<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lavarla &#8211; Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Apr 2026 06:01:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Lavarla &#8211; Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Engelsiz Filmler Festivali 14. kez sinemaseverlerle buluşacak</title>
		<link>https://lavarla.com/engelsiz-filmler-festivali-14-kez-sinemaseverlerle-bulusacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 06:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[2026]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[EFF 2026]]></category>
		<category><![CDATA[Engelsiz Filmler Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[erişilebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[Puruli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Puruli Kültür Sanat tarafından 2013 yılından bu yana &#8220;bir arada film izlemek mümkün&#8221; sloganıyla gerçekleştirilen Engelsiz Filmler Festivali bu yıl 24 &#8211; 30 Nisan 2026 arasında Goethe Institut&#8217;ta 14. kez izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Engelsiz Filmler Festivali, Kısa Film Yarışması’na bu yıl 34 ülkeden 182 kısa film başvurdu. Yarışmada finale kalan filmler sinema yazarları Öykü Sofuoğlu, Hasan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/engelsiz-filmler-festivali-14-kez-sinemaseverlerle-bulusacak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Engelsiz Filmler Festivali 14. kez sinemaseverlerle buluşacak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Puruli Kültür Sanat tarafından 2013 yılından bu yana &#8220;bir arada film izlemek mümkün&#8221; sloganıyla gerçekleştirilen Engelsiz Filmler Festivali bu yıl 24 &#8211; 30 Nisan 2026 arasında Goethe Institut&#8217;ta 14. kez izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.</p>
<p class="p1">Engelsiz Filmler Festivali, Kısa Film Yarışması’na bu yıl 34 ülkeden 182 kısa film başvurdu. Yarışmada finale kalan filmler sinema yazarları Öykü Sofuoğlu, Hasan Nadir Derin ve Kaan Denk’ten oluşan seçici kurul tarafından belirlendi.</p>
<p>Herkesin sinemaya eşit koşullarda erişilebileceği bir etkinlik olarak tasarlanan festivalde tüm gösterimler sesli betimleme ve ayrıntılı altyazı seçenekleriyle, söyleşiler işaret dili çevirmeniyle yapılıyor. Festivalin atölye, panel, Ödül Töreni gibi yan etkinlikleri erişilebilir altyapılara sahip ve tüm festival mekanları erişilebilir olanlardan seçiliyor.</p>
<h2 class="p1">Finale kalan 15 kısa film açıklandı</h2>
<p class="p1">Anastasiya Ostapenko’nun, bir genç kız ve babasının yıllar sonra karşılaşmasıyla ortaya çıkan gerilimi perdeye taşıyan  filmi <em>Aksana Nehir!</em> (<em>Run, River!</em>), Ronak Jafari’nin İran’da idamdan kaçan siyasi tutuklu bir kadının hikayesini takip eden <em>Anka Tüyü</em> (<em>A Phoeni̇x Feather</em>), Sevgi Şanlı’nın aşk ve rıza kavramlarını sorguladığı <em>Birbirimize</em> (<em>To Each Other</em>), Thibault Chollet’in fantastik maceralar çizmeyi bırakan bir gencin içsel yolculuğuna odaklanan animasyonu <em>Boş Kare</em> (<em>The Empty Panel</em>), Ana Vučićević&#8217;in bir grup arkadaşın sıkıntıyla geçen yaz tatillerini anlattığı <em>Çukur Havuz</em> (<em>Pit-pool</em>), Utku Ali Güler’in bulduğu notla hayatı değişmeye başlayan bir karakteri takip eden <em>Feridun</em>, Nikola Lorenzin&#8217;in bir mühendisin şüphe ve kaygıyla geçen saatlerine odaklanan filmi <em>Güvenin Uçuşu</em> (<em>The Flight of the Moth</em>), Olesya Smolkova’nun kamerasını bir annenin tatil gününe çevirdiği filmi <em>İzin Günü</em> (<em>Day Off</em>), geçtiğimiz sene Engelsiz Filmler Festivali Kısa Film Yarışması’ndan En İyi Film Ödülü ile ayrılan Lam Can-zhao&#8217;nun hayvanat bahçesinden kaçan bir kaplanla sakin bir köyde yaşayan 12 yaşındaki Dan’ın altüst olan hayatına odaklanan yeni filmi <em>Kaplan Kükrediğinde</em> (<em>When the Tiger Roars</em>), Mirjam Plettinx&#8217;in bir karınca karakteri üzerinden sorumlulukların getirdiği yük ve çelişkileri hikayeleştirdiği canlandırma film <em>Küçük Bir Hikaye</em> (<em>Little Story</em>), Mehdi Mirbagheri’nin, iş arayışındaki Narges’in en derin korkuları ile yüzleşmesini konu alan filmi <em>Mış Gibi</em> (<em>Pretension</em>), Violette Delvoye&#8217;nin önemsiz bir gerginliğin tedirgin edici ve samimi bir meydan okumaya dönüşmesini ele aldığı filmi <em>Penceremin Altındaki Çamur</em> (<em>The Mud Under My Window</em>), Anastasiia Savenko-Sadovski&#8217;nin geçmiş ve yeni bir şehirdeki geleceği arasında sıkışan bir genç kızın aradığı sesi bulma serüvenini takip ettiği <em>Sibirya</em>’<em>dan Pekin</em>’<em>e</em> (<em>From Siberia to Beijing</em>), Samir Syriani&#8217;nin yönettiği, bombardıman korkusuyla uykusuz bir gece geçiren bir çiftin yapmak zorunda oldukları trajik tercihi merkezine alan <em>Ya Bu Gece Burayı Bombalarlarsa?</em> (<em>What If They Bomb Here Tonight?</em>) ve Maryam Esmaeili ve Ali Babai’nun birlikte yönettikleri, intihar etmek üzere olan bir çocukla karşılaşan bir genç kızın çocuğu intihardan vazgeçirme çabasını izleyeceğimiz <em>Yaz Üçgeni</em> (<em>Summer Triangle</em>) filmleri, Engelsiz Filmler Festivali 2026 Kısa Film Yarışması programında yer alıyor.</p>
<h2 class="p1">Ödül Töreni 30 Nisan’da</h2>
<p class="p1">10 ülkeden kısa filmcileri bir araya getiren Kısa Film Yarışması’nın jürisinde ise Londra Loughborough Üniversitesi’nden sinema araştırmacısı Theresa Heath, Goethe-Institut Ankara kültür bölümünden Linda Rödel Çiftçi ve muhreç akademisyen, yönetmen ve yapımcı Emre Yalgın değerlendirecek.</p>
<p class="p1">Jüri üyelerinin sahiplerini belirleyeceği En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödülleri ile izleyicilerin oylarıyla belirlenecek İzleyici Ödülü’nün kazananları, 30 Nisan Perşembe günü Goethe-Institut’ta yapılacak ödül töreninde açıklanacak.</p>
<p>Festival programını <a href="https://engelsizfestival.com/tr/2026/film-programi">buradan</a> inceleyebilirsiniz.</p>
<p>Kapak fotoğrafı: Üretim Kaydı</p>
<p><a href="https://lavarla.com/engelsiz-filmler-festivali-14-kez-sinemaseverlerle-bulusacak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Engelsiz Filmler Festivali 14. kez sinemaseverlerle buluşacak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur</title>
		<link>https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 09:09:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Eller Heykeli]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Anıtı]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal heykel]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Yurdanur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140522</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABB Miras’ın 13 Şubat 2025 tarihinde Erimtan Müzesi’nde gerçekleştirdiği Ozan Sağdıç etkinliğinde Metin Yurdanur’u dinledikten sonra, denk geleceğim ilk etkinliğine gideceğimi biliyordum. Yurdanur, Sağdıç için hazırladığı hediyeyi takdim ederken yaptığı konuşmasında, Ankara Garı’nın önündeki heykelden neden para almadığını kişisel tarihinden bir hikayeyle açıkladı. Anlatırken onun, dinlerken benim gözlerim doldu: “Bu parça, gar patlaması sonrası ABB [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABB Miras’ın 13 Şubat 2025 tarihinde Erimtan Müzesi’nde gerçekleştirdiği Ozan Sağdıç etkinliğinde Metin Yurdanur’u dinledikten sonra, denk geleceğim ilk etkinliğine gideceğimi biliyordum.</p>
<p>Yurdanur, Sağdıç için hazırladığı hediyeyi takdim ederken yaptığı konuşmasında, Ankara Garı’nın önündeki heykelden neden para almadığını kişisel tarihinden bir hikayeyle açıkladı. Anlatırken onun, dinlerken benim gözlerim doldu:</p>
<blockquote><p>“Bu parça, gar patlaması sonrası ABB Miras’ın talebi üzerine yaptığım anıt heykelden. Ondan para almadım. Şükrü amcamız 1917 yılında Filistin’de şehit düşmüş, Süleyman amcamız Çanakkale Savaşı’nda kaybolmuş, büyükbabam Bahri ise Sakarya muharebelerinde aklını yitirmiş. Büyük babaannemiz, devlet tarafından kendisine bağlanmak istenen maaşı, ‘Oğlum vatan için şehit oldu, onun için bir bedel istemiyorum’ diyerek reddetmiş.”</p></blockquote>
<figure id="attachment_140523" aria-describedby="caption-attachment-140523" style="width: 672px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-140523 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla.jpg" alt="" width="672" height="895" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla.jpg 672w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-lavarla-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 672px) 100vw, 672px" /><figcaption id="caption-attachment-140523" class="wp-caption-text">Heykeltıraş Metin Yurdanur, fotoğrafçı Ozan Sağdıç’a hediyesi olan anıt heykelle ilgili konuşurken (13 Şubat 2025 / Erimtan Müzesi -Ankara)</figcaption></figure>
<p>Bunun üzerine, ilkokulu bitiren babası, ailenin geçimini sağlamak için Eskişehir’e gitmiş ve Tatar ustaların yanında demir, çelik ve ahşap ustalığını öğrenmiş.</p>
<p>Nitekim, Kült Kavaklıdere’de 4 Nisan 2026’da Kavaklıderem Derneği tarafından gerçekleştirilen “1927’den Günümüze Heykelin Yolculuğu” başlıklı söyleşide, Yurdanur kendisini “Eskişehir’de Demirci Hafız Usta’nın oğluyum ben, 1951 doğumlu,” diyerek tanıttı. “Eskişehir Atatürk Lisesi’nde okudum, sonrasında gittiğim Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü bana yuva oldu. Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı Tonguç olmasaydı, ben bugün bir araba tamircisiydim.”</p>
<p>Üreten insan için beslenme saatinin 40 dakikalık bir teneffüsle sınırlı olmadığını kendisi de söyleşinin ilerleyen kısımlarında şöyle vurgulamış oldu:</p>
<blockquote><p> “1979 yılında Ankara Garı önüne yerleştirilen, Nasreddin Hoca&#8217;yı bir Hitit aslanı üzerinde betimleyen eserim, şehirdeki ilk sivil heykel olma özelliğini taşır. Ustalık eserim olduğu söyleniyor. Artık böyle heykeller yapmıyorum çünkü hava yok, su yok, doğa yok… Nerden besleneceğim?”</p></blockquote>
<figure id="attachment_140524" aria-describedby="caption-attachment-140524" style="width: 901px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-140524 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2.jpg" alt="" width="901" height="935" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2.jpg 901w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2-289x300.jpg 289w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-y7urdanur-lavarla-2-768x797.jpg 768w" sizes="(max-width: 901px) 100vw, 901px" /><figcaption id="caption-attachment-140524" class="wp-caption-text">Metin Yurdanur, Abdi İpekçi Parkı’nda yer alan <em>Eller</em> heykeli (1979) hakkında konuşurken yaşadığı şehirle kurduğu güçlü bağ hissediliyor: “Sıhhıye meydanına ‘el’ koydum. Oranın manevi hakkı bana ait.”  (4 Nisan 2026 &#8211; Kült Kavaklıdere)</figcaption></figure>
<h2>Çocukluk hiçbir yere gitmiyor</h2>
<p>Yurdanur’un heykeltıraşlığa giden yolu, çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği üç bin yıllık Frigya, Roma ve Selçuklu uygarlıklarının kalıntıları arasında saklı.</p>
<p>“Sivrihisar üç bin yıllık bir kasaba. Antik Roma medeniyeti kalıntıları, bizim atölyenin yanındaki boş meydanda yığılı olarak dururdu. Onların üzerinde oyunlar oynardık.”</p>
<p>Sanatçının çocuklukla kurduğu bu bağ, bana Seattle’da Kasım 2024’te gezdiğim Chihuly Garden and Glass müzesini hatırlattı. Dale Chihuly’nin, yıllar sonra sanatçı olup büyük cam parçalarla uğraşırken yaptığı şeylerden biri de çocukluğundaki bahçe. (‘<em>The artist has said that memories of his mother’s garden serve as inspiration for these ‘gardens of glass’</em>.) Çocukluk, üzerinden onlarca yıl geçse de hiçbir yere gitmiyor.</p>
<h2>Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi</h2>
<figure id="attachment_140525" aria-describedby="caption-attachment-140525" style="width: 681px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-140525 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi.jpg" alt="" width="681" height="907" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi.jpg 681w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 681px) 100vw, 681px" /><figcaption id="caption-attachment-140525" class="wp-caption-text">Sivrihisar Metin Yurdanur Açık Hava Müzesi (Eylül 2024-Eskişehir)</figcaption></figure>
<p>Sivrihisar bugün, işte o çocuğun yüz bin metrekarelik alana yayılan eserlerine, <a href="https://lavarla.com/metin-yurdanur-acik-hava-heykel-muzesi/" target="_blank" rel="noopener">Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi</a>’ne ev sahipliği yapıyor. Müzeyi gezdiğinizde bu ülkenin sanatla bilimi kol kola tutan, ülkenin taşına toprağına işlemiş, izi silinmez kurucu ruhunu hatırlıyorsunuz. Yaşar Kemal, Dadaloğlu, 104 yaşında vefat eden son Çanakkale gazisi Gazi Hüseyin Kaçmaz, Rize için ağ çeken balıkçılar, sergilenenler heykellerden sadece birkaçı. Ankaralıların günübirlik de ziyaret edebileceği, insanoğlunun sahip olabileceği yeteneklere ve kültüre hayran bırakan bir yer burası.</p>
<p>Yurdanur’un heykellerini yerleştirirken gösterdiği özen de dikkat çekici. Dayanışma temalı heykel, müze alanının Ermeni Kilisesi’ne en yakın noktasında. Sanatçının, mekan ile anlam arasındaki ilişkiyi bilinçli bir şekilde kurduğu açık.</p>
<figure id="attachment_140526" aria-describedby="caption-attachment-140526" style="width: 226px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140526 size-medium" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar-226x300.jpg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar-226x300.jpg 226w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/metin-yurdanur-sivrihisar.jpg 730w" sizes="(max-width: 226px) 100vw, 226px" /><figcaption id="caption-attachment-140526" class="wp-caption-text">Dayanışma Heykeli (Eylül 2024 / Sivrihisar Metin Yurdanur Açık Hava Heykel Müzesi)</figcaption></figure>
<p>Benzer şekilde 4 Nisan 2026’da Kavaklıdere’deki söyleşisinde Yurdanur, <em>Su Perileri</em> heykelinin CerModern’deki mevcut yerinden duyduğu memnuniyetsizliği paylaştı. Yaşadığı şehri tanıyan, günümüzden haberdar bir yapısı var. Kızılay’da Yüksel Caddesi ile Konur Sokak kesişiminde yer alan ve bugüne kadar birçok protestonun buluşma yeri olmuş <em>İnsan Hakları Anıtı </em>için söyleşide gelen “En politize olmuş heykeliniz, İnsan Hakları heykeli mi?” sorusuna verdiği cevapta Yurdanur,  <em>Behzat Ç</em> dizisinde geçen bir Behzat Amir repliğini hatırlattı: “Siz n’apıyonuz la yine? Heykeli mi bekliyonuz?”</p>
<h2>“Kamusal alana anıt heykel yapmak zorun zorudur”</h2>
<p>Ulus’ta 24 Kasım 1927’de açılışı yapılan <em>Zafer Anıtı</em>’nın ilk isminin “Utku Anıtı” olduğunu da bu söyleşide öğrendim. Aradaki farkı anlamak için sözlüğe bakmam gerekti. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “utku”, “zafer” olarak geçiyor. Dil Derneği’nin sözlüğünde ise “Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına erişilen mutlu sonuç, yengi, zafer” olarak. Tamam, şimdi oldu.</p>
<p>Sıhhıye’deki <em>Hitit Güneş Kursu</em>’nun, Ankara’nın ilk sivil heykeli olduğunu ifade eden Yurdanur, Türkiye’den yurtdışına yüksek öğrenim için gönderilen ilk heykeltıraş Nusret Suman’ı da eseriyle andı. Kamusal alana heykel yapmanın zorluğunu ise şöyle ifade etti: “Kamusal alana heykel zor iştir. Kitabı alan okur, şarkıyı isteyen dinler ama kamusal alandaki heykeli herkes görür.”</p>
<p>Anıtkabir’deki Aslanlı Yol heykel grubunun heykeltıraşı Hüseyin Anka Özkan için “Bir eli benim iki elim büyüklüğündeydi, ‘Bu yıl yoruldum’ dediğinde 90 yaşındaydı,” demesi, kendisine henüz yorgunluğu yakıştıramadığının bir işareti aslında.</p>
<p>Söyleşi sonrası yanına gittiğimde “En genç sendin,” dedi. Öğretmenlikten gelen sınıf hakimiyeti. Bu hakimiyetle salonun söyleşiye katılımını sağladı, söz verip unutmadan üzerine konuştu, konuyu toparladı. 75 yaşında berrak bir zihni, iki saatin nasıl geçtiğini anlamamızı sağlayan bir mizah anlayışı vardı.</p>
<h2>“5 bin yıl garanti veriyorum”</h2>
<p>Olgunlar Sokak’taki <em>Madenci</em> (1991), Erzurum’daki <em>Nene Hatun</em> (1998), Gençlik Parkı’ndaki<em> Cumhuriyet</em> (2009), Çanakkale’deki <em>Lozan Mübadilleri</em> (2012) heykelleriyle tanınan Metin Yurdanur, yıllara yayılan bir üretimin ürünü olan heykelleri için “Siz nasıl buzdolabı alırken satıcı garanti veriyorsa ben de heykellerim için 5 bin yıl garanti veriyorum,” diyor. Zamana karşı bir meydan okuma.</p>
<p>Belki de bu yüzden, Yurdanur’un heykellerine bakarken dünü, bugünü ve yarını görüyorsunuz. Çünkü bazı şeyler gerçekten kaybolmuyor. Çocukluk gibi. Cumhuriyet’in eğitim politikalarıyla yeşeren hayatlar gibi. İyi yapılmış bir heykel gibi.</p>
<hr />
<p>Kapak fotoğrafı: Sema Çavdar</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankarayi-acik-hava-heykel-muzesine-ceviren-isim-metin-yurdanur/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara’yı açık hava heykel müzesine çeviren isim: Metin Yurdanur&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mert Üçkardeş: &#8220;Şarkılarla birinin yoluna eşlik edebilmek en büyük motivasyonum&#8221;</title>
		<link>https://lavarla.com/mert-uckardes-sarkilarla-birinin-yoluna-eslik-edebilmek-en-buyuk-motivasyonum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sema Çavdar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 07:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Mert Üçkardeş]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140380</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mert Üçkardeş ile yolum ilk kez 2025 yılının ocak ayında, Sofar Ankara’daki performansıyla kesişti. O gün dinlediğim şarkıların ardından, üretimini ve müziğe yaklaşımını yakından takip etmeye başladım. Öğrencilik yıllarında gruplarla başlayan müzik yolculuğu, bugün solo üretim yapan bir şarkı yazarının kendi hikayesini anlatma serüvenine dönüşmüş durumda. Klasik gitar temelli bu çizgi; Bülent Ortaçgil ve Thom [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mert-uckardes-sarkilarla-birinin-yoluna-eslik-edebilmek-en-buyuk-motivasyonum/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mert Üçkardeş: &#8220;Şarkılarla birinin yoluna eşlik edebilmek en büyük motivasyonum&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mert Üçkardeş ile yolum ilk kez 2025 yılının ocak ayında, Sofar Ankara’daki performansıyla kesişti. O gün dinlediğim şarkıların ardından, üretimini ve müziğe yaklaşımını yakından takip etmeye başladım. Öğrencilik yıllarında gruplarla başlayan müzik yolculuğu, bugün solo üretim yapan bir şarkı yazarının kendi hikayesini anlatma serüvenine dönüşmüş durumda. Klasik gitar temelli bu çizgi; Bülent Ortaçgil ve Thom Yorke gibi isimlerden aldığı ilhamla, duygusal olduğu kadar düşünsel bir derinlik de taşıyor.</p>
<p>Müziğin yalnızca duygudan ibaret olmadığını; teknik bilgi ve disiplinle şekillendiğini savunan Mert, bu iki alanı dengeli bir şekilde bir araya getiriyor. Şarkılarında yol, yolculuk ve eşlik etme fikri öne çıkarken, dinleyiciye tek bir anlam dayatmak yerine kendi hikayesini kurabileceği özgür bir alan bırakıyor.</p>
<p>Sahneyi yalnızca şarkıların söylendiği bir yer değil, baştan sona kurgulanan bir deneyim olarak gören Mert, 2025’teki yoğun üretim döneminin ardından 2026’da odağını daha çok sahneye çeviriyor. Mert Üçkardeş’le müziğin teknik ve duygusal katmanlarını, üretim sürecini ve yol fikrinin şarkılarındaki yerini konuştuk.</p>
<p><strong>Lisede bir grup kurma isteğiyle başlayan, bugün solo üretimde devam eden bir müzik yolculuğun var. Bu yolculuk hangi duraklardan geçti; Mert Üçkardeş’i ve müziğini hiç tanımayan biri için nasıl anlatırsın? </strong></p>
<p>Aslında her şey ilkokulda, basketbol tutkumun yanına müziğin eklenmesiyle başladı. Annemin yönlendirmesiyle gitarla tanıştım; çocukluğumun en büyük heyecanı, annemin işten gelmesini beklerken müzik kanallarında yakaladığım şarkıları not ettirip albümlerini aldırmaktı. Hatta henüz altı yaşındayken Athena’nın imza gününe gitmiştim. Gökhan Özoğuz’un, benim yaşımı kastederek &#8220;Bu çocuk da bizi dinliyorsa çok kötü durumdayız beyler,&#8221; diye şaka yapmasını annem hala hatırlatıp gülüyor.</p>
<p>Müzikal yolculuğum klasik gitar eğitimiyle başlayıp o dönem her genç grubun repertuvarının olmazsa olmazı olan Duman şarkılarını çaldığımız okul gruplarıyla devam etti. Lise yıllarında da grup müziğinin içindeydim ancak üniversite sürecinde sadece iyi bir dinleyici olmanın ötesine geçip kendi hikayesini ya da kendi hayata bakış açısını anlatmak isteyen biri olduğumu fark ettim. Bu noktada Bülent Ortaçgil ve Thom Yorke gibi isimlerin hayata bakış açısı benim için tetikleyici oldu. &#8220;Bu insanlar nasıl beni benden daha iyi anlatıp bir de bunu müzikle taçlandırıyor?&#8221; dediğim o büyüye kapılınca kendi bestelerimi üretmeye başladım. Zamanla grup dinamiğinden çok kendi şarkılarını yazan bir ‘singer-songwriter’ olduğumu fark ettim. Yolum Pulsar Records’tan Çınar ile kesişince bu solo proje fikri hayat buldu. Bugün ise Tunalı&#8217;nın tuhaf yerlerinden geçen, o duraklarda duran ve hayatı yol taşları üzerinden okuyan bir müzisyen olarak insanlara &#8220;yol şarkıları&#8221; üretiyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140407 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1760" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-300x206.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-1024x704.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-768x528.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-1536x1056.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-1-2048x1408.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Elektrik-elektronik mühendisliği eğitimin, müzik üretiminde teknolojiyle kurduğun ilişkiye nasıl yansıyor? Enstrümanları kurcalamak, söküp takmak ya da seslerini dönüştürmek gibi denemeler yapıyor musun? </strong></p>
<p>Aslında üniversite tercihim biraz klasik aile yapısının yönlendirmesiyle oldu. Elektrik-elektronik mühendisliği çok zor bir bölüm. Benim yapımda şöyle bir şey var: Sevmediğim ya da ilgi duymadığım bir şeyi yapmakta çok beceriksizim ama ilgimi çeken bir şey için saatlerce yorulmadan okuyup çalışabilirim.</p>
<p>Eğitim sürecinde bir gün lab dersinde gördüğümüz “low pass filter” veya “high pass filter”  gibi kavramların, aslında gitar pedalboard’umda kullandığım sistemin ta kendisi olduğunu fark etmemle kafamda bir ışık yandı. O heyecanla kendi pedallarımı söktüm ama ilk başta pek beceremedim; sağ olsun luthier Sarp Abi yardımcı oldu. Ondan sonra sekiz dersim kaldı, elektriği bıraktım. Çünkü artık pedal boardlarımı takabiliyordum. Lehim yapabiliyordum. Mühendislik eğitimim geride kaldı ama orada gördüğüm sistemin sesi nasıl etkileyebileceğine dair temel mantığı bugün hala üretimlerimde kullanıyorum.</p>
<p>Thom Yorke’un solo projelerinde, özellikle <em>Suspiria</em> albümünde kullandığı synthesizer’lar çok tuhaf enstrümanlar. Radiohead’de de bunu çok kullanıyorlar. Örneğin &#8220;Present Tense&#8221;te kullanılan piyanonun içindeki kablo yığınlarını gördüğümde ve onlardan çıkan o alışılmadık sesleri ilk duyduğumda gerçekten büyülenmiştim. Teknik derinliğin müzikteki etkisini keşfetmek bana hala çok iyi geliyor.</p>
<p><strong>Analitik düşünme ve öğrenme biçiminin müzikte de güçlü bir karşılığı yok mu?</strong></p>
<p>Müzik bizde genellikle sadece &#8220;evde oturup dertlenerek bir şeyler üretmek&#8221; gibi algılanıyor ama işin çok ciddi bir teknik boyutu var. Eğer o teknik kısmı yönetemezseniz hayalinizdeki sesi ne tam olarak var edebilirsiniz ne de hikayenizi doğru tınlatabilirsiniz. Bu yüzden müziğin analitik ve teknik tarafını anlamayı, bir müzisyen için önemli bir yetkinlik olarak görüyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140410 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1760" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-300x206.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-1024x704.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-768x528.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-1536x1056.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-4-2048x1408.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Hayatı bir yol olarak gördüğünü ve şarkılarında yolculuk temasının merkezde olduğunu sıkça vurguluyorsun. Yol ve yol arkadaşlığı, özellikle zor zamanlarda birlikte kalma hali, şarkılarında tekrar eden bir duygu. Bu duygu söz yazımında kendiliğinden mi beliriyor, yoksa zamanla bilinçli olarak devam ettirdiğin bir temaya mı dönüştü? </strong></p>
<p>Aslında her birimiz hayatı bir şeye benzeterek anlamlandırmaya çalışıyoruz; çünkü hayatı olduğu gibi okumak bazen zorlayıcı olabiliyor. Ben de kendimi bildim bileli &#8220;Hayat neye benziyor?&#8221; diye düşünen, hayata dair meselesi olan biriyim. Lise yıllarımda, kendimi pek iyi hissetmediğim ve daha karanlık tarafları merak ettiğim bir dönemde annem bir gün şöyle demişti: &#8220;Hayatını bir şeylere benzetmeye çalışıyorsun ama senin bu hayatta sevdiğin şey yolda olmak. Eğer kafanı asfalta gömüp sadece önündeki siyaha bakarsan başka renk göremezsin. Oysa yolun kenarında binlerce renkte çiçek var ve sen onları görmeyi çok istiyorsun. Hadi, kaldır artık kafanı&#8230;” Bu öğüt, hayatımın kırılma noktalarından birisi oldu.</p>
<p>Yolda olmayı çok seviyorum. Benim için bir yere ulaşmaktan ziyade, yolu gidiyor olmak çok daha keyifli. Doğumla ölüm arasındaki o koca serüveni; devrilmeleri, gülümsemeleri ve yoldaki her şeyi çok kıymetli buluyorum. Eğer hayatı sadece doğmak ve ölmekten ibaret görüyorsak, bence koca serüvene yazık ediyoruz.</p>
<p>Şarkılarımdaki yol arkadaşlığı temasına gelirsek, bu aslında hem kendiliğinden gelişen bir duygu hem de zamanla bilinçli bir tercihe dönüştü. Yazdığım bir şarkıda dinleyiciye belirli bir hissi işaret etmeyi sevmem, anlamı onlara bırakmak isterim. Hiç tanışmadığım, belki hiç aynı yolları gitmeyeceğimiz birine şarkılarımla yolunun bir noktasında eşlik edebilme ihtimali, bu hayattaki en büyük motivasyonum. Örneğin &#8220;<span style="color: #ee8f43;"><a style="color: #ee8f43;" href="https://open.spotify.com/intl-tr/track/0uVtyagwnWwZumeoJ6fyun?si=604303a68303499b" target="_blank" rel="noopener">İnanmıştım</a></span>&#8220;ı mutsuz hissettiğim bir dönemde yazmıştım. Ancak bir gün bir dinleyicimiz bu şarkının duyduğu en umutlu şarkı olduğunu söylediğinde, yolun hiç bilinmeyen bir kilometre taşında birinin yolculuğuna eşlik edebildiğimi anladım. Yol ne getirir bilmiyorum ama o yolculukta bir şeyler anlatmaya devam edeceğim.</p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Ben de &#8220;İnanmıştım&#8221;ı ilk kez Sofar performansında dinlediğimde, <em>&#8220;Bir yol çizmiştim en renkli kalemlerimle&#8221;</em> dizesiyle şarkının içine çekilmiştim. Mesela Birsen Tezer’in &#8220;Çal Kapımı&#8221; şarkısında geçen &#8220;Bir ev boyadım sana kapısı mavi, zili deniz&#8221; cümlesi de bende benzer bir his uyandırır. Sanırım mesleki bir alışkanlıkla, o boyama, çizme ve renkli kalemler meselesi yakalıyor beni.</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Ben de renklere ve mürekkeplere çok meraklıyım; ciddi bir dolma kalem tutkum var. İşin ilginç tarafı, &#8220;İnanmıştım&#8221;ın kapağındaki o dört renk, aslında şarkıyı yazdığım dört Lamy&#8217;nin renkleri. Ben kendi kalemlerimden bahsederken bu hikayenin sende bambaşka anlama temas etmesi gerçekten büyüleyici.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Sanat sanırım tam da böyle bir şey; bir şarkı, film ya da şiir sen yazdıktan sonra artık senden ayrılıyor ve senin bir parçan olmaktan çıkıyor. O artık dinleyicinin, okuyucunun oluyor. Seninle olan bağı haricinde, dışarıda milyonlarca yeni bağ kuruluyor, milyonlarca ilmek atılıyor. Sanatı kıymetli yapan da bu sanırım. </strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Çok doğru, başlarda şarkıları paylaşmak benim için büyük bir çıkmazdı. Sonra bir yazarın, &#8220;Paylaş tuşuna bastıktan sonra o artık senin değildir&#8221; sözüne rastladım ve bu beni çok rahatlattı. Üretirken o bağ sana ait ama servis ettikten sonra işin bitiyor; yemeği pişirdin, sundun, artık başkaları tadacak. Şarkının bittikten sonra senin olmaması çok değerli; çünkü o boşluk, yenisini yazman için gereken ateşi yakıyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140408 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-2.jpg" alt="" width="627" height="630" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-2.jpg 627w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-2-300x300.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-2-150x150.jpg 150w" sizes="(max-width: 627px) 100vw, 627px" /></p>
<p><strong>Bir röportajında şarkılarına küçük detaylar sakladığını, bunu bir tür “hazine avcılığı” gibi düşündüğünü söylemiştin. Bu detayların mutlaka bulunması mı önemli, yoksa orada durup dinleyicinin zamanla, tekrar tekrar dinledikçe keşfetmesini beklemek mi? </strong></p>
<p>Şarkılarıma minik detaylar saklarken aslında belirli bir kısıt koymuyorum. &#8220;Bir gün biri bunu mutlaka fark etmeli&#8221; gibi bir yerden de yazmıyorum; çünkü bu, anlatımı baltalayan bir faktöre dönüşebilir. Hatta zaman zaman kendime bile çaktırmadan bir şeyler yazdığımı fark ediyorum. &#8220;Bazen&#8221; şarkısını yazalı yıllar oldu; ama geçenlerde bir provada çalarken o sözlerle aslında neyi, nasıl bir duyguyla anlattığımı kendime bile fark ettirmeden oraya işlediğimi gördüm.</p>
<p>Aslında bu, dinleyicinin perspektifini hafifçe kaydırmakla ilgili bir hazine avcılığı. Fotoğraf çekmeyi çok severim, siyah-beyaz fotoğraflar özellikle ilgimi çekiyor. Hazine avcılığını da o dünya üzerinden anlatabilirim; siyah-beyaz fotoğrafın duayenlerinden biri, en beyaz ile en siyah arasına dokuz ton koyabildiğinizde o fotoğrafın tamamlandığını söyler. Ben de şarkıdaki o gizli detayları buna benzetiyorum. O detayı bulan kişinin perspektifinde çok küçük bir oynama yapıyorum ve o an şarkıyı başka bir yerden dinliyormuş gibi hissettiriyor bana. Bir nevi yolu tersten gitmek gibi&#8230; Bu detayların mutlaka bulunması şart değil ama bulana kameranın eksenini biraz kaydırıyorum.</p>
<p><strong>&#8220;Çocuk Halim&#8221; şarkısını Sofar’da anlatırken “bu benim psikolog seansım” demiştin. Şarkı yazmak senin için böyle durup kendinle konuştuğun, geçmişle yüzleştiğin bir alan mı? </strong></p>
<p>Benim kara kaplı defterlerim var, müsvedde kağıtların çöpe gitmesine kıyamadığım için onlardan kendime özel defterler yaptırıyorum. Gündelik kullanıma kapalı, sadece hayatımda değerli bulduğum şeyleri not ettiğim bir tanesi var; içimde de öyle bir defter olduğunu biliyorum. O defterde Oğuz Atay’ın çok inandığım bir sözü yazıyor: &#8220;Bana oturup boş beyaz duvarları izleten herkese çok kırgınım.&#8221; Benim de o duvarları izlerken hem kızdığım hem kırıldığım hem de teşekkür ettiğim çok gün oldu.</p>
<p>Odamdaki beyaz duvarları izlemek, aslında kafandaki tabloyu duvara çizmek gibi&#8230; Geçmişi kurcaladığım, bazen kendimi bile bile kanattığım yanlar ve bunlarla alakalı şarkılar oluyor. &#8220;Yalnızlık Gittiğin Yolda&#8221;yı o duvara yazdığımı, kafamda çalıp bitirdiğimi ve &#8220;evet, tek gitar bu şarkı&#8221; dediğimi çok iyi biliyorum. O yüzden hala duvar izlemeye devam ediyorum.</p>
<p><strong>Konserlerinde, söyleşilerinde ve şarkı sözlerinde annenden ve onun müzik yolculuğundaki yerinden sıkça bahsediyorsun. Onun yönlendirmesi ya da desteği, müzikle kurduğun ilişkiyi nasıl şekillendirdi? </strong></p>
<p>Çocukluğumdan beri müziğe, konserlere ve müzisyenlerin bir şarkıyı nasıl yorumladığına derin bir merakım vardı. Annem, bu merakın bir alışkanlığa dönüşmesinde hayatımdaki en kilit isimdir. Henüz altı yaşındayken Athena’nın imza gününde saatlerce benimle beklemesinden, ilkokulda Queen hayranıyken yurtdışından bana <em>Best Of</em> albümü getirtmesine kadar her anımda çok destekleyiciydi. Kendisi Sezen Aksu ve ekollerini severek dinleyen biri olsa da zamanla benim sayemde iyi bir Radiohead dinleyicisi de oldu.</p>
<p>Benim dinlediğim şeyleri merak eder, birbirimize şarkılar armağan ederiz ama annem aynı zamanda &#8220;Mert bu şarkı çok kötü, ben bunu dinlemem&#8221; diyebilecek kadar da objektiftir. Müziğe bakış açımı genişleten, şüpheye düştüğümde arkamda olduğunu hissettiğim bir güç. Üretim sürecimde de etkisi büyük; bazen benim şarkıda görmediğim bir noktayı işaret edip perspektifimi genişletiyor. Tabii bazen serzenişte bulunduğu da oluyor, doğal olarak çok üzücü şeyler yazmamı sevmiyor. &#8220;Mutlu Günler&#8221; çıktığında dünyanın en mutlu insanı olmuştu ama ona &#8220;Kuş&#8221;u dinlettiğimde arabada biraz sinirlenip &#8220;Mertciğim, şöyle &#8216;Mutlu Günler&#8217; gibi şarkılar yok mu?&#8221; diye sordu. Ben de ona “&#8217;Mutlu Günler&#8217; bir şarkıydı, şimdi &#8216;Kuş&#8217;u anlatmak istiyorum,” dedim. Arada böyle tatlı atışmalarımız olsa da her anımda yanımda.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140409 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1760" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-300x206.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-1024x704.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-768x528.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-1536x1056.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/mert-uckardes-3-2048x1408.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>2025 yılı senin için oldukça verimli geçti diyebiliriz sanırım. <em>Adakale</em> albümünü ve birçok tekli yayımladın. Konserlerle dinleyicilerinle buluştun. Peki 2026’da seni nerelerde dinleyebileceğiz, yeni şarkılar ya da yeni bir albüm için şimdiden ipuçları var mı?</strong></p>
<p data-path-to-node="4">2026 yılında çok daha fazla konser vereceğimiz bir gerçek çünkü hem talep arttı hem de biz artık daha fazla sahnede olmayı, o anı paylaşmayı istiyoruz. 2025 bizim için yoğun bir üretim yılıydı; <i data-path-to-node="4" data-index-in-node="202">Adakale</i>’nin yanına altı tekli ve birçok canlı kayıt ekledik. Şimdiyse tüm bu üretimi sahneye, o canlı ruhun içine taşımaya odaklanıyoruz.</p>
<p data-path-to-node="5">Konserlerin sadece birer dinleti değil, bambaşka birer deneyim olduğuna inanıyorum ve bunun için gerçekten çok uğraşıyorum. Örneğin &#8220;Yalnızlar Günü&#8221; konseri, onu da bir gelenek haline getirmeye çalışıyorum, o süreçte günlerce uykusuz kaldım. Kendimi bir anda baskıcıda buldum. Konserlerin görselinden atmosferine kadar her detayıyla bizzat ilgileniyorum; çünkü ben de bir dinleyici olarak anın içinde olmaya, o ruhu solumaya çok değer veriyorum. Kısacası 2026; sahnede daha sık buluştuğumuz, müziğin o anlık büyüsüne kapıldığımız çok güzel bir yıl olacak.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mert-uckardes-sarkilarla-birinin-yoluna-eslik-edebilmek-en-buyuk-motivasyonum/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mert Üçkardeş: &#8220;Şarkılarla birinin yoluna eşlik edebilmek en büyük motivasyonum&#8221;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezgisel izleme güncesinde mart: Scarpetta, Rooster, Kurtuluş ve dahası</title>
		<link>https://lavarla.com/sezgisel-izleme-guncesinde-mart-scarpetta-rooster-kurtulus-ve-dahasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gözde Eker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 14:45:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekran]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[dizi önerisi]]></category>
		<category><![CDATA[Imperfect Women]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş]]></category>
		<category><![CDATA[Rooster]]></category>
		<category><![CDATA[Scarpetta]]></category>
		<category><![CDATA[The Plague]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sezgisel izleme güncesi bu ay; beklentileri törpüleyenlerle keyif verenlerin yan yana durduğu; yer yer hayal kırıklığı, yer yer sürpriz barındıran, türler arasında dolaşan bir seçki sunuyor. Çok da haksızlık etmeyelim: &#8220;Scarpetta&#8221; Scarpetta ile başlayalım. Ben de her yerde Nicole Kidman ve beleren gözlerini görmekten sıkıldım ama bu diziye de gereksiz bir acımasızlıkla davranıldığını düşünüyorum. Evet [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/sezgisel-izleme-guncesinde-mart-scarpetta-rooster-kurtulus-ve-dahasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Sezgisel izleme güncesinde mart: Scarpetta, Rooster, Kurtuluş ve dahası&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sezgisel izleme güncesi bu ay; beklentileri törpüleyenlerle keyif verenlerin yan yana durduğu; yer yer hayal kırıklığı, yer yer sürpriz barındıran, türler arasında dolaşan bir seçki sunuyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://m.media-amazon.com/images/S/pv-target-images/b1cf342281f956319e14566b661a97b77c82fbbea07e590d816ea21fb2408f90._SX1080_FMjpg_.jpg" alt="Prime Video: Scarpetta - 1. Sezon" /></p>
<h2>Çok da haksızlık etmeyelim: &#8220;Scarpetta&#8221;</h2>
<p>Scarpetta ile başlayalım. Ben de her yerde Nicole Kidman ve beleren gözlerini görmekten sıkıldım ama bu diziye de gereksiz bir acımasızlıkla davranıldığını düşünüyorum. Evet haklısınız, bölüm süreleri uzun ve dolayısıyla dizi, izlerken ufak baygınlıklar geçirtiyor. Altı bölümde toparlanıp tek sezonda bitirilse mis gibi bir iş olacakken ikinci sezona göz kırparak son derece sönük bir finalle bitmesi benim de tadımı kaçırdı. Ama itiraf edelim ki bir olayın 20 yıl öncesini ve sonrasını izlerken başarılı bir cast ile karşılaşmak etkileyici. Özellikle genç Scarpetta’yı çok beğendim; hali, tavrı, styling&#8217;i beni yakaladı.</p>
<p>Dizinin konusunu özetleyecek olursak, Kay Scarpetta bir adli tıp doktoru ve 20 yıl önce bir seri katilin peşine düşüyor. Bu katil birçok genç kadını öldürüyor ve uzun uğraşlar sonucu yakalanıyor. Aradan 20 yıl geçiyor ve aynı tarzda cinayetler yeniden başlıyor. Böylece “Geçmişte yanlış katili mi tutukladık?” endişesi ve korkusu etrafında kendi soruşturmasını yürüten bir amatör dedektif ve bir doktoru izliyoruz.</p>
<p>Bir <em>Mentalist</em> hayranı olarak Patrick Jane’imiz yani Simon Baker’ı özlediğimi itiraf etmeliyim. Bir de abla Dorothy karakterine bayıldım ve çok keyifle izledim. Yeğen Lucy’e maalesef biraz kuruldum; hele finaldeki seçimi, üf gereksiz ki ne gereksiz. Ama genel olarak izlenebilir bir polisiye olduğunu düşünüyorum. Polisiye severler beklentiyi yükseltmeden şans verebilir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://www.apple.com/tv-pr/articles/2025/12/apple-tv-unveils-first-look-at-imperfect-women-new-limited-series-starring-and-executive-produced-by-emmy-award-winners-elisabeth-moss-and-kerry-washington-and-created-for-television-by-annie-weisman/images/all-news-images/121825_Imperfect_Women_Series_Announcement_news_16_9_regular.jpg.latest_news_og.jpg" alt="Apple TV unveils first look at “Imperfect Women” created by Annie Weisman - Apple TV Press" /></p>
<h2>Devrimden çiçekli elbiseler: &#8220;Imperfect Women&#8221;</h2>
<p>Öncelikle hem Apple TV+ dizisi hem de başrolünde Elizabeth Moss olmasıyla ister istemez beklentimi yükselttiğimi söylemeliyim. Belki de bu yüzden bir hayal kırıklığı yaşadım. Yine de çok başındayız ve sadece üç bölüm yayımlandı, konuşmak için biraz erken olsa da şu bir gerçek ki dizi çok sönük başladı.</p>
<p>Dizi, 20 yılı aşkındır dost olan üç yetişkin kadından birinin ölümüyle açılıyor ve hem “katil kim?” izliyoruz hem de herkesin sakladığı sırlar neler ve nasıl ortaya çıkacak merak ediyoruz. Buraya kadar her şey güzel ama Elizabeth Moss’a inanılmaz domestik bir rol verilmiş ve onu bu haliyle izlemek beni üzdü. Nitekim ben bir <em>The Handmaid’s Tale</em> ve <em>Shining Girls</em> hayranıyım. Bu kadın devrim yaptı be devrim! Nedendir şimdi çiçekli elbiseleriyle iki çocuk peşinden koşması?</p>
<p>Şaka bir yana bu kadının karakterinden kesin bir şey çıkacak diyerek izliyorum ama şimdilik dizi beklentimin altında. Bir değişiklik olursa bir sonraki ayın yazısında güncellerim.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://neupulse.co/cdn/shop/articles/110725-I-Swear-Film-Trailer-Release_768b623c-af61-4cf2-9ada-c6d61af9ae56.jpg?v=1752238178" alt="I Swear Trailer Released: A True Tourette Syndrome Story Featuring Neu – Neupulse" /></p>
<h2>Endişelerinizi silmeye geldim: &#8220;I Swear&#8221;</h2>
<p>Çok yazıldı, çizildi, konuşuldu, BAFTA’yı aldı derken mutlaka denk gelmişsinizdir. “Kesin sıkıcıdır ya, ne gerek var” deyip izlemeyenler varsa, aklından o endişeyi almaya geldim. Çünkü tekdüze akmayan, yer yer sesli güldüğüm yer yer de gözlerimin dolduğu bir film oldu.</p>
<p>Film aslında Tourette Sendromu’nu anlatıyor ve bu açıdan bayağı öğretici. Ama bunu ajite bir tonla yapmıyor. Aksine, İngiliz mizahıyla harmanlayıp kara mizah tadında anlatıyor -ki bu kısmı benim özellikle hoşuma gitti.</p>
<p>Filmin başrol oyuncusu Robert Aramayo, gerçekten muhteşem performansıyla sonuna kadar hak ettiği ödülünü kucaklarken, İskoç aktivist John Davidson’ın hayatından esinlenilerek çektiği zorlukları odağına alan ve farkındalık yaratmayı da amaçlayan bu filmin ödül gecesinde Davidson’ın hayatı altüst oldu.</p>
<p>Belki biliyorsunuzdur; Tourette, insanların istemsiz tikler geliştirmesine ya da istemeden bazı sözler söylemesine neden olabilen nörolojik bir durum.</p>
<p>Ödül töreni esnasında Davidson’ın ağzından ırkçı bir söylemin çıkması ve canlı yayımlanmasa da törenin kaydında buna müdahale edilmemesi büyük tepki yarattı ve tepkiler dünya genelinde inanılmaz bir linç kampanyasına evrildi.</p>
<p>Adamın yıllarca bu sendrom yüzünden yaşadıkları bir anda yeniden başladı ve olay ölüm tehditlerine kadar gitti. Bütün siyası yorumları yayından kesen ama<em> bu istemsizce çıkan ırkçı söylemi yayından kesme gereği duymayan BBC ise “yayında duyulacağını düşünmemiştik”</em> açıklamasını yaptı. Yerseniz.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://www.hollywoodreporter.com/wp-content/uploads/2025/05/The-Plague-film-still-1-1.jpg?w=1440&amp;h=810&amp;crop=1" alt="The Plague' Review: Joel Edgerton in Tense Drama of Adolescent Angst" /></p>
<h2>Doğum kontrol yöntemi gibi film: &#8220;The Plague&#8221;</h2>
<p>2025 yapımı bu filmdeki veba salgını tamamen psikolojik. Nasıl yani diyenleriniz olabilir, onları baştan uyarayım istedim ki hastalık her yeri sarıyor ve dünya yok oluyor gibi bir motivasyonla bu filmi izlemeye başlamasınlar. Bu bir korku filmi olmayabilir ama beni uzun zamandır psikolojik açıdan bu kadar geren başka bir film olmadı.</p>
<p>Sinematografisi çok iyi ama asıl efsane olan müzikleri. Dümdüz okul koridoru izlerken bile sinir sistemini doğrudan etkileyen müziklerin seçildiği film, sizi biraz boğup boğup duvara atacak, şimdiden söyleyeyim.</p>
<p>Bir sürü çocuk ve tek bir yetişkin olan film, 12-13 yaş oğlan çocuklarının katıldığı bir su topu kampında geçiyor. Çocuk oyuncular inanılmaz yetenekli. Bir nevi tek mekan filmi bu aslında. Akran zorbalığının boyutları ve çocuklar üzerindeki etkisi öyle rahatsız edici bir hal alıyor ki çocuk yapmaktan vazgeçiyorsunuz. Özetle doğal doğum kontrol yöntemi gibi bir filmimiz daha oldu diyebiliriz. Bu film türünün atası da benim için <em>We Need To Talk About Kevin</em>’dır. İzlemeyen kaldıysa ikisini de izlesin.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://www.hollywoodreporter.com/wp-content/uploads/2025/12/danielle-deadwyler-steve-carell-e1765560241617.jpg?w=1696&amp;h=954&amp;crop=1" alt="Rooster' Review: HBO's Unfocused Steve Carell College Comedy" /></p>
<h2>Bir yalnızlık komedisi: &#8220;Rooster&#8221;</h2>
<p>Hayatımın dizileri listesinde ilk sıralara oynayan bebeklerim <em>Scrubs</em>, <em>Ted Lasso</em> ve <em>Shrinkin</em>g’in yaratıcılarının yeni dizisi <em>Rooster</em>’ı henüz bitiremedim ama daha ilk bölümde beni çoktan tavladı.</p>
<p>Tam bir <em>feel good</em> dizisi. 30 dakikalık bölümleri ve Steve Carell’ın başrolüyle yüzünüzde bir gülümseme bırakacak, yer yer sesli güleceğiniz bir yalnızlık komedisi bu.</p>
<p>Eşinden boşanmış orta yaşlı bir yazar olan Greg, eşiyle ayrılmak üzere olan kızına destek olmak için onun çalıştığı üniversite kampüsüne yerleşir. Bu ikilinin birbirine gerçekten bir faydası olacak mı onu da izleyip öğreniyoruz.</p>
<p>Beklentiyi yükseltmeden izlerseniz çok keyifli vakit geçireceğinize eminim. Öte yandan haklısınız, Steve Carell ve HBO işbirliği görünce beklenti yükseliyor. Henüz diziyi bitiremedim ama hayal kırıklığına uğramadım şahsen.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://cdn.kayiprihtim.com/wp-content/uploads/2026/01/Jo-Nesbos-Detective-Hole-Fragman-Netflix.jpeg" alt="Jo Nesbo's Detective Hole Dizisi Yolda: İşte İlk Fragman" /></p>
<h2>Nordic noir severlere: &#8220;Jo Nesbø&#8217;s Detective Hole&#8221;</h2>
<p>Bir Nordic noir aşığı ve bu uğurda pek çok dizi tüketmiş biri olarak bu türe zaafım olduğunu söylemem lazım en baştan. Bir de Jo Nesbø’yu bilenleriniz vardır, kendisi ünlü bir Norveçli polisiye yazarı. Çok sayıda kitabı var bu türde. Umuyorum ki sırayla hepsini sezon sezon dizileştirirler. İlk sezon, <em>Şeytan Yıldızı</em> adlı kitabından uyarlanan versiyondu, bakalım yeni sezonlarda neler olacak.</p>
<p>Şimdi nedir Nordic noir? İskandinav ülkelerinden çıkan ve suç hikayelerini karanlık, kasvetli bir atmosfer içinde anlatan bir tür. Bu türde olaylardan çok karakterlerin psikolojisine ve toplumun arka planındaki sorunlara odaklanılır; yani “katil kim” değil, “neden böyle oldu” sorusunu sorar. Hikayeler genelde soğuk, izole şehirlerde ya da kasabalarda geçer -ki bayılırım.</p>
<p>Başroldeki karakterler çoğunlukla kusurlu, yalnız ve içsel olarak yıpranmış kişilerdir; klasik kahraman anlayışından uzaktır, ki anti-kahraman hele ki kadın karakterse ona hayranımdır. Aynı zamanda bu yapımlar, İskandinav toplumlarının dışarıdan görünen düzenli ve refah dolu yapısının altında yatan ırkçılık, şiddet ve sosyal eşitsizlik gibi karanlık yönleri de ele alır.</p>
<p>Bu yüzden Nordic noir, sadece bir suç türü değil, aynı zamanda güçlü bir atmosfer ve toplumsal eleştiri barındıran bir anlatım biçimi olarak da öne çıkar.</p>
<p>İşte bu dizi de tam olarak bunun örneklerinden. Baştan söylüyorum: Yavaş bir anlatısı var, olaylar hızlı ilerlemiyor hatta bazı garip detaylara fazla odaklanılıyor ve devamı gelmeyince bunu niye izledik şimdi diyorsunuz. Ama benim için bu hiç sorun değil; tek sorun, dokuz değil de altı bölümde bitebilecek bir hikaye olmasıydı. Yine de sıkılmadan izledim diyebilirim.</p>
<p>Hele sekizinci bölümde bir ters köşe yaşandı ki yamuldum gerçekten. Asla tahmin edemedim. Bu türe yukarıda da anlattığım gibi hayran olduğumdan bazı mantık hatalarını kolayca göz ardı edebildim. Takılmaya kalksanız takılacak epey bir şey çıkabilir, ben uyarımı yapayım ama her şeye de bu kadar takılmamak lazım yoksa tadı kalmaz.</p>
<p>Son olarak Norveç polisinin silah taşıma yetkisinin olmadığını dizide öğrenince şok oldum, değişik bir medeniyet seviyesi.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://static0.polygonimages.com/wordpress/wp-content/uploads/2025/12/ready-or-not-2-here-i-come.jpg?w=1600&amp;h=900&amp;fit=crop" alt="Ready or Not 2: Here I Come's trailer shows the murderous games will continue in 2026" /></p>
<h2>Çok güldüğüm bir saçmalık: &#8220;Ready or Not 2 Here I Come&#8221;</h2>
<p>Ben bunun ilk filmini çok keyif alarak izlediğim için bir iş çıkışı kafayı boşaltmak için ikinci filmi de sinemada izledim. Genel eleştirilere bakılırsa birçok kişi ilk filmin de üzerine çıkıldığını söylüyor. Kendi fikrim hala ilkinin daha iyi olduğu yönünde ama her ikisi de komedi-korku türündeki filmler o kadar saçma ki çok gülüyorum bu saçmalığa. Dolayısıyla ben yine çok eğlendim.</p>
<p>Filmde güzeller güzeli bir gelinimiz var ve çok varlıklı bir ailenin oğluyla evleniyor. Muhteşem bir düğün oluyor, çok eğleniyorlar derken akşam olduğunda bütün aile gelin kızımızı çağırıyor salona. Ona diyorlar ki &#8220;bizim bir aile geleneğimiz var, seninle bir oyun oynamalıyız&#8221;. Koyuyorlar önüne bir alet, bas bakalım diyorlar şansına hangi oyun çıkacak.</p>
<p>Daha üzerindeki gelinliği çıkaramayan kızımız şok oluyor tabii ama “ilk günden çıkıntı olmayalım şimdi, n’apalım idare edeceğiz mecbur, kaç yaşında insanlar” deyip basıyor alete. Ve oyun çıkıyor “saklambaç”. Bütün rahatlığıyla saklambaç oynayacağını düşünen gelinimiz oyunu oynamaya başlıyor ama bu oyunun nasıl bir hayatta kalma mücadelesine dönüşeceğinden habersiz.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://i.gazeteoksijen.com/storage/files/images/2026/02/10/emin-alper-kurtulus-tlwk.png" alt="Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışacak Emin Alper imzalı Kurtuluş'tan fragman" /></p>
<h2>Ruhumuzu avucuna alıyor: &#8220;Kurtuluş&#8221;</h2>
<p>Tüm filmlerini izlememiş olsam da <em>Abluka </em>ve <em>Kurak Günler</em> sonrası izlediğim <em>Kurtuluş </em>ile birlikte rahatlıkla söyleyebilirim ki Emin Alper’in en iyi yaptığı şey halkın içindeki iktidar, kimlik ve aidiyet mücadelesini anlatmak. Bunu anlatırken de insanların birbirini nasıl etkilediğinden bahsetmek.</p>
<p>Bu filmle birlikte Emin Alper korku filmi çekse de izlesem boyutuna geldim. Berkay Ateş’in oyunculuğunu zaten çok severim ama Caner Cindoruk beni şaşırttı açıkçası. Film gerçek olaylardan esinlenilmiştir cümlesiyle açıldıktan sonra olanları görünce salondan çıkar çıkmaz konuyu araştırdım. Gerçekten de Bilge Köyü Katliamı’nda esinlenilerek çekilen film, izlerken ruhunuzu avucunun içinde kıstırıyor. Toplu paranoya ve psikoz halini çok güzel yansıtan bol taşlamalı bir film olmuş. Ben beğendim.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BZTczYWMxZmYtZTg3Zi00YmExLThkMmMtNDFjMTAwYjliNDBhXkEyXkFqcGc@._V1_.jpg" alt="Something Very Bad Is Going to Happen (TV Mini Series 2026) - IMDb" /></p>
<h2> Akıyor şimdilik: &#8220;Something Very Bad Is Going to Happen&#8221;</h2>
<p>Dua Lipa’ya kız kardeşiymişçesine benzeyen bir başrol barındıran dizimiz sekiz bölümden oluşuyor. Henüz dizinin yarısını izleyebilmiş olsam da cidden kötü bir şey olacak hissi yakamı bırakmadı. Bütün sıradanlığına ve klişelerine rağmen <em>jumpscare</em> sahnelerine de düşüyorum, elimde değil.</p>
<p>Rachel ve Nicky aile içinde küçük bir törenle evlenmek üzere Nicky’nin karanlık ve karlı bir ormanın içindeki tekinsiz ailesinin evine geliyorlar. Nişanlısının ailesiyle yeni tanışan Rachel, son derece garip bu ailedeki her bir karakterden ürkmeye başlıyor. Düğünden beş gün öncesinde başlıyor dizi ve gün gün ilerliyoruz.</p>
<p>Prodüktörlüğünü <em>Stranger Things</em>&#8216;ten bildiğimiz Duffer Brothers&#8217;ın üstlenmiş olması ister istemez beklentiyi yükseltmiş. Ben bu bilgiyi öğrenmeden son derece düşük beklentiyle başladığımdan mıdır, korku içeriklerine ayrı bayıldığımdan mıdır bilmem gayet keyifle izliyorum şimdilik. Bir de böyle dizilerden ne beklediğimi biliyorum, sanırım ondan. Özellikle damadın sarışın kız kardeşi o konuşma şekli ve ses tonuyla ensedeki tüyleri kabartıyor.</p>
<p>Yağmurlu ve soğuk bugünlere son derece uygun bir seyir zevki içeren dizi şimdilik beni mutlu etse de sonlara doğru sıkıcılaşmasıyla eleştirilerin odağında. Ayrıca finalini beğenen de göremedim. Ama bu yine de benim diziyi bitirmeme engel olmayacak gibi görünüyor.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/sezgisel-izleme-guncesinde-mart-scarpetta-rooster-kurtulus-ve-dahasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Sezgisel izleme güncesinde mart: Scarpetta, Rooster, Kurtuluş ve dahası&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geştügüzarlardan meskun yaratmak: Çingene İskanı ve Ankara</title>
		<link>https://lavarla.com/gestuguzarlardan-meskun-yaratmak-cingene-iskani-ve-ankara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taylan Esin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 06:43:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[1923 Mübadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[asimilasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Çingeneler]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Romanlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[iskan politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kıptiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140481</guid>

					<description><![CDATA[<p>Balkan Savaşı&#8217;ndan itibaren Osmanlı topraklarına davet edilen veya zorunlu olarak göçen muhacirlere Müslüman Kıptiler de dahildir. Kıptilerin diğer muhacirlerden farkı, &#8220;olağan şüpheli&#8221; muamelesi görmeleridir. 1918 İskan Kanunu taslağında muhacir sıfatını taşıyamayacakların arasında “fahişe, kumarbaz, dilenci, anarşist ve casuslar”ın yanı sıra Çingeneler de sayılır. İkinci büyük muhacir dalgası 1923 Mübadelesi sonucu oluşur: 1924&#8217;te Sulh Vapuru&#8217;yla gelen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/gestuguzarlardan-meskun-yaratmak-cingene-iskani-ve-ankara/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Geştügüzarlardan meskun yaratmak: Çingene İskanı ve Ankara&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Balkan Savaşı&#8217;ndan itibaren Osmanlı topraklarına davet edilen veya zorunlu olarak göçen muhacirlere Müslüman Kıptiler de dahildir. Kıptilerin diğer muhacirlerden farkı, &#8220;olağan şüpheli&#8221; muamelesi görmeleridir. 1918 İskan Kanunu taslağında muhacir sıfatını taşıyamayacakların arasında “fahişe, kumarbaz, dilenci, anarşist ve casuslar”ın yanı sıra Çingeneler de sayılır. İkinci büyük muhacir dalgası 1923 Mübadelesi sonucu oluşur: 1924&#8217;te Sulh Vapuru&#8217;yla gelen Yanya mübadilleri arasında Kıptiler de vardır. Cumhuriyet yönetimi her ne kadar Osmanlı iskan modelini eleştirse de İttihat ve Terakki&#8217;nin ölçütlerini paylaşır: 1926 tarih, 885 sayılı İskan Kanunu&#8217;nda “Türk harsına dahil olmayanlarla&#8230; anarşistler, casuslar, Çingeneler ve memleket haricine çıkarılmış olanlar”ın ülkeye kabul edilmeyeceği belirtilirken (İnan), 1934 tarihli Kanun daha ince bir ayrımla sadece göçmen (ve muhtemelen gayrimüslim) Çingeneleri dışlar.</p>
<p>İskan uygulamasında ilk dikkat çeken, Müslümanların “Türk harsı”na doğal olarak uygun sayılmasıdır. Bu gözlem, Türk kimliğinin Müslümanlık temelinde tasarlandığı iddiasını destekler (Ünlü). İkinci nokta, iskan amacıyla gelmelerine rağmen Çingenelerin hiçbir ilin nüfusuna geçirilmemeleri ama öte yandan sınır dışı da edilmemeleridir: Rusçuk kökenli 28 Kıpti 1930&#8217;dan önce firaren İstanbul&#8217;a, oradan da Eskişehir ve Çorum&#8217;a gelir. Kışı burada geçirdikten sonra Tokat ve Amasya&#8217;ya göç eder. Amasya&#8217;da başıboş dolaşırken jandarmalar tarafından yakalanıp Çorum&#8217;a gönderilir. 885 sayılı Kanun gereği sınır dışı edilmeleri gerekirse de iskan siyasetinin kötü etkilenmemesi için Ankara&#8217;ya ne yapılması gerektiği sorulur. Kitlesel ve acil iskan ihtiyacı, hükümetleri Kanunu esnetmeye zorlamış olabilir.</p>
<p>Çingeneler yönetimlerce kabul görmez. Örneğin, Gümüşhane&#8217;de sepet örerek hayatını kazanan 40 hane Kıptiden merkezi ve yerel hükümet rahatsızdır: Dahiliye Vekaleti&#8217;ne göre, “aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti olan muhacirler, ancak ve ancak ticari ve iktisadi faaliyetin yoğun olduğu, “el ve ayak hizmeti” talep edilen büyük şehirlerde istihdam edilebilir. Gümüşhane Valisi&#8217;ne göre de erotik yan anlamları bulunan “lehv ü leb” (faydasız ve lüzumsuz iş)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve çeng ü çegane (sazlı eğlence) ile zaman geçiren bu grubun, Vilayet&#8217;in teşvik ve çabasına rağmen ziraat ve sanatla iştigal etmedikleri, dolayısıyla üretici olamayacakları anlaşılmıştır. Sepetçilik, anlaşılan üretken bir sanat ve geçim kapısı olarak düşünülmez; Kıptiler Trabzon&#8217;a gönderilir. “Aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti sayılmaları, Vilayet&#8217;in yaşam biçimlerini değiştirmeleri konusundaki ikna çabalarına karşı “ırsi” bir direnç gösterdiklerini ima eder. Kıptilerin direncinin “kırılma”sı için hükümetin önerdiği çözüm büyük kentlerde işçileştirilmeleridir. Kıptiler ücretli çalışmayı benimseyerek, direnmekten, “aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti olmaktan vazgeçebileceklerdir. Asimilasyonun araçları arasında sadece kültürel kodların değil aynı zamanda hizmet disiplininin dayatılması da vardır.</p>
<p>Muhtemelen bu grup ruhu ve direncini kırmak için Kıptiler iskan sırasında dağıtılır. “Serpiştirme”, Hıristiyan tehcirinden itibaren kullanılan bir iskan yöntemidir. 1926 ve 1927&#8217;ye ait nüfus istatistik cetvelleri Kıptilerin yerleşimlere dağıtıldığını gösterir. 1926&#8217;da Malatya&#8217;daki Kıpti muhacirlerden yüzde 10&#8217;u merkeze, kalanı çevre ilçelere yerleştirilmiştir. Adana&#8217;dan yeni gönderilenlerin dağıtımı ise mevsim nedeniyle ertelenir.</p>
<p>Malatya Valisi, Gümüşhane&#8217;de olduğu gibi, Kıptilerin “sosyal hayatları” nedeniyle tarım ve üretime yanaşmadıkları, bu nedenle üretici olamadıklarından şikayetçidir. Üretici olacakları uygun bir yere yerleştirilmeleri önerilir. Malatya&#8217;da olamayanların başka yerlerde nasıl üretici olabileceğini ise açıklamaz. Anlaşılan Kıptiler uygunsuz ya da istenmeyen muhacirlerdir.</p>
<p>Bu muhacirler iller arasında dolanır durur: Cemaloğlu Halil&#8217;in dilekçesine göre Mübadele&#8217;de Volos&#8217;tan İzmir&#8217;e gelen 150 nüfus Kıpti sepetçilikle geçinir. İzmir&#8217;de yangın yerlerinde ve açık mahallerde “işsiz güçsüz” dolaştıkları ve şehrin güvenliğini bozdukları gerekçesiyle Mersin&#8217;e gönderilirler. 1932-3 tarihli yazışmalara göre, Mersin Vilayeti de “bu adamların” iskanına tahsis edilecek ev olmadığı için ve Mersin&#8217;de “asayiş ve inzibatı ihlal edecekleri tabii bulunduğundan” İzmir&#8217;e iadelerini ister. Çingeneler, çingene oldukları için iskan edilemez. “Göçebe” sıfatıyla istenmeyen Çingeneler, “meskun” (iskan edilmiş) olarak da kabul edilmez.</p>
<p>Daha vahimi, üretici olmak üzere tarım arazisi de edinemezler. 1926&#8217;da İzmit&#8217;in eski Ermeni Mahallesi Kozluk&#8217;ta meskun 50 hane mübadil Siroz Kıptisi, Ermeni emval-i metrukesinin tasfiyesi sırasında Agopyan Çiftliği&#8217;den toprak talep eder. Vali, erkekleri hamallıkla, kadınları tütün mağazalarında çalışarak geçinen Kıptilere tarımla “ilgili” olmadıkları için arazi verilmeyeceğini bildirir. 1923-1933&#8217;de göçmenlerin çoğu devletten iskan yardımı istememek şartıyla (“serbest” statü) kabul edilir; bir kısmı ise 1934-38&#8217;de borçla veya karşılıksız mülk edindirilir (“iskanlı” statü). Çingeneler belki serbest statüleri belki de hayatlarını kazanma biçimleri nedeniyle tarıma sokulmaz.</p>
<p>Birçok Kıpti grup belki de kendilerine uygun iskan yeri bulunamadığı için izinli veya izinsiz olarak sık sık yer değiştirir. 1932&#8217;de iskan yerleri olan İstanbul ve Adapazarı&#8217;na gönderilmek üzere yola çıkan Kıptiler anlaşılmayan nedenlerle Kütahya&#8217;da alıkonur. Bir kısmının başka illerin nüfusuna kayıtlı olduğu anlaşılır. Nasıl iaşe edilecekleri belli değildir. Gördükleri muamele nedeniyle “sızlanmakta”dırlar. Böylece “Müslüman iskanı” terimi, Kıptiler açısından birbiriyle çelişen iki sözcüğe dönüşür. Müslümandırlar ama merkezi hükümetlerin öngördüğü biçim ve yerde yerleşmeleri mümkün olmaz.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/hayat-i-serseriyanede-gestuguzar-edenler-ankara-kiptileri/" target="_blank" rel="noopener">Ankara&#8217;ya gelince</a>, 1926-27 tarihli cetvellerden anlaşıldığı kadarıyla Kıptiler Ankara&#8217;nın civar köylerine “serpiştirme” usulü, toplam nüfustaki ağırlıkları yüzde 4-5&#8217;i geçmeyecek şekilde iskan edilir. Polatlı ve Ayaş&#8217;ın köylerine yerleştirilen Türk, Tatar, Boşnak, Kürt, Alevi, Müslüman Kıpti nüfusunun verileri tutulur. Bu yöntem 1934 İskan Kanunu&#8217;ndan sonra da sürer: 1940&#8217;ta 25 çingene ailesinin Çanakkale&#8217;nin bir köyünde oturması askeri bakımdan uygun görülmeyince ilin iç bölgelerine &#8220;serpiştirilmek” suretiyle dağıtılmasına karar verilir. 1970&#8217;de Bayramiç&#8217;ten topluca sürülürler (Özateşler).</p>
<p>1940&#8217;larda Çingeneler Osmanlı döneminden farklı olarak tıbbi-kriminolojik bir anlatının nesnesi olur: Almanya&#8217;da devlet bursuyla 1925-30 yıllarında tıp ve biyoloji okuyan Dr. Sadi Irmak&#8217;a göre “gezgincilik irsi bir hastalıktır&#8221;. Dahası, tıpkı Yahudiler gibi Çingeneler de hem doğuştan hem de kültürel olarak suça eğilimlidir: “Cinai bir ırkın yaşayan örneğidir”; Çingene anneler çocuklarına hırsızlık öğretir vs (Irmak).</p>
<p>Çingene iskan girişimi, “Müslüman iskanı” projesinin sınırlarına işaret eder: Yerleşik olmaları istenirken yurt verilmeyen mübadil veya muhacirler, geçimlerini sağlamalarına rağmen işçileştirilmek istenen zanaatkarlar.</p>
<hr />
<h2>Kaynaklar</h2>
<ul>
<li>Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri</li>
<li>Irmak, Sadi. <em>Millet Bünyesinin Hayati Meseleleri,</em> Ankara, 1941.</li>
<li>İnan, Canan Emek. “Türkiye’de Göç Politikaları”, <em>Göç Araştırmaları Dergisi</em> 2/3 (Ocak-Haziran 2016): 10-33.</li>
<li>Özateşler, Gül. “Çingenelerin 1970 yılında Çanakkale, Bayramiç Kasabası&#8217;ndan Zorla Çıkarılışı”, doktora tezi, Boğaziçi Üni., 2012.</li>
<li>Ünlü, Barış. <em>Türklük Sözleşmesi</em>, Ankara: Dipnot, 2019.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> “Lehv” eğlence ve oyun, “leb” ise dudak anlamındadır. “Lehv ü leb” haram değilse bile batıldır.</p>
<p>Kapak Görseli: SALT Arşivi, AHTUR0181: Çingeneler, Sébah ve Joaillier’in fotoğrafı, 1885</p>
<p><a href="https://lavarla.com/gestuguzarlardan-meskun-yaratmak-cingene-iskani-ve-ankara/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Geştügüzarlardan meskun yaratmak: Çingene İskanı ve Ankara&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yoko Ono sergisi haziran ayında İstanbul&#8217;da</title>
		<link>https://lavarla.com/yoko-ono-sergisi-haziran-ayinda-istanbulda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:14:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[sakıp sabancı müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yoko Ono]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Akbank’ın katkılarıyla, 25 Haziran 2026 itibarıyla çağdaş sanatın en etkili isimlerinden Yoko Ono’nun kapsamlı bir sergisine ev sahipliği yapacak. İspanya’nın León kentindeki MUSAC (Museo de Arte Contemporáneo de Castilla y León) işbirliğiyle hazırlanan Yoko Ono: Insound and Instructure sergisi, MUSAC’taki gösteriminin ardından İstanbul’da sanatseverlerle buluşacak. Yoko Ono’nun 1960’lardan bugüne uzanan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yoko-ono-sergisi-haziran-ayinda-istanbulda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yoko Ono sergisi haziran ayında İstanbul&#8217;da&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="css-1ngmk91">Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Akbank’ın katkılarıyla, 25 Haziran 2026 itibarıyla çağdaş sanatın en etkili isimlerinden Yoko Ono’nun kapsamlı bir sergisine ev sahipliği yapacak.</div>
<div class="css-g82lcd">
<p>İspanya’nın León kentindeki MUSAC (Museo de Arte Contemporáneo de Castilla y León) işbirliğiyle hazırlanan <em>Yoko Ono: Insound and Instructure</em> sergisi, MUSAC’taki gösteriminin ardından İstanbul’da sanatseverlerle buluşacak.</p>
<p>Yoko Ono’nun 1960’lardan bugüne uzanan ve şiir, desen, fotoğraf, video, heykel ve enstalasyon gibi farklı mecraları kapsayan eserlerini bir araya getiren sergi, sanatçının ‘izleyici katılımını’ merkeze alan yaklaşımına odaklanıyor. Ono’nun zihinsel ve fiziksel katılıma dayanan üretimleri, izleyiciyi edilgen konumdan çıkararak, sürecin aktif bir parçası olarak konumlandırıyor.</p>
<p>Sergide, Ono’nun sanat tarihine damga vuran <em>Grapefruit</em>, <em>Cut Piece</em>, <em>Sky Ladders</em> ve <em>Mend Piece</em> gibi erken dönem yapıtların yanı sıra 1990’lardan itibaren gerçekleştirdiği büyük ölçekli enstalasyonlar ve izleyiciyle birlikte tamamlanan katılımcı çalışmalar da yer alacak.</p>
<p>SSM’de açılacak <em>Yoko Ono: Insound and Instructure</em>; Londra Tate Modern, Berlin Gropius Bau ve Chicago Museum of Contemporary Art’ta sanatseverlerle buluşan <em>Music of the Mind</em> ile birlikte, Yoko Ono’nun sanat pratiğini son yıllarda en kapsamlı biçimde ele alan iki önemli sergiden biri olarak konumlanıyor.</p>
<p>MUSAC ve SSM’yi aynı üretim sürecinde buluşturan ve SSM’nin uluslararası iş birliklerine dayalı yaklaşımının güncel bir yansıması olan sergi, 25 Haziran 2026’dan itibaren altı ay süreyle, Akbank’ın destekleriyle Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyaret edilebilecek.</p>
<p><span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">Kapak fotoğrafı: Matthew Placek, 2012.</span></p>
</div>
<p><a href="https://lavarla.com/yoko-ono-sergisi-haziran-ayinda-istanbulda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yoko Ono sergisi haziran ayında İstanbul&#8217;da&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seda Türkmen’le &#8216;Kutsal&#8217; üzerine: Bağlarımız kutsal mı yoksa birer dayatma mı?</title>
		<link>https://lavarla.com/seda-turkmenle-kutsal-uzerine-baglarimiz-kutsal-mi-yoksa-birer-dayatma-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emrah Akbaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 08:09:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[Seda Türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140464</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toplumun “kutsal” diye işaret ettiği kavramlar gerçekten dokunulmaz mı yoksa en çok onların içi mi boşaltılıyor? Seda Türkmen, Kutsal oyunuyla tam da bu sorunun ortasına cesurca dalıyor. Annelik, kadınlık ve birey olma hâli arasında sıkışan bir karakter üzerinden ilerleyen oyun; seyirciyi rahatsız etmekten çok, zaten içinde yaşadığı gerçeklikle yan yana getiriyor. Seda Türkmen’le yaptığımız bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/seda-turkmenle-kutsal-uzerine-baglarimiz-kutsal-mi-yoksa-birer-dayatma-mi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Seda Türkmen’le &#8216;Kutsal&#8217; üzerine: Bağlarımız kutsal mı yoksa birer dayatma mı?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Toplumun “kutsal” diye işaret ettiği kavramlar gerçekten dokunulmaz mı yoksa en çok onların içi mi boşaltılıyor? Seda Türkmen, <em>Kutsal</em> oyunuyla tam da bu sorunun ortasına cesurca dalıyor. Annelik, kadınlık ve birey olma hâli arasında sıkışan bir karakter üzerinden ilerleyen oyun; seyirciyi rahatsız etmekten çok, zaten içinde yaşadığı gerçeklikle yan yana getiriyor. Seda Türkmen’le yaptığımız bu söyleşide, hem oyunun katmanlarını hem de “kutsal” kavramının görünmeyen yüzünü konuşuyoruz.</p>
<p><strong>Seda nasılsın? Bu aralar ruh halini hangi şarkı ve kitap alıntısı özetler?</strong></p>
<p>Johann Hari’nin <em>Kaybolan Bağlar</em> kitabında sorulan sorudayım. Diyor ki, “Biz yanlış soruyoruz. Kafanın içinde ne var, diye soruyoruz. Halbuki doğru soru şu: Kafan neyin içinde?&#8221; Kafamın içinde olduğu “şey” sebebiyle kendimi pek iyi hissettiğim söylenemez fakat kolektife güveniyorum. Umarım içinde olduğumuz şeyi sağlığına kavuşturacağız.</p>
<p><strong>Seninle bugün <em>Kutsal</em> üzerine konuşmak istedim. Hatta öncelikle kutsallık kavramı üzerine. Anneliğin kutsallığı hakkında ne düşünüyorsun? Sence bu oyunda “kutsal” olan ne?</strong></p>
<p>Oyun, toplum tarafından bize dayatılan “kutsal” olanın, yine aynı toplum tarafından nasıl hiçe sayıldığını gösteriyor. Anne olana “cennet” vadediyor ama aynı anneyi kendi kurallarıyla ayaklar altına alıyor. Her bebek doğuran, evet, annedir ama her bebek doğuran kutsal mıdır? Kutsallık hak mı edilmelidir?</p>
<p>Bilmiyorum, bu soruları ben de soruyorum. Benim fikrim ise şu; kutsal olan, anne ve çocuk arasındaki o müthiş görünmez bağ. Dokunulmaz ve sorgulanamaz olan tek şey. Oyunda da hayatta da&#8230;</p>
<p><strong>Metin, okuduğun anda sende nasıl bir his bıraktı? Sana bu projeye “evet” dedirten neydi?</strong></p>
<p>Perişan oldum. Nina’ya üzüldüğüm için değil, önce sisteme öfkelendiğim için. Oyundan etkilenmen için illa bir çocuk doğurmuş olman gerekmiyor. Ben önce evlat olmak üzerinden okudum metni. Bugün bu oyunun sonucu olarak “annemi daha iyi anlıyorum” diyorum. Oyunla temas ettikçe aslında onun “önce insan” olma haliyle daha çok ilgilenir oldum.</p>
<h2>&#8220;Biz bu oyundan seyirciyle el ele çıkıyoruz&#8221;</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140469 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/kutsal.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/kutsal.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/kutsal-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/kutsal-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><strong><em>Kutsal</em></strong><strong> ne anlatıyor? Bana biraz oyundan bahseder misin?</strong></p>
<p>Oyun aslında birçok yerden okunabilir. Benim en çok ilgilendiğim yeri ise toplum tarafından sadece annelik kimliğiyle var edilen ve bunun üzerinden baskılanan bir kadının yine aynı toplum tarafından o kimliğinin de elinden alındığı bir kabus.</p>
<p><strong>Ebeveynlerin, özellikle annelerin empati yapabildiği başarılı bir iş. Metin, seyirciyi rahatsız eden mi yoksa yüzleştiren bir yerden mi konuşuyor?</strong></p>
<p>Seyirci rahatsız olmuyor ve şöyle diyeyim aslında yüzleşmiyor da. Çünkü özellikle kadınlardan bahsediyorum zaten en büyük mücadeleleri bu. Her gün bu baskıya uyanıyorlar. Her gün neyi, nasıl yanlış yaptıkları üzerinden suçlanıyor, her gün sevdikleriyle tehdit ediliyor, her gün yargılanıyorlar. İşin daha sinir bozucu yanı ise bunun hakkında tek kelime dahi edemiyorlar çünkü &#8220;ayıp!&#8221; Biz bu oyundan seyirciyle el ele çıkıyoruz. Seyirci anlaşılmanın, yalnız olmadığının ferahlığı ve daha kolektif olmak ve susmamak gerektiğinin farkındalığıyla çıkıyor.</p>
<p><strong>Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiğini çok merak ediyorum. Nelerden beslendin? Seni duygusal yük mü daha çok zorladı yoksa metnin dinamizmi mi?</strong></p>
<p>Duygu ve beden aslında birbirinden bağımsız değil. Doğru noktaya değindiğinde, söylediğin kelimeyi gerçekten anladığında, neye temas etmek istediğine karar verdiğinde aslında günün sonunda büyük haz alıyorsun. Bir şeyin gerçekleşme halini gerçeğe en yakın şekilde savunduğunda ve bunu neden yaptığını tüm samimiyetinle anlattığında zaten oyunun kendisi oluyorsun. Bunun içinde parçalara ayrılmak da var, tüm organlarının yer değiştirmiş olduğu hissi de. Fakat bittiğinde tekrar Seda ve tek parçasın.</p>
<p><strong><em>Kutsal</em>, bugünün seyircisine ne söylüyor sence?</strong></p>
<p>Yalnız değilsin.</p>
<h2>&#8220;Kadın, en yüksek ve en kudretli haliyle var ve direnmeye devam edecek&#8221;</h2>
<p><strong>Sana bu oyun kişisel olarak ne öğretti? Ve seyircilerin salondan ayrılırken hangi duyguyla ayrılmasını istersin?</strong></p>
<p>Sanırım bu sistem ve üzerimizde yarattığı bu korkunç baskı, bizi sindiremese de hepimizin aklıyla ve sağlığıyla oynamaya çalışıyor. Biz direndikçe daha çok saçmalıyor. Kadın, en yüksek ve en kudretli haliyle var ve direnmeye devam edecek. Kaç kimliği olursa olsun, ister eş ister anne ister ister evlat, önce kendine sahip çıkmalı ve kendini anlamalı. Ve bu anlama haliyle kolektif olmalı. Seyircinin hem en vahşi hem de en şefkatli yanını yan yana koyabildiği bir yerde kalmasını diliyorum.</p>
<p><strong>9 Nisan’da Ankara MEB Şura Sahnesi’nde seyirciyle buluşacaksınız. Ankara seyircisi senin gözünde nasıldır?</strong></p>
<p>Ankara seyircisi en güvendiğim ama aynı zamanda en çekindiğim seyirci. Yalan söylersen anlar, ambalaj sevmez, gerçekle ilgilenir. Bu yüzden iyi ya da kötü nasıl bir yorum gelirse gelsin, başımın üstündeler.</p>
<p><strong>Sezonda 200’den fazla oyun var. Neden <em>Kutsal</em>’a gelsinler?</strong></p>
<p>Mümkünse gidebildikleri her oyuna gitsinler. Maalesef özellikle İstanbul’da tiyatro biletleri kapitalin kurbanı olmak üzere. Özellikle küçük sahnelerin ve gezici tiyatroların seyirciye çok ihtiyacı var. <em>Kutsal</em>’a gelmek için bence çok sebepleri var ama bu durumda kendimizi ön plana çıkaramayacağım. Seyirciye her yerde ve herkesin ihtiyacı var.</p>
<p><strong>Son olarak, neredeyse 20 yıldır sektörün içindesin. Bu mesleği yapmak isteyenler için bir önerin var mı?</strong></p>
<p>Mesleği gerçekten anlamalarını isterim. Küçücük bir şeyi gerçekten anlamak, hakkını vermek büyük özveri ve emek ister. Tiyatro için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir yaşama biçimi olarak tiyatro, büyük sorumluluk. Bunun farkında olmalarını ve bunu bir şov ya da bir eğlenceye dönüştürmeden bilinç ve sorumluluk alarak sahiplenmelerini dilerim.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/seda-turkmenle-kutsal-uzerine-baglarimiz-kutsal-mi-yoksa-birer-dayatma-mi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Seda Türkmen’le &#8216;Kutsal&#8217; üzerine: Bağlarımız kutsal mı yoksa birer dayatma mı?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Hamnet&#8217;: Yası sanata dönüştürmek</title>
		<link>https://lavarla.com/hamnet-yasi-sanata-donusturmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Simay Özlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 07:33:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Hamnet]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[William Shakespeare]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140458</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hamnet, 16. yy. İngiltere’sinin Shottery Köyü’nde Shakespeare’in ailevi yaşantısı ve 11 yaşındaki oğlunun kaybını mercek altına alıyor. 2026 yılında vizyona giren film, Nomadland’in (2020) de yönetmeni olan Chloe Zhao tarafından beyaz perdeye aktarılmış. Maggie O’Farrell’in 2020 yılında kaleme aldığı ve “Women’s Prize for Fiction” ödüllü romandan uyarlanan film, eşi Agnes’in gözünden Shakepeare’i ve ikisinin ortak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/hamnet-yasi-sanata-donusturmek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;&#8216;Hamnet&#8217;: Yası sanata dönüştürmek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hamnet</em>, 16. yy. İngiltere’sinin Shottery Köyü’nde Shakespeare’in ailevi yaşantısı ve 11 yaşındaki oğlunun kaybını mercek altına alıyor. 2026 yılında vizyona giren film, <em>Nomadland</em>’in (2020) de yönetmeni olan Chloe Zhao tarafından beyaz perdeye aktarılmış. Maggie O’Farrell’in 2020 yılında kaleme aldığı ve “Women’s Prize for Fiction” ödüllü romandan uyarlanan film, eşi Agnes’in gözünden Shakepeare’i ve ikisinin ortak acılarını anlatıyor. Agnes’e hayat veren Jessie Buckley bu performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu” 2026 Oscar ödülüne layık görüldü.</p>
<h2>Toprakla iç içe bir kadın temsili</h2>
<p>Ankara Bilkent Cinevizyon’da gördüğüm <em>Hamnet</em>’i, görsel niteliklerinden dolayı sinemada izlemek ayrı bir keyifti. Film, konusunun aksine özellikle ilk yarıda trajik olmaktan ziyade pastoral ve huzur verici bir etkiye sahip. Bunda yönetmenin ve canlı doğa tablolarını andıran görsel sahnelerin etkisi büyük. Eser, ailenin yası ajite etmeden olgun ve sessiz biçimde kabullenme süreçlerini ele almasıyla da bu duyguyu sürdürüyor. Shakespeare ve Agnes’in tanışmasıyla başlayan kurgu; evlilik, doğum, ölüm, yas ve sanat temalarıyla ilerliyor. Film boyunca doğa; şahini, ağaçları, çiçekleri, şifalı otları ve çiftlik hayvanlarıyla izleyiciye eşlik ediyor. Varlıklı bir çiftçinin kızı olan Agnes ise gücünü doğadan alıyor; hatta onun doğaya olan düşkünlüğü ve kuşaklararası aktarılan şifacı, şamanik özelliği “orman cadısı” lakabını almasına sebep oluyor. Agnes’in başına buyruk, özgür, başkalarının dediğini önemsemeyen ve istediğinin peşinden giden güçlü duruşu mitolojik figür Lilith’i andırıyor. Anadolu kültüründeki doğurganlık ve bereket tanrıçası Kibele’yi de çağrıştıran Agnes, kadının gücünü temsil ediyor. Kadının ormandaki gezinti sahneleri, şahini evcilleştirmesi, ağaçların arasında doğurması, doğayla olan ilişkisini pekiştiriyor.</p>
<p>Biyografik olarak Shakespeare’in 18 yaşındayken kendisinden yaşça büyük olan Anne Hathaway’le Stratford’da evlilik dışı bir ilişki yaşayarak Hathaway’in hamile kalması üzerine evlendiği aktarılıyor. Ancak 11 yaşında kaybettiği oğlu Hamnet üzerine fazla bulgu olmasa da O’Farrel, Shakepeare’in hayatının izini sürüp eserlerine gönderme yaparak ortaya keyifli bir kitap çıkarıyor. Zhao da bayrağı devralarak eseri sinemaya aktarıyor. Bugün ise Stratford’a bağlı Shottery Köyü’nde Anne Hathaway’in kulübesi, içerisinde hala dönem mobilyalarının bulunduğu kerpiç ev olarak ziyarete açık ve bölgeye rehberli turlar düzenleniyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://dadanizm.com/wp-content/uploads/2026/02/hamnet-film.webp" alt="Kayıptan sanata uzanan bir yol: Hamnet film incelemesi - Dadanizm" /></p>
<h2>Shakespeare göndermeleriyle zenginleşen bir hikaye</h2>
<p>Filmde sıklıkla Shakespeare’in eserlerine göndermelerle metinlerarasılık yapıldığına şahit oluyoruz. Her sanatçının eserlerinde kendinden bir parça harmanladığı düşünülürse bu doğru bir tespit olabilir. Zira yazarlığa bir nevi yaşantıları birbirine karıştıran simyacılık, rüya aleminden ibaret bir soyut dünya denebilir. O’Farrel’in kurgusuna göre Shakespeare’in eşine duyduğu ilk görüşte aşk, evlilik öncesi ilişkisi, ailelerinin karşı çıkışı ve buna rağmen birlikte olmaktaki ısrarları Romeo &amp; Juliet hikayesini hayli andırıyor. Hikayede çiftin kavuşamama durumu ise Shakespeare’in Londra’da yaşayarak yıllarca ailesi ve eşinden ayrı olma hasretiyle açıklanabilir. Romeo ve Juliet’in birbirleri için canlarını vermeleri de Hamnet ve ikizi Judith’in Azrail’i aldatmak için kendilerini feda etmelerini hatırlatıyor.</p>
<p>Çocuklarının anneleri için sergiledikleri üç cadı oyunu ise üç cadının kehanetiyle kral olma hırsına kapılan İskoç general Macbeth&#8217;in hikayesini ele alıyor. Ayrıca ünlü yazarın eserlerindeki ölüm temasının ağırlığını oğlunun ölüm acısıyla açıklamak mümkün. Eserlerinin çoğunda tüm ana karakterlerin ölmesi ailede yaşanan bir kayıpla aslında herkesin bir parça eksilmesi olarak yorumlanabilir. <em>Hamlet</em> de zaten filmin ana konusu olan Hamnet’in etrafında dönüyor. Shakespeare oyunda onun yerine kendini öldürüyor, hayalet baba oluyor, acısını sahneye aktarıyor, günahlarını sahnede temizliyor, oğlunun sahnede rol alma hayalini gerçekleştirerek aslında onu ölümsüz kılıyor. Öyle ki yüzyıllar boyunca bütün dünya onu tanımaya devam ediyor. Filmin bu kısmında Shakespeare’in oğlu için söylediği “Bir yerde olmalı. Öylece ortadan kaybolmuş olamaz.” sözünü hatırlıyoruz. Kaybolmuyor, sevgisiyle yaşıyor, eseriyle ölümsüzleşiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://birdmenmagazine.com/wp-content/uploads/2026/02/hament22.jpg" alt="Cosa c'è oltre alle lacrime in Hamnet? | Recensione del film" /></p>
<h2>Güçlü bir kadın bakışı</h2>
<p>Filmin en güçlü yönü ise kadın bakışı ve gücü üzerine kurulu olması. Yapıt adeta “Neden kadın Shekaspeare yok?” sorusuna da bir yanıt niteliğinde. Dünyaca ünlü bir yazar eserler üretirken arkada kalanlar ve aslında onun ilham kaynağı olanlar nelerden geçiyorlar? Kurguya göre Agnes, Shakespeare’in sanatçı tıkanması yaşadığını görünce sezgilerine güvenerek onun Londra’da üretim sürecinde olmasının daha doğru olacağını düşünüyor. O yokken ailesine tek başına kol kanat geriyor, zorlukların üstesinden yakınmadan geçiyor. Yaşamın devamını sağlıyor. Ayrı kaldıkları süre boyunca ona desteğini sürdürse de oğlunu kaybettiğinde babalarının yanlarında olmamasını affedemiyor. Yas süreci çifti birbirinden uzaklaştırıyor. Shakespeare, oğullarının ölümünün üzerinden bir yıl geçmesine rağmen duyduğu üzüntünün bitmediğini aktardığında Agnes  “Bir yıl ne ki? Saniyeler, dakikalar, saatler geçmiyor…” şeklinde cevaplıyor. Acılı anne tıpkı Hamlet’in büyük aşkı Ophelia gibi gelgitler yaşıyor ancak sonunda doğadan aldığı güçle hayata ve diğer çocuklarına tutunmayı başarıyor. Ağaç kavuğu sahnesinde olduğu üzere doğa ananın rahminde Ophelia’nın nehirdeki yatışı gibi huzur buluyor.</p>
<p>Film boyunca Shakespeare ise izleyici ve Agnes’in gözünde kapalı bir kutu, hatta tüm olanlara kayıtsız ve duyarsız görünüyor. Ta ki <em>Hamlet</em> oyununu izleyene dek. O zaman Shakespeare’in içindeki fırtınaya tanık oluyoruz. Ailesinin yanında olamadığından duyduğu vicdan azabını ise intiharın eşiğindeyken sarf ettiği &#8220;Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!&#8221; sözüyle anlıyoruz.</p>
<p>Filmin ana fikri ise sanatın yası, kişiyi ve var olanı dönüştürmesi. Sanatçılık her dönemde zor, maddi kazanç getirisi kısıtlı, somutlaştırılamayan bir uğraş. O dönemde de benzer çatışmalara şahit olmak mümkün. Ancak sanatın her koşulda, belki mum ışığında, mürekkep ve kağıtla, her acıyla ve hatta belki de acının tetikleyici gücüyle başarılabileceğini bilmek bizlere ilham oluyor.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/hamnet-yasi-sanata-donusturmek/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;&#8216;Hamnet&#8217;: Yası sanata dönüştürmek&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kampüsü aşarak şehre yayılan bir buluşma: ODTÜ Sanat 70</title>
		<link>https://lavarla.com/kampusu-asarak-sehre-yayilan-bir-bulusma-odtu-sanat-70/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Besim Can Zırh]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 14:27:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Festival]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ 70 yaşında]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ Sanat 70]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140445</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin 5’inci üniversitesi olarak temelleri 1956 yılında atılan Orta Doğu Teknik Üniversitesi bu yıl 70’inci sene-i devriyesini kutluyor. 70’inci yıl pek çok açıdan farklı bir rüzgarla karşıladı bizi. Eskiyi yeniden anmanın, yeniyi eskiterek anlamanın arasında, dönemine tanık olmuşlar açısından en önemli gelişme ODTÜ Sanat Günleri’nin “ODTÜ Sanat 70” olarak geri gelmesi oldu. ODTÜ, bildiğiniz üzere [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/kampusu-asarak-sehre-yayilan-bir-bulusma-odtu-sanat-70/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Kampüsü aşarak şehre yayılan bir buluşma: ODTÜ Sanat 70&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin 5’inci üniversitesi olarak temelleri 1956 yılında atılan Orta Doğu Teknik Üniversitesi bu yıl 70’inci sene-i devriyesini kutluyor. 70’inci yıl pek çok açıdan farklı bir rüzgarla karşıladı bizi. Eskiyi yeniden anmanın, yeniyi eskiterek anlamanın arasında, dönemine tanık olmuşlar açısından en önemli gelişme ODTÜ Sanat Günleri’nin “<a href="https://www.instagram.com/odtusanat70/">ODTÜ Sanat 70</a>” olarak geri gelmesi oldu. ODTÜ, bildiğiniz üzere betondan döktüğü kayığı, bozkırda yeşerttiği ormanıyla nam salan teknik bir üniversite. İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden şekillenen dünya nizamında yeri belli memleketin, kalkınma için ihtiyaç duyduğu teknik kadroların yetiştirilmesi amacıyla kurulmuş ve kurumsallaşmış bir okul. Dolayısıyla mimarlık ve mühendislik fakülteleri çekirdeğinde kurumsallaşan üniversitenin farklı bölümlerinde okumanın, okutmanın sancısı hep baki ve hoş bir seda olarak kalmış bu gök kubbe altında.</p>
<p>Fakat ODTÜ her zaman farklı alan ve uğraşlara (kimisini tasarlaya, isteye kimisine gönlü olmasa da elinden bir şey gelmeye) alanlar da açmış bir üniversite. Bu anlamda, öğrenci toplulukları kendi başına bir tarihçe yazar. Onların kendi yıl dönümleri var (Bkz. <a href="https://lavarla.com/odtunun-buyulu-sahnesi-mimarlik-amfisinin-kirmizi-kadifeden-perdesi-odtu-tiyatro-senligi/">ODTÜ Oyuncuları</a>). Kurumsal açıdan ise <a href="https://mgsb.metu.edu.tr/tr/">Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümü</a> (MGSB); 1993 yılında kurulan ve video alanında yarattığı etki nedeniyle 2009 yılında 20. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında “Kitle İletişim Ödülü” almış <a href="https://gisam.metu.edu.tr/tr/">GİSAM</a> (Görsel ve İşitsel Araştırmalar Merkezi); 1995 yılında yayına başlayan <a href="https://www.instagram.com/radyoodtu/">Radyo ODTÜ</a> ise teknik alanlar dışında ODTÜ öğrencisinin kendi rotasını bulmak üzere yola çıktığı patikalar açmış tarihimizde. GİSAM görsel sanatlar açısından “Anten bağlasak Türkiye’ye yayın yapacak alt yapı var bu binada” diye övünülen bir nüveydi ben Ulus Baker’den ders alırken. Bu zemin üzerinde <a href="https://www.korotonomedya.net/kor/index.php%EF%B9%96hakkimizda.html">Körotonomedya</a> gibi oluşumlar filizlenmişti.</p>
<p>Bu patikalar sayesinde bugün, mezun ya da değil sanatın farklı alanlarında çalışmalarını sürdüren pek çok ODTÜ’lü biliyoruz.</p>
<p>ODTÜ Sanat ise, 2013 yılından sonra “plastik sanatlar sergisi” olarak anılacak bir sergi merkezinde bir aya yayılan etkinlikleri kapsayan görkemli bir hadiseydi. İlk adımları 1999 yılında atılmış ve 2013 yılından itibaren ODTÜ Sanat olarak kurumsallaşmıştı. Sadece ODTÜ öğrenci ve mensupları için değil Ankara açısından da önemli bir buluşma noktasıydı. Kariyerlerinin farklı aşamalarındaki sanatçılar açısından Türkiye’deki buluşma noktalarından biriydi. Bu nedenle günümüzde kimi sanatçıların biyografilerinde, ilk sergi olarak “ODTÜ Sanat” referansına rastlamak mümkündür. Bunun yanı sıra, sergilenen eserlerin satışından elde edilen gelir ise ODTÜ öğrencilerine burs olarak geri dönüyordu. ODTÜ, sergilenen kimi eserleri koleksiyonuna alarak (müzesi gibi) pek de bilinmeyen bir birikim yapıyordu.</p>
<h2>Görkemli 60</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140454 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_1_ODTUSanat.jpeg" alt="" width="520" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_1_ODTUSanat.jpeg 520w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_1_ODTUSanat-300x300.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_1_ODTUSanat-150x150.jpeg 150w" sizes="(max-width: 520px) 100vw, 520px" /></p>
<p>ODTÜ Sanat’a dair bir bellek olarak 2009 yılından 2019’a kadarki <a href="https://odtusanat.metu.edu.tr/odtu-sanat-etkinlikleri">programlar</a> hala erişilebilir. Bizim kuşağımız açısından bu etkinliklerin en görkemlilerinden biri, ODTÜ’nün 60’ıncı kuruluş yıldönümüne denk gelen 2016 yılında, “Türkiye’de Son Altmış Yılda Sanat” temasıyla düzenlenen ODTÜ Sanat 17 olmuştu. Türkiye’de sanatın 60 yılda izlediği “süreçler, değişimler, gelişmeler, üretim ve tartışma bağlamlarını” temsil etmeyi amaçlayan <em>Bakış/Look</em> başlıklı sergi kapsamında 83 farklı sanatçının eserleri ODTÜ’de sergilenmişti.</p>
<p>Bu etkinlikler kapsamında, Hava Kuvvetleri Bandosu ve Cazın Kartalları Orkestrası ve Yıldız İbrahimova ve ODTÜ Caz Öğrencileri Korosu ortaklığıyla ODTÜ’nün 60’ıncı kuruluş yılı için bestelenen “60. Yıl Marşı” da ilk kez seslendirilmişti.</p>
<h2>Takati kalmamış veda</h2>
<p>Bu önemli etkinlik bir maraton olarak 20 yıl sürdü ve 20’incisinin düzenlendiği <a href="https://odtusanat.metu.edu.tr/">2019</a> yılında son buldu. Sonraki yıl dünya pandemiye teslim olmuştu. Böylesi bir küresel kapanmanın yarattığı boşluk, 2016 yılından sonra okulda yaşanan yönetim kriziyle de buluşunca ODTÜ Sanat’a “teknik” nedenlerle, derdimizin bir olmadığı ama hepsine de dertlenmeye takatimizin kalmadığı bu dönemde veda ettik.</p>
<h2>Eski yeni mi? Yeni eski mi?</h2>
<p>Bu yıl ODTÜ’nün 70’inci kuruluş yıl dönümü vesilesiyle, 28 Mart ve 4 Nisan tarihleri arasında <a href="https://www.instagram.com/odtusanat70/">ODTÜ Sanat 70</a> olarak geri geleceği duyurulan ODTÜ Sanat, anısı böylesine görkemli bir etkinlikti bizim açımızdan. Tanıtımı çerçevesinde “kampüsü yeniden çok katmanlı bir kültür ve sanat buluşmasına dönüştürürken, Ankara’nın kültür-sanat hayatına da güçlü bir katkı” sunacağı takdimiyle duyuruldu. Gerçekten de program kapsamındaki etkinlikler kampüsün geneline katman katman yayılıyordu. Bu katmanların Ankara’yla kurduğu ilişki de gözden kaçmıyordu. Bu temasın en görünürü, <a href="https://www.instagram.com/molektif/">Kolektif Molektif</a> kurucusu <a href="https://www.instagram.com/ekinklch/">Ekin Kılıç Ezer</a> ve <a href="https://www.instagram.com/ozbirerciyas/">Özbir Erciyas</a>’in, <a href="https://www.instagram.com/ankaraapartmanlari/">Ankara Apartmanları</a>’nın desteğiyle kampüs geneline yerleştirdikleri, Ankara’daki kentsel dönüşümden kalan kapılar üzerine işledikleri yıkım belleğine dair işlerden oluşuyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140447 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar.jpeg" alt="" width="2048" height="2048" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar.jpeg 2048w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar-300x300.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar-1024x1024.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar-150x150.jpeg 150w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar-768x768.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_2_Kapilar-1536x1536.jpeg 1536w" sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /></p>
<p>Ben de 29 Mart Pazar gününü etkinlikleri izlemeye ayırdım. Benim için de uzun zamandan sonra ODTÜ’de geçirdiğim tam bir gün oldu.</p>
<p>Öncelikle, <a href="https://www.instagram.com/urbanwalks.ankara/">UrbanWalks Ankara</a> ekibi 181’inci yürüyüşlerini ODTÜ’de gerçekleştirdi. 2020 yılından bu yana <a href="https://www.instagram.com/cemregkpnar/">Cemre Gökpınar</a> ve <a href="https://www.instagram.com/cemedede/">Cem Dedekargınoğlu</a> ortaklığında düzenlenen yürüyüşlerin bu müstesna yürüyüşü mesafe olarak rotalarının en kısası olmasına karşın ODTÜ mimarisinin katmanlarına dair özenli bir anlatı kurduğu için 3 saat sürdü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140448" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-scaled.jpeg 1920w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-225x300.jpeg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-768x1024.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-1152x1536.jpeg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_3_UrbanWalks-1536x2048.jpeg 1536w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Ardından <a href="https://www.instagram.com/karacayigitt/">Karaca Yiğit Pehlivanlı</a> ve <a href="https://www.instagram.com/nothenews/">Nothenews</a> girişimiyle 2024 yılının hemen başında sahne açan kolektif dinleme etkinlikleri serisi <a href="https://www.instagram.com/osarki_/">O Şarkı</a>’nın “Kampüsteki En Sevdiğin Rotayı Hatırlatan O Şarkı” oturumuna katıldım. Kolektif, bu konseptte üç ayrı oturum daha gerçekleştiriyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140449" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-scaled.jpeg" alt="" width="2560" height="1760" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-scaled.jpeg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-300x206.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-1024x704.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-768x528.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-1536x1056.jpeg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_4_OSarki-2048x1408.jpeg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Yeni ODTÜ Sanat etkinliklerinin en önemli yeniliklerinden biri ise tüm takvime yayılan, katılımcılarının arasında ODTÜ’lü ve Ankaralı sanatçıların öne çıktığı panel ve atölyelerdi. Programda yer alan 11 panelden (ve şansıma en çok merak ettiğim) “<a href="https://www.instagram.com/p/DWbAjq1CEck/">Mahalle, Kolektif ve Tasarımın Demokratikleşmesi</a>” başlıklı oturum pazar gününe denk geldi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-140450" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-scaled.jpeg" alt="" width="2560" height="1913" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-scaled.jpeg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-300x224.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-1024x765.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-768x574.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-1536x1148.jpeg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_5_Panel-2048x1530.jpeg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Şinasi Tek moderatörlüğünde; 2022 yılın kurulan <a href="https://www.instagram.com/yer.mekan/">Yermekan</a> (Hazel Kılıç ve Zeynep Üçöz), 2024 yılında çalışmalarına başlayan <a href="https://www.instagram.com/new.musicspace/">New Music Space</a> (Ezgi Demirel) ve <a href="https://www.instagram.com/noesiscollective/">Noesis Collective</a> (Onur Sancu ve Cihan Akgün), 2022 yılında çevrimiçi dijital bir yazı çizi platformu olarak yayın hayatına başlayan <a href="https://www.instagram.com/capak_yazi_cizi/">Çapak</a> (Esra Oskay ve Seniha Ünay) panelin katılımcıları arasındaydı.</p>
<p>Kurumsal temsillerin ve kurumsallaşmanın kaçınılmaz olarak kurduğu kanonların ötesinde; edebiyat, fotoğraf, heykel, müzik ve video gibi alanlar ama özellikle bu alanların kesişimindeki çalışmalara yer açmak için bir araya gelmiş dört oluşum, Ankara’nın pandemi sonrası oluşan yeni ve ortak mekanları hakkında geniş bir panorama sunuyordu.</p>
<p>Bu oturumdan not defterime düşenleri şöyle özetleyebilirim.</p>
<p>Noesis’ten Cihan, yaratıcılık üzerine bir sorgulamadan hareket ettiklerini fakat bu sorgulamanın salt felsefi ya da akademik bir yerden başlamadığını, bilakis kendi deneyimlerinden dertlendikleri bir mesele olduğunu masaya koyduktan sonra oluşumlarını “Kendi başına evde otururken bir şeyi açıp izlemek, dinlemek değil bir araya gelerek üzerine konuşarak, beraber deneyimlemek” arayışı olarak tanımladı.</p>
<p>Yeni müzik için açtığı alanın amacını; yaşadığımızı hissetmek, birlikte üretmek ve bunu dışarıya yansıtmak olarak tanımlayan Ezgi ise bir şeyi yıkmak ya da kurmak gibi bir amacı olmadığını, anlamını sadece üniversite eğitimi çerçevesinde bulan sanatla ilgili uğraşların kendi kuracağımız oyun alanlarında yaratıcılıkla beslenmesinin önemli olacağını söyledi. Mesele, “Eğer beraber bir şey yapmak istiyorsak o zaman yapmamız gereken beraber bir şeyler yapmak” kadar basitti.</p>
<p>Yermekan’dan Hazel ve Zeynep ise sanat yapmayı ayrı bir edim olarak görmediklerini ve bu uğraşıları gerek kendi yaşamlarında gerekse de Ankara’da gündelik hayatın içinden konumlandıracak bir alana duydukları ihtiyaçla yola çıktılarını anlattı.</p>
<p>Çapak’ın yolculuğu ise akademi ve (kurumsal) sanat alanları arasında bölünmüş ve sıkışmış bir konumdan çıkmaya yönelik bir arayış olarak başlamıştı. Merkez dışında kalan ve belki de bu konumları nedeniyle arşivlenmeyen, kayıt altına alınmayan sergileri (ve dolayısıyla çeperdeki sanat üretimine) merkez dışında bir alan açmak üzere bir araya gelmişlerdi. Bu doğrultuda bugüne kadar Ankara ve Düzce ortaklığında Antalya, Batman, Diyarbakır, Eskişehir, İzmir, Şırnak, Tekirdağ, Tunceli, Yalova ve Zonguldak yerelleriyle ilişkilenerek kurumsal merkezlerden sanata ve sanatçıya dair kurulan mitleri aşındıracak, merkezi çoğaltarak dağıtmak için bir zemin açmaya çabalamışlardı.</p>
<h2>Yazı biterken tarih yeni(den) başlıyor</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140451 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-scaled.jpeg 1920w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-225x300.jpeg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-768x1024.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-1152x1536.jpeg 1152w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/04/GORSEL_6_SITOP_U3-1536x2048.jpeg 1536w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Günün kapanışını ise başka bir köşede, <a href="https://www.instagram.com/odtusitop/">SİTOP</a> (ODTÜ Sinema topluluğu) tarafından bu yıl 27 – 29 Mart tarihleri arasında düzenlenen ODTÜ Sinema Festivali’nin kapanış etkinliğin olan, yönetmen Pelin Esmer’in katılımıyla U3 – Necdet Bulut Amfisi&#8217;nde gerçekleştirilen <em>O da Bir Şey mi</em> (2025) film gösteriminde yaptım. U3’ten bakarken, yeniden başlayan ODTÜ Sanat’a dair bir kısım tartışmanın sürdüğünün de farkında olduğumu not edeyim yazının sonuna gelmişken. Benim izlediğim ikinci günde öğrenci katılımının beklenenden düşük olması düzenleyenler açısından bir gündemdi. Etkinliklerin ara sınavlar haftasına denk gelmesi, yeterince duyurulmadığına ilişkin kaygıların ardından “ama” olarak ifade ediliyordu. Bu gibi değerlendirmeler için sanıyorum henüz erken. ODTÜ Sanat tekrar rayına girdiğinde, gelecek senelerden bugünlere bakacak olanlara sözü bırakmalı.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/kampusu-asarak-sehre-yayilan-bir-bulusma-odtu-sanat-70/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Kampüsü aşarak şehre yayılan bir buluşma: ODTÜ Sanat 70&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?</title>
		<link>https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 08:59:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[akademide yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[great displacement]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140438</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emekli öğretmen Nagehan teyze evlilik yıl dönümlerinde eşinden şiir istemiş. Adil amca gözün aydın! Artık yapay zeka var. Nagehan teyze şiir istediğinde ona yazdırabilirsin, söyle torunlara! Dün yapay zeka ile yazılmış ilk apartman duyurusu hanemize ulaştı. Dönem özetidir bu. Arkadaş sohbetlerine &#8220;Ne olacak bu memleketin hali?&#8221;nden sonra yeni bir başlığın eklendiği günlerdeyiz: “Sen nasıl kullanıyorsun?” 11 yaşındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Emekli öğretmen Nagehan teyze evlilik yıl dönümlerinde eşinden şiir istemiş. Adil amca gözün aydın! Artık yapay zeka var. Nagehan teyze şiir istediğinde ona yazdırabilirsin, söyle torunlara!</p>
<p>Dün yapay zeka ile yazılmış ilk apartman duyurusu hanemize ulaştı. Dönem özetidir bu. Arkadaş sohbetlerine &#8220;Ne olacak bu memleketin hali?&#8221;nden sonra yeni bir başlığın eklendiği günlerdeyiz: “Sen nasıl kullanıyorsun?” 11 yaşındaki yeğenim, yazdığı öykü için görsel oluşturuyor. İki çocuk babası arkadaşım, eve bir şey yapacağında evin fotoğrafını yükleyip önce onun üzerinde deniyor. Saçını düzleştirirken sesli makale tartışan arkadaşım da var, “Jung gibi yorumla” komutuyla gördüğü rüyaları yorumlatan da.</p>
<h2>“Çevrimiçiyse yaşıyordur”dan “tek muhatap yapay zeka”ya</h2>
<p>Bir gün bankada, seyahat sağlık sigortası yaptıracağım, Amerika tek seçenek olarak gelmiyor. Bankadaki kadın cevap bekliyor. Cevabı yapay zeka verdi. Yıllar sonra Pinterest hesabıma baktım, migren için klasör açmışım. Şimdi yapay zeka, aile hekimim. Spor hocası, terapist, diyetisyen, avukat… Buna literatürde “büyük yer değiştirme (great displacement)” deniyor. Kendinize rasyonel bakamıyorsanız, aklınıza bir film repliği takıldıysa, “Bir de bunun için bir başka uygulama daha indirmek istemiyorum!” diyorsanız yapay zeka günlük hayatta iyi bir başvuru noktası.</p>
<p>İş hayatında da. Ben önceleri aklıma gelen araştırma konu önerilerini 10 üzerinden puanlatıyordum. Başka bir ülkeye gitmeden o ülkeden fikrimi destekleyebilecek şirketlerin adını yapay zekadan öğrenip internette araştırıyordum. Böylece kıtalararası toplantılarda fikrimi daha rahat anlattım. Doktora yaparken performansımı da yorumlatmıştım. Bir nevi<em> freelance</em> doktora yapan öğrencilerin veli toplantısı.<em> Serbest çalışan doktora öğrencisi mi? Havaalanında sahipsiz bırakılan bagaj gibi bir şey herhalde</em>&#8230; Geçtiğimiz aylarda da benim “Bunu dokuyan kör oldu” misali Excel&#8217;e işlediğim veri tabanını, yapay zeka derin araştırma modunda, en uzunu 44 dakika sürecek şekilde analiz etti. 2022&#8217;de aylarca hücre hücre yaptığım analizi… Üstelik sorularımı dört farklı kişiye soruyor, ancak cevaplar toplandıkça veritabanını güncelleyebiliyordum. Şimdilerde “Cevap gelsin de devam edeyim” tarihe karıştı. Hoca hep yanınızda, cevaplar hep önünüzde.</p>
<p>Aynı bölümden dört kişi konferans bildirisi yazıyoruz; yapay zeka ile düzeltilmiş metinler, yazılan e-postalar havada uçuşuyor. Doktora yaparken benden sorumlu olan post-doc&#8217;u, olur olmaz yerlere eklediği “as well as”lerden tanırdım. 500 küsur sayfalık bildiri kitabında cümlelerinden tanıdığım yazarlar var. Yapay zeka işte bu “birbirimizi tanıma halimizi” elimizden alacak. Bir arkadaşımın bugünlerde neyle meşgul olduğunu, hayatının bu döneminde nelerden geçtiğini bana gelmeyen sorulardan bilemeyeceğim. Yapay zeka ile halletmiş olacak. Ben de bir zaman sonra “Ne yaptın o işi?” diye soramayacağım. Oysa “Çevrimiçi görünüyorsa yaşıyordur, paylaşım yapıyorsa iyidir” bölümüne daha yeni gelmiştik.</p>
<h2>Bize kalan “doğru soruyu sormak”</h2>
<p>Her zaman erişilebilir olan bu telefonla joker hakkının, Nobel ödüllerinden sonra kaşesi arttı. İnternet paketi gibi yeni bir masraf kalemimiz oldu. Peki cevapların önümüze hızla serildiği bu dönemde bize kalan ne? Bize sanırım doğru soruyu sormak kaldı. Ve belki en kısa sürede sormak. Ama bazen dilinizden anlamıyor değil mi? En iyi sonucu alacağınız komutu yazabilmek, yeni bir dil öğrenmek gibi. İşte o yetkinlik, yeni bir meslek oldu. Adını, “istem mühendisliği” koydular: <em>prompt engineering</em>.</p>
<p>İnsanın yapay zeka uygulamalarıyla ilişkisi bile eskiyor, değişiyor. İlk yıl, yeni yılını kutlamışım. Fark edince ikinci yıl da kutladım. Üçüncü yıl kutlamadım. Ona bir isim vermeyecek kadar ilişkimizi seviyeli tutuyorum, önce selam verip sonra teşekkür ediyorum. Ediyordum yani eskiden. Yani eski dediysem işte geçen sene! Bu alandaki gelişmeler o kadar hızlı ki yeni çıkan uygulamalara gelen özellikler polis radyosu hızında sözlüklerde paylaşılıyor. Jeolojik kesitlerde en yaşlı birimin en altta yer alması gibi, yeni çıkan yapay zeka uygulamaları hakkında yazılan notlar da sayfa numarası küçüldükçe dijital bir stratigrafi içinde maziye gömülüyor.</p>
<h2>Bilmek ile akıl etmek arasındaki fark</h2>
<p>Başlamak bitirmenin yarısıydı. Çünkü başlamanın bir ağırlığı vardı. Şimdi daha fazlası. İş ki aklına fikir gelsin. Akıl ettikten sonrası onda. Artık yapabildiklerimiz kendi bilgimizle sınırlı değil.<strong> </strong>Bilmekle akıl etmek arasındaki farkı yaşayacağız.  Artık teslim edeceğimiz iş, bildiklerimizden ibaret değil. Kurumsal hayatta çalıştıysanız, en az bir kere takım ruhu oluşturma etkinliklerine denk gelmişsinizdir. Benim de ilk defa böyle bir eğitimde gördüğüm bir alıştırma vardı: Ekip olarak teslim ettiğiniz iş için herkesin tecrübe yılları toplanır ve “bu iş toplam bu kadar yıllık bir tecrübenin ürünü” denir. Şimdi o tecrübenin tamamı bilgisayar ekranında bizi bekliyor. Yalnız değiliz.</p>
<p>Geçen aylarda Prof. Dr. Üstün Dökmen ile bir <a href="https://lavarla.com/prof-dr-ustun-dokmen-ile-cumhuriyet-ve-egitim-bir-toplum-doktorunu-dovuyorsa-egitimliye-ofkesi-var-demektir/" target="_blank" rel="noopener">söyleşi</a> yapmıştım. Üstün Hoca’ya aslında öncesinde planlamadığım ama röportaj sırasında aklıma gelen şu soruyu yöneltmiştim: Diyelim ki sizden sonra bugüne dek ürettiğiniz tüm eserler yapay zekaya yüklenip “Üstün Dökmen bugün yaşasaydı ne söylerdi?” diye bir kitap yazıldı. Bu sizi rahatsız eder mi? Şimdiden söylemek ister misiniz böyle bir şeyin karşısında ya da yanında olduğunuzu? Yapay zeka ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Hocanın o zaman yayımlama fırsatı bulamadığımız cevabı ise şöyleydi:</p>
<blockquote><p>“Yapay zeka yepyeni bir şey ve ben bu konuda kötümserim. Bazı arkadaşlarım benim gibi düşünmüyorlar ama ben yapay zekanın insanlığın sonunu getireceğini düşünüyorum. Onlar ‘Yok canım, o kadar da değil’ diyorlar, fakat bence mümkün, hatta bu gidişle muhtemel. Stephen Hawking de son mesajlarından birinde ‘Yapay zekaya dikkat edin, insanlığın sonunu getirebilir’ dedi. Şimdi bazıları diyecek ki ‘Yapay zekayı ben programlıyorum, insanlara zarar vermemesini sağlarım.’ Tamam, diyelim ki öyle. Diyelim ki yapay zekayı beş ayrı grup geliştiriyor. Bu beş grubun birisi, diğerlerinden daha üstün olmak için yapay zekaya ‘Bana zarar verme ama ötekilere saldır’ diye komut verebilir. Hatta hepsi aynı şeyi söyleyebilir. İnsanlardaki hırs devam ettiği sürece bunun önüne geçilemez. Nasrettin Hoca’nın ‘dal kesme’ fıkrası büyük bilgelik içerir: İnsanlık şu anda bindiği dalı kesiyor. Yapay zeka da insanlığın bindiği dalı kesebilir. Yapay zekalı robotlar dünyaya hakim olursa, 9 milyar insanı beslemek zorunda değiller.”</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Bize ait olmayan yeni bir dil</h2>
<p>Son zamanlarda Türkçe metinlerde aynı cümleyle çok sık karşılaşıyorum: “Bu sadece … değil.” İngilizce öğrenirken ezberletilen sonra da çok kullanmadığımız o kalıp bu: <em>Not only but also</em>. Bu ve benzeri kalıplar çoğu zaman İngilizce retorik yapıların Türkçeye aktarılmasıyla ortaya çıkıyor. Türkçe ne zaman “ne olmadığını” önce anlattığımız bir dil oldu? Olumsuzdan anlatmaya başladığımız bir sohbete alışık değiliz. Bu yapay ritim bize ait değil. Almancada yanlış artikel kullanmak gibi kulak tırmalıyor. İngilizcede doğru kalıplaşmış fiili (<em>phrasal verb</em>) kullanabilmek gibi bir kulak dolgunluğu istiyor. “Hem&#8230; hem de&#8230;”ye ne oldu? Olumsuz zıtlık yerine olumlu, düz, net bir yapı…</p>
<p>Bu yüzden geçenlerde okuduğum, Türkiye&#8217;nin sanayi mirasına dair bolca yapay zeka desteğiyle yazıldığını tahmin ettiğim bir yazı beni epey rahatsız etti. Oysaki ne kadar güzel bir konu ve ne kadar güzel işlenebilir. Eğer bu yazı yapay zeka yokken yazılsaydı; bence, her bir kurumu bir yazı şeklinde okurduk, tamamı yazı dizisi olurdu. O kurumlarda çalışmış insanların hikayelerine de yer verilirdi. Başlıklarda iki noktayı daha az görürdük. Aklımızda cümleler kalırdı. Sonuç paragrafı daha kapsamlı olurdu ve çıkarım okurduk. O gün o yazıda okuduklarımız ileride başka formlara evrilirdi.</p>
<p>Başlarda, İngilizce içerikler için bazı kelimelerin (delve into, cornerstone vb) yıllara göre artan kullanım sıklığından, alınan bu yapay zeka desteği belgelenebiliyordu. Türkçe içerikler için yapılan böyle bir çalışma var mı, bilmiyorum. Yapılabilir mi, nasıl yapılabilir, onu da bilmiyorum. Belki üzerine beraber kafa yorarız diye Queensland Üniversitesi Makine Mühendisliği emekli hocalarından Prof. Dr. Halim Gürgenci&#8217;ye ve Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği hocalarından Prof. Dr. Fazlı Can&#8217;a e-posta yazdım.</p>
<p>Halim Hoca ana vatanından uzak geçirdiği yıllara rağmen beni rahatsız eden noktayı öyle güzel betimledi ki:</p>
<blockquote><p>“Böyle yazılarda, eğer bir ana söylem yoksa, yazı peş peşe sıralanmış Wikipedia paragrafları haline geliyor. Devletin kalkınma anlayışı neydi hiç bahsedilmemiş. O yapılmayınca<strong>, </strong>havada uçan köpük habbecikleri gibi hoş görünen ama okuyanda iz bırakmayan bir ürün çıkıyor ortaya.”</p></blockquote>
<p>Şöyle devam etti: “Yapay zeka katkılarını saptamak bence çok zor. Çünkü saha devamlı değişiyor, dil modelleri her versiyonunda bu gibi şeyleri maskelemekte biraz daha ustalaşıyor. Biraz mecburiyetten, biraz tercihten, yapay zeka katkılarını pek dert etmemekten yanayım. Eğer içerik tatmin edici ise bence yazarı o kadar mühim değil. Şu anda LLM yardımı olmadan yazılıp yayımlanan makale olduğunu sanmıyorum.  Katkının çoğu LLM’den geldiyse, yavan oluyor ve okurken sıkılıyorum.” 20. yüzyıl Türk romanlarını cümle uzunlukları, en sık kullanılan kelimeler ve kelime uzunlukları gibi ölçütler üzerinden istatistiksel olarak karşılaştıran bir araştırmaya imza atmış Fazlı Hoca ise “Yapay zeka ve kardeşleri canımıza okuyacak. Okuyor da. İnsanların meşgul olması ve yaptığının önemli olduğuna inanması gerekiyor,” dedi.</p>
<p>Bense ana dilimde yazılan metinler için Instagram’daki önerilenler ve takip ettiklerin (<em>For you vs. Following</em>) gibi bir ayrım istiyorum: Yapay zeka katkılı / katkısız (<em>With AI or Without AI</em>). Teslim ettiğimiz yüksek lisans tezlerinin literatürle benzerlik oranının yüzde 24 ve altında olması gerekiyordu. Onun gibi. Yeter ki teslim ettiğiniz iş, sizin özgünlüğünüzün önüne geçmesin.</p>
<figure id="attachment_140440" aria-describedby="caption-attachment-140440" style="width: 540px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140440 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka.jpg" alt="" width="540" height="861" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka.jpg 540w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/03/yapay-zeka-188x300.jpg 188w" sizes="(max-width: 540px) 100vw, 540px" /><figcaption id="caption-attachment-140440" class="wp-caption-text">Amerika’daki Pop Kültürü Müzesi, 2007 yılını Netflix, Hashtag ve Selfie&#8217;nin hayatımıza girişi üzerinden anlatıyor. (Museum of Pop Culture- Seattle / Kasım 2024)</figcaption></figure>
<p>Yalnız gezdiğim yerlerde artık benim de bir fotoğrafım olabilince, öz çekim (selfie) için Gripin şarkısından ilhamla “yalnızlığın çaresini bulmuşlar” demiştim<em>. </em>“Nasıl olsa döner dünya.” Yapay zeka ise kimsesizlerin kimsesi olma yolunda ilerliyor.</p>
<hr />
<p>Kapak görseli: Yelta Köm, “Sen de mi buradasın?” adlı yerleştirmesinde teknolojik cihazlardan sökülmüş kablo ve devreleri, gelecekten bugüne ulaşmış bir arkeolojik buluntu gibi sunuyor. Eser, çevremizi kuşatan doğal ve yapılı sistemlerle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ediyor. (İstanbul Modern / Ağustos 2024)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/yapay-zeka-kimsesizlerin-kimsesi-mi-oldu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Yapay zeka kimsesizlerin kimsesi mi oldu?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
