich Engels, Vladimir İlyiç Lenin, Joseph Stalin (Metin Solmaz, Tanıl Bora, Murat Meriç, Ali İlyas Solmaz).





















