<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ankara Flanörü arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/etiket/ankara-flanoru/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/etiket/ankara-flanoru/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 Mar 2022 08:58:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Ankara Flanörü arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/etiket/ankara-flanoru/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Flanörün Heybeliada Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Mar 2022 08:58:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Flanörü]]></category>
		<category><![CDATA[Heybeliada]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=118334</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Aralık ayının son günleri, E.’yle birlikte Heybeliada’ya doğru gitmekte olan bir vapurdayız.  Dışarıda yağmur ve fırtına var. Poyrazdan destek alan dalgalar vapurun kenarlarını dövüyor, denizin içinde bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Buğulu camın ardından demir atmış tankerler, fırtınanın dinmesini bekleyen balıkçı teknelerinin ışıkları zorlukla seçiliyor. Bir taraftan bir an önce karaya ayak basmayı umuyor diğer taraftan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Heybeliada Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aralık ayının son günleri, E.’yle birlikte Heybeliada’ya doğru gitmekte olan bir vapurdayız.  Dışarıda yağmur ve fırtına var. Poyrazdan destek alan dalgalar vapurun kenarlarını dövüyor, denizin içinde bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Buğulu camın ardından demir atmış tankerler, fırtınanın dinmesini bekleyen balıkçı teknelerinin ışıkları zorlukla seçiliyor. Bir taraftan bir an önce karaya ayak basmayı umuyor diğer taraftan olası bir felakete karşı tavandaki can yeleğinin kullanma kılavuzunu ezberlemeye çalışıyorum. E. de durumun ciddiyetinde olsa gerek, telefonundan meteoroloji sayfasını güncelliyor. Meteoroloji bültenleri sıklıkla aynı uyarıları yapıp tedirginliğimizi yükseltiyor.</p>
<p>Şayet vapur batmadan adaya varabilirsek, İstanbul’daki yeni hayatımıza Heybeliada’da başlayacağız. Gerçi görünüşe göre vapurun içerisinde ikimizden başka endişeli birisi yok gibi. Yolcular bizim endişemizin tam aksine hiç istiflerini bozmadan çaylarını içip, neşeli bir şekilde sohbet ediyor; mideleri bulanmadan gazetelerini okuyup, müzik dinliyorlar. Bu kadar sakin olmaları onların İskandinav kökenlerine mi sahip olması yoksa bizim aşırı Ankaralı olmamızdan mı kaynaklanıyor? Bilmiyorum. Tek bildiğim bir an önce karaya ayak basmayı istediğim. Endişe ve stresten kan kırmızısına dönmüş ifademizi fark eden gazeteden Celal Salik’in “Boğaz’ın Suları Çekildiğinde” başlıklı köşe yazısını okuyan yaşlı yolculardan biri kurduğu gazeteyi gizemli bir şekilde ağız hizasına indirerek “Siz turistsiniz galiba,” diyor. “Hayır, Ankaralıyız.” Ankaralı olduğumuzu söyleyince nikotinli bir kahkaha atarak,  “O, tedirgin olmanızdan belli oluyor. Adalı olmayan herkes doğal olarak çekinir bu havalardan. Biz alışkınız, dalgalı denizde herkes kaptan burada,” diyor, görmüş geçirmiş yüz ifadesiyle. “Biz de adalı sayılırız artık; Heybeli’de yaşayacağız,” diyorum. “Hoş geldiniz, o zaman. Hiç tedirgin olmayın. Kaptan Murat’ın vapuru batmaz. Onu deniz korur, deniz de onu. İkisinin arasında özel bir bağ vardır,” diyor. Amcanın mistik cümlesi, bizim gibi rasyonel dünya görüşüne sahip iki kişi üzerinde hiç etki yapmıyor. Aksine, sakinleşeceğimize gerilimimiz daha da artıyor. Vapur kıyıya doğru ilerledikçe sallantı da şiddetleniyor.</p>
<p>Marmara’nın etrafına takımada olarak sıralanmış Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada, Prens Adaları olarak da adlandırılmakta. Prens adaları ismini, Bizans döneminde türlü taht oyunları nedeniyle sürgüne ve infaza gönderilen prens adaylarından alıyor. Cumhuriyet döneminde ise bu adalar İstanbulluların yazları sayfiye yeri olarak kullandığı yerler olarak biliniyor. Peki, bizim sonumuz hangi istikamet üzerinde olacak? Tatil mi, sürgün mü? İkimiz de fena yüzücü sayılmayız ama bu havada, hem de boğazda akıntıya karşı yüzebilmek imkânsız görünüyor. Esat Kıratlıoğlu dışında bugüne kadar kış ayında akıntıya karşı yüzmüş kimsenin de olmadığı düşünülürse olası bir vapur alaborasında ne yaparız? Üstelik tüm kıyı müsilajla kaplanmışken!</p>
<p>Kıyıya biraz daha yaklaşıyoruz. Denizin üzerini perde gibi örtmüş sisin arasından parlak ışıklarıyla tepelere doğru sıralanmış evleri ve dört tepeye yayılmış çam ormanıyla Heybeliada, eski adıyla Halki ortaya çıkıyor. Hızla çantalarımızı hazırlıyoruz. Kaptan, kırmızı beresi, uzun siyah paltosu ve beyaz sakallarıyla ürkütücü dalgaların arasından vapuru kıyıya yanaştırmaya çalışıyor. O hengâme içerisinde yolculardan biri, sinir bozucu bir rahatlıkla telefonda eşinden market alışverişi listesi alıyor. Bir insan hayatının son dakikalarını bir kilo patates ve yoğurt talimatıyla geçirmemeli! Onun rahatlığının bizdeki karşılığı film şeridi olarak geçen hayatımız. Neyse ki Kaptan ustalıkla iskeleye yanaşmayı başarıyor. Suratında rahat bir ifadeyle biraz önce söndürdüğü sigarasını yenisiyle değiştiriyor. Amcanın bize biraz önce söylediği gibi denizin ona bir şey yapmayacağından emin gibi duruyor. Ya da bu denli ciddi bir ölüm tehlikesi atlattığımız için kendimi irrasyonel bir hikâyeye inandırmaya çalışıyorum.</p>
<figure id="attachment_118336" aria-describedby="caption-attachment-118336" style="width: 752px" class="wp-caption alignnone"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-118336 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser.jpg" alt="Fotoğraf: Görkem Keser/Devianart" width="752" height="526" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser.jpg 752w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/gorkem-keser-300x210.jpg 300w" sizes="(max-width: 752px) 100vw, 752px" /><figcaption id="caption-attachment-118336" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Görkem Keser/Devianart</figcaption></figure>
<p>Çantamızdan şemsiyeyi alıp, kapüşonlarımızı takıp, kendimizi hızla dışarı atıyoruz. Yağmur ve fırtına şiddetini artırmış görünüyor. Damlalar görüş alanımızı kısıtlıyor. Tam solumuzda kalan Deniz Harp Okulu yağmur ve sisin arasında kaybolmuş durumda. Dalgalar iskeleye vurup binlerce su damlacığına bürünerek yere düşüyor. Bu sırada yolculardan birisinin şemsiyesini şiddetli rüzgâr kapıyor, şemsiye elektrik tellerinin arasından <em>Being There</em> filmini andırırcasına gökyüzüne doğru süzülüyor.</p>
<p>E.’yle ele ele tutuşup, bir an önce evimize doğru yürümek istiyoruz. E. telefonundan rotayı belirlemeye çalışırken gökyüzünde gürültü kopuyor, ardından da fırtına geliyor. Gece karanlığında kırmızı renge bürünmüş yağmur bulutlarının arasından iki büyük yıldırım önce Anadolu yakasındaki dev gökdelenlerin birine sonra da Heybeli’nin tepelerine doğru düşüyor. Etrafa kıvılcımlar saçılıyor ve her yer karanlığa bürünüyor. Geriye yıldırımın yankısı, dalga sesi ve rüzgâr uğultusu kalıyor. Birazdan etkileşim bağımlısı haber sitelerine “İstanbul’da korkunç yıldırım paniği” başlığıyla servis edilecek bu olay nedeniyle evimizi bulabilmemiz imkânsız görünüyor. En azından fırtına sakinleşinceye kadar, kendimize sığınacak bir yer arıyoruz. Bu sırada Aya Nikola Kilisesi’nin yakınında bir yerden zayıf bir ışık huzmesi beliriyor. Hızla ışığa doğru hareket ediyoruz. Işığın kaynağı bir meyhaneden geliyor. Meyhanenin bahçesinde üzeri yağmur suları birikmiş ağacın ve yazın gelmesini bekleyen boş masaların arasından içeriye giriyoruz. Lodos da ardımızdan davetsiz bir misafir gibi peşimize takılıyor. Yanan mumların ateşi zayıflıyor, masa örtüleri havalanıyor, garson panikle mum ateşini sönmekten kurtarmaya çalışıyor. Hızla kapıyı kapatıp, üzeri yağmur damlaları birikmiş bir cam kenarı masasına oturuyoruz. Elimle camın buğusunu temizlerken kırmızı bereli Kaptanın, Aya Nikola Kilisesi’ne doğru yürüdüğünü görüyorum. Kilisenin önündeki, Bizans döneminden kalma ve Denizcilerin Koruyucusu Aya Nikola’ya atfedilen sütunun yanından geçip, kiliseye giriyor.</p>
<p>Meyhanede bizden başka kimse yok. Garson, elinde yüzünün bir kısmını karanlıkta bırakan mum ateşiyle yanımıza doğru gelirken silueti, duvarda asılı duran camın ve onun yanında duran çiçeklerin üzerinde büyüyor. Sıcak bir gülümsemeyle mumu masamıza koyuyor. E. hemen lafa girip, elektriksiz kalmaya tahammül edemeyen modernler gibi elektriğin ne zaman geleceğini soruyor. Garson, elektrik arızayı aradıklarını, trafonun patladığını dolayısıyla tüm adada elektriğin gittiğini ve ne zaman geleceğini bilmediğini söylüyor. “Ama Sanatoryuma düşmüş diyorlar, kış aylarında Adalar’da sık olur bu. Gelir birazdan, merak etmeyin,” diye ekliyor. Bu son dakika haberine canımız sıkılıyor.</p>
<p>Stres dolu anların karnımızı acıktırdığını fark ediyoruz. Elektrik gelene kadar meyhanede biraz daha oturmaya karar veriyoruz. Garson, “Levreğim var. Tazedir,” diyor. “Tamam,” diyoruz. Balığın yanına da 35’lik Yeni Rakı açıyoruz. Ayrıca karidesli börek, enginar dolma ve mevsim salata (bol rokalı, zeytinyağı gezdirilmiş) söylüyoruz. Börek, dolma, salata ve rakı hızla masaya geliyor, kısa bir süre sonra da balık… Rakı kadehlere yağ gibi doluyor. Mutfaktan anason ve iştah açıcı ızgara kokuları yükseliyor. Rakının suya karıştığı o eşsiz an, vapurda yaşadığımız stres dolu dakikaları, yol yorgunluğumuzu ve elektrik kesintisini unutturuyor. Kadehlerimizi birbirine vuruyoruz. Yeni hayatımız stresli başladı ama işler şimdi yolunda gidiyor gibi görünüyor. Yemeğimiz bittikten sonra meyhanenin spesiyallerinden sakızlı çilekli muhallebi söylüyoruz. Muhallebi üstü, şekersiz kahvelerimizi yudumlarken, E. telefonundan evimizin adresini bulmaya çalışıyor ama emin olmak için garsondan hesabı isteyip adresi ona soruyoruz. Garson, camdan dışarı bakarak, çarşının içerisinden dümdüz gidip, İsmet Paşa Müzesi’ni de geçtikten sonra caddeye varabileceğimizi söylüyor.</p>
<p>Tarihi Meltem Pastanesi’nin yanından geçip yürüyüşümüze başlıyoruz. Yağmur suları cadde boyu akıyor, yol karanlık, önümüzde sıralanmış evlerin pencerelerinden silik kandil ve mum ışıkları görülüyor. Etraf sessiz, E.’yle ele tutuşup yürümeye devam ediyoruz. Şarap rengi duvarlarıyla Aya Nikola Kilisesi’nin yanından geçiyoruz. 1857 yılında mimar Stefanis Gaitanakis’in depremde yıkılan yapıyı yeniden inşa ettiği kilisenin çan kulesinin üzerinde yer alan saatin akrep ve yelkovanından ufak damlalar yere düşüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-118342" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi-.jpg" alt="" width="1000" height="667" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi-.jpg 1000w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/Aya-Nikola-Rum-Ortodoks-Kilisesi-Buyuk-Rum-Kilisesi--800x534.jpg 800w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<p>Bu sırada kilisenin kapısı aralanıyor. Kapının aralığından önce mum ışığı dışarıya sızıyor sonra da kırmızı beresiyle ve ağzında piposuyla Kaptan Murat beliriyor. Kaptan içeridekilerle vedalaştıktan sonra piposunu tüttürerek vapura doğru ilerliyor. E.’nin yanakları bu sefer soğuktan kızarmış durumda. Meraklı gözerle yeni yaşam alanına bakıyor. Gördüğü yerleri heyecanla bana da gösterip, yarın sabah burada yürüyelim, Meltem Pastanesi’nden sıcak ekmek ve poğaça alalım, denize inelim, tepeye çıkalım denize bakalım, diyor… Yolun iki tarafına karşılıklı olarak sıralanmış bisiklet tamircilerini, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemi mimari üslubunu yansıtan ahşap ve beton evleri, pencere kenarına kandillerini koyup pencere önünde sigara içip elektriğin keşfini bekleyen ada sakinlerini ardımızda bırakıyoruz.</p>
<p>Refah Şehitleri Caddesi üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz. Bu cadde de tıpkı benzer sokaklarda olduğu gibi beton ve ahşap yapıların baskın olduğu bir yer. Ahşap köşkler diğer adalarda olduğu gibi Heybeli’nin de baskın yapılarından biri olarak görülse de yıllar içerisinde çıkan yangınlar neticesinde sayıları bir hayli azalmış durumda. Caddenin sonuna doğru, günümüzde müze olarak da kullanılan İsmet İnönü Evi karşımıza çıkıyor. Tepeye doğru tırmandıkça deniz kendini daha çok belli ediyor. Gökyüzünü halı gibi örten kırmızı bulutlar ve demir atmış tankerlerin ışıkları kendini gösteriyor.</p>
<p>Caddenin sonuna geldik. Peki ama nereden dönecektik? Sanırım kaybolduk. İkimiz de endişeyle birbirimize bakıyoruz. Bu sırada E. hangi sokaktan sapmamız gerektiğini bulabilmek için bakınca telefonunun şarjının bittiğini ve rotamızı kaybettiğimizi anlıyor.  Ben de tüm gün hovarda biçimde telefonumun şarjını bitirdiğim için kapkaranlık çam ağaçlarının önünde, baykuşların ürpertici sesleri ve uzaklardan gelen köpek havlamalarının, rüzgâr uğultusunun ve yağışın tam anlamıyla kaybolmuş durumdayız. Sahipsiz siyah renkli bir at, heybetini göstere göstere David Lynch filminden çıkmış gibi yanımızdan hızlı adımlarla geçiyor. Walter Benjamin, bir kenti veya bir yere en iyi tanıma biçiminin orada kaybolmak olduğunu ileri sürüyordu. Bizim karanlıklar içerisindeki Heybeliada kayboluşumuz ise orayı tanımaktan ziyada hayatta kalmaya çabalamak gibi.</p>
<p>E.’ye müzeden sonra sağa dönmeyi öneriyorum kendimden emin bir şekilde; Google rotasında adres burayı gösteriyordu diyorum üstüne basa basa. E. bana çok güvenmese de cadde üzerinde sahipsiz atların gezdiği, baykuşların uçtuğu, ağaçların duvarlarda ürpertici gölgeler bıraktığı bir yerde sabit kalmanın daha güvensiz olduğunu düşünerek, dediğim yol üzerinden yürümeye ikna oluyor. Ara sokağın sonunda karşımıza Mısır tapınaklarını andıran giriş kapısı, yan yana duran iki sütun, sütunlarının önünde Mısır Tanrısı Ptah’ın asasını sembolize eden figürlerin yer aldığı boş arsa çıkıyor. Giriş kapısında emlakçı oto portresiyle, bir ucunun rüzgârdan koptuğu kiralık ilanı ve sembollerinin üzerine kalp şeklinde adlarını kazıyan iki salak âşığın izleri var. Ağaçların rüzgârdan uçuşan yaprakları hiyerogliflerin üzerine düşüp, gece karanlığında daha ürkütücü bir hal almasını sağlıyor. Giriş kapısının ardı ise karanlık.</p>
<p>E. kendisini yanlış yoldan getirdiğim için bana kızıyor. Yüksek sesle tartışmaya başlıyoruz. Sessizlikte bağrışlarımız normalden iki katına çıkıyor haliyle. Tam bu sırada, giriş kapısının demirlerinin ardından kafasında fesi, ceketinin üzerinde işlemeli madalyaların olduğu, sert bakışlı, pos bıyıklı biri beliriyor. “Nedir bu gürültü?” diye bağırıyor. Başımıza gelmesi olası başka felaketlerin önüne geçmek için hemen lafa giriyorum “Saksıllı Sokağı arıyorduk”. Adam, üzerinde sıralanmış madalyaları olan ceketini eliyle düzelttikten sonra “Kime adres sorduğunuzun, kimin evinin önünde bağırdığınızın bile farkında değilsiniz, elbette kaybolursunuz. Gideceğiniz yer arkalarda kaldı, hadi varın gidin yolunuza,” diye kükrüyor. Geldiğimiz yere hızla dönüyoruz. Yürürken cadde başında fark edemediğimiz Abbas Paşa Sokağı tabelasını fark ediyoruz. Zihnimin bilgi arkeolojisi Abbas Paşa’yla ilgili dosyaları hızla indiriyor:</p>
<figure id="attachment_118337" aria-describedby="caption-attachment-118337" style="width: 750px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-118337" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/abbas.jpg" alt="" width="750" height="418" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/abbas.jpg 750w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/abbas-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 750px) 100vw, 750px" /><figcaption id="caption-attachment-118337" class="wp-caption-text">Abbas Halim Paşa Köşkü, Kaynak: <a href="https://yakupcinar.wordpress.com/2020/12/08/heybeliada-abbas-halim-pasa-koskleri/" target="_blank" rel="noopener">Yakup Çınar</a></figcaption></figure>
<p>Osmanlı Sadrazamları’ndan Sait Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’ya ait köşk, ihtişamlı olduğu kadar, lüks yapısıyla dikkat çeken köşkler arasında yer alıyordu. Örneğin, jeneratör sayesinde köşk aydınlatmaya sahipmiş, yemek asansörü ve borularla köşk içerisi haberleşme de sağlanabiliyormuş. 1899 yılında inşası tamamlan köşk, mimar Hovsep Aznavur’un çivi yerine vida malzemesi kullandığından ötürü de lego misali parça parça sökülebiliyormuş aynı zamanda, zaten 1945 yılında Paşanın vasiyeti üzerine köşkün bir kısmı sökülerek Mısır’a götürülmüş. Taşıma işlemi nasıl olmuştur acaba? Sütunlar tek tek sökülmüş, üzerleri dikkatli bir şekilde sarılmış, sonra parçalar tek tek limana getirilmiş, gemiye bindirilmiş, Marmara’dan Ege’ye doğru yola çıkmış, gemi çalışanları merak içerisinde ne götürdüklerini tartışmış, köşkün Kahire’ye taşındığına inanmamışlar ve limanlarda mola verdikten sonra Akdeniz üzerinden Kahire’ye ulaşmışlar. Kahire’de monte işlemini gerçekleştirecek mimar, IKEA’dan ürün almış gibi kendisine gönderilen kurulum şemasını masaya açmış sonra da gerekli hesaplamaları yapıp köşkü olduğu gibi yeni yerine monte etmiş olsa gerek.</p>
<p>Köşkle ilgili daha önceden okumuş olduğum bilgiler maddeler halinde zihnimde sıralanıyor. Peki, biz biraz önce meşhur Abbas Paşa Konağı’nın önüne geldik, bir de kendisiyle konuşup, koca paşadan adres mi sorduk? Bu gece artık bir yerde sonlanmalı, diye düşünüyorum. Paşanın işaret ettiği yoldan ilerliyoruz. Tepeye doğru çıkıyoruz. Çamlıklar, çamurlu yollar karşılıyor bizi bu sefer de. Heybeli’deki küçük tura âşıklar turu da deniyor. Bizim içinse bu tur bir kâbuslar yürüyüşüne dönüşüyor. Refah Şehitleri Caddesi’nin sonuna kadar yürüyoruz. Yol yine bitiyor. Tepemizi saran çamlıklardan görüş alanımızı iyiden iyiye kaybediyoruz. Yağış duruyor. Bulutların arasından tombul ay İstanbul’un başköşesine kuruluyor. Şarkılara konu olan meşhur mehtabını da göstermekten çekinmiyor.</p>
<figure id="attachment_118338" aria-describedby="caption-attachment-118338" style="width: 591px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-118338" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup.jpg" alt="" width="591" height="393" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup.jpg 591w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/heybeliada_abbas_halim_pasa_mansions_mimar_yakup-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" /><figcaption id="caption-attachment-118338" class="wp-caption-text">Abbas Halim Paşa/Fotoğraf kaynak: Yakup Çınar.</figcaption></figure>
<p>Adada olduğumuzu nereye gidersek gidelim bir şekilde başlangıç noktasına ulaşacağımızı düşünerek çeşitli yönlerde yürümeye devam ediyoruz. Hiç ara vermeden çam kokuları eşliğinde yürüyoruz. Yolun sonunda ise üç katlı diğer köşklere nazaran daha eski bir köşk çıkıyor. Köşkün önünde soluklanıyoruz. Bu sırada köşkün balkonunda asılı duran beyaz renkli büyükçe masa örtüsü mandallardan özgürlüğünü ilan ederek önce gökyüzünde serbest gezintiye çıkıyor sonra da bir ucu elektrik direğine diğer ucu da çam ağaçlarından birine takılıyor. Ağaç dalları masa örtüsünün üzerine düşüyor, rüzgâr da örtünün orta kısmını derin nefes alırcasına bir içe bir dışa doğru hareket ettiriyor. Masa örtüsü bu haliyle yelkenli ve Gulyabani arası bir şeye dönüşüyor.</p>
<p>Arkamızdan bir ses işitiyoruz: “Gitti masa örtüsü, daha bu sabah yıkanmıştı. Bu lodos her kış yakıyor bizi.” Sesin sahibi bisikletiyle bize doğru yaklaşan, şık takım elbisesi, beyaz eldivenleri, simetrik olarak kesilmiş bıyıkları, arkaya doğru taranmış beyaz saçlarıyla İstanbul beyefendisi imgesine uyan, yaşını başını almış biri. Bisikletinin pedallarını ağır ağır çevirip yanımıza kadar geliyor. Bu sırada yine lodos çıkıyor, köşkün, kapıları eskimiş pencereleri kapanıp açılıyor, yapraklar havada uçuşuyor, çamlıkların dalları bir o bir bu yana kıvrılıyor. Havada asılı duran masa örtüsü aşağıya doğru düşüyor, çamura değmeden son anda örtüyü yakalıyorum. Katlayıp kendisine teslim ediyorum. Nazik bir gülümsemeyle teşekkür edip neden burada olduğumuzu soruyor. Kaybolduğumuzu, Saksıllı Sokak’taki evimize gitmeye çalıştığımızı söylüyoruz. Altındaki bisikleti bize uzatıp, “Yağmurda yürümeyin, bunu alın iki kişiyi kolay taşır merak etmeyin,” deyip, bizim anlayacağımız şekilde yol tarifini veriyor. Bisikleti de istediğimiz zaman getirebileceğimizi söyleyip, köşke geri dönüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-118339" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-1024x512.jpg" alt="" width="1024" height="512" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-1024x512.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-300x150.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-768x384.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-400x200.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-600x300.jpg 600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892-800x400.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892.jpg 1144w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Köşkün hemen yanında duran Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi tabelasını fark ediyoruz. Yeniden şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz, tek kelime etmiyoruz. Çünkü tek bir kelime dahi edersek, yaşadıklarımızın gerçek olma ihtimali artacak. Hemen E.’yle bisiklete atlayıp, evimize doğru hareket ediyoruz. Yağmur, rüzgâr ve karanlığın ortasında ada çevresinde gotik bir turdayız sanki. Yeniden Refah Şehitleri Caddesi’ne çıkıyoruz. Bu sefer Saksıllı Sokağa giriş yapıyoruz. Sokak üzerinde kalacağımız evin numarasını arıyoruz ve kısa bir süre sonra onu da buluyoruz. Bisikleti bahçeye alıyoruz. E. çantasından evin anahtarını çıkarıp, kilidi açıyor. İçeri adım atmamızla birlikte balkondan görünen İstanbul’un ışıl ışıl olduğunu fark ediyoruz. Elektrik gelmiş olabilir mi acaba? Hemen salondaki lambalardan birini yakıyorum, ev büyülü bir şekilde aydınlanıyor. Lambalar, yazdan kalma tozları, mobilyaların üzerini kaplayan eskimiş beyaz örtüleri, nemden çatlamış duvarları ortaya çıkarıyor. Balkon kapısını aralayıp nemi dışarı çıkartıp, mobilyalarının üzerindeki örtüleri açıyoruz. Kaloriferi yakıyoruz. Üstümüzün çamur içinde olduğunu fark ediyoruz. Bir süre sonra yol yorgunluğunu iyiden iyiye hissediyoruz. Yatak odamıza geçip, gecenin fişini çekiyoruz.</p>
<p>Ertesi sabah erkenden kalıyorum. Ev dün geceye göre daha ılık artık. Salona geçip, perdeleri açıyorum sonra da balkon kapısını aralıyorum. Dışarıda güneş var. Balkondan içeriye lodostan atmosferde kalan türlü çiçek, çamlık kokuları geliyor. Koyu mavi deniz üzerinde şehir hatları vapurları seferlerini yapmaya başlamış bile. İstanbul’un gürültüsü uzaktan bile hissediliyor. Benim ardımdan kalkan E. yanıma gelip başını omzuma koyuyor. Birlikte denizi ve manzarayı izliyoruz. E. kahvaltıyı dışarıda yapmayı öneriyor ve rotamızı belirliyoruz: Meltem Pastanesi’nden poğaça almak, termosa çay koyup, Terk-i Dünya’ya yürümek.</p>
<p>Önce yürüyerek Meltem Pastanesi’nin buğulu camının ardından tüm sokağa yayılmış ekmek, poğaça ve pasta kokuları eşliğinde simit ve poğaça alıyoruz. Narenciye, nergis, mimozalı bahçelerden, bisikletlerin duvar diplerine park edildiği, esnafın viledayla yağmur suyunu sokağa süpürdüğü,  alışveriş torbalarıyla evlerine dönen, telaşla ilk vapura yetişmeye çalışan adalıların arasından geçip, tepeye doğru yürüyoruz. İşte şimdi gerçek anlamda âşıklar yürüyüşü yapıyoruz diyebilirim. Kırk beş dakikalık yürüyüşün ardından Terk-i Dünya Manastırı’na geliyoruz. Bordo renkli, tek katlı manastırın, ağaçlarla kaplı bahçesinde, üzeri asmalarla kaplanmış, doğrudan denize bakan çardaklarına oturuyoruz. Heybeliada sürgün yeri olduğu kadar inzivaya çekilmek isteyen keşişler için de kaçış noktası görevi görüyormuş. Adanın tepelerinden birinde yer alan, solunda dalgaların kıyıya vurduğu Çam Limanı manzarasına ve lacivert renge bürünmüş denize bakarken, Terk-i Dünya’ya inzivaya gelen kesişleri daha iyi anlıyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-118341" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2022/03/338_b.jpg" alt="" width="640" height="480" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b.jpg 640w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-180x135.jpg 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-400x300.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2022/03/338_b-600x450.jpg 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Başlangıçlar zordur. Ama her başlangıç, içerisinde yeni ihtimalleri, yeni hikâyeleri barındırır. E’yle biz de İstanbul’da yeni bir hikâyeye başlayacağız. İlk zamanlar alışamayacağız, her şeye yabancı olacağız, şehir içinde kendi yolumuzu bulamamız için sık sık kaybolacağız. Yeni alışkanlar edinip, yeni hikâyelerin parçası olacağız. Ankara sabit hikâyenin devir daim ettiği bir topoğrafya, sürprizlere yer yok. İstanbul’da her şey ihtimaller dâhilinde.</p>
<p>E. burada özel bir üniversitede çalışacak, ben de yayınevinde editörlük yapıp, yazarlığa devam edeceğim. Şimdilik bir şeye başlamak yerine, E.’nin rüzgârdan uçuşan siyah saçlarını düzeltmek, onu öpüp, denizi seyretmek istiyorum. Zaten bir yeri anlamlı kılan mekânın güzellikleri kadar, oraya kiminle baktığınız değil midir?</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Heybeliada Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-heybeliada-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 09:47:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Flanörü]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Sakal Pub]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer Çarşısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=74439</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Where we start is where we end We step out sweetly, nothing planned Along by the river we feed bread to the swans And then over the footbridge to the woods beyond We waltz in the moonlight and the embers glow So much behind us Still far to go David Gilmour, Where We Start Eylül [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Where we start is where we end<br />
We step out sweetly, nothing planned<br />
Along by the river we feed bread to the swans<br />
And then over the footbridge to the woods beyond</p>
<p style="text-align: right;">We waltz in the moonlight and the embers glow<br />
So much behind us<br />
Still far to go</p>
<p style="text-align: right;">David Gilmour, Where We Start</p>
<p>Eylül ayının başı, yazın son günleri. Yaz hatıralarının artık Instagram’a karıştığı,  iş yorgunluğunun kendini beli ettiği, hafta sonu rehavetinin kendini iyice hissettirdiği bir Çarşamba akşamı E.’yle Fellini’den <em>Amarcord</em>’u izliyoruz. Pencereler açık, perdeler hafifçe süzülüyor. Evdeki ışıklar hafif kısık, zamanın içinden sükûnet akıyor. Bu sırada birden telefonum çalıyor. Arayan şimdilerde yurt dışında yaşayan eski dostum M. Bir süreliğine Ankara’ya geldiğini, gitmeden görüşmek istediğini söylüyor. Bu teklifi heyecanla kabul ediyorum, tıpkı eski günlerdeki gibi bir program yapıyoruz. Yarın önce Dost’un önünde buluşacağız, sonra Sakarya’ya inip kitapçı ziyareti yapacağız, akşama da üçümüz Kumsal’da yemek yiyeceğiz. E.’nin mesaisi olduğu için ancak akşam bize katılacak. Eski bir dostla, bilindik yerleri gezmek gibisi yok.</p>
<p>Ertesi gün büyük mavi harflerle duvara kazılmış Dost logosunun önünde M.’yi beklemeye başlıyorum. Dost’un önü yine çok kalabalık, benim gibi arkadaşını bekleyenler, içeriden aldığı kitabı heyecanla bankların üzerinde okumaya başlayanlar, mesai arasını ve yorgunluğunu sigara dumanıyla üzerinden atmaya çalışanlar; yani her şey yerli yerinde. Ben neredeyse hipnotize olmuş bir şekilde tüm bunları düşünürken, M. gülümseyerek yanıma geliyor. Saçlarındaki azalmaya paralel olarak alın kısmında açılma, sakallarda artan beyazlar hemen göze çarpıyor.  Zamanın akışını en çok yüzümüzde taşımıyor muyuz zaten? Sırtında da ben bildim bileli hiç çıkmayan çantası var. Kısa bir hoşbeşten sonra (konuşacak çok konu vardı hepsini bir anda tüketemezdik) Dost’un içine geçiyoruz. Yeni Çıkan Kitaplar rafında karşılıklı “bunları okudun mu” sorularını yöneltiyoruz birbirimize. Tanıdık okuma listelerinde benzer yorumları yapıyoruz. Yazarı ya yerin dibine batırıyoruz ya da kararında övgülere boğuyoruz. Tanımadığımız ve bize cevap verme olasılığı olmayan yazar ve sanatçıları “gömme” oyunu eskiden beri en keyif aldığımız aktivitedir.  Hac vazifesi gören Dost gezintisini, aldığımız kitaplarla beraber tamamlıyoruz. Dışarı çıkıp istikametimizi Sakarya’ya doğru kırıyoruz bu sefer de.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-74441" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o.jpg" alt="" width="1024" height="687" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-300x201.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-768x515.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-800x537.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Karanfil metro durağının yanında bekleyen simitçileri; ayakkabısının arkası kesik, ağzında sigara, patlayan sigara malzemesi satan, ateşle yaklaşılmaması gereken abiyi; piyangocuları ve insan yığınını geride bırakıyoruz.  M.’nin uzun zamandır aradığı bir kitabı soruşturmak üzere, Aksoy Pasaj’ındaki sahafları dolaşmaya başlıyoruz. Dükkânların tamamı kitap yığınlarıyla dolu, fonda kısık sesli özgün müzikler dinleniyor, rutubetli masalarda yarım bırakılmış çaylar var. Rafların bir bölümünde KPSS kitapları, diğer bölümünde ise baskısı tükenmiş kitaplar var. Kitapçılara ziyarette bulunanlar ise ağırlıklı olarak KPSS, üniversite hazırlık ve edebiyat ödevi için öğretmenin istediği kitabın peşinde olanlar. M.’nin gizemli bir cinayet soruşturması yapan dedektif rolüyle, kayıp kitabını aradığı kitapçılardan birinde, arkamızdan iki liseli giriyor. Recaizade Mahmut Ekrem’in <em>Araba Sevdası</em> romanını arıyorlarmış. Elinde cep telefonu ortamdan sıkılmış liselilerden bir tanesi “Oğlum mal mısın? İnternetten indirsene diyor.” Öbürü ise “Kanka aradım ama bulamadım. Zaten bir başını, bir sonunu okurum.” şeklinde yanıt veriyor. Kitapçı <em>Araba Sevdası</em>&#8216;nı  liseliye verip, onları gönderiyor. Tam bu sırada kitapçının bilgisayarından Farid Farjad melodisi yükseliyor. Hepimiz bir anda gereksiz bir hüzne kapılıyoruz. Mekânda, her an Sunay Akın çıkıp, şiir okuyup, sahaf tarihinden bahsedecek gibi bir ortam oluşuyor. M. kitabını aramaktan vazgeçip, sahafa üzülmeye başlıyor. Bana, sahafların ne kadar zor şartlarda çalıştığını, kimsenin artık kitaplara kıymet vermediğinden bahsediyor. Farjad&#8217;ın kemanları iyice inceliyor M. ağlayacak gibi oluyor.  Sahaf tüm bunlardan habersiz ve kayıtsız bir şekilde çayından büyük bir yudum alıp, önündeki kağıtlarla ilgileniyor. Moralimiz daha bozulmadan M.’yle birlikte dışarı çıkıyoruz. Derisi yırtılmış, tek ayağı kopuk, üzerinde “Lütfen oturmayınız” yazan koltuğu,  kitapçı esnafını, KPSS’den geleceğe bir köprü inşa etmeye çalışanları, eski kitapları, rutubeti ve karbonatlı çayları arkamızda bırakıyoruz. Hayat burada birbirini tekrar eden döngülerden oluşuyor sanki. Aynı sorular, aynı cevaplar, aynı müzikler ve aynı boş çay bardakları… M. ve ben ise şimdilik bu zaman dilimine ait değiliz. Yapacak başka işlerimiz var.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-74442" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1.jpg" alt="" width="696" height="522" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1.jpg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-180x135.jpg 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-400x300.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-600x450.jpg 600w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></p>
<p>M. üniversite zamanından bildiği bir bara gitmeyi öneriyor. İstikameti meydana doğru kırıyoruz. Kalabalık, tezgahtaki balıkları ıslatan balıkçılar,  kötü pop müziği dinleyen ikinci el telefon satan dükkânlar yan yana sıralanmış vaziyette. Sauron&#8217;ın gözüne benzeyen bir mimari estetikle inşa edilmiş, bir taraftan tüm Sakarya Caddesi&#8217;ni tarayan diğer taraftan belediyenin gurur verici işlerini, itfaiyeciler haftasında itfaiye birliklerin tatbikatlarını gösteren dev video ekran herkesten rol çalmaya çalışıyor.  M.’nin gitmeyi istediği barın olduğu yere geliyoruz. Lakin barın yerinde kahveci dükkânı kalıntısı var. Kalıntısı var çünkü kısa bir zaman önce burası da kapanmış. Dükkânın etrafına asılan afişe göre yerine tavuk döner satacak bir yer açılacakmış. Bardan geriye de ikimizin ufak hatıra kırıntıları kalmış görünüyor. Hafızayı zorlayıp, barla ilgili detayları hatırlamaya çalışıyoruz. Lakin pek başarılı olamıyoruz, birçok şey uçup gitmiş. Bir sene içerisinde açılan bir yer bile yılsonunu göremiyor artık burada. Yıllarca biriktirdiğimiz nice hatıraların üzerinde artık greyderler var. Hatırlamak için daha çok çabalamamız gerekiyor. Ama nasıl? Yaşadığımız onca şeyi kim neden hatırlasın? Kim bu anıları kaydetsin? Gezdiğim sokaklarda artık bir yabancıyım. Başkalarının hatıraları arasında kendi kayıp zamanımı arıyorum. İlk defa yaşadığım yerle aramda bu kadar çok mesafe var. Moloz yığınlarına dağılan hafıza kırıntılarımızı yerlerden toplayıp Nefes’e doğru geçmeye karar veriyoruz. Ganyan müdavimlerinin, dolu küllükleri, sararmış bıyıkları, önlerindeki bira kadehleriyle yaşları kaç olursa olsun talihlerini yeniden yazmak isteyenlerin önünden geçiyoruz. Bütün sokakta TJK TV’nin spikerinin sesi yankılanıyor. Tüm sokağa yankılanan “Erbatur kazandı” sesleri eşliğinde Nefes’le Sakarya’yı birbirine bağlayan köprü ayaklarının dibine geliyoruz. “Karşı karşıya geçerken asla köprüyü kullanmayın, az biraz heyecan yaşayın, arabaların arasından geçin kuralını” uygulamaya koyuyoruz. Araba popülasyonu yoğun olduğundan, köprünün önünde beklemeye başlıyoruz. M., bir yabancının gözleri gibi tarıyor etrafını. Led aydınlatmalı tavuk dönercilere, Sayısal Loto bayiine ve hırdavatçıya, üst tarafında yer alan bara ilgiyle bakıyor. Her şey böylesine yan yana gelmesine anlam veremiyor gibi. Bir yeri bıraktığın gibi bulmak belki zor ama anılar üzerinde led aydınlatma geçmesi de anı sahipleri için kırıcı olsa gerek. M.’yi içerisine düştüğü yabancılık hissinden uyandırıp, “Hadi arabalar yavaşladı” diyorum. Kafamızı bir sağa bir sola fıskiye gibi çevirip arabaların arasından koşarak geçiyoruz. Nefes’e giriş yapıyoruz. <em>Guiseppe Pelliza da Volpedo</em>’nun renkleri solmuş <em>The Fourth Estate</em> tablosunu karşıdan görecek bir masaya oturuyoruz. İçerisi oldukça sakin. Bu sakinliğe ayak uydurup ağzında sigara, telefonuna bakan garson bizi görünce toparlanıp Wim Wenders’in Berlin Üzerinde Gökyüzü temalı menüleri önümüze bırakıyor. Ben menüye göz gezdirirken, M. mekânı inceliyor. Saksıların arasından gözüken sokağa bakıyor. Onun bakışlarındaki geçmiş güzel günler filmine ben de dâhil oluyorum. Anılar denizinin diplerine yolculuk yapıyoruz. Yaşımız 35’ten 22’ye dönüyor bir anda. M. ile üniversite dönemimizde buraya sık sık gelirdik: Ders çıkışında, final dönemi bitişinde, sevgiliden ayrılma anı sonrası hüznünde, aileyle kavgalıyken, Oğuz Atay’ın <em>Tutunamayanlar</em> kitabını ilk okuduğumuzda hiçbir şey anlamadığımız ve bu anlamama halinin bize büyülü geldiğinde, gelecekten çok emin olduğumuzda, buralardan gitmeyi isteyip ama aynı zamanda burayı çok sevdiğimizden bir ömür yaşama hayalleri kurarken hep buradaydık. Biz dünyanın değil de dünyanın bizim etrafımızda döndüğüne inandığımız yıllardı. Kısa Sakarya turu bizi tarifsiz bir nostalji hissiyatına sokmuştu. 30’larında olan iki kişinin nostaljiye bu kadar kolay düşmesi, geçmişe özlem methiyeleri düzmek değil de, huzuru geçmişte araması çok ilginçti. Biz 20’li yaşlarda iki üniversite öğrencisiyken de hayat kusursuz ilerlemiyordu ama gelecek hiç kuşkusuz daha güzel görünüyordu. Kurulan hayallerde çeşitlilik, yol ayrımlarından korkmamak vardı. Şimdide ise belirsizlik ve korkutucu bir şeyler var. En azından geçmiş güzel günlerimize hoyratça davranmayın! Bizim de bir parçamız var sigara kokulu duvarlarda! İnsan, burada yaşarken bile burayı özler hale gelebiliyormuş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-74443 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525.jpg" alt="" width="960" height="556" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525.jpg 960w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-300x174.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-768x445.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-800x463.jpg 800w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<p>Garson yanımıza geliyor, siparişleri alıyor.  İki bira, ortaya da tuzlu fıstık söylüyoruz. M.’yle aramızdaki mesafe yüzünden genişleyen zamanı geri almaya çalışıyoruz. M. bana Amerika’yı, akademiyi, oradaki yaşantısını anlatıyor. Buradan uzakta olmak onu bir anlamda rahatlatmış bir anlamda da zorlamış görünüyor. Başka bir yerde yeniden bir yaşam kurmak o kadar da kolay değil diyor. Ama buranın da artık ona eskisi gibi huzurlu gelmediğini, bu yüzden uzaklaşmak, gitmek gerektiğini söylüyor bana. “Alışkanlıklar da aşınma yaratabilir, gözün belleğini şaşırtmak, ona yeni ufuklar sunmak gerekiyor,” diye ekliyor. “Burası zor, çok zor artık,” diyor. “Sen de gitmelisin. Berlin, Amerika neresi olursa; gitmek iyi gelecek sana” . Yine de burayı çok özlediğini, daha sık gelmek istediğini söylüyor. M. ikilemde ama kararının arkasında duracak kadar da dirayetli. Doktora bitene kadar orada olmaya kararlı. M. tüm bunları anlatırken kendi hayatım bir film şeridi gibi önümden geçiyor. Ne yapıyordum? Ne yapacaktım? Hep burada mı kalacaktım? Derdim neydi? Bana burada akademik bir gelecek var mıydı? Etrafımda ne çok giden vardı. Gidersem E. de benimle gelir miydi? Orada mutlu olur muydu? Arkadaşlarını özler miydi? Pişman olur muydum? İnsan ömrü boyunca aynı yerde kalırsa çürür mü, ne hisseder, ne yapardı?</p>
<p>M. zihnimden akan soru kümelerini hissetmiş olacak ki “Daldın” diye sesleniyor bana. Kafamın üzerindeki soru balonlarını tek bir iğneyle patlatıyorum. Masaya dönüş yapıyorum. Biraları tokuşturuyoruz. Biraz benden bahsediyoruz, akademiden, yazı çizi işlerinden. Gelecekten, şimdiden konuşuyoruz. Kendimin öznesi olduğu hiçbir konuşmayı sevmemiştim oldum olası. M.’nin cümlelerinin arasından kaçış kelimeleri kovalıyorum. Konu benden ne kadar uzak kalırsa o kadar iyi. M. soru işaretlerinden öbek öbek kaçtığımı anlıyor. Uzun dostlukların en büyük kıymeti ufak jestlerden, sözlerden karşıdakini anlamak belki de. Üstelemiyor, saatine bakıyor “Kumsal zamanı geldi,” diyor. Hesabı istiyoruz. Kumsal’ın eskiden yerleşkesi olan, şimdi bir inşaat alanı haline dönmüş yerde, E.’ye bir mesaj gönderip Nene Hatun’a doğru geçtiğimizi bildiriyorum. Taksi, trafiği yararak egzoz zorlamasıyla Nene Hatun yokuşundan ilerliyor. Kumsal’a geliyoruz. Sakarya’dan aşina olduğumuz şişe dibi gözlükleri ve Karadeniz şivesiyle şef garson kapıda karşılıyor. Ahşap kapılı ve merdivenli holden yukarıya geçiyoruz. E. hepimizden önce gelmiş ve masaya oturmuş bize el sallıyor. M. ve E. sıkıca sarılıyor. Seremoni sırası bana gelince yanağına bir öpücük de ben konduruyorum. Rakı, bardaklara hafifçe dökülüyor. Rakı ve suyun karıştığı o eşsiz an. Masada laf lafı açıyor, eskiler, yeniler her şey birbirine giriyor. Kadehler, kahkahalara karışıyor. Şimdi güzel geliyor, bu anda kalmak istiyorum. Zaman ilerlemiyor, geçmiş pişmanlıklar karşıma dikilmiyor. Her şey olduğu gibi güzel… Saatler rakı masası ciddiyetini gösterdiğinde ise sesler ve konu istikameti ciddileşiyor. M. gündüz bana anlattığı Amerika yolculuğunu bu sefer E.’ye anlatıyor. “Biraz kafanız dinlenir, iyi gelir uzaklaşmak,” diyor. Bu konuda E.’nin ne düşüneceğini merak ediyorum. Bir şey demiyor, neden olmasınlarla geçiştiriyor konuyu. Kafasının karışık olduğunun ilk defa bu denli farkına varıyorum. Gece bitiyor, hesabı ödüyoruz. Yollarımız bir kez daha ayrılıyor M.’yle kim bilir ne zaman bir araya geleceğiz. Sıkıca sarılıyoruz birbirimize. “Bundan sonra ben sizi bekliyorum,” diyor, taksiye binip evine gidiyor. M.’nin arkasından el sallıyoruz. Sonra E.’ye dönüp eve dönmek istemediğimi Sakal’da bir tane rakı üstü cilası yapmak istediğimi söylüyorum. “Tamam” diyor, “gidelim”. Hem kaç zaman olmuştu oraya gitmeyeli.  Taksiye binip Bestekar’a doğru iniyoruz. Havalar soğumuş, E. hırkasını giyiyor, ben de ceketimi sırtıma geçiriyorum. Sakal’da <em>Coltrane In a Sentimental Mood</em> çalıyor. Hemen iki bira söylüyoruz. Köpüğü bardaktan taşan biradan sesli bir yudum alıyorum. Köpük bıyıklarımda iz bırakıyor. &#8220;Manzaramız benzinliğe bakıyor ve bu bana hiç tuhaf gelmiyor,&#8221; diyorum. E. bir süre sessiz kalıyor. &#8220;Evet, çok tuhaf, dünyanın en kötü manzarası ama yine de buradan vazgeçmiyoruz.&#8221; İkimiz de Ankara&#8217;dan çok sıkılmıştık aslında. Yakın dostlarımız kısa süre içinde şehri terk edip yurt dışına yerleşiyordu. Gitme fikri ikimize de yakın gelmeye başlamıştı bir süredir. Yeni bir başlangıç için hem istek duyuyor hem de korkuyorduk. Mahallenin mutlu sakini olmakla yeni yerler keşfetmenin tam ortası. Belirli bir yaştan sonra yeni dostluklar, cemaatler kurmanın sıkıntısı. Diğer tarafta aşina olunan hikâyeler, dostluklar. Bazı alışkanlıklar da kötüdür. İkimiz de sessiz kalıyoruz bir süreliğine. Mekânın uğultusunu dinleyip, benzinliğe giren arabaları izlemeye başlıyoruz. Etrafa yayılan egzoz kokusu, yan masadan gelen patates kızartmasına karışıyor. İkimiz de kaybolmuş gibi hissediyoruz. Her yer aynı ama bir o kadar da farklı görünüyordu. Yaşadığımız yere yabancılaşmış &#8220;eve döneminin yollarını arıyorduk&#8221;. Gitmek mi zor kalmak mı? Bilmiyorduk, gelecek tedirgin ediyordu. Sonra E.&#8217;nin elini sıkıca tutuyorum. &#8220;Dünyanın her yerinde her şartta bir tek seninle yaşarım&#8221; diyorum. Kötü bir romantik filmden çıkmış bir cümleyle sesim titreyerek ama inanarak, onun gözlerine bakarak söylüyorum bu cümleyi.  İlhan Berk dizisiyle tamamlıyorum cümlemi: “Denize bakan evler gibiyim seninle. Dur, geliyorum ellerin en güzel öyle. Beni şey et gülüşlerini bekleyeyim”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-74444" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-1024x686.jpeg" alt="" width="1024" height="686" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-1024x686.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-300x201.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-768x514.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-800x536.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>E. yanıt vermiyor en güzel alışkanlığım güzel ela gözlerini kısarak bana gülümseyerek bakıyor. Sonra elimi sıkıca kavrıyor. Yine sessizliğe bürünüyoruz, yola bakmaya devam ediyoruz. Bu sefer sessizlik de gelecek de rahatsız etmiyor. Çünkü zamanın akışında ikimiz varız. Gelecekten korkmuyoruz. Bu inanç yetiyordu bize.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün &#8220;Yeni Normal” Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-yeni-normal-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-yeni-normal-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 11:39:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Flanörü]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Normal Ankara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=42640</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Aylardan Haziran, yani en azından ben öyle tahmin ediyorum. Malum sebeplerden ötürü hatırlamakta zorlandığım bir zamandan beri evdeyim. Zamanın bir yerine sıkışmış gibi hissediyorum. Rahatsız edici bir duygu olması gerekirken, zaman içinde bu sıkışmışlığa da alıştığımı fark ettim. İnsan her şeye bu kadar hızlı alışmamalı; üstelik sabahları tek başınayken, kendi kendine bu kadar ağır sorgulamalar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yeni-normal-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün &#8220;Yeni Normal” Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aylardan Haziran, yani en azından ben öyle tahmin ediyorum. Malum sebeplerden ötürü hatırlamakta zorlandığım bir zamandan beri evdeyim. Zamanın bir yerine sıkışmış gibi hissediyorum. Rahatsız edici bir duygu olması gerekirken, zaman içinde bu sıkışmışlığa da alıştığımı fark ettim. İnsan her şeye bu kadar hızlı alışmamalı; üstelik sabahları tek başınayken, kendi kendine bu kadar ağır sorgulamalar yapmamalı. Önce oturup bir kahve içmeli; hayat da felsefe de aceleye gelmez! Al işte, şimdi de aforizma çıkageldi, tamam, kapıyorum çenemi.</p>
<p style="text-align: justify;">Havanın birazcık ısınmasını fırsat bilip büyük bir değişiklik yaparak günlerdir oturduğum kanepeden kalktım. Balkona geçiş yapıyorum. Baş döndürücü bir hızla geçen üç ayın ardından, gündüz etrafı saran güneş yerini maviliğe bırakmak üzere. Tüm bu renk değişiminin yaşandığı sırada, bir uçak mavilikler arasından beyaz bir iz bırakarak hızla geçiyor, sonra da bir bulutun arkasına saklanarak yok oluyor. Kendisinden geriye de beyaz uzun bir çizgi kalıyor. Aylar sonra atmosferde gerçekleşen ilk hareketlilik bu olabilir. Uçağın nereye gittiğinden daha çok, yolcuların durumunu merak ediyorum. Maskeleri var mı? Sosyal mesafe sağlanmış mı? Maske ağızlarından kaydıkça nasıl düzeltiyorlar? Yan koltuğa oturan ve muhabbet delisi anonim yolcunun inatçı sorularına karşı sosyal mesafe önlemini alabiliyorlar mı? Zihnimin, gökyüzünde gerçekleşen sıradan anda beni bu tuhaf sorulara yönlendirmesi çok acayip; zaten çok acayip zamanlardan geçmiyor muyuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Karşı apartmanın kenarları turşu bidonları, soğan torbaları ve çiçeklerle dolu balkonunda sigarasından fırt alıp dumanı dışarıya üfleyen abi de benim gibi aynı şeyleri düşünüyor mu acaba? Kaç gündür evinde bekliyor, kim bilir? Ya da hiç evinde oturmadı, bir şekilde hayatına devam etme zorunluluğu olanlardan biri mi oldu? Hitchcock filmleri tadındaki karşı pencere gözlemimi yarıda kesiyorum. Adam da sigarasını saksıda söndürüp içeriye geçiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Evin içerisinde uzun süre yalnız kalmak, kendimi kendime hem iyi bir dost hem de kötü bir düşman haline getirdi. Kendi kendimle aynada karşılaşmaktan bile imtina ediyorum. Zira insan kendisiyle de bu kadar uzun süre baş başa kalmamalı. Tüm bu ontolojik sorgulamalarım esnasında telefonum çalıyor, arayan E. Aylardır onunla sadece telefon ekranından görüşmek durumunda kaldık. Dünyanın eski halini, normalin eskisini de yenisini de hiç özlemedim ama onu çok özledim. Bunca zamandır sadece sesle ya da görüntülü bir şekilde konuşmak, özlemi dijital olarak dile getirmek ne acayip. Hayatımız Shakespeare trajedilerine dönüşmüş gibi: Birlikteyiz ama yan yana gelemiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-42643" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-1024x689.jpeg" alt="" width="705" height="475" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-1024x689.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-300x202.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-768x517.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-696x468.jpeg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-1068x718.jpeg 1068w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1-624x420.jpeg 624w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-1.jpeg 1075w" sizes="(max-width: 705px) 100vw, 705px" /></p>
<p style="text-align: justify;">E., pandemi öncesi İstanbul’a ailesinin yanına gitmiş, olaylar patlayınca da orada kalmak durumunda kalmıştı. Seyahat izni çıkınca da sonunda Ankara’ya, eve dönmek için yola çıkmıştı. E., sıcak bir merhabayla açıyor telefonu, aynı sıcaklığı ben de gösteriyorum. Ankara’ya giriş yaptığını, Eskişehir yolunun başındaki dışarıdan Selçuklu mimarisini andıran ama herhangi bir mimari akıma dahil edilemeyecek kadar garip olan devasa geçidi arkasında bıraktığını ve 1 saat sonra eve geleceğini aktarıyor bana. Bu saçma geçidin Ankara sınırını belirlemesi canımı sıkıyor. E. gelene kadar evdeki son hazırlıkları yapıyorum. Farklı markalardan dezenfektanları masaya sıralıyorum, yanlarına maskeleri yerleştiriyorum. Oturma odasının tozunu alıyorum, halıları evvelsi gün yıkamıştım, sanırım yani, pek hatırlamıyorum, kapıları ve pencereleri açıyorum. Dünyanın sesi (her ne kadar korna ve bağırış çağırış olsa da şu sıralar biraz sessiz bir melodi var) eve giriyor, yaşasın yaz! Alışverişi de bu sabah yapmıştım, hatta bozuk para meselesi ciddi sıkıntı olmuştu. Kasiyerin ona uzattığım kâğıt paraya bozuk parayla karşılık vermesi küçük çaplı bir hadise yaratmıştı. Madeni paraya dokunup dokunmama konusunda ikileme düşmüştüm. Dokunduğum anda elimi yıkamam lazımdı fakat maalesef dışarıdaydım, bu yüzden o paraya dokunamazdım. Alnımdan terler boşalıyordu, bir an önce karar vermem gerekiyordu. Arkamdaki sıra giderek kalabalıklaşıyordu, soysal mesafeyi tehlikeye düşürüyordum. Sanki önümde patlamaya hazır bir bomba vardı ve benden doğru kabloyu kesmem bekleniyordu. Paraya dokunursam, elimi yıkayana kadar o elden mahrum kalacaktım. Yüküm fazlaydı, bir elimi hijyen sorununa yediremezdim. Bu yüzden hızlıca bir karar alıp kasiyerden paraları montumun cebine koymasını rica etmiştim. Kasiyer bana ters ters bakarak cebime bozuk paraları yerleştirmişti. Eve gelir gelmez hepsini balkona çıkarmıştım. Şimdi bozuk paralar 24 saat boyunca üzerlerine kolonya dökülmüş bir şekilde balkonda bekleyecekler. Yine marketten aldığım şarap ve soda şişelerini sabunlu suyla yıkayıp balkona çıkarmıştım, onları alıp buzdolabına yerleştiriyorum. Evet, soda şişelerini tek tek sabunlu suyla yıkadım. Tarih bugünleri böyle yazacak. Uzay boşluğunda yüksek tansiyonlu bir mavi topun içinde yaşayan insan türü, 2020 yılında evlerine aldıkları soda şişelerini sabunlu suyla yıkayıp Mars’ta yaşam aramaktaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">E.’yi aşağıda karşılamak için maskemi takıp, apartmanın önüne iniyorum. Apartmanın girişinde beklemeye başlıyorum. Giriş katında oturan komşum ellerinde poşetler, yüzünde siperlik ve maskeli bir şekilde apartmana giriyor. Benimle bir şekilde konuşmaya kalkacağı için sosyal mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum. Bir sözelci için ne kadar zorlu bir işlem bu böyle. Aramızda ne kadar mesafe var, o bana geldikçe benim de geriye doğru mu gitmem gerekiyor? Neyse ki, o da benim gibi paranoyaklaşmış, benden uzaklaşarak yürümeye devam ediyor. Zoraki bir şekilde göz göze geliyoruz aramızdaki mesafe bir hayli açıldığı için, ben öyle tahmin ediyorum en azından. Başımla kendisine selam veriyorum, o da bana siperliğinin ve maskesinin altından karşılık veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısa bir süre sonra bir araba yaklaşıyor apartmanın önüne. Arabanın motoru duruyor, el freni çekiliyor, kapı yavaşça açılıyor. E. ve hayranı olduğum saçları göz hizamda beliriyor. Düşük yoğunlukta esen rüzgâr saçlarını savuruyor, E. zarif bir şekilde onları derleyip topluyor ve gözlerimiz buluşuyor. Birbirimize maskelerimizin ardından gülümsüyoruz. Kısa adımlarla yakınlaşıyoruz ama sarılmayı erteliyoruz, şu süreçte etrafa kötü örnek olmak istemiyoruz. İnsanın sevdiğine dilediği zaman sarılamaması ne acayip bir durum. Bagajdan bavulları alıp evimize doğru geçiyoruz. Aylar sonra yan yana gelebilmiştik Dünyanın zamanı, yörüngesi şaşmıştı; tüm belirsizliğin içinde hiçbir şey olmasa da bir şey olmuştu işte. Maskelerimizi çıkarıyoruz, birbirimize sarılmadan önce yapmamız gereken en önemli şeyi yapıp ellerimizi itinayla yıkıyoruz. Sonra E.’ye kendisi için özel olarak aldığım narenciyeli kolonyayı uzatıyorum, gülümseyerek ellerine gelen damlacıkları birbirine karıştırıp duşa giriyor. Yaklaşık 25 dakika süren hijyen önlemlerimiz nihayet sona eriyor. E. yanıma oturuyor. Bir süre konuşmuyoruz, sadece birbirimize bakıyoruz. Yaşanan anın rüya aleminde geçip geçmediğinin bir kontrolünü yapıyoruz belki de. Yan yanayız işte, şimdi dünyanın gürültüsünden, kaosundan uzaktayız, birbirimize bakıyoruz ve tüm bu olanlar gerçek. Sonra birbirimize sımsıkı sarılıyoruz, kayıp zamanı geri alırcasına, elimi onun hafif nemli saçlarında gezdiriyorum, sonra da onu öpüyorum. Şimdiki zaman kırılıyor, başka bir ana geçiş yapıyoruz. Akşam yemeğini bitirip, film izleyip bir süre yüz yüze konuşabilmenin tadını çıkartıyoruz. E. yol yorgunu olması sebebiyle erkeden yatmayı tercih edip odaya çekiliyor. Ben de onun ardından bir süre kitap okuyup yanına geçip, perdeleri kapatıp günün fişini çekiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi sabah hafif kahvaltı ile güne başlıyoruz. E. kahveyi dışarıda içmeyi öneriyor, sonra da “yeni” normal hayata uygun bir şekilde park gezintisi yapmaya karar veriyoruz. İkimiz de uzun zamandır evdeydik ve açık havada dolaşmayı çok özlemiştik. Lakin “yeni” normalin belirli kuralları vardı, ona harfiyen uymak durumundaydık. Kıyafetlerimiz bir süredir hareketsiz bir şekilde bekliyordu. Giymeyi özlediğimiz kıyafetleri giydik, ilk hazırlık işlemi tamamdı. Maskelerimizi hazırladık, çantamıza kolonya, dezenfektan ve ıslak mendilleri özenle yerleştirdik. Parkta yere serilecek kilimler için ayrı, kahve, şarap ve bira için ayrı çanta hazırladık. Hava durumu belirsizliğini koruyordu, güneş şimdilik tepemizde görünüyordu ama aldanmamak lazımdı yağmur her an bastırabilirdi. Ankara bu mevsimde yağmuru pek severdi, caddeler sel olur taşardı, bu sebeple yağmurluk ve şemsiye tedariki de yaptık. Sanırım artık hazırdık. Bu kadar önleme bakınca, sıradan bir gezintiden çok, Jurassic Park turu yapacak gibi duruyorduk. Hazırlıklar ve aşırı önlem listeleri tamamlanınca kapıyı kapattık, meraklı sorularıyla halk sağlığı tehdidi olasılığını arttırabilecek meraklı komşulara yakalanmadan kendimizi dışarıya atabildik. Ufak adımlarla yürüyüşümüze başladık, apartmanın altındaki kebapçı dükkânı birkaç gün önce yeniden açılmıştı. Dükkân sahibi ile garson maskeli ve az müşterili bir şekilde bekliyordu. Lahmacun ustası maskesini yarıya indirmiş ve telefonuyla meşgul haldeydi. Evin yanındaki Chopin Parkı’nda ise köpek gezdirenler, tek başlarına banklarda oturup boş gözlerle etrafı izleyen ve sosyal mesafeyi biraz abartarak oturanlar vardı. Aşırı sosyal mesafeliler birbirleriyle hiçbir şekilde iletişim kuramıyorlardı. İçlerinden birisi, daha kısık sesle konuşmaları gerektiğini, dün televizyonda izlediği bir hekimin belirttiği gibi açık havada rüzgârın etkisiyle tükürüğün çok daha hızlı yayılmasına karşı dikkat etmeleri gerektiğini söylüyordu. E.’yle parkı ve garip ortamını bırakıp arabamızın yanına geliyoruz. Sonra arabanın camında kendi yansımamıza denk geliyoruz. Maskeli, güneş gözlüklü iki insanla göz göze gelmiştik. Kimdi bu insanlar? Ne acayipti her şey? Her şey fazlasıyla anormal görünüyordu. Gökyüzü bile, güneş önüne düşen bulutlardan kendisine yer bulmaya çalışıyordu. Yukarıda bile durumlar normal değildi. İstikametimiz Seğmenler Parkı’ydı, yükümüz fazlaydı, mecburen arabayla yola devam edecektik.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Kapıları açıp arabanın içine geçiş yapıyoruz. Direksiyonun başına E. geçmişti, şarkı tercihi ise bana aitti. E. motoru çalıştırdı, ben de Father John Misty’den <span style="font-style: normal !msorm;"><em>Pure Comedy’i</em></span> açıyorum. Father John Misty ağır ağır halimize gülüyordu, her şey kötü bir şaka diyordu. TRT Orkut Stüdyosu’nu ve Milli Kütüphane’yi geride bırakıyoruz.  Etraf çok ıssızdı, araba yoğunluğu azdı. Canım sıkılmıştı. 7. Cadde’nin uğultusu yerini apokaliptik bir zaman dilimine bırakmıştı. Trafiğin azlığından kısa sürede battı çıktı alt geçitlerini, Genelkurmay’ı ve Meclis’i arkamızda bırakıp arabayı Kuğulu Park’a yakın bir yere park ediyoruz. Maskelerimizi düzeltiyoruz, bagajdan çantalarımızı sırtlanıp yürümeye başlıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tunalı’yı çok özlemiştik. Sokaktaki insan ve mekân kalabalığı burada biraz daha fazlaydı. Yolun karşısındaki pastaneye girmek isteyenler mesafeli bir şekilde sıra olmuş, kapıdaki siperlikli, maskeli, eldivenli görevli, sütlaç yemek isteyenlerin tek tek ateşini ölçüyordu. Masalarda semaverlere dev dezenfektanlar eşlik ediyordu. Maskeler çenelerde, mesafeler korunarak sohbet ediliyordu. Her şey çok hızlı normalleşiyordu, birincilik sohbetlerin gizli çekiciliğine veriliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-42644" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-1020x1024.jpeg" alt="" width="739" height="742" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-1020x1024.jpeg 1020w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-300x300.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-200x200.jpeg 200w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-768x771.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-696x699.jpeg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-1068x1072.jpeg 1068w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2-418x420.jpeg 418w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/martı-2.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 739px) 100vw, 739px" /></p>
<p style="text-align: justify;">Zihnim yine kelimelerle dolmaya başlamıştı. İnsan uzun süre yalnız kalınca zihni fazla kelimelerle mi doluyordu? Onları bir yere boca mı etmek gerekiyordu? Mekânları dolduran insanların tüm bu anormalliğe tahammül etmelerinin sebebi bu muydu acaba? Bilincim bir zincirleme isim tamlamasını daha kaldıracak duruma değildi, yardımıma E. koşmuştu. Elimi tuttu, yürüyüşümüze devam ettik. Seğmenler öncesi kısa bir Kuğulu Park gezintisi yapmak istiyorduk. Tunalı Hilmi heykelinin önünde iki ergen tarihe bir anı olarak maskeli <em>selfie</em> bırakıyordu. Parkın girişindeki polis aracından sosyal mesafe ve maske uyarısı yükseliyordu. 65 yaş üstü iki çift sakin bir şekilde bankta oturup etrafa bakıyordu. Bir aile tedirgin bir şekilde çocuklarının peşinden koşturuyordu. Kuğulu’nun güzelliklerinden yel değirmeninin içinde biriken suda, Nisan ayında gerçekleşmesi planlanan ama bir süre sonra iptal edilen konserin afişi yer alıyordu. Hayat kısa planlar yapmak için bile fazla belirsizlik taşıyordu. Olağanüstü hallerdeki Kuğulu Park’ı geride bırakıyoruz. Işıklardan karşıya geçiyoruz. Polonya Büyükelçiliği’nin önünde başlayan dik yokuşun başından Seğmenler’e doğru tırmanmaya başlıyoruz. Maskeli kaykaycılar arabaların bagajına tutunmuş bir şekilde yokuş yukarı tırmanıyorlar. Yürüyüşümüze devam ediyoruz. Güneş kendisini göstermeye başlıyor. Hava ısınıyor, maske bizi koruduğu kadar zorluyor da. Alnımdan terler boşalıyor ama etrafa dokunma ihtimalim olduğundan terimi temizleyemiyorum. Köpeğini gezdirenleri, önlemin dozunu kaçıranları, maskesiz etrafta gezinenleri tedirginlikle geride bırakıp Seğmenler’e sonunda ulaşıyoruz. Park biraz yoğun, ev yorgunları, sıkılganları kendini dışarı atmış görünüyor. Kendimize sakin bir yer bulup bir ağaç altına, insanlardan uzak bir şekilde kuruluyoruz. Kilimi yere seriyoruz, çantamızdan erzakımızı çıkarıyoruz. Ellerimizi dezenfektanla temizliyoruz, sonra kolonya, en son mendille kuruluyoruz. Hijyen rahatlığıyla maskelerimizi ağzımızdan indiriyoruz. Temiz hava iyi geliyor ikimize de. Bir süre konuşmadan etrafı izliyoruz. Temiz havadan istifade ediyoruz. Kahvelerimiz içip kitaplarımızı okuyoruz. Bir süreliğine de olsa her şey eskisi gibi görünüyor. Kahve faslı bitiyor, gün ilerliyor, etrafımız kalabalıklaşıyor. Bardaklarımızı hazırlayıp şaraba geçiş yapıyoruz. E.’ye bakıp gülümsüyorum, onunla aylar sonra şu küçük anı paylaşmak çok kıymetli. Gülümsememe aynı sıcaklıkla karşılık veriyor, yüzüne doğru inen saçı zarif bir şekilde düzeltiyor. Şaraplarımızı içip bugün karşılaştığımız gariplikler üzerine konuşuyoruz. Tüm yaşadıklarımız bize çok acayip geliyor. Bu sırada yanımıza doğru erkeklerden oluşan bir grup yaklaşıyor. Onların her adımı bende tedirginlik yaratıyor. Sosyal mesafeyi korumaları lazım, üstelik ağızlarında maske de yok! Şarabımı bir kenara koyup gözlerimle grubu yakın plan takibe alıyorum. Bize yaklaşık 3 metre uzaklıkta bir yere obalarını kuruyorlar. Grubun lideri olduğunu düşündüğüm, arkadaşlarının Tahir ismiyle çağırdığı eleman, buranın iyi olduğuna karar verdiğinde beyliklerini ilan ediyorlar. Kuruluş Tahir’le aramızda takriben 3 metre var. Bilim Kurulu’nun önerdiği bir sosyal mesafe aralığı ama insan yine de tedirgin oluyor. E.’ye maskesini takmasını söylüyorum, E. bu mesafeden bir şey olmayacağını, güvenlik önlemlerini abarttığımı söylüyor. Madem maske takmayacaktı, biz onlardan uzaklaşırdık öyleyse. Kilimi ve eşyaları birkaç metre kenara çekiyorum. E. oflaya poflaya bana eşlik ediyor. Kilimi çekerken şarap bardağını deviriyorum, kilimin desenleri kan kırmızısı oluyor. E.’nin ela gözleri bana doğru sinirli bir şekilde bakmaya başlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-42647" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-1024x731.jpg" alt="" width="753" height="538" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-1024x731.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-300x214.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-768x549.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-1536x1097.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-2048x1463.jpg 2048w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-100x70.jpg 100w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-696x497.jpg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-1068x763.jpg 1068w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/06/seymenler-1-588x420.jpg 588w" sizes="(max-width: 753px) 100vw, 753px" /></p>
<p style="text-align: justify;">Tahiroğulları Beyliği’yle aramızda 10 metre fena olmazdı açıkçası. Kalabalık grup gürültülü bir şekilde katlanır sandalyelerini hazırlayıp biralarını açıyor. Yüksek sesle sohbet edip, müzik dinlemeye başlıyorlar. Doğayla iç içe sakin ortamımızın huzuru kısa sürede bozuluyor. Moralimin bozulduğunu düşünen ve az önceki kızgınlığı hızla geçen E. yanıma uzanıp yanağıma bir öpücük konduruyor. Yine de tadım kaçmıştı işte! Maskesiz Tahiroğulları tüm huzurumu kaçırmayı başarmıştı. Kendimi Ahmet Vardar gibi hissediyordum. Maske takmadıkları için kulaklarını çekmek istiyordum. Lakin şu ortamda kavga etmek pek akıl kârı ve sağlıklı değildi. Beyliklerinin sessizce dağılmasını bekleyecektik mecburen. Lakin saatler geçmesine rağmen kalabalık grup yerinden kalkacak gibi görünmüyordu. Üstelik tuvaletim de gelmişti. Seğmenler’in pek hijyenik olmayan tuvaletine de giremezdim. Ağaçların etrafı da kalabalıktı. Mecburen eve kadar kendimi tutmam gerekiyordu. Tüm talihsizliklerin üst üste gelmesi gibi kötü bir durum vardır. İşte, bizim de başımıza o gelmişti. E.’ye çaktırmamaya çalışıyordum ama moralim çok bozulmuştu. Tepemizde bulutlar toplanmaya başlamıştı, önümüzdeki ağaç dallarından güneş ışınları süzülüyordu. Bir süre gürültünün içerisinde gökyüzünü izledik. Bu bakışma çevremizdeki lüzumsuz ve aşırı anormal gürültüyü bastırdı. E. tadımın iyice kaçtığını fark edince eve dönmemizi önerdi. Yeni normalleşme fazla gelmişti. Bu kadar hızlı normalleşmek istemiyorduk anlaşılan. Eşyalarımızı topladık, ellerimize dezenfektanlarımızı sürüp insanlardan kaçarak arabamıza bindik. Bu sırada, tepede buluşan bulutlar uzun uğraşlar sonunda yağmuru yağdırmayı başarmıştı. Arabanın camına yağmur damlacıkları düşüyordu. Eve dönüş müziği olarak Chet Baker bize eşlik ediyordu. <em>Almost Blue</em>. Bay K.’nın dediği gibi “her şey ters görünüyordu, mavi bile.”</p>
<p style="text-align: justify;">Eve döndüğümüzde yağmur dinmişti. Etrafı nefis bir toprak kokusu sarmıştı. Egzoz kokularını duymazdan gelirsek tabii… Hemen ellerimizi yıkayıp dezenfektan sürmüştük. Ben kendimden emin olmadığım için tüm bunların üstüne kolonyalı mendil uygulaması da yapmıştım. Ne zaman egzama başlangıcı olurdu bende acaba? Seğmenler’de yarıda kalan şarabımızı çıkarıp balkona geçiş yapıyoruz. Hayat eve sığmaz, yaşamın doğal akışı sokaktadır. Başkalarıyla etkileşimde, paylaşımdadır. Lakin bu ortamda insan rahat edemiyordu işte. Her şey fazlasıyla anormaldi. Zaten dünya bir süredir saçmalamaya başlamıştı. Yaklaşık üç ay önce, III. Dünya Savaşı ihtimalleri üzerine konuşuluyordu, Orta Doğu’da kartlar yine yeniden dağıtılıyordu. 2020 bol siyasi analizle gelmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yıl 35 olmuştum. Yolun yarısına gelmiştim yani; tüm yaşanan tüm felaketlere giderek alışmaya başlamıştım. (Bizden önceki kuşakların yaşadığı çok daha ağır tarihsel vakalar vardı kendimizi onlarla kıyaslamak ayıp kaçardı. Lakin bizim jenerasyon da bu konuda hiç fena değildi sanki.) Hayatımın özeti bir film şeridi gibi önümden geçiyordu ve tek görebildiğim imgeler seçim sandıkları, dolar kuru ve Twitter’daki siyasi analizlerdi. Üstelik mevsimler de rayından çıkmıştı. Doğru, bir de küresel ısınma vardı, değil mi? Bir de bu lanet şey. Sırada ne var, dev bir meteor mu yaklaşıyor bize? Bruce Willis de çok yaşlandı, o bile dünyayı kurtaracak durumda değil. Biraz deniz havası alsak iyi gelecek galiba hepimize. Yanında 70’lik yeni seri; taratorlu, balık simitli, fonda Birsen Tezer şarkılarının çalınacağı, post-apokaliptik çilingir sofraları… Öyle yani, gelecek uzun sürermiş. Zihnimden tüm bunlar geçerken E. elimi tutuyor. Sımsıkı tutuyoruz ellerimizi, göz göze geliyoruz, birbirimize gülümsüyoruz ve dudaklarına bir öpücük konduruyorum. Gelecek ne getirir bilmiyoruz, bilmek de istemiyoruz. Zaman yine bükülüyor, onun yanında tüm gerçekliğim değişiyor, anlam kazanıyor. Bu da bir şey, hatta çoğu zaman çok şey demek. AŞTİ manzaralı balkonumuzda, çirkin binaların arasından güneş yavaşça kayboluyor, fonda Ortaçgil çalıyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen varsın iyi ki varsın yanımda,<br />
Dokunmak istiyorum saçlarına,<br />
Yaşamak zor gerçekten zor birlikte,<br />
O resimde, şu şiirde, bu oyunda,<br />
Şarkılarım senindir her zaman,<br />
Ben sen oldum işte o zaman.”</p>
<p style="text-align: justify;">Fotoğraflar: <a href="https://www.instagram.com/ankaraapartmanlari/?hl=tr" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Ankara Apartmanları</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yeni-normal-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün &#8220;Yeni Normal” Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-yeni-normal-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
