<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lavarla &#8211; Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Aug 2026 08:54:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Lavarla &#8211; Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ankara Tümülüsleri üzerine: &#8216;Ankara’da kentliler olarak bu oluşumlarla farkında olmadan iç içe yaşıyoruz&#8217;</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-tumulusleri-uzerine-ankarada-kentliler-olarak-bu-olusumlarla-farkinda-olmadan-ic-ice-yasiyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgün Türkeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Aug 2026 13:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Ela Alanyalı Aral]]></category>
		<category><![CDATA[Gordion]]></category>
		<category><![CDATA[Kaç Kişi Kaldık Ankara'da?]]></category>
		<category><![CDATA[Tümülüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140708</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaç Kişi Kaldık Ankara’da? isimli kitabımın ilk bölümü, işyerimin penceresinden görünen bir tümülüs ve şehirdeki diğer tümülüslerin hikayesiyle başlar. Morfoloji ve siluet açısından Ankara’nın vazgeçilmez bir parçası olan tümülüslerin günlük yaşam içinde farkındalığının artırılması için değerli akademisyenler önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. Ankara Tümülüsleri ile ilgili birçok proje ve etkinliğin yürütücülüğünü yapan ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim görevlisi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-tumulusleri-uzerine-ankarada-kentliler-olarak-bu-olusumlarla-farkinda-olmadan-ic-ice-yasiyoruz/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Tümülüsleri üzerine: &#8216;Ankara’da kentliler olarak bu oluşumlarla farkında olmadan iç içe yaşıyoruz&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.amazon.com.tr/Ki%C5%9Fi-Kald%C4%B1k-Ankarada-%C3%96zg%C3%BCn-T%C3%BCrkeli/dp/6257285674" target="_blank" rel="noopener"><em>Kaç Kişi Kaldık Ankara’da?</em></a> isimli kitabımın ilk bölümü, işyerimin penceresinden görünen bir tümülüs ve şehirdeki diğer tümülüslerin hikayesiyle başlar. Morfoloji ve siluet açısından Ankara’nın vazgeçilmez bir parçası olan tümülüslerin günlük yaşam içinde farkındalığının artırılması için değerli akademisyenler önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. <a href="https://lavarla.com/ankaranin-yasina-bak-tumuluslerin-hikayesi/" target="_blank" rel="noopener">Ankara Tümülüsleri</a> ile ilgili birçok proje ve etkinliğin yürütücülüğünü yapan ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ela Alanyalı Aral’a tümülüsler ve çalışmaları hakkında merak ettiklerimi sordum.</p>
<p><strong>Tümülüslerin yapısından biraz bahseder misiniz? Bir yükseltinin tümülüs olarak tanımlanması için hangi özelliklere sahip olması gerekir?</strong></p>
<p>Tümülüsler, içinde mezar ve dolayısıyla bir mezar odası barındıran yığma toprakla inşa edilmiş yapılar. Mezar odası, ahşapsa genellikle 3 x 5 metre boyutlarında dikdörtgen formda inşa ediliyor. Yığma taş yapıysa daha oval formda farklı boyutlarda olabiliyor. Bu yapıların birkaç katmana sahip örnekleri de mevcut. Yani büyük boyutlu bir tümülüsün ahşap mezar odasının dışına, yapının güçlenmesi için çakıl ve benzeri dolgu malzemesiyle bir katman daha yapılıyor. Tümülüs yapımı için önce zeminde bir çukur açılıp mezar odası konumlandırılıyor. Daha sonra insan boyunu aşan yükseklikte mezar odası inşa edilip bazen düz bazen de kırma çatı benzeri bir yapıyla kapatılarak üzerine toprak yığılıyor.</p>
<p>Tümülüsler üzerinde herhangi bir kaplama malzemesi olmadığı için çoğunlukla doğal tepeler olarak algılansa da özgün formlarıyla doğal tepelerden ayrışıyor. Bir yükseltinin tümülüs olarak tanımlanması için formunda, özellikle eğim şeklinde doğal tepelere oranla biraz daha farklılaşma bekleriz. Tümülüs yapılarında, en çok da belki Gordion’daki MM Tümülüsü örneğinde görebileceğimiz gibi, doğal tepelere oranla eğimin biraz daha düz olduğunu görüyoruz. Yani, tümülüsler doğal tepelere göre daha dik bir tepe formuna sahip. Biz bunu gözümüzle çoğu zaman ayırt edebiliyoruz. Elbette tümülüsler, binlerce yıl içerisinde deforme olup yüksekliklerinden birkaç metre kaybedebiliyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140709 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Bati-Tümülüsleri-hartiasi.jpg" alt="" width="430" height="522" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Bati-Tümülüsleri-hartiasi.jpg 430w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Bati-Tümülüsleri-hartiasi-247x300.jpg 247w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p><strong>Tümülüsler Ankara&#8217;da neden bu kadar yayılım gösteriyor. Günümüz Ankara siluetinde kaç tane tümülüs görebiliyoruz?</strong></p>
<p>Günümüzde, Ankara şehir siluetinde dört tümülüsü görmek mümkün. Tabii siluet olarak bahsedilebilir mi bilemiyoruz çünkü tümülüsler öncelikle daha kısıtlı bölgelerde algılanır hale gelmiş. Bunlardan en çok kendini göstereni belki Yenimahalle-Demetevler girişindeki Yumurtatepe. Bununla birlikte Beşevler bölgesindeki Büyük Tümülüs ve AŞTİ yakınlarında kalan Mevlâna Bulvarı üzerindeki Şenyuva Tümülüsü de görünürlüğü yüksek tümülüslerden. Toplamda baktığımızda bizim 2010’lu yıllardan beri bulguladıklarımızla birlikte Ankara&#8217;da yüzün üstünde tümülüs olduğu söylenebilir. Bu tepecikleri haritalar üzerinden tespit ettik. Tarihi haritalar ve hava fotoğraflarında bilinen tümülüslere benzerlikleri üzerinden tespitle Ankara merkezde çok yaygın olarak bulundukları ortaya çıktı.</p>
<p>Eskiden sadece Beşevler veya bugün “Batı Tümülüsleri” alanı olarak bilinen alandaki tümülüsler bilinirken şu an kentin kuzeyinde Etlik-Kalaba bölgesinden Samsun yoluna doğru Siteler civarı, Mamak çevresi, İmrahor vadisi gibi pek çok bölgede tümülüs olduğunu biliyoruz. Bu tümülüslerin Gordion’dakilerle birlikte düşünülmesi gerekir. Ankara’da kentleşmiş alan içerisinde bulguladığımız yüz civarında tümülüs görünümü veren tepecik var; bunlar, arkeolojik çalışmalarla kesinleşecek veriler. Yani bizim haritalar üzerinden bulguladığımız görünümler üzerinden baktığımızda bilinen tümülüslerle büyük benzerlik gösteren tepecikler bunlar. Aynı şekilde Gordion civarında bugün yeni teknolojilerle incelenerek ortaya çıkartılan tümülüs sayısı da bilinenden çok daha fazla.</p>
<p>Özellikle Ankara ve Gordion’a baktığımız zaman bu kadar çok tümülüs olması bu iki kentin çok önemli merkezler olduğu anlamına geliyor. Gordion zaten Friglerin başkenti ama Ankara&#8217;da da bu kadar çok tümülüs yapıldığını düşünürsek Ankara’nın da o dönemde çok önemli bir kent olduğu ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bugün kentte fazla görünürlüğü olmasa da 1920’li ve 1930’lu yıllara ait fotoğraflarda pek çok tümülüsün özellikle tren istasyonundan batıya veya Çankaya’nın tepelerinden kuzeye doğru bakışta kendini siluetin özgün parçası olarak gösterdiğini görüyoruz. Bu şu demek: Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi kentin tarihi boyunca bu tümülüsler Ankara kent imgesinin parçasıydı. Ankara&#8217;ya yaklaşırken, özellikle batıdan yaklaşımda Batı Tümülüsleri ve aynı zamanda biraz önce bahsettiğimiz ve yaklaşım yolu üzerinde konumlanmış olan Yumurtatepe Tümülüsü de kendini çok belirgin olarak gösteriyordu. Ama biz bu oluşumları sadece batıdan yaklaşımda değil Samsun yolu ve Ankara Kalesi’nin hemen doğusundan başlayarak doğuya doğru Hatip çayı boyunca Mamak-Kayaş civarında ve İmrahor boyunca da görüyoruz. Yani aslında tüm yaklaşım yollarından, tümülüsler tarih boyunca kent imgesinin çok önemli parçaları olmuş.</p>
<p><strong>Tümülüs kazılarında ne gibi buluntular elde edilmiş buluntular nerelerde sergileniyor? </strong></p>
<p>Ankara Tümülüsleri’nin kazılarında metal ve ahşap pek çok parça bulunmuş. Bunlar ahşap mobilyalardan “fibula” dediğimiz Friglere özgü bir tür takı olarak ortaya çıkan bugünkü çengelli iğne gibi düşünebileceğimiz ama o dönemde önemli bir yenilik olan bulgulara kadar çeşitleniyor. Bunlara ek olarak “omfolos” dediğimiz -Türk kültüründe hamam tası olarak bildiğimiz- kaplar, toprak küpler, takılar, mızrak veya ok uçları gibi askeri malzemeler de var. Mezar odalarında gördüğümüz mobilyalar arasında çok etkileyici bir işçilikle yapılmış çeşitli eşyalar var. Ankara merkezde yapılan kazılarda elde edilen bulgular halen Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi&#8217;nde ve ODTÜ Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Gordion tümülüslerinden elde edilen bulgular da görülebiliyor. ODTÜ Arkeoloji Müzesi’nde ise özellikle Kemal Kurdaş’ın rektör olduğu 1960’larda başlattığı ve daha sonra 1980’lerde gerçekleştirdiği kurtarma kazılarında elde edilen bulgular var. Bu bulgular arasında büyük kazanlar, farklı figürinler de var. Çok çeşitli bu eserler müzelerimizde görülebilir.</p>
<figure id="attachment_140710" aria-describedby="caption-attachment-140710" style="width: 2016px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-full wp-image-140710" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar.jpg" alt="" width="2016" height="908" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar.jpg 2016w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar-300x135.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar-1024x461.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar-768x346.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/ODTÜ-Arkeoloji-Müzesinde-sergilenen-fibulalar-1536x692.jpg 1536w" sizes="(max-width: 2016px) 100vw, 2016px" /><figcaption id="caption-attachment-140710" class="wp-caption-text">ODTÜ Arkeoloji Müzesi&#8217;nde sergilenen fibulalar</figcaption></figure>
<p><strong>Tümülüslerin su yollarıyla bir ilişkisi var mıdır?</strong></p>
<p>Tümülüslerin su yollarıyla ilişkisi araştırmalarımızda net olarak ortaya çıktı. Ankara kent merkezindeki tümülüslere baktığımızda sistematik olarak dere vadilerini takip eden sırtlara ve belli yüksekliklere yapıldıklarını görüyoruz. Bu tümülüsler aynı zamanda bize Friglerin büyük ihtimalle açıktan akmakta olan bu su yollarını nasıl önemsedikleri ve onlarla nasıl bir ilişki kurduklarını da gösteriyor. Tümülüslerin yerleşiminde iki faktör önem kazanıyor.  İlki görsel ilişkiler: Tümülüsler hem büyüklükleri hem yerleşim noktaları hem de kent ve birbirleriyle olan ilişkileri anlamında görülebilirlik üzerinden kurgulanıyor. Tümülüslerin kentten görülebilir olması önemli. Frig kentinin bulgu alanı Ankara&#8217;da Hacı Bayram Veli Cami’nin bulunduğu tepeden -daha önce Augustus Tapınağı’nın altında bulunduğu bilinen Frig Men tapınağının da bulunduğu alandan- kuzeyde Altındağ’a doğru güneyde ise Türk Tarih Kurumu binasının bulunduğu kısma doğru büyükçe bir alanda yayılıyor.</p>
<p>Frig kenti kalıntılarına rastlanmış olan bu alanı biz Frig kent yayılım alanı olarak kabul ediyoruz. Şehrin merkezi olması nedeniyle günümüzde kapsamlı kazıların yapılması çok mümkün olmadığı için şu an bu çalışmalar devam etmiyor ama Çankırıkapı’daki Roma hamamı altında Frig katmanı olduğunu biliyoruz. Frig kentinin büyük ihtimalle surlarla çevrili olduğunu düşünüyoruz çünkü karakteristik olarak Frig kentleri -Gordion veya Kerkenes’te de olduğu gibi- kale duvarlarıyla çevrilidir. Hatta Gordion’da tümülüs görüntüsünün kentle ilişkisi, özellikle kent çıkış kapısıyla ilişkisi üzerinde durulan bir konudur. Kale giriş kapısı yapılırken vefat eden kral veya soylu kişinin tümülüsüne yönlenmesi adına giriş kapısının yönü sonradan değiştirilmiştir.</p>
<p>Ankara&#8217;da da büyük ihtimalle Batı Tümülüsleri’ne doğru kent surlarından çıkış kapısı bulunmaktaydı. Tabii bir de yükseklikleri düşünürsek Frig kent merkezi diyebileceğimiz Hacı Bayram tepesi alanını kapsayan kısım yüksekçe olduğu için bu kısımdan Batı Tümülüsleri’nin net olarak görülebildiğini düşünüyoruz. Bugün dahi bu tümülüslerden kente doğru baktığımız zaman bu alan, yüksek yapılarla yer yer bloke olmuşsa bile bu görünürlüğü bize verir. Dolayısıyla birinci unsur bu görsel ilişkiler, ikinci unsur ise yollarla ilişkilerdir çünkü tümülüsler Ankara&#8217;da büyük ihtimalle sadece Frig döneminde yapılmamış. Mesela Ankara Çubuk Ovası’nda veya Kazan tarafında bulunan ve kazıları yapılmış olan tümülüsler daha geç dönemlere, Galat veya Erken Roma dönemlerine tarihleniyor. Bu kapsamda Ankara kent merkezinde bulguladığımız tümülüslerden en azından bir kısmının Frig dönemi sonrasında yapıldığını düşünüyoruz. Frig dönemi sonrasında yapılan tümülüslerle kent arasında benzer bir görsel ilişkinin olup olmadığını bilmiyoruz, çünkü kalenin batısında kalan Frig kent yerleşim alanıyla kalenin doğusunda kalan tümülüsler kalenin yüksekliği yani topografik yükseklikler nedeniyle görsel ilişki kurulamıyor. Dolayısıyla bu tümülüsler belki de bu ilişkilerin aranmadığı daha ileri bir dönemlerde de yapılmış olabilir.</p>
<p>Arkeolojik incelemeler ve kazılar yapılmadan bu konuda net bir şey söylemek mümkün değil fakat tümülüslerin yollarla da güçlü ilişkileri olduğunu biliyoruz. Antik yolları biz bugün yine kent haritası üzerine işlediğimiz zaman çok net olarak tümülüslerin dağılımıyla ilişkilendiklerini görüyoruz. Su yollarıyla ilişkisi ise belli yükseklikleri takiben ortaya çıkıyor: Biliyorsunuz Ankara çanak formu dediğimiz, üç tarafından yükseltilerle çevrili, batıda Engürü ovasına doğru açılan bir topografik oluşuma yerleşmiştir. Bu topografik oluşum içerisinde kuzey ve güneyde çokça bulunan vadiler boyunca oluşan derecikler Engürü ovasında birleşerek Ankara Çayı’nı oluştururlar. Bir yandan da kuzeyden Çubuk Çayı, doğudan Hatip Çayı ve batıya doğru İncesu olarak devamı ile güneybatıdan İmrahor deresi de İncesu’yla birleşerek Ankara Çayı’nı besler. Bu oluşum çerçevesinde biz tümülüs yerleşimlerine baktığımızda tümülüslerin her zaman bu vadiciklerle ilişkilendiğini, yerleşimlerinin sırtların tep hatlarına yakın olarak konumlandığını biliyoruz. Görülebilirlik açısından daha yüksek noktalarda olmaları önemliydi ama bir yandan da su yollarını görmeleri, belki onlarla başka türlü de ilişki kurmaları mümkündü. Bu dönemdeki yaşam, Ankara özelinde çok net bilmesek de belki de suyla ilişkili ritüeller barındırıyordu.</p>
<p><strong>Tümülüslere olan farkındalığının artmasına yönelik bugüne kadar çok değerli çalışmalar yaptınız. Çalışmalarda ne gibi geri dönüşler aldınız? Bu çalışmaların içeriğini ve geldiği noktayı paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Tümülüsler Ankara&#8217;da bilinen fakat belki biraz göz ardı edilen bir dizi çok önemli kültürel peyzaj öğeleri. 1925-26 yıllarında Ankara&#8217;da Atatürk&#8217;ün emriyle Cumhuriyet&#8217;in ilk kazıları olarak tümülüs kazılarının başladığını biliyoruz. Atatürk&#8217;ün kişisel ilgisiyle de önem verdiği bir konu. 1930’lar sonrasında dönem dönem tekrar kazılarla gündeme gelmiş. 1940’larda Anıtkabir yapılırken iki tümülüs kazısı gerçekleştirilmiş. Daha sonra 1960’lı ve 1980’li yıllarda ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş&#8217;ın yine kişisel ilgisi ve inisiyatifiyle başlatılan ODTÜ-Ankara Tümülüsleri kurtarma kazıları sonrasında ne yazık ki tümülüslere ilgi büyük ölçüde sönümlenmiş. Ankara Tümülüsleri, bilinen fakat neredeyse unutulan bir konuya dönüşmüş.</p>
<p>Biz 2010’lar sonrasında tekrar ele aldık bu konuyu ve 2019’dan beri devam etmekte olan bir dizi projenin son etabı olan TÜBİTAK destekli projemizde çok katılımlı toplantı ve çalıştaylarda kentlilerle birlikte fikir üretmeye çalıştık. <span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">Ankara&#8217;nın değeri olan tümülüsleri kente tekrar katmak gerektiğini düşünüyoruz. Sadece arkeolojik açıdan değil, aynı zamanda peyzaj öğeleri ve kentsel kolektif hafızanın da değerleri. Ankara’da kentliler olarak bu oluşumlarla farkında olmadan iç içe yaşıyoruz. Üzerinde piknik yaparken, etrafı izlemek için bir bakı noktası olarak, uçurtma uçurmak veya kışın kızakla kaymak için kullanırken tümülüsleri sadece boş birer tepe olarak algılıyoruz. </span>Buna karşın biz bugün kentlilere bu tepeciklerin tarihi önemini, içinde ne tür bulgular olabildiğini, Ankara için nasıl olasılıklar barındırdığını anlattığımız zaman müthiş bir mutluluk ve merak uyandırıyor bu anlatılar çünkü zaten insanlar o tepelerle kendi yaşamlarında bağ kurmuş durumdalar. Kimi çocukluğunda kimi gençliğinde oralarda oynamış, üzerinde spor yapmış ya da işte etrafı izlemiş, müzik yapmış… Kentliler hayatlarında bir türlü ilişkilenmiş oluyor ve bu ilişkilendirdiği tepeciğin aslında çok eski bir geçmişi olduğunu, bir yandan da bize güzel hikayeler bırakmış bir kültürün de parçası olduğunu öğrendikleri zaman oldukça şaşırıyorlar. Ben yıllarca bir tümülüsün yanında yaşamışım diyenler var ya da mahallemizde bir tümülüs varmış meğer diyenler.</p>
<p>Biz öncelikle Ankaralıları bilgilendirmek istedik ama bir yandan da kentte biraz atıl kalmış ve kent kimliğinde hak ettiği yeri alamamış bu değerler kent yaşamına tekrar ve güçlü bir şekilde nasıl katılabilir onu irdeledik. Birlikte bir vizyon oluşturmak, birlikte sorunları görmek ve fikirler geliştirmek, kent için ya da kentlilerin tümülüsleri veya kentin doğal ve kültürel peyzaj öğelerini sahiplenmesi için çok önemli, çünkü bir konu bu şekilde içselleştirilebiliyor. Eğer bir kentli olarak karara ortaksanız ya da üretilen fikirlere katkı veriyorsanız siz de sahipleniyorsunuz o öğeyi. Dolayısıyla şu anda bizim yapmaya çalıştığımız, bu öğeleri kentlilerle birlikte tekrar kazanabilmek, tekrar kente katabilmek.</p>
<p>Aslında, varlığını koruyabilmiş tümülüsler kentliler tarafından zaten benimseniyor. <span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">Araştırmalarımızda, tescilli bilinen tümülüs örneklerine karşı mahalle sakinlerinin özenli, koruyucu bir pozisyonda olduğunu gördük.</span> En küçük bir olay olsa kaçak kazı yapılmasından endişeyle reaksiyon gösteriyorlar, özellikle muhtarlar çok benimsiyor bu oluşumları. Fakat b<span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">izim önemli bir amacımız da kentte varlığını sürdüren, yani toplamda 100’den fazla tümülüsten belki 10-15 adet formunu koruyan tümülüsün daha bütüncül deneyimler sunmak adına birbirine bağlanabilmesi. Varlığını koruyan tümülüsler kent içerisinde parçalı ve birbirinden ayrı kalmışlar. Halbuki, Gordion’a bakarak da hayal edebileceğimiz gibi özgün halinde tümülüsler, doğal peyzaj içerisinde ve bir bütün olarak algılanıyordu.</span> Bu sadece algısal bir şey değil aslında, bütün olarak algılanma bir yandan da doğal topografya ve su yollarını yani bir yandan da birtakım doğal süreklilikleri imliyordu. Vadi ve su yolları boyunca sırtlara yerleşmiş tümülüslerin, dolayısıyla su yolunun sürekliliğini sağladığınız zaman kent içinde bir yeşil şerit ya da rotalar ağı olarak aynı zamanda bir ekolojik süreklilik de elde etmiş oluyorsunuz. Bu ekolojik süreklilik bugün kentler için sürdürülebilirlik anlamında ihtiyaç öncelikli olan bir durum. Yani kentler beton veya sert zemin yığıntıları olmamalı. Bugün tümülüsleri kentimize tekrar doğasını hatırlatmak üzere yolların altında kanallar içerisinde kalmış su yollarını tekrar gündeme getirmek ve izlerini bütüncül şekilde sürmek, hatta tekrar onları aktif hale getirip kentte yeşil bir ağ oluşturarak kentin sürdürülebilirliğini sağlamak için projelendirilmesini önemsiyoruz. Bu kapsamda, şu <span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">aşamada yaptığımız, kent içinde belki bütüncül olmasa da daha kısıtlı alanlarda; Batı Tümülüsleri, Kuzey Tümülüsleri ve doğuda Örnek Mahallesi-Mamak civarındaki bir dizi tümülüsü birbirine bağlayan tümülüs rotaları oluşturmak. Bunlar aynı zamanda bilinçlendirme rotaları yani kentlilerin veya kenti ziyarete gelenlerin bir yürüyüş programı dahilinde bir bölgedeki tümülüsleri gezebileceği rotalar.</span> Kent içerisinde bazen Anıtkabir&#8217;le bazen Ankara Kalesi’yle bazen de özgün yapılaşma dokusuyla ilişkilenen rotalar bunlar. Biz bu rotaları oluştururken gezilebilirliğini hem tümülüsleri hem de o bölgede mevcut diğer önemli öğeleri deneyimlemek adına bütünleştirerek vermek istiyoruz.</p>
<figure id="attachment_140711" aria-describedby="caption-attachment-140711" style="width: 1080px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="wp-image-140711 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Doç.Dr_.-Ela-Alanyali-Aral-ve-Özgün-Türkeli-e1786617011603.jpg" alt="" width="1080" height="814" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Doç.Dr_.-Ela-Alanyali-Aral-ve-Özgün-Türkeli-e1786617011603.jpg 1080w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Doç.Dr_.-Ela-Alanyali-Aral-ve-Özgün-Türkeli-e1786617011603-300x226.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Doç.Dr_.-Ela-Alanyali-Aral-ve-Özgün-Türkeli-e1786617011603-1024x772.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/Doç.Dr_.-Ela-Alanyali-Aral-ve-Özgün-Türkeli-e1786617011603-768x579.jpg 768w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /><figcaption id="caption-attachment-140711" class="wp-caption-text">Ela Alanyalı ve Özgün Türkeli</figcaption></figure>
<p><strong>Tümülüslerin kentin diğer öğeleriyle ilişkisini ortaya koymak için bir çalışma yaptınız mı?</strong></p>
<p>Bu çalışmanın bir sonraki adımı kente daha bütüncül yeşil ağlar kazandırmak. TÜBİTAK destekli projemizde geniş bir ekip olarak çalıştık. Mimar, peyzaj mimarı, arkeolog, kent planlama ve koruma uzmanı hocalarımız hep birlikte kent lekesi içerisindeki tümülüslere odaklanmakta birlikte kentin dışına doğru Ankara ili içerisinde kalan tümülüsleri de incelediğimiz rotalar oluşturduk. Bu çevredeki tümülüs ve Antik dönem bulgu alanlarını ziyaret ettik. Antik buluntu yerleri ve tümülüslerin yoğunlaştığı hatlar antik yolları takip eden, su yolları ve doğal topografik yapıyla ilişkilenen, süreklilik koridorlarını ortaya koydu. Biz bu koridorların kentin içine nüfus ederek bir süreklilik öğesi haline gelmesini istiyoruz, böylece kenti çevresiyle doğasıyla ve aynı zamanda tarihiyle bütünleştirecek bir ilişkilenme ağı oluşturmak istiyoruz. Bu ilişkilenme ağı aynı zamanda Ankaralıların veya kente gelenlerin Ankara yakın çevresini de tanımasını sağlayacaktır. Ama bizim burada birinci amacımız kentin kendisine soluk getirecek, nefes almasını sağlayacak süreklilik ağları yaratabilmek. Bu süreklilik ağları Ankara kent planında önceki dönemlerde kısmen yer bulmuş doğal süreklilik hatlarını entegre ederek gerçekleşebilir diye düşünüyoruz. Mesela Atatürk&#8217;ün inisiyatifiyle kurulan, hatta kendi mülkü olarak kurup kente armağan ettiği Atatürk Orman Çiftliği alanı büyük bir potansiyel sunuyor.</p>
<p>Bunun yanında 1930’larda Herman Jansen’in yaptığı Ankara planında özellikle kutranî yeşil şeritler olarak bahsedilen ve genellikle dere vadileriyle ilişkilenen yeşil bantlar ağı da tam olarak uygulanamamış olan bir plan öğesi olarak kentin yakın tarihindeki gelişimine dair sürebileceğiniz bir iz olarak elimizde duruyor. Dolayısıyla kente yeni bir soluk getirebilecek bu tür bir sürekliliği çok önemsiyoruz. Bu süreklilik su yollarının da tekrar deneyimlenebilir hale gelmesinin önünü açacaktır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Sevim Buluç&#8217;un “Mısır&#8217;daki piramitler mısırlılar için ne denli önemliyse bu tarihi mezar tepeleri de Ankara ve dolayısıyla Türkiye için o kadar önemlidir” şeklinde bir sözü var. Tümülüsler Ankara ve Türkiye açısından sizce ne kadar önemli?</strong></p>
<p>Tümülüsler Anadolu&#8217;nun özgün kültürel miras öğeleri, alametifarikası yani bir tür parmak izi gibi. Truva ve Batı / Güneybatı Anadolu&#8217;nun iç kısımlarından İç Anadolu platosunu da kapsayarak kuzeyde Samsun’a, kuzeydoğuya ve güneydoğuda Nemrut’a kadar bulunabiliyor. Tümülüs yapımı sadece Frig dönemi ve bölgesiyle sınırlı değil, tümülüsler daha sonraki dönemlerde de yapılmış ve neredeyse Türkiye&#8217;nin her yerinde var. Dolayısıyla Frig’lerin Trakya’daki örnekler ve dolmenler üzerinden Anadolu’ya getirdiği düşünülen bu gelenek, erken Roma dönemine kadar uzun süre devam etmiş. Büyük İskender’in doğu seferine çıkarken Anadolu’ya geldiğinde Achilles’in tümülüsünü ziyaret ederek kurban adadığını biliyoruz.</p>
<p>Tümülüsler Anadolu için gerçekten önemli, dolayısıyla Türkiye için önemli. Anadolu ve Ankara aslında bir tümülüsler diyarı. Ankara özelinde baktığımızda ise bugün kentin içinde bu kadar yüksek sayıda ve yaygın olarak tümülüs görünümünün saptanmış olması Ankara&#8217;yı çok özel bir konuma getiriyor. Dünyada kentleşmiş alan içerisinde kalan tümülüslerin veya farklı coğrafyalarda farklı isimlendirilen gömü tepeciklerinin olduğu sadece birkaç kent var. Kent içinde kalan gömü tepeleri özellikleri, sayı, büyüklük ve yaygınlıkları anlamında farklılaşıyor. Bahreyn&#8217;de Japonya’da hatta İngiltere&#8217;de gömme mezar tepelerinin bulunduğu kentleri biliyoruz. Kentsel alanlarda Osaka çok ilginç bir örnek. Kofun ismi verilen, Tümülüslerle karşılaştırdığımızda küçük örneklere yakın olanlardan çok büyük; Manisa-Bintepeler’deki Kral Alyates Tümülüsü veya Gordion’daki MM Tümülüsü’nden büyük alan kaplayan fakat Tümülüsler kadar yükselmeyen mezar tepeleri kentin içinde bulunuyor. Sayıca Ankara’da tahmin edilen sayının çok altında kalan ve kentin belli bir bölgesine yoğunlaşmış olarak bulunan bu mezar tepeleri bugün UNESCO Dünya Miras Listesi’nde, alanda bulunan bir müze ve gezi rotalarıyla bilgi ve deneyim sunuluyor. Ankara&#8217;da ilginç olan, tümülüslerin kentin içi ve dışını bağlayan bir yaygınlık ve her yönden neredeyse koridorlar oluşturan bir yapı sergilemesidir.</p>
<p>Bunun yanında, Ankara&#8217;nın bugüne kadar bu kültürel peyzajın farkında olmadan, daha doğrusu sınırlı sayıdaki örnekleri bilinse ve araştırılmış olsa da tümülüslerin bu yaygınlığının ve özgünlüğünün farkında olmadan serpilip büyüyen bir kent olması çok ilginç bir durum ortaya çıkarıyor. Bu yüzden projemizde, bugün bunları tekrar ortaya koyabileceğimiz ve bulunan bu yüksek sayıdaki tümülüs görünüm alanları bağlamında nasıl bir bütünlük ve kente nasıl bir katkı düşünebileceğimizi araştırdık. Günümüzde bu bulgunun, yani Ankara başkent olduktan aradan 100 yıl geçtikten sonra bu sayıların ve yaygınlığının ortaya çıkmış olması çok önemli. <span class="a_GcMg font-feature-liga-off font-feature-clig-off font-feature-calt-off text-decoration-none text-strikethrough-none">Yeni bulgulananlar arasında hala varlığını koruyan tümülüsler nispeten az sayıda da olsa bize, tümülüslerin bir kentsel peyzaj ögesi olarak tekrar düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bu tekrar düşünme, kentin doğasını hatırlamayı da gerektiriyor: Doğal peyzajın 2.800 yıl önce Frigler tarafından benimsenip dönüştürülürken doğal topoğrafyanın form ve ögeleriyle çelişmeyen bir kurgu içerisinde nasıl ele alındığını hatırlatıyor.</span> Ve aslında yüzyıllar ötesinden bize bir tür çağrı yapıyor; burada içinde dereler olan pek çok küçük vadicikten oluşan özgün topoğrafyasıyla pek çok farklı görsellik sunan bir kent olduğunu ve farklı yönlerden yaklaşımlarla topoğrafyanın belirlediği, çoğunlukla su yollarını takip eden Antik yollar boyunca, kentin çevresiyle ilişkilenebileceğini hatırlatan bir örgü sunuyor.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-tumulusleri-uzerine-ankarada-kentliler-olarak-bu-olusumlarla-farkinda-olmadan-ic-ice-yasiyoruz/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Tümülüsleri üzerine: &#8216;Ankara’da kentliler olarak bu oluşumlarla farkında olmadan iç içe yaşıyoruz&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çiğdem Ülker: ‘Yeni teknolojiler bizi kaçınılmaz bir siber çağa doğru itse de aslolan hala insanın dili ve dokunuşu’</title>
		<link>https://lavarla.com/cigdem-ulker-yeni-teknolojiler-bizi-kacinilmaz-bir-siber-caga-dogru-itse-de-aslolan-hala-insanin-dili-ve-dokunusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2026 13:01:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Çiğdem Ülker]]></category>
		<category><![CDATA[dil üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonlar İçin Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son 10-15 yılda, sosyal medya platformlarının hayatımızda daha fazla yer kaplamasıyla, derdimizi en kısa sürede ve en etkili biçimde anlatmamız gerekti. Bazen 140 karakterde mesela. Reklamlar format değiştirdi. Odaklanma süremiz kısaldı. Ekran, seri şekilde kaydırılır oldu. Sonra yapay zeka uygulamaları yaygınlaşmaya başladı ve bunlar daha dünün öğretileri değilmiş gibi şimdi çarşaf çarşaf yapay zekaya yazdırılan, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cigdem-ulker-yeni-teknolojiler-bizi-kacinilmaz-bir-siber-caga-dogru-itse-de-aslolan-hala-insanin-dili-ve-dokunusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Çiğdem Ülker: ‘Yeni teknolojiler bizi kaçınılmaz bir siber çağa doğru itse de aslolan hala insanın dili ve dokunuşu’&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son 10-15 yılda, sosyal medya platformlarının hayatımızda daha fazla yer kaplamasıyla, derdimizi en kısa sürede ve en etkili biçimde anlatmamız gerekti. Bazen 140 karakterde mesela. Reklamlar format değiştirdi. Odaklanma süremiz kısaldı. Ekran, seri şekilde kaydırılır oldu.</p>
<p>Sonra yapay zeka uygulamaları yaygınlaşmaya başladı ve bunlar daha dünün öğretileri değilmiş gibi şimdi çarşaf çarşaf yapay zekaya yazdırılan, suya sabuna dokunmayan metinlerle baş başa kaldık. Üstelik bu metinleri hem okuduk hem de duyduk. Belki de o yüzden bu kullanım olağanüstü bir hızla yayıldı. Virüs gibi. Senaristler kullandıkları için dizilerde karakterlerin ağzından duyduk. Panel yöneticileri kullandıkları için iş hayatımızda katıldığımız bir toplantıda duyduk. Reklamcılar kullandıkları için reklamlarda duyduk. Sosyal medyada ekranı kaydırırken karşımıza çıkan satırlarda okuduk sonra. Aynı anlatı biçimine tekrar tekrar maruz kaldık.</p>
<p>Uzunluk yeniden makbul oldu sanki. Artık cümleye bir şeyin ne olmadığını anlatarak başlıyoruz. Dikkatin en yüksek olduğu başlangıçta, neden bir şeyin önce ne olmadığını dinleyelim, öğrenelim? Duya, okuya öyle düşünmeye başlayacağız belki de. İnternet sitelerini kullanıcı dostu olacak şekilde tasarlayan uzmanlar, öncesinde göz hareketlerimizi analiz etmişti. Şimdi nasıl basılı gazeteden haber okumak bize hantal geliyorsa (gazeteyi taşımak, gazeteye eğilmek, gazeteyi tutmak, hızlı biten metin sütunları gibi…) belki bir süre sonra bu maruz kaldığımız kalıpların dışında düşünmek, okumak, yazmak da bize farklı hissettirecek. Bazı kelimelerin kapısını çalmadıkça belki o kelimelerin ifade ettiği hisleri de hissetmeyeceğiz…</p>
<p>Kullandığımız mecra, okuma alışkanlığımızı biçimlendiriyorsa, sürekli maruz kaldığımız yapay anlatı da düşünme ve ifade alışkanlığımızı biçimlendirebilir mi? Dilimizi nasıl koruyabiliriz? Bir dil yanlış veya yabancı kullanımlara yeterince uzun süre maruz kalırsa kulağımız bunları zamanla “doğal” kabul etmeye başlar mı?</p>
<p>Bugün bu soruların cevaplarını, Hacettepe Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, yurt dışında Türkçe/Türkoloji bağlamında dersler vermiş, <em>Makedonlar İçin Türkçe</em> adlı çalışması TDK tarafından yayımlanmış yazar, editör ve dil bilimci Çiğdem Ülker ile birlikte arayacağız.</p>
<p><strong>Ahmet İnam’ın <em>Teknoloji Benim Neyim Oluyor?</em> isimli kitabına atıfla sormak istiyorum: Türkçe bizim neyimiz oluyor? Ana dili nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Yapay zeka, hayatlarımıza bu denli nüfuz ederken dönüp bizi biz yapan her şeye yeniden bakmamız gerektiğini hissediyoruz. Sosyal psikologlar bugünlerde “nudge” kavramını tartışıyor, yani önyargılarımızla olan derin bağımızı yeniden görmeye, kendimizi yeniden fark etmeye, kendi davranış mimarimizi nesnel gözle yeniden düzenlemeye davet ediyorlar bizi. Ve şimdi dönüp kendimize baktığımızda ilkin “dil”e bakmamız gerektiğini biliyoruz.</p>
<p>“Ana dil”in daha anne karnında bir ceninken alnımıza bir “yazgı” gibi kazıdığı o değişmez önyargılarımızla göz göze geliyoruz. İyimser veya kötümser önyargılarımızla, değişmeye çalışsak bile sözcüklerimize sinen derin bilinçaltımızla, bizi biz yapan o hem çok bireysel hem de çok anonim yapıyla karşılaşıyoruz. Adı ne olursa olsun bütün ana diller o zihinsel alt yapıyı şekillendiriyor. Deyimlerden mecazlara, şakalardan argolara her toplumun ruhu, bir aynaya yansır gibi kendi diline yansıyor.</p>
<p>Elbette Türkçe de bizim hem kendimizi hem dünyayı onunla kavradığımız baskın genetiğimiz. Türkçe, varoluşumuzun sınırlarını çizen imkanımız. Ludwig Wittgenstein sözünü ettiği “düşüncemizin sınırları” bugün başka gezegenlere doğru genişliyor ve o sınırları çizen “dil”, bizim için Türkçenin ta kendisi.</p>
<p><strong>Ana dilimizde patron bizken sizce neden söz hakkını yapay zeka uygulamalarına veriyoruz?</strong></p>
<p>Sadece dilde değil, şehircilikte, çevre düzenlemede, mimaride bile “en kolay, en kısa yol” ilkesi gelişmeleri yönlendirir. Yapay zekanın şu anda emekleme aşamasında olduğunu ya da vardığı noktanın büyük kitlelere henüz ulaşmadığını düşünüyoruz ama şundan eminiz: Yapay zeka, insan aklının bir türevi. Nasıl tekerlek ayaklarımızın, vinç kolumuzun, teleskop gözümüzün, telefon kulağımızın bir uzantısıysa bilgisayarlar ve şimdi de yapay zeka beynimizin bir uzantısı. Teknolojik devrimin hayatlarımıza taşıdığı olağanüstü konfora şimdi o da katkı sunuyor.</p>
<p>Üç bin yıl önce “yazı”yla bilgiyi kaydetmeye başladık, Gutenberg’in matbaasıyla binlerce defa çoğaltmayı, internetle saniyeler içinde bilgiyi paylaşmayı başardık. Bunlar çok büyük teknolojik patlamalardı ve hayatlarımızı her alanda olumlu anlamda değiştirdi. Şimdi yapay zeka; saniyeler içinde bilgiyi sentezleyebiliyor ve -bir anlamda- akıl yürütebiliyor ki bu karşı durulabilecek bir şey değil. Hem, “aklımız başımızda” olduğu sürece niçin karşı duralım ki? Bu, deprem araştırmalarından tıbba, iklim bilimden uzay çalışmalarına dek hayatlarımıza olumlu girdiler sağlayacak bir buluş. Homeros’tan bir alıntı yapmam uygunsa yapay zeka belki de hayatlarımızın gerçek “gül parmaklı şafağı”. Ama eğer siberbilimcilerinin büyük korkusu gerçekleşirse, yani makineler kendi aralarında farklı bir dil yaratırsa o zaman insan soyunun “anadil”i ne anlama gelecek, henüz bilmiyoruz. Belki biz de makinenin diliyle düşünmeye başlayacağız ve yeni bir varlık formuna evrileceğiz ya da makineler insanın dili olmadan akıl yürütmeyi ve rasyonel düşünmeyi başaramayacak.</p>
<p>Ancak şu bir gerçek: Yeni teknolojilerin koşulları bizi kaçınılmaz bir siber çağa doğru itiyor ama hala aslolan insanın dili ve dokunuşu. O dokunuş, gelecekte de makinenin butonu değil de insanın bilinci olursa yeni çağ yıkıcı bir değişimi değil, yapıcı bir dönüşümü müjdeliyor olacak.</p>
<p><strong>Dil yetkinliğimizi korumak, dil bilgimizi artırmak için günlük hayatın içinde kolayca uygulayabileceğimiz önerileriniz neler olur?</strong></p>
<p>Dil, doğuşumuzla gelen bize hazır olarak verilen bir yeteneğimiz değil. Bizler, dilin “imkanıyla&#8221; doğar ve büyürken yavaş yavaş dili ediniriz. Dilin dört temel yönünü -dinlemeyi, konuşmayı, okumayı, yazmayı- sırasıyla öğreniriz. Dilin olanaklarını kullanarak doğru anlamaya ve doğru anlaşılmaya çalışırız.</p>
<p>Hayatımızın her alanında; söylediklerimiz, söylemediklerimiz, doğru anlamalarımız ve yanlış anlamalarımız önemlidir ama çalışma hayatımızda dil kullanımımız daha büyük önem taşır. Dilin bütün bileşenlerini özenle ve titiz bir dikkatle kullanmamız gerekliliğini hissederiz. Ses tonundan vurguya, sözcük seçiminden, uzun ya da kısa konuşmaya dek birçok şeyi öğreniriz. Öğrenmemiz gerektiğini fark ederiz. Ve neyse ki bu süreçte yalnız değiliz. Dünya bizimle Türkçe konuşur. İşitiriz, duyarız, dinleriz.</p>
<p>Doğru sözcüklerin yılanı deliğinden çıkardığını, iki sözün bir büyü olduğunu, akıllı bir sözün savaşı kestiğini, yanlış sözün kafa kestirdiğini öğreniriz. Dilin kuşakları birbirine bağlayan en güçlü bağ olduğunu fark ederiz.</p>
<p>Okumak, kitaba yakın durmak, söze, şiire, sanata duyarlı olmak beynimizin şifası, aklımızın ilacı. &#8220;Oku!&#8221; kutsal kitapların ilk emri, okula başlayan çocuğun ilk ödevi, beşikten mezara kadar önerilen yaşama tavsiyesi. Çocukluktan çıkmanın büyümenin eşiği. Harfleri birbirine bağlamayı öğrendikten sonra başlıyor gerçek hayat. Tarih de insanın yazıyı bulmasıyla başlıyor. Okumanın ve yazmanın üstünde duruyor dünyanın ve yetkinliğin bilgisi.</p>
<p><strong>2024 yılının aralık ayında, Ankara’da bulunan Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ndeki söyleşinizde, “Kitaplar benim uğraşım değil, uğrağım. Ne mutlu bu duraklarda durup okumuşuz. Bir kitabı okurken onu günlerce göğsümüzün üzerinde tutuyoruz, bizimle geziyor, gözlerimiz ona kilitleniyor. Kitap bir değer; o yüzden değerlendirme yazısı diyorum. Eleştiri değil, elemek değil” demiştiniz. Sizce kelime tercihlerimiz düşünme biçimimizi yönlendiriyor mu? Dilimizdeki bu tür ince anlam ayrımlarını kaybetmek, zamanla düşünme biçimimizi de etkiler mi?</strong></p>
<p>Yine Wittgenstein’ı hatırlamamak elde mi! O sınırlar ve duraklar elbette her birimizi bugünkü varoluş duraklarımıza getirdi. Her hece, her sözcük, her yeni anlam ayrıntısı, her sözcüğün sesi, tınısı hücrelerimiz kadar bize ait. Onlardan birini bile kaybetmek rüzgarın hışırtısını, okyanusun uğultusunu, annemizin dokunuşundaki şefkati, çocuğunuzun gözündeki muzip tatlılığı kaybetmek demek. Tek bir sözcüğü bile unutmak bir anı, bir hatırayı kaybetmek demek.</p>
<p>Duruma en uygun sözcüğü seçmek her birimizin temel dikkati olmalı. Her Türkçe sözcük, toplumsal kimliğimizin, ortak bilinçaltımızın, aynı çağda yaşıyor oluşumuzun farklı bir temsili. Hepimiz ancak doğru sözcükleri seçtiğimiz zaman birbirimizi doğru anlayabiliriz. Bir sözcüğü seçmek, yan anlamlıları arasında anlatılmak istenene en uygun olanını seçmek demek, burada sözü Murathan Mungan’a bırakalım, bakın ne diyor:</p>
<blockquote><p>“(*) “Kimi sözcükler rüzgârgülünün kanatları gibi rüzgârın nereden estiğine göre renk değiştirebilir. Ne kadar aynı anlama gelirse gelsin kimi sözcükler kullanılma biçimleri ve yerlerine göre yeniden anlamlanır, farklı çağrışım değerleri kazanırlar. Örneğin, içerdikleri ortak olumsuzluk nitelemesi bir yana ‘suratsız’ dediğimizde kastettiğimizle ‘yüzsüz’ dediğimizde kastettiğimiz aynı şey midir?  Ya da ‘çehre’ ya da ‘sima’ derken duygumuz ve dilimiz neye göre ayırır bunları?  Bu düşüncenin izinden giderek siz de pek çok benzeri örnek bulabilirsiniz. Dil yalnızca anlamla değil, çağrışımlarla da örülür. Çağrışımların kendi hayat hikâyeleri vardır.”</p></blockquote>
<p><strong>Yine aynı söyleşide, edebiyat eserlerinin daha önce fark etmediğimiz eylem olanaklarını görmemizi sağladığından söz etmiştiniz. Bir kitap bize yeni bir eylem alanı gösterebiliyorsa, dil kendimizi ifade etme aracımız olmasının yanı sıra görebildiklerimizin ve hayal edebildiklerimizin de sınırlarını genişletiyor demektir. Peki, dil yoksullaştığında ne olur? Daha az kelime, daha az mecaz, daha az çağrışım; zamanla daha az düşünme, hissetme ve eyleme geçme olanağı anlamına gelebilir mi?</strong></p>
<p>Ancak edebiyatı olan topluluklar “ulus” olma aşamasına ulaşır der sosyoloji bilimi. Bir dil, eğer edebiyat dili, felsefe dili olabilirse sonsuzluğu yakalar der bilim insanları. “Uluslar ancak büyük evlatlarıyla nefes alabilirler,” diye yazar Victor Hugo.</p>
<p>Ortak bir dil, elbette toplumun eylem olanaklarının ve birlikte yaşama dinamiğinin temel dinamosudur. Sadece dilini bilerek bile o toplumsal yapıyı pek çok ayrıntısıyla tanıyabiliriz çünkü o ortak dilin bütün bileşenleri toplumun birer yapı taşıdır. Toplumda ne varsa dilinde de o vardır ve onda olmayan şeyler dilinde de yoktur.</p>
<p>Türkçe bazı alanlarda son derece varsıldır ama bazı yerlerde de başka dillerden sözcük devşirmeye gereksinim duyar. Türkçe alfabedeki sesli harf sayısının çokluğu, renk adlarının zenginliği, akrabalık adlarının abartılı sayısı bize sosyolojik veriler sunar. Doğa taklidi yansıma sözcüklerin, somutlama taşıyan deyişlerin ve doğaya ait kavramların sayısal üstünlüğü, bizi toplumun tarihsel yolculuğuyla yüz yüze getirir. Bütün bu durumların sosyolojik açıklaması vardır.</p>
<p>Sözcüklerin zaman içindeki yolculuğu, bazısının unutulması, bazı yan anlamlar kazanması toplumsal süreçlerle ilişkilendirilir. Bütün diller için bu süreçler geçerli olabilir ve Konfiçyus kesinlikle haklıdır:</p>
<blockquote><p>“Dil düşünceyi iyi anlatamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”</p></blockquote>
<p><strong>Kitaplarını beğenerek okuduğum yazar Nihan Kaya’nın <em>Yüzmek, Yaşamak ve Olma Arzusu</em> adlı kitabında bir not var: Nihan Kaya kitaplarındaki noktalama işaretleri yazarın tercihidir. Yazarın kişisel biçim tercihi ile ortak dilin kuralları arasındaki sınır nerede başlar? Dil hepimizin özenle koruması gereken, bireylerin tercihlerinden üstün bir miras mı? Siz bu sınırı nereye koyuyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir dilin yetkinliğinin ölçütü, kuralların yerleşikliği ve sürekliliğidir. Her kural uzun tecrübenin, yanıldığını görüp yeniden düşünmenin, yıkılıp yeniden kurmanın ifadesidir. Kurallar, düşüncenin ve gelişmişliğin verileridir. Ahlaki, mesleki ve toplumsal kuralların hatta trafik kurallarının önemini biliriz. Kurallara aykırı davranmanın neden olabileceği kargaşayı tahmin edebiliriz. Kargaşa ve kaos, ne kadar güçlü olsa da bütün müesseseleri yıkıma götürür, kurumları çöküşe sürükler. Dil dediğimiz yapı da bir kurallar manzumesidir; yaşanmışlık, düşünme, süzülmüş akıl en güçlü ifadesini dilde bulur. Bir dilin yazım kuralları ve noktalama kuralları sadece öğrenciler sadece öğretmenler için değil, istisnasız herkesin uyması ve uygulaması içindir.</p>
<p>Elbette bütün diller en üst ifadesini edebiyatta bulur. Yazmak, zihnimizin ulaşacağı en üst aşamadır, der nöropsikiyatrlar. Edebiyatçılara bu konuda belki bir parça esneklik tanınabilir zira edebiyatın kurmaca yapıtları sizin deyiminizle insanlığın “ortak ve üstün mirasları”dır. Edebiyat yazarının ortaya koyduğu bu ürünler; yaratıcı aklın, yüksek farkındalığın, eleştirel zekanın verileriyle ve dille oluşturulur. Öte yandan edebiyat, doğası gereği sorgulayan, hayata farklı yerden bakan bir üst bilişsel eylemdir. Sartre’ın deyimiyle “Edebiyat, özgürlük istemenin başka bir biçimidir.”</p>
<p>Özgür yazmayı kendine ilke edinen edebiyatçı, bütün kuralları sorgular. Dilin sınırlarında, zihnin dehlizlerinde, bilinçdışının derininde hayatı sorgular. Farkındalıklarını temsil edecek sözcükleri arar. Edebiyat metnini değerlendirirken onun çağdaşları arasında yeni bir şey söylüyor olması da dikkate alınır. Yazar dediğimiz kişi, özgünlüğü, biricikliği arayan ve yazan, muhalif bir zihindir.</p>
<p>Yazdığı dilin noktalama imlerinin bazılarını kullanma ya da kullanmama konusunda belki yazarlara bir parça esneklik tanımamız yanlış olmaz ama bu, onların dilin diğer kuralları konusunda hoşgörüyle karşılanacakları anlamına gelmez. Zaten yazar, dilin kurallarını hafife alsa bile okur, onun metnini kurallara uyarak okur. Okuma eylemi de kurallara uyarak gerçekleşir. Aklın her eylemi; mantığın kurallarıyla ortaya çıkar. Sanat yapıtları da bundan muaf değildir. Heykel için geometrinin, resim için ışığın, müzik için matematiğin kuralları önemlidir; edebiyat için de dilin ve elbette mantığın kuralları aynı anlamdadır.</p>
<figure id="attachment_140701" aria-describedby="caption-attachment-140701" style="width: 1709px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140701 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-scaled.jpg" alt="Çiğdem Ülker-Ayşegül Turan" width="1709" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-scaled.jpg 1709w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-200x300.jpg 200w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-684x1024.jpg 684w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-768x1150.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-1025x1536.jpg 1025w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/08/IMG_5543-1367x2048.jpg 1367w" sizes="(max-width: 1709px) 100vw, 1709px" /><figcaption id="caption-attachment-140701" class="wp-caption-text">Çiğdem Ülker ile Buluşmalar Edebiyat Topluluğu aylık buluşması / Ankara &#8211; Mayıs 2023</figcaption></figure>
<p><strong>Sizin yazar ve dil bilimci kimliğinizin yanı sıra editör kimliğiniz de var. Ben de Almanya’da yaşadığım yıllarda, UMAG çatısı altında çevrimiçi verdiğiniz editörlük eğitimlerinden birine katılmıştım. Remzi Kitabevi’ne günde yaklaşık 300 dosya ulaştığını paylaşmıştınız. Son yıllarda yurt dışına artan göçle birlikte yayınevlerine Türkiye dışından gönderilen dosyaların da arttığını tahmin ediyorum. Benzer şekilde, özellikle son iki yılda, yapay zeka desteğiyle yazılan veya düzeltilen metinlerin sayısı da artmış olmalı. Bana kalırsa bu iki durum metinde farklı izler bırakıyor. Bir editör olarak siz de böyle iki ayrı değişim gözlemliyor musunuz? Yıllar içinde yayınevlerine ulaşan dosyalardaki hata türlerinin ya da anlatım özelliklerinin değiştiğini söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Yapay zeka metin oluşturabiliyor, bunu biliyoruz. Çok büyük sayıdaki veriyi gayet rasyonel yorumlayabildiğinin de farkındayız. Türkçe çeviri metinlerindeki hatasızlık da etkileyici; birkaç yıl öncenin Google çevirilerindeki cümle bozuklukları şimdilerde şaşırtıcı biçimde düzelmiş görünüyor. Yapay zeka, verilerin arasında en önemli olanı, altı çizilmesi gerekeni de ayırt edebiliyor. Ve nesnel sonuçlara ulaşıyor. Ama işte edebiyat nesnel bir şey değil; edebiyatçı, çok özel, çok karanlık ve alabildiğine kişisel bir yerden ses veriyor. Evet, bilim insanları da bilimsel makale ve değerlendirme metni oluşturanlar da yapay zekayı yoğun biçimde kullanıyor. Kurumlar da kendince önlem almaya çalışıyor, örneğin TÜBİTAK, Araştırma ve Yayın Etiği Kurulu’nun (AYEK) Yönetmeliği, proje değerlendirme hakemlerinin ve makale yazarlarının yapay zeka araçlarını kullanmasını kesin bir ifadeyle yasaklıyor. Zaten soy yapıtlar üretmek isteyen yazarların bu yapaylıktan ve -bir anlamda- bu intihalden uzak duracaklarına bütün kalbimle ve aklımla inanıyorum.</p>
<p><strong>Bir okur olarak sevdiğim yazarlara “Ne olur, yapay zeka desteğiyle yazma” diye seslenmek istiyorum. Bence özgün sesleri gölgeleniyor, aramıza bir yabancı giriyor. Sanki ben nasıl karşılanacağımı bildiğim bir kapıyı çalıyorum da karşıma duvar çıkıyor. Sizce bir yazarın “sesi” nedir? Yapay zeka, teknik olarak iyi bir metin üretirken o sesi gölgeleyebilir mi?</strong><strong>  </strong></p>
<p>Kitaplar yüzyıllardır yazılıyor, kütüphaneler onlarla dolu ama bunların çoğu tarihin koridorlarında kaybolup gidiyor. Bazıları ise hala okunuyor, defalarca yeniden basılıyor, Antik Çağ’ın metinleri yeniden düzenleniyor, transkriptleri yenileniyor, tekrar yayımlanıyor. Değil mi ki yazmak ve okumak insanoğlunun asla vazgeçmeyeceği eylemi; gelecek de kitaplarla yaşayan, okuyan ve yazan insanların elinde şekilleniyor.</p>
<p>Ama yüzlerce sayfalık bir kitap da küçücük bir yazı da yayımlanmadan önce defalarca okunmaya ve denetlenmeye ihtiyaç duyuyor. Kısacık bir metin bile pek kolay oluşmuyor. Defalarca okunmamış, üzerinde düşünülmemiş ve çalışılmamış bir kitap ne bugüne ulaşabiliyor ne yarına kalabiliyor. Eksik bir metnin yarına ulaşması, zamanı aşması kolay olmuyor. Ancak iyi hazırlanmış ve doğru metinler zamanı aşabiliyor ve geleceğe ulaşabiliyor.</p>
<p>İnsan aklının karmaşık ve üst işlevleriyle gerçekleşen edebiyat ürünleri kendiliğinden gelen rastlantısal, başıboş çağrışımlarından ibaret olamaz. İlhamın perileri gelse bile hızla uçar gider ve kolay kolay geri dönmez. Edebiyat, zihnimizin sentezleyen, tümleyen, birleştirerek yeni bir yapı oluşturan bir üst etkinliğidir. Özgün edebiyat yaratıları, disiplini, kuralı ve yoğunlaşmayı gerektiren uzun çalışma saatlerinin sonunda ortaya çıkar.</p>
<p>Bir edebi metin, yazarının biricik ruhunun ve sadece ona özgü duyguların aynasıdır. Yazarının sayfaya yansıyan sesidir. İyi bir metinde, yazar kendisine ve hayatına dair şeyler söylemese bile satır aralarında onun kalbinin atışını duyar, sayfalarda saklı hikayesini okuruz.</p>
<p>Yazı, yazarının kim olduğunu ele verirken, çağının, toprağının ve yazıldığı dilin de eşsiz bir tanığıdır. Edebi eserler yazıldıkları dönemi, içine doğdukları toplumu tarih kitaplarından farklı ve kişisel olarak geleceğe aktarırlar. Hele de o, bir soy eserse, sadece yazıldığı çağın değil, insanın dünyadaki on bin yıllık yolculuğunun izlerini taşıyacaktır.</p>
<p>Edebiyat elbette öncelikle dille gerçekleşen bir eylemdir. Yazarının çabasının yanı sıra editoryal bir taramadan geçen metinler yarına ulaşma şansını yakalar. İkinci bir gözün okuyuşu, bir başkasının metne bakışı ve dokunuşu yazının ömrüne ömür katar. Biraz da bu yüzden kitap kulüpleri, öykü atölyeleri her geçen gün çoğalıyor, birlikte yazmanın ve okumanın hazzını paylaşıyor edebiyatçılar.</p>
<p>Teknolojinin metaverse dünyası ne denli gelişirse gelişsin, diller bir iletişim aracı olarak insan uygarlığının hala en önemli varlığı. Dili anlamak, dili kavramak, dili kullanmak türümüzün en belirgin özelliği ve bu özellik değerini hiç kaybetmiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>(*) Murathan Mungan, <em>189 Sayfa,</em> Metis  Yayınevi, 2014, sayfa 8)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/cigdem-ulker-yeni-teknolojiler-bizi-kacinilmaz-bir-siber-caga-dogru-itse-de-aslolan-hala-insanin-dili-ve-dokunusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Çiğdem Ülker: ‘Yeni teknolojiler bizi kaçınılmaz bir siber çağa doğru itse de aslolan hala insanın dili ve dokunuşu’&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eskişehir Caz Festivali &#8220;Lületaşı&#8221; temasıyla düzenleniyor</title>
		<link>https://lavarla.com/eskisehir-caz-festivali-luletasi-temasiyla-duzenleniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 05:54:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Eskişehir Caz Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Eskişehir Etkinlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140693</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beyaz Group yatırım ortaklığı, Polka Music Production organizatörlüğü, Eti Bronz Sponsorluğu, Kafa Radyo ve Lavarla Medya Sponsorluğu ve Tepebaşı Belediyesi&#8217;nin ayni destekleriyle hayata geçirilen Eskişehir Caz Festivali (ECF), 26–27 Eylül 2026 tarihlerinde Vecihi Hürkuş Havacılık ve Teknoloji Parkı&#8217;nda müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festival bu yıl &#8220;Lületaşı&#8221; temasıyla hikayesini daha da derinleştiriyor. Toprağın altından çıkarılan ve ustaların [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/eskisehir-caz-festivali-luletasi-temasiyla-duzenleniyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eskişehir Caz Festivali &#8220;Lületaşı&#8221; temasıyla düzenleniyor&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 1">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Beyaz Group yatırım ortaklığı, Polka Music Production organizatörlüğü, Eti Bronz Sponsorluğu, Kafa Radyo ve Lavarla Medya Sponsorluğu ve Tepebaşı Belediyesi&#8217;nin ayni destekleriyle hayata geçirilen Eskişehir Caz Festivali (ECF), 26–27 Eylül 2026 tarihlerinde Vecihi Hürkuş Havacılık ve Teknoloji Parkı&#8217;nda müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.</p>
<p>Festival bu yıl &#8220;Lületaşı&#8221; temasıyla hikayesini daha da derinleştiriyor. Toprağın altından çıkarılan ve ustaların ellerinde sanata dönüşen lületaşı; Eskişehir&#8217;in hafızasını, zanaat geleneğini ve kültürel kimliğini temsil eden güçlü bir metafor olarak festivalin merkezine yerleşiyor. ECF 2026, müzik aracılığıyla şehrin görünmeyen katmanlarını görünür kılmayı ve Eskişehir&#8217;in kültürel mirasını yeni kuşaklarla buluşturmayı hedefliyor.</p>
<h2>ECF 2026&#8217;da kimler var?</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140697 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/eskisehir-caz-festivali-1.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/eskisehir-caz-festivali-1.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/eskisehir-caz-festivali-1-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/eskisehir-caz-festivali-1-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<p>Festivalin ana sahnesinde Fatih Erkoç, Gaye Su Akyol, Gevende, Birsen Tezer, Derdo Disco by Mislina ve Akın Sevgör yer alacak. Genç ve bağımsız müzisyenleri desteklemek amacıyla hayata geçirilen ECF Showcase programında ise bu yıl Ege Ön IVTET ve Öner Karaçuha Quartet festival izleyicisiyle buluşacak.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 2">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Festival yalnızca konserlerden oluşmuyor. Her yaştan ziyaretçiye hitap eden program kapsamında; Meda Dans Academy ile Latin Jazz for Kids, Çocuklar İçin Caz, The Mini Beetles, çocuk atölyeleri, dans etkinlikleri, yaratıcı deneyim alanları, satış ve tanıtım standları ziyaretçilerle buluşacak.</p>
<h2>ECF Showcase ile yeni seslere alan açılıyor</h2>
<p>Bu yıl ilk kez hayata geçirilen ECF Showcase programına açık çağrı sonucunda seçilen Ege Ön IVTET ve Öner Karaçuha Quartet, festival kapsamında profesyonel sahnede performans sergileme, teknik altyapı desteği, festival iletişimlerinde yer alma ve sektör profesyonelleriyle buluşma fırsatı yakalayacak.</p>
<p>Dünya genelindeki showcase festivallerinden ilham alan model, genç müzisyenlerin görünürlüğünü artırmayı ve yeni üretimlere alan açmayı amaçlıyor.</p>
<h2>Biletler</h2>
<p>Stand alanları, atölyeler, çocuk etkinlikleri ve sosyal buluşmalarla ECF 2026, ziyaretçilerini Eskişehir&#8217;i cazın ritminde ve &#8220;Lületaşı&#8221; teması etrafında yeniden keşfetmeye davet ediyor. Festivalin ikinci dönem biletleri 1 Ağustos&#8217;ta <a href="https://biletinial.com/tr-hr/muzik/eskisehir-caz-festivali-biletleri" target="_blank" rel="noopener">Biletinial</a>&#8216;da satışa çıkıyor.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://lavarla.com/eskisehir-caz-festivali-luletasi-temasiyla-duzenleniyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eskişehir Caz Festivali &#8220;Lületaşı&#8221; temasıyla düzenleniyor&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erkek gibi tükürmek ya da kamusal alana ilkel bir iz bırakmak</title>
		<link>https://lavarla.com/erkek-gibi-tukurmek-ya-da-kamusal-alana-ilkel-bir-iz-birakmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hatice Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jul 2026 11:39:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Alo 181]]></category>
		<category><![CDATA[sokağa tükürmek]]></category>
		<category><![CDATA[titanic]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140679</guid>

					<description><![CDATA[<p>En ufak bir yağmurda aralarına su dolan kırık kaldırım taşlarına basmadığınızda ve paçanıza su sıçramadığında kendinizi kutluyor musunuz? Ben kutluyorum. Haziran başında da yazın gelişini kutlamak için parka gittim. İş çıkışı ağaçların altına uzandım ve birkaç dakika sonra üstüme kuş pisledi. O an çok öfkendim, kendimi kolonyayla yıkadım. Söylendikçe söylendim. Kuşlara kızarız, üstümüzden pisliği temizlerken [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/erkek-gibi-tukurmek-ya-da-kamusal-alana-ilkel-bir-iz-birakmak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Erkek gibi tükürmek ya da kamusal alana ilkel bir iz bırakmak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>En ufak bir yağmurda aralarına su dolan kırık kaldırım taşlarına basmadığınızda ve paçanıza su sıçramadığında kendinizi kutluyor musunuz? Ben kutluyorum.</p>
<p>Haziran başında da yazın gelişini kutlamak için parka gittim. İş çıkışı ağaçların altına uzandım ve birkaç dakika sonra üstüme kuş pisledi. O an çok öfkendim, kendimi kolonyayla yıkadım. Söylendikçe söylendim. Kuşlara kızarız, üstümüzden pisliği temizlerken söyleniriz ama günün sonunda biliriz ki bu tamamen biyolojik bir şuursuzluk ve yerçekimi meselesidir. Kuşun frontal lobu yoktur; bir güvercin sizinle göz göze gelip, alanını işaretlemek veya size üstünlük kurmak için o eylemi yapmaz. Onunki tamamen doğanın, sindirim sisteminin ve yerçekiminin sıradan bir döngüsüdür.</p>
<p>Kırık kaldırım taşları yüzünden belediyeye söylensem de taşların yerlerini ezbere bilmek bana kente ait hissettiriyor. Her ne kadar kaldırımda yürümek, en çok da kışın, Rus ruletine dönüşse de kentin izlerini takip etmeyi çok seviyorum. Şehirle arama giren, düşünce akışımı bozan beyaz, zaman zaman sarı köpüklü sıvıyla göz göze gelene kadar.</p>
<p>Kaldırımın tam ortasında “kkhh-tü” sesini çıkararak yerçekimiyle ve bizimle sıvı paylaşımı yapan koca koca adamların  açıklaması ne? Onlarınki de kuşlar gibi frontal lob eksikliği olamaz, değil mi?</p>
<figure style="width: 400px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTjJsBs7ynWqfgYgDFA_bSikz2iKWdMH3ySD6iumUmTxdlMlgt3OGrwqmY&amp;s=10" alt="Kamusalda kimler niye tükürüyor? - Çatlak Zemin" width="400" height="368" /><figcaption class="wp-caption-text">Cumhuriyet Gazetesi 22 Mart 1929 (https://www.gastearsivi.com/) / Kullanılan kaynak: Çatlak Zemin</figcaption></figure>
<h2>&#8220;Erkek gibi tükürme Rose, kendin gibi özgürleş!&#8221;</h2>
<p>Çocukken erkek yaşıtlarımın düzenlediği popüler bir yarışma vardı: En uzağa tükürmek. Kazanan, mahallede &#8220;erkek&#8221; sayıldığı bir prestijli bir ödüle sahip olurdu. Elbette kola, gazoz gibi yan ödüller de vardı ama onlar erkekliğin yanında ne ki?</p>
<p><em>Titanic</em> filminin tükürme sahnesini hatırlarsınız. Sahnede Jack, Rose&#8217;a bu eylemi öğretirken ona &#8220;erkek olmanın getirdiği özgürlüğü&#8221; vadeder. Erkekler için her toplumda bu bir rahatlık ve güç gösterisidir. Rose’un &#8220;erkek gibi tükürmeye&#8221; çalışması, ataerkil sistemde ancak erkeksi davranışları taklit ederek özgürleşebileceğine dair bilinçaltı kabulünü gösterir mi, ne dersiniz?</p>
<p>Ataerki, tarih boyunca kamusal alanı yani sokakları, meydanları kısaca dış dünyayı erkeğe; evin içini ise kadına ayırmıştır. Yere, dışarı ve uzağa tükürmek, kamusal alanı pervasızca sahiplenmenin ve oraya iz bırakmanın en ilkel yollarından biri. Kadınların kamusal alanda tükürmesi büyük bir tabu ve &#8220;hanımefendiliğe yakışmayan&#8221; bir durum olarak görülürken, bir erkeğin &#8220;erkek gibi tükürmesi&#8221; o alanı domine ettiğinin görsel bir kanıtı olarak kabul edilir.</p>
<p>Rahmetli Jack, her ne kadar iyi niyetli ve sistem karşıtı bir karakter olsa da bu sahnede Rose’a sokak kültürünü ve &#8220;gerçek hayatı&#8221; öğreten eril bir otoritedir.</p>
<p>Erkekler sağa sola tükürürken biz mahalledeki kızlar ip atlardık. Mahallenin kızları farklı spor dallarına yönelip hayatlarını kolektif yönde ilerletti. Erkek arkadaşlar da futbolcu olamamanın hüznüyle biraz dağıldılar.</p>
<h2>Asfalttaki &#8220;Şampiyonlar Ligi&#8221;</h2>
<p>Bu korkunç eylemin nasıl bu kadar normalleştiğini, hatta bir &#8220;kabadayılık&#8221; nişanesi olduğunu Western filmlerinde veya bir futbol maçını birkaç dakika izleyerek görebiliriz. Futbol, günümüzde sokağa tükürme eyleminin en büyük halkla ilişkiler kampanyasından biridir. Dünyanın en çok kazanan, en çok örnek alınan erkekleri, ağır çekimde çimlere tükürürler. Ekranda bu durum bir medeniyetsizlik değil; efor, ter, savaşçı ruh ve maç ateşinin bir parçası gibi sunulur. Sahadaki &#8220;savaşçı erkek&#8221; bu eylemiyle &#8220;kazanmak için ciğerimi öyle bir parçaladım ki, içimdeki fazlalığı söküp atıyorum&#8221; mesajı verir. Üstelik formalarını çıkarttıklarında gördükleri ceza silsilesi içinde sahayı tükürük gölüne çevirmenin hiçbir cezası yoktur.</p>
<p>Hal böyle olunca, sabah işe yetişmeye çalışan, akşam işten çıkıp evin bütün yükünü sırtlayan ya da mahallede volta atan o genç erkek asfalta tükürdüğünde, bilinçaltında o savaşçı futbolcu imgesine sığınıyor olabilir. Acaba o an kafasında Şampiyonlar Ligi marşı çalıyor mudur? O iğrenç “kkhh-tü” sesini duyunca otomatik olarak benim zihnimde çalıyor çünkü. Sanki hayata karşı o kadar büyük, o kadar yıpratıcı bir mücadele vermiştir ki o balgam onun çocukken olamadığı futbolculuğun hayali madalyasıdır. Sokak onun yeşil sahasıdır, stadyumudur. Ve biz kadınlar o sırada kanalı değiştiremeyiz. Erkeklerin oyun alanındaki mecburi seyircisi oluruz. Paçalarımıza kırık kaldırım taşlarının sularının sıçrama riskine karşı bir de o tükürük eklenir.<img decoding="async" class="aligncenter" src="https://th-thumbnailer.cdn-si-edu.com/NyodJfYg4qORrK-GHbD--MuDv90=/1026x684/filters:no_upscale():focal(933x266:934x267)/https://tf-cmsv2-smithsonianmag-media.s3.amazonaws.com/filer/27/d9/27d9be99-5e4e-44e5-a6e1-e8852b8f1bcc/gettyimages-530859246.jpg" alt="No Spitting" /></p>
<h2>Pandemiyle tükürüğe son</h2>
<p>Canımın içi kadınlar tarih boyunca erkeklerin yarattığı sorunlarla baş etmek zorunda kaldılar. Tükürme meselesinin &#8220;durdurulamaz bir erkek doğası&#8221; olduğu palavrasını tarihteki eylemlerde görüyoruz. <a href="https://www.smithsonianmag.com/history/19th-century-public-health-campaign-made-it-illegal-spit-public-new-york-city-180974023/" target="_blank" rel="noopener">19. yy’da kadınların başlattığı bir kampanya</a> ile New York’ta yerlere tükürmek yasadışı hale gelmiş. Yazının bir bölümünde şöyle diyor:</p>
<blockquote><p>“Dönemin tıp dünyası, ölümcül bir akciğer hastalığı olan tüberkülozun (verem) havaya karışan kuru tükürük partikülleri yoluyla yayıldığını yeni yeni anlamaya başlamıştı. Halk sağlığı yetkilileri Dr. Hermann Biggs ve Dr. T. Mitchell Prudden, bu ölümcül alışkanlığı durdurmak için cesur bir adım atarak kamusal alanlarda yere tükürmenin yasaklanmasını ve buna uymayanlara para cezası verilmesini önerdiler. Bu fikir, ilk başta büyük bir dirençle karşılaştı. O dönem birçok insan, nereye isterlerse oraya tükürmeyi kişisel bir özgürlük ve hatta ‘erkeksi bir hak’ olarak görüyordu.”</p></blockquote>
<p>Gelelim 21. yüzyılda yaşanan pandemiye…</p>
<p>Herkesin birbirini bir virüs olarak görüp kaçtığı pandeminin ilk aylarında, havada uçuşan tek bir damlacığın hayatımıza mal olabileceğini öğrendiğimizde sokaklara aniden inen medeniyeti hatırlıyor musunuz? Yıllarca &#8220;tutamıyorum, ne yapayım&#8221; diye savunulan o sokağa tükürme eylemi bir anda nasıl da kesilmişti. Maskelerin altında o tükürükler nasıl da güzel yutulmuştu.</p>
<p>Çağımızdaki salgın bize şu gerçeği bir kez daha gösterdi: Erkekler sokağa tükürmekten vazgeçebilir. Onları durduranın medeniyet, ilerleme gibi kaygılar değil; hayatlarına kasteden bir virüs olması ve ceplerinden çıkacak para cezası korkusu olduğunu gördük. Erkeklik, eril tahakküm o hesaplı ve bilinçli işgal yüzünü bize bir kez daha gösterdi. 19. yüzyılda para cezasıyla önüne geçilen hastalık çağımızda da aynı durumda kesilmeye çalışıldı.</p>
<p>Yine Covid pandemisi sırasında <a href="https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59798530" target="_blank" rel="noopener">Hint bir çift, “kamusal alanda tükürmeyi bırakın</a>” diyerek ülkeyi dolaşmaya çıkmış. Çift 2010 yılından beri bunun mücadelesini veriyormuş. Yazının bir yerinde Raja, bir adamın kendisine, “Sana ne oluyor? Burası babanın malı mı?” dediğini söylüyor.</p>
<p>Erkekliğe hiçbir şeyin işlemediğini görmeye devam ediyoruz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://ichef.bbci.co.uk/ace/ws/640/cpsprodpb/1650E/production/_122360419_gettyimages-1229013653.jpg.webp" alt="Mumbai'de tükürmenin halk sağlığı için ne kadar zararlı olduğunu anlatmak için duvarlara graffitiler yapıldı." width="640" height="465" /></p>
<p>Ama ülkemizde tükürenleri Alo 181 Çevre ve İklim Değişikliği Hattı’na şikayet edip 8.700 TL ödemelerini sağlayarak hakkımıza sahip çıkabiliriz.</p>
<p>İsteyen Şampiyonlar Ligi finalini kendi evinin lavabosunda oynayabilir.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/erkek-gibi-tukurmek-ya-da-kamusal-alana-ilkel-bir-iz-birakmak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Erkek gibi tükürmek ya da kamusal alana ilkel bir iz bırakmak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pankartların peşinde: Cerezo Osaka</title>
		<link>https://lavarla.com/pankartlarin-pesinde-cerezo-osaka/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgenur Aydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 08:18:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[bilet almak]]></category>
		<category><![CDATA[gatcha]]></category>
		<category><![CDATA[Japınya'da maç]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[sakura]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140651</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğduğundan beri fanatiği olduğu takımın yüzlerce maçına giden, Türkiye’nin bir kısmını sadece deplasmanla gezen biri olarak ilk defa tam anlamıyla bambaşka bir ülkede tribün ortamını gözlemleme şansı buldum. En büyük hayallerimden biri, farklı ülkelerde özellikle futbol maçlarına gidip tribünde olmak. Bu yazı, groundhopping niyetiyle yazılmış ama bir o kadar da ilklerin heyecanını yansıtan bir yolculuktur. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/pankartlarin-pesinde-cerezo-osaka/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Pankartların peşinde: Cerezo Osaka&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğduğundan beri fanatiği olduğu takımın yüzlerce maçına giden, Türkiye’nin bir kısmını sadece deplasmanla gezen biri olarak ilk defa tam anlamıyla bambaşka bir ülkede tribün ortamını gözlemleme şansı buldum. En büyük hayallerimden biri, farklı ülkelerde özellikle futbol maçlarına gidip tribünde olmak. Bu yazı, <em>groundhopping </em>niyetiyle yazılmış ama bir o kadar da ilklerin heyecanını yansıtan bir yolculuktur.</p>
<p>Hem tribün kültürüne hem futbola oldukça ilgi duyan biri olarak tuttuğum takım dışında gideceğim ilk maçın Osaka’da Cerezo Osaka – Avispa Fukuoka karşılaşması olmasını ben de hayal edemezdim. Farklı ülkelere gidip bulunmak istediğim tribünlerden bir rota çıkartıp seyahat etmeyi düşlerdim ancak maddiyat, kurumsal çalışma hayatı, vize gibi birçok dertten bunu yapamamıştım. En yakın dostlarımdan birine 2024’ün sonunda “Ya seneye beraber Japonya planı mı yapsak?” dedikten sonra hızlıca harekete geçtik. Daha öncesinde aileyle ve okulla seyahatler gibi küçük çaplı yolculuklar dışında ikimizin de çok seyahat tecrübesi yoktu. Fakat yaklaşık iki haftalık Japonya seyahatinin ardından tüm yan görevleri tamamlamışız gibi ustalık seviyesine evrildiğimizi, Japonya’nın ardından artık birçok seyahate çıktığımızı ve her seferinde orada öğrendiklerimizin bize yol gösterdiğini söyleyebilirim.</p>
<h2>Japonya’da maç bileti almak</h2>
<p>Bu bir Japonya seyahat yazısı değil dolayısıyla topu Yodoko Sakura Stadyumu’na doğru sürüyorum. Japonya’ya gideceğimiz tarihler belli olunca J1 fikstürüne bakmaya başladım. Sırasıyla Tokyo, Kyoto ve Osaka’yı gezdiğimiz planda, tarihlere göre en uygun maç Osaka gününe denk geliyordu. 24 Mayıs 2025 tarihinde Cerezo Osaka – Avispa Fukuoka maçı için planlamalarıma başladım. Bu konuda en çok yararlandığım yer Reddit oldu. Turist ya da groundhopper olarak gelmek isteyenlere verilen cevaplardan yola çıkarak biletlerin Cerezo Osaka’nın web sitesinden ya da maç günü stadyumdan alınabileceğini öğrendim. Genelde biletler yaklaşık bir ay öncesinde satışa çıkıyor ve Google ya da Apple Pay ile ödeme yapılabiliyor. İşi şansa bırakmamak adına takımın <a href="https://www.cerezo.jp/en/" target="_blank" rel="noopener">resmi web sitesinden</a> çok kolay bir şekilde 4500 yen ödeyerek biletimi satın aldım. Tribün gruplarının kale arkasında konumlandığını öğrendikten sonra biletimi oradan almak istedim fakat kale arkasındaki biletler sadece kombineymiş. Ben de o alana en yakın olabileceğim yerden, ana tribün 4. kat 9 numaralı bloktan maçı izledim. Bilet bulma ve alma adımlarında zorlanacağımı düşünüyordum fakat öyle olmadı. Web sitesinde İngilizce seçenek olması, ödeme kolaylığı ve bilet satış tarihlerini takip edince Türkiye’deki sisteme göre çok daha kolay olduğunu belirtebilirim.</p>
<h2>Stadyuma doğru: Yanlış metro durakları ve yardımsever Japon halkı</h2>
<p>Takvim 24 Mayıs’ı gösterdiğinde Kyoto’dan Osaka’ya doğru hızlı trenle yola çıktık. Yaklaşık 30 dakikalık yolculuğun ardından Osaka istasyonunda indik ve Osaka Kalesi’ne doğru yol aldık. Turistik aktivitelerin ardından arkadaşımdan ayrılarak Cerezo Osaka’nın maçlarını oynadığı Yodoko Sakura Stadyumu için metroya ilerledim. Bu an, hem Japonya’da ilk defa tek başıma kaldığım andı hem de <em>groundhopping</em> maceramın tam olarak başlangıcıydı. Sonrasında Japonya’ya gelenlerin en az bir kere yaşayacağı o şeyi yaşadım ve yanlış metroya bindim. Yolda camdan dışarı baktığımda stadyumu gördüm ama o an çok kısa sürdü; metro hızla uzaklaştı ve ben stadyumun geride kalışını dramatik bir şekilde izledim. Sonrasında ilk durakta indim, güvenlik görevlisine stadyum fotoğrafını gösterdim, el hareketleriyle bana bineceğim hattı anlattı ve doğru durakta inmeyi başardım. Burada parantez açarsam, tüm gezimiz boyunca Japonlardan her yardım istediğimizde dil bariyeri olmasına rağmen çok yardımcı olduklarını söylemek isterim.</p>
<p>Metrodan Nagai durağında indiğimde metronun duvarlarının, Cerezo Osaka oyuncuları ve takımın rengi olan pembeyle kaplandığını gördüm. Takımın renkleri çok alışık olmadığımız bir kombinasyon: Pembe ve lacivert. Dünyada az bulunan pembe kulüplerden olan Cerezo Osaka, ilhamını sakuradan (kiraz çiçeği) alıyor ve hem armasında hem renklerinde pembeye yer veriyor. Metrodan çıkarken pembe formalı insanları takip ettim ve yaklaşık on dakikalık bir yürümenin ardından stadyumdaydım. Maçın oynanacağı Yodoko Sakura Stadyumu’nun yanında daha büyük, yakından oldukça görkemli gözüken ve sporseverlere tanıdık gelecek bir stadyum var: Yanmar Nagai Stadyumu. 50 bin kapasiteli stadyum geçmişte Dünya Atletizm Şampiyonası ve Türkiye’nin Senegal ile karşılaştığı 2022 FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Bugün hala özellikle atletizm müsabakaları ve konserler için kullanılmaya devam ediliyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140667 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/Cerezo-Osaka-maci-japonya-1.jpg" alt="" width="820" height="520" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/Cerezo-Osaka-maci-japonya-1.jpg 820w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/Cerezo-Osaka-maci-japonya-1-300x190.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/Cerezo-Osaka-maci-japonya-1-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 820px) 100vw, 820px" /></p>
<p>Stadyum dışında yemek ve içki için Cerezo Bar diye adlandırılan onlarca seyyar büfe bulunuyordu. En çok gördüğüm yiyecek takoyakiydi ve önünde uzunca bir sıra vardı. Okonomiyaki, burger, udon noodle ve domuz etli bun da diğer seçenekler arasındaydı.</p>
<p>Stadyum, Nagai Park’ın içinde yer alıyor. Park; müze, devasa spor tesisleri, parklar ve botanik bahçelerini içinde barındırıyor. Futbol dışında ragbi, Amerikan futbolu, sumo, yüzme gibi dallarda birçok profesyonel sporcunun ve izleyicinin duraklarından birini oluşturuyor. Stadyumun yapısı ve bulunduğu konum oldukça ilginç. Güneyinde küçük bir mezarlık bulunuyor, yanında bahsettiğim devasa stadyumun etrafında tur atarken tenis kortlarını görebiliyorsunuz.</p>
<p>Bir an önce içeri girmek istediğim için kapıya doğru yöneldim ve Wallet’a eklediğim biletimi gösterdim; ne olur ne olmaz diye biletin çıktısını da yanıma almıştım. Ardından birkaç saniyeliğine öylesine çantama baktılar. Hayatımda içeri bu kadar kolay girebildiğim ilk maç olabilir. Öncesinde stadyuma sokulmaması gereken yasaklı maddeleri araştırmıştım fakat bizdekinin aksine uzayan bir liste yoktu. Teneke ve cam şişelerdeki içecekleri içeri girerken kapıdaki plastik bardaklara doldurmak yeterli. Etrafta sadece güvenlik görevlileri ve stadyum çalışanları bulunuyordu, bu ana kadar hiç polis görmedim. Yönlendirmeleri takip ederek kolayca biletimin yerini buldum, gözlerimi sahaya ve etrafta yankılanan seslerin kaynağına, kale arkası tribününe çevirdim. Kale arkası hıncahınç doluydu, sahada sporcular ve takımın sembolü olan kurt maskotları vardı. Stadyum çevresinde ve içinde en çok gördüğüm semboller, sakura ve kurttu. Maçın başlamasına yarım saat kala içerideki büfeden lokal bir bira seçtim ve Cerezo Osaka amblemli bardağımla tribüne döndüm, bu bir maçta ilk defa içki içebildiğim andı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140659 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay.jpg" alt="" width="2268" height="1814" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay.jpg 2268w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay-300x240.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay-1024x819.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay-768x614.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay-1536x1229.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/maraton_yatay-2048x1638.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2268px) 100vw, 2268px" /></p>
<h2>Sakura pembeleri</h2>
<p>Avispa Fukuoka’nın oldukça az taraftarı vardı. Sette birçok pankartları bulunuyordu ama yaklaşık elli kadar taraftar olduğu ve çok aktif olmadıkları için yazıda onlardan pek bahsedemeyeceğim. Deplasman tribünün dışında her alanın üstü kapalı ve 25 bin kişi kapasiteli stadyumun koltukları pembe, lacivert ve gri renklerden oluşuyor.</p>
<p>1957’de kurulan kulübün ilk adı, traktör ve dizel motor üreticisi Yanmar Diesel’di ve o dönemde lig, büyük ölçüde şirketlerin kurduğu takımlardan oluşuyordu. Japon futbolunun profesyonelleşme döneminde alınan kararla kulübün adı 1993’te Cerezo Osaka olarak değiştirildi. Osaka’nın şehir sembolü sakura, İspanyolcada <em>cerezo </em>demek. Cerezo ve pembe renk, sakuraya gönderme yapıyor. Aslında kulübün altın çağı J1’den öncesine dayanıyor; üç İmparatorluk Kupası, dört lig şampiyonluğu ve üç Lig Kupası kazanan takım, profesyonel liglerin kurulmasıyla ligden düştü ve J1 kuruluşunun ilk sezonunda yer alamadı. O zaman ligde yer alan Osaka’nın diğer büyük takımı Gamba Osaka şehri temsil etti ve Osaka takımları arasındaki derbi rekabeti bu şekilde başladı. 1994’te yeniden lige yükselen pembe-lacivertli takım için işler pek iyi gitmedi ve hep hüsranla sonuçlanan müsabakaların ardından 2017’de şeytanın bacağını kırdı; hem Lig Kupası hem İmparatorluk Kupası’nı kazandı. Ancak Cerezo Osaka’nın son haftaya lider girdiği sezonlar yaşansa da profesyonel dönemde hiç lig şampiyonu olamadı.</p>
<h2>Yüzünü pankartlara çevirmek</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140660 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/saha_yatay-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>O gün Japonya’da tam anlamıyla yağmurlu havayı deneyimlediğim tek gündü fakat şansıma maç öncesinde ve boyunca hiç yağmur yağmadı. Sadece gri bulutların altında alabildiğine pembeyle bürünmüş taraftarlar ve ritmik davul seslerine eşlik eden tezahüratlar vardı. Kulüp marşları ve seremoninin ardından maç başladı. Stadyumun batısında devasa bir ekran bulunuyordu, buradan VAR pozisyonları, skor, oyuncu değişiklikleri gibi durumları takip ettik. Benim olduğum yerde insanlar oturarak ama tüm dikkatiyle maç izliyordu. Yanıma yirmili yaşlarının sonunda olduğunu düşündüğüm, takım elbiseli bir erkek oturdu, bento kutusu ve içkisiyle maçı izledi. Belki de mesaiden sonra koşa koşa maça gelmiştir diye düşündüm. Stadyumda oturma düzeninde insanların yemek yiyebilmesi, içki içebilmesi hala garip geliyordu. İlk fark ettiğim şeylerden biri de kadınların sayısının oldukça fazla olmasıydı, hem benim oturduğum yerde hem de maç çıkışında stadyumun önünde dağılmayan ultras gruplarının arasında birçok kadın yer alıyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140661 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/kale_arkasi-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Kale arkası tribünü maçta bir dakika bile es vermeden davul çalmaya, tezahüratlarına ve bayraklarını sallamaya devam etti. Maç boyunca taraftarlar, zıplamaya dayalı hareketleriyle ve bayrak, alkış ve kollarıyla birleşen inanılmaz senkronize bir görüntü sunuyordu. Maçın çoğunda gözüm tribünlerdeydi. İlk düdükle beraber kale arkası tribünü oldukça koordine hareket ediyordu ve her zaman tek ses yükseliyor ve senkron asla bozulmuyordu. Bu dayanıklılığa ve aynı zamanda görsel şovlarına hayran kaldım. Herkes pembe forma ya da ultras grubunun isminin yazdığı pembe-siyah tişörtler, yağmurluklar giymişti. Avrupa tribünlerinden aşina olduğumuz “Allez, allez, allez” gibi tezahürat uyarlamaları da vardı. Fiziken pankartın durabilmesi mümkün olan her yer pankartlarla bezeliydi. Cerezo Osaka’nın en büyük ve tribünü yönlendiren grubu Real Osaka Ultras’ın, arka duvara asılı kendi isimlerinin yazdığı devasa pankart ve sette de asılı birçok pankartı yer alıyordu. Maç öncesi ve sonuna doğru pembe atkılarla ritim tutarak kapanış yaptılar. Bir davul ritmiyle ya da megafonun ardından gelen kısa komutlarla binlerce insan saniyeler içinde senkronize oluyor ve herkes ne yapacağını çok iyi biliyordu. Maç boyunca maçtan ziyade tribünleri izleyerek adeta büyülendim. Kalenin ardında pembeye büyünmüş taraftarlar, hafif rüzgar ve bitmek bitmeyen bir destek vardı.</p>
<h2>Son düdüğe doğru</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140662 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay.jpg" alt="" width="2268" height="1814" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay.jpg 2268w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay-300x240.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay-1024x819.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay-768x614.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay-1536x1229.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart2_yatay-2048x1638.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2268px) 100vw, 2268px" /></p>
<p>Maçta animelerden fırlamış gibi görünen kadın çalışanlar, koltuklar arasında gezinerek bira satıyordu. İlk yarı berabere bitti, ikinci yarıda gol pozisyonları daha fazlaydı. 84. dakikada Masaya Shibyama, takımdaki ilk golünü kaydetti, 90+8’de Rafael Hatton golü buldu ve maç 2-0 sona erdi. Taraftarlar stadyumdan hemen ayrılmadı ve futbolcularla tüm stadyumun duyabildiği ve ekrandan takip edebildiği röportajlar yapıldı. Ardından uzunca bir süre galibiyet kutlandı. Ultras grupları da stadyumun dışında galibiyeti kutlamaya devam etti. Japonya’da da meşale, sis bombası gibi patlayıcı ve yanıcı maddelerin tribüne sokulması yasak, maç öncesinde ya da sonrasında da denk gelmedim. Sanırım yazının bir yerinde yer vermesem üzüleceğim temizlik durumunu da buraya eklemem gerekiyor, stadyumun içi ve onlarca yemek alanının bulunduğu dış alanı tertemizdi. Evet, Japonya’ya gelince hiç çöp görmüyorsunuz ifadesi spor müsabakaları için de geçerliymiş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140663 aligncenter" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay.jpg" alt="" width="2268" height="1814" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay.jpg 2268w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay-300x240.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay-1024x819.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay-768x614.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay-1536x1229.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/pankart1_yatay-2048x1638.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2268px) 100vw, 2268px" /></p>
<p>Maçtan önce heyecandan uğramayı unuttuğum taraftar mağazasına gittim. Takımın maskotunun ve sakura sembolünün yer aldığı anahtarlıklardan havlulara uzanan geniş bir ürün yelpazesi vardı. Aslında atkı almaya niyetliydim ama formaları görünce dayanamadım, yeni sezonun iç saha formasını aldım. Formanın kol sponsorları arasında Capcom vardı, ayrıca Osaka merkezli şirket, saha kenarındaki LED panolarda da bulunuyordu. Oynadığım Capcom oyunlarını düşünürken Japonya’da keşfettiğim yeni bağımlılığım <em>gatcha</em> makinelerine yöneldim ve bir tane pin aldım.</p>
<figure id="attachment_140665" aria-describedby="caption-attachment-140665" style="width: 2560px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140665 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/sakuraholic-2-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><figcaption id="caption-attachment-140665" class="wp-caption-text">Stadyumun karşı sokağında bulunan Sakuraholic adlı taraftar barı. Vitrinde “Do you have the passion?” yazıyor.</figcaption></figure>
<h2>Tsubasa eski bir hayal değilmiş</h2>
<p>Büyük mutlulukla metroya doğru yürürken ilk <em>groundhopping</em> maceramın sonuna geldim. Ben maçtayken arkadaşım, gezdiği kutu oyunu dükkanından bana <em>Kaptan Tsubasa</em> mangası almış. Japonya’ya gitmeden, gördüğüm Tsubasalı herhangi bir şeyi alma fikrim vardı fakat hiçbir yerde -Akihabara’da geçirdiğimiz zamanda da- bulamamışken artık Tsubasa çok eskilerde kaldı diye düşünmüştüm. Tokyo’da uçaktan indiğimizde metroyla otele giderken bir metro durağının Tsubasa ile kaplı olduğunu görmüştüm. Daha sonrasında burayı internetten araştırdığımda Tsubasa&#8217;nın yaratıcısı Takahashi Yōichi&#8217;nin memleketi Yotsugi’nin durağı olduğunu öğrendim. Aslında bu istasyon <em>Kaptan Tsubasa</em> hayranları arasında çok ünlüymüş, istasyonda mangaya ve futbola dair birçok şey bulunuyor hatta istasyonda anonslar karakterlerin sesiyle yapılıyormuş. Bir diğer Tsubasa’ya rastladığım yer de Osaka öncesinde Kyoto’da Nintendo mağazası için girdiğimiz alışveriş merkezinin üst katında rastgele gördüğümüz altın heykeller sergisiydi. Bu gezici sergide kocaman bir Tsubasa heykeli vardı; 28,3 milyon yen değerindeki heykel, 900 yaprak kadar altın varakla hazırlanmış. Bu heykelle çektirdiğim fotoğraf da Japonya albümüme eklendi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-140658 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-1024x768.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-768x576.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-1536x1152.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/07/IMG_0192-2048x1536.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Japonya, iki hafta boyunca tüm istediklerimi karşıma çıkardı ve artık hayatım boyunca unutamayacağım anlara sahibim. Yol arkadaşım, yenilen onlarca suşi, bambu ormanları, Animal Crossing temalı mutfak eşyaları, Kyoto’da kilometrelerce yürüdüğümüz tapınak yolları, trafik lambası sesleri ve daha birçok hafızamda yer edinen şey bende Japonya özlemi oluşturuyor. Gittiğim ülkeler arasından bende bu kadar net “tekrar gitmeliyim” duygusu oluşturan başka bir ülke olmadı.</p>
<p>Sokakların yansıması tribünlerde var olmaya ve pankartların peşinde kilometrelerce yol katetmeye devam edeceğim.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/pankartlarin-pesinde-cerezo-osaka/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Pankartların peşinde: Cerezo Osaka&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sound of Europe Festivali beşinci yılında müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor</title>
		<link>https://lavarla.com/sound-of-europe-festivali-besinci-yilinda-muzikseverlerle-bulusmaya-hazirlaniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2026 07:35:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir]]></category>
		<category><![CDATA[Kuğulu Park]]></category>
		<category><![CDATA[Sound of Europe]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz etkinlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140646</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa’nın birbirinden farklı ülkelerinden gelen genç ve yetenekli müzisyenleri Türkiye’deki müzikseverlerle bir araya getirerek onların seslerini ve eserlerini daha geniş kitlelere duyurmayı hedefleyen Sound of Europe Festivali, beşinci yılında tüm coşkusuyla bir kez daha sahne almaya hazırlanıyor. Sound of Europe Festivali, müzik dolu üç günü müzikseverlere armağan etmek üzere 17-19 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Alan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/sound-of-europe-festivali-besinci-yilinda-muzikseverlerle-bulusmaya-hazirlaniyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Sound of Europe Festivali beşinci yılında müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Avrupa’nın birbirinden farklı ülkelerinden gelen genç ve yetenekli müzisyenleri Türkiye’deki müzikseverlerle bir araya getirerek onların seslerini ve eserlerini daha geniş kitlelere duyurmayı hedefleyen Sound of Europe Festivali, beşinci yılında tüm coşkusuyla bir kez daha sahne almaya hazırlanıyor. </strong></p>
<p>Sound of Europe Festivali, müzik dolu üç günü müzikseverlere armağan etmek üzere 17-19 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Alan Kadıköy, Ankara Çankaya Kuğulu Park ve İzmir Bostanlı Seyir Terası’nda benzersiz konserlere imza atacak.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin Yaratıcı Avrupa Programı çerçevesinde desteklenen ve Avrupa Birliği Ulusal Kültür Enstitüleri (EUNIC) İstanbul ve Ankara kümelerinin önemli bir girişimiyle hayata geçirilen, Avrupa’nın farklı noktalarından seçilen dokuz müzik grubunun yanı sıra Türkiye’den yeni seslerin son beş senedir aynı çatı altında buluştuğu festival; genç yetenekler ile dinleyiciler arasında kültürlerarası bir diyalog kurulmasına hizmet ediyor. Festival, müziğin ötesinde kültürel bir keşif platformu olarak öne çıkıyor.</p>
<h2>Üç farklı şehirde üç gün boyunca kesintisiz müzik</h2>
<p>Üç farklı şehirde eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek konserlerde, gerek Avrupa’nın yeni soluk getiren sesleri gerekse Türkiye’den yetenekli sesler ve projeler dinleyicilerle buluşacak.</p>
<p>Katılımın tamamen ücretsiz olduğu bu benzersiz etkinlikte, üç gün boyunca 25’e yakın konserle Avrupa’dan ve Türkiye’den 12’den fazla sanatçı ve grup sahne alacak. Beşinci yılında yeniden müzik tutkunlarıyla buluşacak olan Sound of Europe Festivali, her sene olduğu gibi Avrupa’nın yükselen müzikal enerjisini Türkiye’ye taşırken, Avrupalı ve Türk genç müzisyenler için uluslararası bir platform sunarak yaratıcı projelerin önünü açmaya devam edecek.</p>
<p>Sound of Europe Festivali programına ilerleyen günlerde yeni sanatçı ve gruplar eklenmeye devam edecek.</p>
<h2>25’e yakın konser ve 12’den fazla sanatçı</h2>
<p>Festivalin bu seneki yabancı sanatçıları arasında R&amp;B, Indie ve Pop&#8217;un tüm yönlerini oryantal melodilerle birleştiren Aze, caz ve Akdeniz müziğini birleştiren özgün besteleriyle adını duyuran Mosaïc, çağdaş İspanyol rock müziğinin umut vadeden müzisyenlerinden biri olarak tanınan ve konserleri, izleyicinin kendini tamamen kaptırdığı ve güçlü bir deneyim sunan Nacho Sarria, geleneksel Latin Amerika flütleri, alışılmadık vokaller, elektro gitar, bas hibritleri ve özel elektronikler kullanan Alman ikili Witch &#8216;n&#8217; Monk, alternatif pop müzik tarzı ve tiyatral yeteneğiyle tanınan, Malta doğumlu şarkıcı ve söz yazarı Stefan Galea bulunuyor.</p>
<p>Ayrıca, synth-pop, neo-soul ve indie rock&#8217;ın sinematik bir sentezini sunan, tamamı şarkı yazarı ve multi-enstrümantalistlerden oluşan Future Husband, müzik tarzlarını caz ve rock&#8217;ın enerjik bir birleşimi olan &#8220;loud jazz&#8221; olarak tanımlayan JazzyBit, İtalyan şarkılarının zamansız güzelliğine adanmış, zarif ve büyüleyici bir proje olarak doğan Amar Corda Duo ve müzikleri blues, soul, vintage rock ve indie pop türlerini bir araya getiren sıcacık ritimler, güneşli melodiler ve Polonya nostaljisi içeren, hem zamansız hem de taze bir deneyim sunan shama, sinematik pop müziğini duygusal hikaye anlatıcılığıyla birleştiren bir sanatçı olarak öne çıkan Krick, geleneksel ve çağdaş müzik anlayışını birleştiren Enes Kunduracı ile İzmir’in en köklü Big Band orkestralarından biri olan İzBB Pop Orkestrası da Sound of Europe Festivali kapsamında müzikseverlerle buluşacak.</p>
<p><em>Festivale dair ayrıntılı bilgiye <a href="https://www.soundofeuropeturkey.com/">buradan</a> ulaşabilirsiniz.</em></p>
<p><a href="https://lavarla.com/sound-of-europe-festivali-besinci-yilinda-muzikseverlerle-bulusmaya-hazirlaniyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Sound of Europe Festivali beşinci yılında müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BIFED Gökçeada Uluslararası Ekolojik Film Günleri 18–21 Haziran&#8217;da</title>
		<link>https://lavarla.com/bifed-gokceada-uluslararasi-ekolojik-film-gunleri-18-21-haziranda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2026 11:31:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[BIFED]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[film günleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gökçeada]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140639</guid>

					<description><![CDATA[<p>BIFED Gökçeada Uluslararası Ekolojik Film Günleri, 18–21 Haziran tarihleri arasında üçüncü kez adanın farklı köşelerindeki hikayeleri, insanları ve mücadeleleri bir araya getiriyor. Bu yılın programında; tarım zehirlerine karşı sesini yükselten çocuklardan, kırsal emeğin görünmeyen yüklerinden doğayla kurulan dayanışma biçimlerine ve deprem sonrası yaşamı yeniden kurmaya çalışan topluluklara uzanan filmler yer alıyor. Ancak BIFED yalnızca filmlerden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/bifed-gokceada-uluslararasi-ekolojik-film-gunleri-18-21-haziranda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;BIFED Gökçeada Uluslararası Ekolojik Film Günleri 18–21 Haziran&#8217;da&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>BIFED Gökçeada Uluslararası Ekolojik Film Günleri, 18–21 Haziran tarihleri arasında üçüncü kez adanın farklı köşelerindeki hikayeleri, insanları ve mücadeleleri bir araya getiriyor.</p>
<p>Bu yılın programında; tarım zehirlerine karşı sesini yükselten çocuklardan, kırsal emeğin görünmeyen yüklerinden doğayla kurulan dayanışma biçimlerine ve deprem sonrası yaşamı yeniden kurmaya çalışan topluluklara uzanan filmler yer alıyor. Ancak BIFED yalnızca filmlerden ibaret değil. Çok dilli şarkıların yankılandığı bir koro konseri, keçi patikalarının izinde yapılan bir doğa yürüyüşü, çocuklarla birlikte üretilen yaratıcı atölyeler ve adanın farklı noktalarında kurulan karşılaşmalar da bu buluşmanın parçası. Ekolojiyi yalnızca çevrenin korunması olarak değil; yaşam hakkı, emek, hafıza, kültürel çeşitlilik ve toplumsal adaletle birlikte düşünen BIFED, bu yıl da Gökçeada’dan dünyaya uzanan yeni bağlar kurmayı amaçlıyor.</p>
<p>Programı <a href="https://gokceada.bifed.org/program/">buradan</a> inceleyebilirsiniz.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/bifed-gokceada-uluslararasi-ekolojik-film-gunleri-18-21-haziranda/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;BIFED Gökçeada Uluslararası Ekolojik Film Günleri 18–21 Haziran&#8217;da&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;</title>
		<link>https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Turan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 10:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[derya şensoy]]></category>
		<category><![CDATA[söyleyemedim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140620</guid>

					<description><![CDATA[<p>Derya Şensoy, tek kişilik gösterisi Diyemedim ile 7 Nisan akşamı CerModern’de Ankara izleyicisiyle buluştu. Şubat 2026’da çocukluğunun geçtiği Ses Tiyatrosu’nda prömiyer yapan Diyemedim, Şensoy’un kaleminden çıkan ve tek başına sahnelediği ilk oyun. İlk olmasına rağmen oyunu yazarların “ilk romanı” gibi bir kategoride değerlendirmek haksızlık olur çünkü içinde büyüdüğü Ses Tiyatrosu’nun birikimini sahneye taşıyarak perdeyi doğrudan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Derya Şensoy, tek kişilik gösterisi <em>Diyemedim</em> ile 7 Nisan akşamı CerModern’de Ankara izleyicisiyle buluştu. Şubat 2026’da çocukluğunun geçtiği Ses Tiyatrosu’nda prömiyer yapan <em>Diyemedim</em>, Şensoy’un kaleminden çıkan ve tek başına sahnelediği ilk oyun. İlk olmasına rağmen oyunu yazarların “ilk romanı” gibi bir kategoride değerlendirmek haksızlık olur çünkü içinde büyüdüğü Ses Tiyatrosu’nun birikimini sahneye taşıyarak perdeyi doğrudan profesyonel ligde açmış.</p>
<p><em>Diyemedim</em>&#8216;de Derya Şensoy, kilo aldığı dönemde maruz kaldığı tepkileri trajikomik bir dille anlatırken, günümüzde giderek bir ticaret kalemine dönüşen sağlık sektörünü de ikinci bir manşet olarak açıyor. Eğer sekiz sütuna manşet, ilişkilerdeki sınır ihlaliyse yani bir insanı gözümüzle tartmak, görünüşüne göre değerlendirmek ve bunu patavatsızca dile getirmekse, ikinci manşet de çözümü hızla paketleyip satan ama meselenin özünü ıskalayan bir yaklaşımda.</p>
<p>Bu vesileyle, Amerika’daki üniversite yıllarından beri takip ettiğim, verdiği ilhamla 2013’te kitaplığımı renklere göre düzenlediğim, evdeki saksılara lego adamlar eklediğim Derya Şensoy’a mikrofon uzattım. 36 yaşında kendisine yeni bir alan açan Şensoy ile dizi ve sinema oyunculuğundan illüstrasyona, takı tasarımından oyun yazarlığına uzanan çok yönlü üretimini konuştuk.</p>
<p><strong><em>Diyemedim</em> bir fikir olarak nasıl doğdu? Perdelerini bu sezon açan bu oyunun perde arkası ne kadar sürdü ve nasıl bir süreçti?</strong></p>
<p><em>Diyemedim</em>, benim bir yas ve depresyon sürecimde ortaya çıktı aslında. O dönem içinden geçtiğim süreçleri mizahi yolla anlatan bir oyun. Başımdan geçenleri bütün çıplaklığıyla anlatmanın zor olacağını düşünerek yazarken çok kez kendimle yüzleşmenin daha zor olduğunu fark ettim. Çok kez öfkelenip, kırılıp, küsüp bilgisayarın başından kalktım. Çok kişisel bir hikaye aslında ama anlattıklarımın her izleyicide bir başka yansıması olduğuna eminim. Uzun bir yazma dönemi geçirdim diyebilirim. Zaman zaman başından kalkıp aylarca tekrar bilgisayarı açmadığım da oldu. Ama bu tekst tamam artık hadi dedikten sonra 3 aylık bir prova sürecinden sonra seyirciyle buluştu oyun.</p>
<figure id="attachment_140634" aria-describedby="caption-attachment-140634" style="width: 1080px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140634 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer.jpg" alt="" width="1080" height="1440" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer.jpg 1080w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer-225x300.jpg 225w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/derya-sensoy-diyemedim-foto-erdalmutluer-768x1024.jpg 768w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /><figcaption id="caption-attachment-140634" class="wp-caption-text">Fotoğraf: <a href="https://www.instagram.com/erdalmutluerstudyo/" target="_blank" rel="noopener">Erdal Mutluer</a></figcaption></figure>
<p><strong>Öfkenin, tek kişilik bir oyuna dönmesi bana Hırvatistan’ın Zagreb şehrinde bulunan Museum of Brokenship Müzesi&#8217;ni hatırlattı. Ayrılık acısının bir müzeye dönüşmesi&#8230; Benzer şekilde, temsil sonrası izleyenler bıraktığınız cam fanusa kendi diyemediklerini yazıyorlar ve böylece oyun, izleyenlerin de duygudaşlık kurmasıyla seanssız bir terapiye dönüşüyor. Siz bu dönüşümü nasıl tanımlıyorsunuz; <em>Diyemedim</em> sizin için bir oyun mu, yoksa izleyiciyle birlikte dönüşen kolektif bir deneyim mi?</strong></p>
<p><em>Diyemedim</em> tek kişilik, tek perde bir oyun öncelikle. İzleyicinin “diyemediklerini” benimle paylaşıyor olması fikriyse aslında karşılıklı kurduğumuz bir bağ. Bence oyunu izledikten sonra birçok izleyicide derin bir oh çekme hissi oluyor çoğu zaman. Ya da bir cesaret alma durumu izlediği hikayeden ve “diyemediği” bir şeyi yazma. Bu anlamda terapötik diyebiliriz belki de…</p>
<p><strong>Aslında siz &#8220;diyebilen&#8221; biri değil misiniz? Oyun başında gerekli uyarı yapılmasına rağmen oyun sürerken çekim yapmaya çalışan bir izleyeni uyardınız mesela.</strong></p>
<p>Evet, kesinlikle diyebilen birisiyim! Oyun sırasında fotoğraf ve ya video çekiliyor olmasının en önce sahnedeki insanın konsantrasyonunu bozması, dikkatini dağıtması büyük bir problem! Aynı zamanda yanındaki izleyicilerin de dikkatini dağıtan ve oyunu bölen bir durum. Ayrıca yasak!</p>
<p><strong>Prömiyer akşamı aynı zamanda doğum gününüzdü. Bu, kendinize verdiğiniz bir doğum günü hediyesi mi? Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde söylediği gibi, 35 yaşın yolun yarısı olduğuna inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Doğum günü hediyesi gibi düşünmedim aslında. Bir tarih seçmem gerekiyordu, 7 Şubat da hafta sonuna denk gelince o zaman 6 olmasın, 8 olmasın, doğumgünüm olsun, uğurlu gelir diye düşündüm. 7 uğurlu sayım zaten, <em>Ferhangi Şeyler</em> de 7 Mart’ta başlamıştı. 7’nin uğuruna inandım diyelim. Babam da 36 yaşındaymış <em>Ferhangi Şeyler</em>’e başladığında.</p>
<p>Yaş 35, yolun yarısı değildir umarım bu arada.</p>
<p><strong>Cin Ali’nin yaratıcısı öğretmen Rasim Kaygusuz ve ailesinde, şarkıcı Karsu’nun eşi ve ailesinde ve hatta bilim insanı Cahit Arf’ın eşinde ve sizde gözlemlediğim benzer bir aile desteği var. Bence bu, başarıyı sürdürülebilir kılan, başarının üzerinde çarpan etkisi yaratan bir şey. Aile desteğinin üretiminizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız? Sizce bu destek, bir insanı nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Biz birbirimize çok düşkün bir aileyiz. Bence ne iş yaparsanız yapın, ailenizin, eşinizin desteği çok çok önemli. Çok da keyifli! Bir kere yaratıcı işlerde süreci çok daha kolaylaştıran bir destek bu. Çünkü bir şey üretme dönemleri sancılı olabiliyor. Bu destek her zaman “aferin, harikasın” değil; “bugün olmadı, ama yarın yeni bir gün” diyen bir destek. İnsanın yaratıcılığının, üretme ve devam etme hevesinin desteklenmesi tabii ki çok büyük bir motivasyon.</p>
<p><strong>Bir Ankaralı olarak Ses Tiyatrosu’nu, ilk defa Ekim 2025’te <em>Şahları da Vururlar</em> oyunu ile gördüm. Özgün işlevini korumuş, kültürel miras niteliğindeki 140 yıllık tarihi yapısıyla, Ferhan Şensoy’un oyunun başlamasını bekleyen misafirine eşlik eden sesiyle o kadar etkileyici bir yer ki… Duvarlarında asılı geçmiş oyun afişleri, Ses Tiyatrosu’nun adeta özgeçmişi gibi. Bugün inanıyorum ki Ses Tiyatrosu, Türkiye’deki her tiyatro severin, mimari ile ilgilenenlerin, en az bir kere görmesi gereken bir yer. Yerli turistin İstanbul planlarına eklenmeye değer bir durak. &#8220;Tadilat gerekse ne kadar zor&#8221; diye düşündüğümü hatırlıyorum bir de. Sahi ne kadar zor?</strong></p>
<p>Bu başlı başına bir röportaj konusu ve sorusu. Tabii ki restore edilmesi gerekiyor. Ve tabii ki bu bizim ya da şahısların tek başına altından kalkabileceği bir yük değil. Bununla ilgili görüşmelerimiz de oldu aslında. (Burada kişilerin ve kurumların adını vermeyi artık anlamlı bulmuyorum.) Biz Ortaoyuncular olarak Ses Tiyatrosu’nu yaşatmak ve binanın var olan kondisyonunu korumak için elimizden gelen her şeyi, bazen elimizden gelenden fazlasını yapıyoruz.</p>
<figure id="attachment_140633" aria-describedby="caption-attachment-140633" style="width: 1969px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140633" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-scaled.jpeg" alt="" width="1969" height="2560" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-scaled.jpeg 1969w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-231x300.jpeg 231w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-788x1024.jpeg 788w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-768x998.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-1182x1536.jpeg 1182w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/image3-1576x2048.jpeg 1576w" sizes="(max-width: 1969px) 100vw, 1969px" /><figcaption id="caption-attachment-140633" class="wp-caption-text">Ses 1885 Ortaoyuncular Tiyatrosu. Fotoğraf: Ayşegül Turan</figcaption></figure>
<p><strong> 80 dakikalık oyunda ezberiniz hiç şaşmadı. Oyunun dekoru ve ışıklandırması da çok güzeldi ve bunların oyun içinde size zamanlama ve içerik açısından hatırlatıcı unsurlar olduğunu düşündüm. Amerika’da aldığınız illüstrasyon eğitiminin size katkıları neler oldu? İllüstrasyon alanında yaşadığınız ve çok görünür olmayan ama üstesinden geldiğiniz bir telif süreci de var. Bu deneyim size neler öğretti?</strong></p>
<p>Ben çocukluğumdan beri resim çiziyorum ve bunu çok seviyorum. Aldığım eğitim de aslında bu çok sevdiğim şeyi profesyonel olarak yapma şansı tanıdı bana. Telif konusuna gelince, bu bize okulda neredeyse ilk öğretilen şeydi: Bir iş aldığınızda, çizim yaptığınızda bunu müşteriye yollarken mutlaka kendinize de yollayın (mail olarak). Bu zaten sizin o işi ne zaman yaptığınızı kayıt altına alırken aslında çizimin/işin size ait olduğunu da kanıtlayan bir belge niteliğinde. Ben de aslında bu süreçte emeğimin de vaktimin de çalınmış olmasına üzüldüm en çok. Uzun bir süreç oldu ama mahkeme tarafından da haklılığım kanıtlanmış oldu.</p>
<p><strong>Çocukken magazin bültenlerinden kulağımızda kalan bir Sibel Can cümlesi var: &#8220;Kilo aldım, gelemem.&#8221; Siz bu ezberi nasıl bozdunuz?</strong></p>
<p>Bozdum mu? Bilmiyorum ki. Bence ben başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim sadece. Bence birçok kişi de aslında benim gibi düşünüyor ama yeterince dile getiremiyoruz. “Diyemiyoruz” yani. Ben sonunda dedim.</p>
<p><strong>Bundan belki 15 yıl önce Lego adamlı bileklikler tasarlayıp sattığınızı hatırlıyorum. Televizyon dizilerinde, sinema filmlerinde oyunculukla devam ettiniz. Şimdi tek kişilik bir oyun da yazdınız. Oyunculuk, tasarım ve yazarlık arasında gidip gelen çokyönlü bir üretiminiz var. Bu anlamda size ilham veren isimler kimler?</strong></p>
<p>Annem ve babam. Ben üretimin hiç bitmediği bir evde büyüdüm. Buna şahit olmak beni hem çok besledi hem de hayatın nasıl yaşanması gerektiği konusundaki vizyonumu genişletti diyebilirim. Üretmek, çalışmak, bunlar bana iyi gelen şeyler. Hata da yapılır, başarılı olunur, başarısız da olunabilir, ama “devam etmek”, “pes etmemek” bana anne ve babamın öğretisidir.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/derya-sensoy-basima-gelenleri-bir-kadin-olarak-anlatma-cesareti-gosterdim/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Derya Şensoy: &#8216;Başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gökhan Yolcu: &#8216;Analog zamanı yaşayanlar fotoğrafın değerini biliyor&#8217;</title>
		<link>https://lavarla.com/gokhan-yolcu-analog-zamani-yasayanlar-fotografin-degerini-biliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selma Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 07:47:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140602</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gökhan Yolcu ile lise yıllarında filizlenen fotoğraf tutkusunun nasıl sahne fotoğrafçılığına evrildiğinden başlayarak yıllar içinde baleden tiyatroya uzanan eşsiz fotoğrafçılık deneyimlerine ve &#8220;Yolcu Yolunda Gerek&#8221; projesine dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Fotoğraf merakınız lise yıllarında başlıyor diye biliyorum fakat sahne fotoğrafçılığına uzanan bu yolculukta dönüm noktanız neydi? Evet, lisede başladı fotoğraf yolculuğum, lisedeki arkadaşlarım sayesinde. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/gokhan-yolcu-analog-zamani-yasayanlar-fotografin-degerini-biliyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Gökhan Yolcu: &#8216;Analog zamanı yaşayanlar fotoğrafın değerini biliyor&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gökhan Yolcu ile lise yıllarında filizlenen fotoğraf tutkusunun nasıl sahne fotoğrafçılığına evrildiğinden başlayarak yıllar içinde baleden tiyatroya uzanan eşsiz fotoğrafçılık deneyimlerine ve &#8220;Yolcu Yolunda Gerek&#8221; projesine dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>Fotoğraf merakınız lise yıllarında başlıyor diye biliyorum fakat sahne fotoğrafçılığına uzanan bu yolculukta dönüm noktanız neydi?</strong></p>
<p>Evet, lisede başladı fotoğraf yolculuğum, lisedeki arkadaşlarım sayesinde.  Ahmet Altunalan&#8217;ın abilerinin fotoğraf laboratuvarı vardı, onlarla git gel yaparak öğrendim, onlarla mesai yaptım. Bu arada liseden bir diğer arkadaşım da Cüneyt Özdemir, gerçi biraz vefasız bir arkadaş olmasına rağmen onu her zaman anmak istiyorum çünkü onun Atila Cangır’a yaptığı asistanlığı önemlidir benim için. Bu arada kendisi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okurken Atila Hoca da fotoğraf bölüm başkanıydı, Cüneyt de onun asistanlığını yapıyordu. Irak-İran savaşıyla kendine bir fırsat yaratarak bölgeye gitti, daha doğrusu insanları tanımak için çünkü daha henüz öğrenciydi dördüncü sınıfta. Onun yolu orada açıldı. Mehmet Ali Birand’la tanıştı ve &#8220;32. Gün&#8221;e girdi. Ondan sonra da işte Cüneyt, Cüneyt oldu zaten biliyorsunuz. Ben de o sırada Atila Cangır ile tanıştığım için Cüneyt vasıtasıyla Atilla Hoca bir gün beni davet etti &#8220;Opera’da bir çekim yapacağım gelmek ister misin, bana yardımcı olur musun?&#8221; diye, olur dedim tabii, neden olmasın.</p>
<p>Modern Dans Topluluğu (MDT) var biliyorsunuz, MDT&#8217;nin kuruluş aşamasındalarmış ve Beyhan Murphy ile Atila Cangır tanıştığı için Beyhan Murphy ondan istemiş fotoğrafları. Biz de gittik Büyük Tiyatro&#8217;da – tiyatroda çalışınca &#8220;opera&#8221; diyemiyorum oraya- fotoğraf stüdyosu kurduk ve bale fotoğrafları çektik ama modern bale. İlk bale fotoğraflarımı orada çektiğim için balenin benim için özel bir yeri var. Ondan sonrasında, tabii ki teyzem ve ablam sayesinde tiyatroyla haşır neşirdim. Teyzem Devlet Tiyatroları&#8217;nda baş dramaturgdu, 80 ihtilali sırasında Almanya&#8217;ya gitmişti; ablam da DTCF&#8217;de tiyatro okuyordu. Onların hocaları, teyzemin arkadaşları derken tiyatronun ister istemez içindeydim. Bale fotoğrafı çekince tiyatroda, teyzem vasıtasıyla da tanıdığım insan çok derken tiyatroya girip çıkmaya başladım fotoğraf çekmek için. Bale, tiyatro derken birdenbire sahne fotoğrafçısı oldum.</p>
<figure id="attachment_140606" aria-describedby="caption-attachment-140606" style="width: 1535px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140606 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1.jpg" alt="Gökhan Yolcu'nun ilk çektiği sahne fotoğrafı" width="1535" height="2126" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1.jpg 1535w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1-217x300.jpg 217w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1-739x1024.jpg 739w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1-768x1064.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1-1109x1536.jpg 1109w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/1-1479x2048.jpg 1479w" sizes="(max-width: 1535px) 100vw, 1535px" /><figcaption id="caption-attachment-140606" class="wp-caption-text">Gökhan Yolcu&#8217;nun çektiği ilk sahne fotoğrafı</figcaption></figure>
<p><strong>Sahne fotoğrafçısı olarak çalışmaya başladığınızda hem broşür hem fuaye alanında sergilenmesi için hem de basın bülteni için kullanılmak üzere fotoğraflar çekmeniz gerekiyor. Belli bir beklenti altında -standartlara uygun- çekim yapmak sizin özgünlüğünüzü ne kadar etkiliyor?</strong></p>
<p>Benim özgünlüğüm kalmadı galiba. Aslında sahne fotoğrafçılığını ikiye ayırıyorum: Sahne fotoğrafı ve sahneden çekilen fotoğraf. Tiyatro oyunuysa, tiyatronun bir metnine bağlı aktarımı oluyor sahnede oyuncular tarafından; o aktarımı fotoğraflarla aktarabilmek önemli sahne fotoğrafçılığında ve buna sahne fotoğrafı demek için. Yani o metinde yazan bir duyguyu fotoğraflarla aktarabiliyorsak, yönetmen de bunu sağladıysa oyuncuların vasıtasıyla, bu iş tamam demektir. Bu ekibin içinde yer alırsam ben de mutlu oluyorum.</p>
<p>Sahne fotoğrafçılığında belgeye dayalı çalışmaya gayret ettim ve bu yüzden de eğitimlerimde sahne fotoğrafının altını beş altı kez çizerek tanımını yapıyorum.</p>
<p>Sahneden dediğimde ise mesela fotoğraflarında hareket netsizliği yaparlar ve sanatsal görsel olur, orada bir renk cümbüşü vardır. Bale fotoğrafı olduğu sadece altında yazar. Ama onun baleyle alakası yoktur. Orada renkler karmaşıktır, ışık hüzmeleri vardır. O, sahneden çekilen bir fotoğraf oluyor.</p>
<p>Mesela ben yarın Hacettepe Üniversitesi&#8217;nin Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü’nün fotoğraflarını çekeceğim. Bale çekiyorsam eğer sahnedeki dansçıların figürleri yani pozları doğru yapmasını yakalamaya çalışırım. İşte arabesk yaptıysa o arabeski tam doğru olarak yapması gerekir, ayağını germesi tam germe olması lazım, <em>jump</em>&#8216;a kalktıysa tam 180 derece bacaklarını açmış olmasını beklerim. İster istemez bunları öğreniyorsunuz. Dolayısıyla bu işte bir özgünlük kalmıyor. Belgelemek yani, sahnedeki belgelemek işi bana ait diye söyleyebilirim.</p>
<figure id="attachment_140604" aria-describedby="caption-attachment-140604" style="width: 2560px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-140604 size-full" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1707" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-1024x683.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-1536x1024.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/Orkestra-2-2048x1365.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><figcaption id="caption-attachment-140604" class="wp-caption-text"><em>Orkestra</em> oyunundan. Fotoğraf: Gökhan Yolcu</figcaption></figure>
<p><strong>Sahne fotoğrafçılığında ön hazırlık sürecinizi merak ediyorum. Doğası gereği oyunun dinamizmi içinde o doğru anı yakalamak için nasıl bir yol izlersiniz? Metni okur musunuz, provalara ne kadar dahil olursunuz?</strong></p>
<p>Mümkün olduğunca ve elimden geldiğince ya da fırsat bulabildikçe metni okumaya çalışıyorum, okuyup kendime kareler belirliyorum. Yani metinde beni etkileyen sahneleri kafamda kurguluyorum. Sonrasında iki kere prova izlemeye çalışıyorum. İlk provada metinle oyunu tam olarak anlamaya çalışırım, bir de yönetmen nasıl bir yorum katıyor bu işe onu öğrenmeye çalışırım.</p>
<p>İlk provayı izledikten sonra yönetmenle konuşurum –yani ben DT&#8217;de çalışırken öyle yapardım diyeyim- yönetmen bana der ki şunu vurgulamak istedim, şunu ön planda tuttum. Ben metinde kendim yakaladığım o istediğim kareleri özdeşleştirebiliyor muyum oyunla ya da olmamışsa mizansen, yönetmen başka bir yere vurgu vermiş diye düşünüp onu algılamaya çalışırım. Kendi istediğim bir kare de gerçekten metinde varsa ve benim yorumum yönetmeninkinden farklıysa bile o kareyi isterim yönetmenden. Ben böyle bir fotoğraf düşünmüştüm diye ve genelde de izin verirler ama prova sonrasında çekerim o kareyi. Yönetmenin istediği kareleri de yönetmenin kurguladığı gibi yakalamaya çalışırım. Eğer yakalayamazsam yine yönetmenden rica eder, prova bitiminde çekerim. Fakat çekim anlayışımda, oyuncuları önemsemek ve o duyguyu sahnede akışta yakalamak olduğu için prova bitene kadar müdahale etmiyorum.</p>
<p><strong>Yıllarca hem Devlet Tiyatroları&#8217;nda, hem özel tiyatrolarda pek çok oyunun fotoğraflarına imza attınız ve arşiv için muazzam bir katkı yaptınız. Mevcut eserlerinizi basılı bir şekilde meraklısıyla paylaşmak ister misiniz?</strong></p>
<p>Yani bir kitabım olmasını, fotoğraf albümü olmasını çok isterdim. Hep istediğim şeyler ama Türkiye&#8217;de yapamadık o işi. Hem ben yapamadım hem de koşullar el vermedi diyeyim ama ümitliyim.</p>
<p>Geçen yaz Romanya&#8217;ya gitmiştim bir festival için ve orada tiyatro festivalleri sayesinde tanıştığım 30 yıllık bir dostum var. Tiyatro oyuncusu ve bestekar, bu yıl 70. yaşını kutladı. Onun benimle ilgili bir projesi varmış. Bu çok hoşuma gitti. Çünkü onun yatak odasında, salonunda, evinin üç yerinde ve bir ortak dostumuzun bürosunda benim fotoğraflarım var. 30 yıldır ilişkimiz olduğu için Ankara’ya her geldiğinde benden fotoğraflarımı alıp götürüp bastırmış.</p>
<p>Hep o fotoğraflara bakarak bir proje geliştirmiş. Video mapping vasıtasıyla bu sahneleri canlandırmak, yani o fotoğraf birdenbire yok olup arkasından da sanatçı çıksa, bir tirat okusa şeklinde çok güzel bir düşünce ama işte enerjim yok benim.</p>
<p><strong>Şimdilerde oyun afişlerinde oyuncu fotoğrafının kullanılmasına dair ne düşünüyorsunuz? Doğrusu ben bir oyuna gitmeden evvel afiş tasarımından da etkilenmek, onun bende yarattığı bazı duygularla bazen o oyuna bilet almak istediğim günleri özledim.</strong></p>
<p>Kalite ciddi derecede bozulmuş durumda. Ellerine iki üç tane fotoğraf alıp dijitalde rengiyle oynuyorlar. Aynı fotoğrafı üç beş kez üst üste bindirip renk farklılıklarıyla biz afiş yaptık diye asıyorlar sokaklara.</p>
<p>Eski afişleri düşünsenize, serigrafi ile basılmış, bir emek var, çiziliyor nihayetinde. Çok ciddi hazırlanıyordu, benim arkadaşlarım yapıyordu. Komşu atölyemdi benim serigrafi atölyesi, Macunköy&#8217;deki kampüste.</p>
<p>Mesela ben Ege Aydan&#8217;ın bir oyununu hatırlarım. Onun bir kara kalem çizimini afiş olarak kullanmışlardı; o kadar güzeldi ki o oyunu birebir anlatıyordu. Bir sanat vardı. Şu anda o yok işte, çok kolaya kaçtılar.</p>
<figure id="attachment_140610" aria-describedby="caption-attachment-140610" style="width: 2560px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140610" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1707" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-scaled.jpg 2560w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-1024x683.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-1536x1024.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/OlumdenKacisYok-2048x1365.jpg 2048w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><figcaption id="caption-attachment-140610" class="wp-caption-text"><em>Ölümden Kaçış Yok</em> oyunundan. Fotoğraf: Gökhan Yolcu</figcaption></figure>
<p><strong>Fotoğrafın hem belge hem de anı niteliği var elbette fakat şimdilerde gerçekliği sorgulanan fotoğraflara rağmen hala bu değerleri koruyacağını söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Geleceği bilemiyorum. Fotoğrafın gerçek fotoğraf olduğu zamanı, analog zamanı yaşamış olanlar -dijitali de olsa olur- yani yapay zeka öncesi yaşayanlar onun değerini biliyorlar. Biraz geç fark ediyorlar, onun farkındayım.</p>
<p>Ben de işte DT&#8217;den emekli bir adamım, benim gibi emekli oyuncu arkadaşlarım, ablalarım, abilerim var. Sosyal medyada bir fotoğraf paylaştığım zaman hemen bana yazarlar, ararlar: &#8220;Ya benim işte fotoğrafım yok hiç. O fotoğrafları bulabilir miyiz?&#8221; Peki, ben çalıştığım zaman ya da ben çektiğim zaman niye yoktunuz ya da ben problem yaşadığım zaman niye ortaya çıkmadınız, dile getirmediniz, bu sıkıntıları dillendirmediniz diye konuşuyoruz.</p>
<p>Onlar bunun değerini biliyorlar, geç de olsa farkına varıyorlar, istiyorlar benden fotoğraflarını. Ben de önemsiyorum, veriyorum elimden geldiğince. İşte sosyal medyada fotoğraflarda etiketlerim onları, görürler, kendileri de paylaştılar. Bastırıp da evlerine asanlar da oluyor.</p>
<p>Yücel Erten’in yönettiği <em>Bahar Noktası</em>&#8216;nda herkese fotoğraf hediye etmiştim. Sonrasında da Yücel Erten bir fotoğrafı broşürde kullanmak için benden izin istemişti. Şaşırmış, çok mutlu olmuştum. Altına da ismimi yazacaklarını söylemişlerdi, daha da mutlu oldum.</p>
<figure id="attachment_140616" aria-describedby="caption-attachment-140616" style="width: 1600px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-140616" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02.jpeg" alt="Gökhan Yolcu ve Selma Köksal" width="1600" height="1059" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02.jpeg 1600w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02-300x199.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02-1024x678.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02-768x508.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2026/06/WhatsApp-Image-2026-06-05-at-12.02.02-1536x1017.jpeg 1536w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /><figcaption id="caption-attachment-140616" class="wp-caption-text">Gökhan Yolcu ve Selma Köksal</figcaption></figure>
<p><strong>Köy okullarındaki çocuklara fotoğrafı öğretmek amacıyla karavanınızla yola çıktığınız <em>Yolcu Yolunda Gerek</em> projenize dair de konuşalım mı?</strong></p>
<p>Beni ben yapan, gururla anlattığım bir proje. Pandemiden önce 2019&#8217;da başlamıştım. O zaman karavandaydım. Köy okullarına gidip fotoğraf dersi vermeye başladım.</p>
<p>Karar anı da ilginç bu yolculuğun. Bir gün epilepsi nöbeti geçirip düşmüştüm Eskişehir&#8217;de, kaldırıma çarpınca beyin kanaması geçirdim ama kimse görmemiş beni. 15 dakika sonra ambulans geliyor ve hastaneye giriş yaparken beni ex olarak yazıyorlar.</p>
<p>Özkan Uçkun doçent doktordu o zaman, nöbetten çıkmış ve evine gitmiş. Bana bakan genç doktor arkadaş da ben yapamam Özkan Hoca gelsin demiş. Ben onun ameliyatıyla ölümden döndüm. Sonrasında 6 ay kadar konuşamadım, kafatasım midemde. O arada düşünüyorum: Ben neler yaptım? Bu memlekete yararlı olacak bir şey yaptım mı?</p>
<p>Adapazarı’nda 40 yıl boyunca yaşadığımız Öğretmenler Sitesi vardı, Köy Enstitüsü mezunu yedi kişinin kurduğu bir kooperatif. Ben o insanlarla büyüdüm, onların çocukken bize öğrettikleri şeylerle. Ben çocuklarla ne yapabilirim, diye düşündüm ve gider sanat yoluyla, oyuncaklarla, dramayla fotoğrafı anlatırım dedim. Orada çocukların çektiği fotoğraflarla fotoğraf sergisi açarız birlikte dedim ve öyle bir yola girdim.</p>
<p>Öncesinde AFSAD kurucularından Özcan Yurdalan&#8217;ı aradım. Kendisinin 99 depremi sonrası çocuklarla yaptığı çalışmaları vardı. Otobüsü sınıf haline getirip burada karanlık oda dahi oluşturmuş ve 3 ay boyunca çocuklar fotoğrafla rehabilite olmuştu. Ondan çocuklarla çalışmaya dair eğitim aldım, üstüne kendim de bir şeyler kattım derken 2019’da başladım. Pandemi başlayınca bitti fakat pandemi döneminde de bir şeyler yapabilir miyim diye düşündüm. Kitaplar götürdüm. <em>Şeker Portakalı, Küçük Kara Balık, Küçük Prens</em> ve <em>Çocuklar için Nutuk</em>’tan oluşan setler verdim eğitim verdiğim tüm çocuklara. Takipçilerim ve arkadaşlarımın da desteğiyle okullarına kütüphaneler açtık, maskeler gönderdik çocuklara, öğretmenlerine. O dönemde bana destek olanlardan biri de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk&#8217;tu.</p>
<p>Hala çocuklarla bağlantılarım sürüyor. İlk eğitim verdiğim Bingöl Karlıova Yeniköy Okulu&#8217;ndan bir kızımız var mesela, şimdi lisede ve fotoğrafçı olmaya karar vermiş. Bana mesaj yazdı ne yapabilirim hocam diye ve ben de biraz ağladıktan sonra ona dedim ki nerede olursan ben sana yardımcı olmaya hazırım. Konuşuyoruz, irtibat halindeyiz hala.</p>
<p>Şimdilerde de baleyle başladığım sahne fotoğrafçılığımı tangoyla devam ettiriyorum.</p>
<hr />
<p>Kapak fotoğrafı: Gökhan Yolcu (<em>Sandalyeler</em> oyunundan)</p>
<p><a href="https://lavarla.com/gokhan-yolcu-analog-zamani-yasayanlar-fotografin-degerini-biliyor/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Gökhan Yolcu: &#8216;Analog zamanı yaşayanlar fotoğrafın değerini biliyor&#8217;&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 2-7 Haziran arasında şehirde</title>
		<link>https://lavarla.com/29-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-2-7-haziran-arasinda-sehirde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lavarla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 07:53:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[2026]]></category>
		<category><![CDATA[29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=140581</guid>

					<description><![CDATA[<p>29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 2 -7 Haziran tarihleri arasında Ankara’da Kült Kavaklıdere Sineması ve Etimesgut Belediyesi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşacak. Sinemaseverler altı gün boyunca bellek ve direniş temalarının öne çıktığı, 9 bölümde toplanan 23 ülkeden 47 filmin Türkiye ve Ankara prömiyerlerini izleme ve çeşitli yan etkinliklere katılma olanağına sahip [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/29-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-2-7-haziran-arasinda-sehirde/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 2-7 Haziran arasında şehirde&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 2 -7 Haziran tarihleri arasında Ankara’da Kült Kavaklıdere Sineması ve Etimesgut Belediyesi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşacak.</strong></p>
<p>Sinemaseverler altı gün boyunca bellek ve direniş temalarının öne çıktığı, 9 bölümde toplanan 23 ülkeden 47 filmin Türkiye ve Ankara prömiyerlerini izleme ve çeşitli yan etkinliklere katılma olanağına sahip olacak. Festivalin uluslararası yarışma seçkisi Her Biri Ayrı Renk’i değerlendirecek Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu &#8211; FIPRESCI jürisi, Türkiye’den Ece Vitrinel, Fransa’dan Nadia Meflah ve Mısır’dan Omnia Adel’den oluşuyor.</p>
<p>Festivalin açılış töreni 2 Haziran akşamı Ankara Devlet Opera ve Balesi Sahnesinde yapılacak. Şenay Gürler ile Yetkin Dikinciler&#8217;in sunuculuğunu üstleneceği törende, tiyatro sahnelerinin, film ve dizi setlerinin usta oyuncusu Emel Göksu’ya Onur Ödülü takdim edilecek. 1971 yılında Şerif Gören’in yönettiği, başrolünü Yılmaz Güney’in üstlendiği Kaçaklar filmiyle sinemaya adım atan Göksu, Abdullah Oğuz’un Mutluluk, Kutluğ Ataman’ın Kuzu, Erkan Tahhuşoğlu’nun Koridor ve Döngü filmlerinde ustalığın sergilediği unutulmaz performanslar sergiledi. Festivalin bu yılki Bilge Olgaç Başarı Ödülleri Brezilya sinemasının feminist direnişçisi Lucia Murat’a, sinemamızın genç ve dinamik yapımcı kuşağının önde gelen temsilcilerinden Dilde Mahalli’ye ve birbirinden incelikli performansları sayesinde yeteneği Türkiye sınırlarını aşan ve uluslararası yapımlara yayılan oyuncu Melisa Sözen’e veriliyor. Uçan Süpürge’nin Genç Cadı Ödülü’nün bu yılki sahibi Ece Bağcı oldu.</p>
<h2>Lucia Murat ilk kez Türkiye’de</h2>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://media.altyazi.net/wp-content/uploads/2026/04/lucia-murat-1600x1007.jpg" alt="Lúcia Murat, 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde - Altyazı Sinema Dergisi" /></p>
<p>Festivalde üç filmlik bir toplu gösterisi yapılacak olan Lucia Murat ilk kez Türkiye’de bir festivale konuk olmak üzere Ankara’ya gelecek ve 3 Haziran’da Kült Kavaklıdere’de bir ustalık dersi verecek. Dilde Mahalli son yıllarda Pelin Esmer ve Emine Yıldırım, bu yılda Pınar Yorgancıoğlu’nun filmlerinin yapımcılığını üstlenerek sinemamızda kadınların üretiminin önemli bir temsilcisi oldu. Geçen yıl Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin FIPRESCI Ödülü’nü de <em>Gündüz Apollon Gece Athena</em> (yönetmen Emine Yıldırım) adlı filmiyle kazandı.</p>
<h2>Festival bölümleri birbirinden çarpıcı</h2>
<p>29. Uçan Süpürge KFF bu yıl yine birbirinden çarpıcı dokuz bölümden oluşuyor: FIPRESCI Ödülü&#8217;nün verileceği uluslararası yarışma seçkisi Her Biri Ayrı Renk, Türkiye’den kadın sinemacıların üretimlerini buluşturan Yakın Plan, sinemada yenilikçi bir yaklaşımı başkente taşıyan Dünyadan Kısa Yansımalar ve Kanada Büyükelçiliği desteğiyle gösterilecek olan beş kısa filmden oluşan Odak: Kanada. Festivalin geleneksel bölümlerinden, kimlik sorgulamalarını odağına alan Pembesiz Mavisiz, biçim ve / veya içerik bakımından kalıpları ters yüz eden filmlerin yer aldığı Oyunbozanlar, Brezilya Büyükelçiliği desteğiyle hazırlanan Lúcia Murat’a Saygı, 1 Ekim 2025 tarihinde kaybettiğimiz Macar ustanın restore edilmiş üç klasiğinin gösterileceği Judit Elek Anısına da festival bölümleri arasında. Her Biri Ayrı Renk’te bu yıl yarışan sekiz film, kadınların farklı coğrafyalardaki direniş ve varoluş hikayelerini bir araya getiriyor: Yeşim Ustaoğlu ve Selen Heinz imzalı <em>Kuru Taşın Başı</em>, Gözde Kural’ın Karlovy Vary Film Festivali’nde Ekümenik Jüri ödülü kazanan <em>Cinema Jazireh</em> filmi, Aldira Akay, Beka Munduruku ve Rilcélia Akay tarafından yönetilen <em>Mundurukuyü &#8211; Balık Kadınların Ormanı / Mundurukuyü &#8211; A Floresta Das Mulheres Peixe</em>, Seemab Gul’ün yönettiği <em>Hayalet Okul / Ghost School</em>, Faslı yönetmen Maryam Touzani imzalı <em>Malaga Sokağı / Calle Malaga</em>.</p>
<figure style="width: 2560px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://media.altyazi.net/wp-content/uploads/2025/07/cinema-jazireh-.jpg" alt="Cinema Jazireh" width="2560" height="1439" /><figcaption class="wp-caption-text">Cinema Jazireh</figcaption></figure>
<p>Bu yıl festivalde bir de FIPRESCI Özel Gösterimi yapılacak. Venedik Film Festivali’nde yarışan ve FIPRESCI Ödülü kazanan <em>Sessiz Dost / Silent Friend</em>’in Ankara prömiyeri gerçekleştirilecek. 2025 Kahire Film Festivali’nde FIPRESCI’nin 100. Yılı Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne değer görülen Macar yönetmen Ildiko Enyedi imzalı <em>Sessiz Dost</em>, başrolüne bir ginkgo biloba ağacını yerleştirerek sinemada alışılagelmiş insan merkezli anlatıyı tersyüz ediyor.</p>
<h2>İlham veren ustaların toplu gösterileri</h2>
<p>29. Uçan Süpürge KFF, bu yıl kadınlara yaşam öyküleri ve filmleriyle ilham ve güç veren iki usta sinemacının, Lucia Murat ve Judit Elek’in toplu gösterilerini yapıyor.</p>
<figure style="width: 561px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://cdn.mobilet.com/cms-assets/uploads/02_karadakiada_01_6d302ee103.png" alt="Karadaki Ada (Sziget a szárazföldön)" width="561" height="316" /><figcaption class="wp-caption-text">Karadaki Ada</figcaption></figure>
<p>Judit Elek Anısına: Macar Sinemasının Özgür Ruhu bölümünde 1 Ekim 2025 tarihinde hayatını kaybeden Macar sinemasının efsanevi ismi Judit Elek’i, Macaristan Ulusal Film Enstitüsü işbirliğiyle anacağız. Enstitünün Arşiv ve Araştırma bölümü yöneticisi Janka Barkóczi, Elek’in restore edilmiş üç filmi 1969 yapımı <em>Karadaki Ada / Sziget a szárazföldön</em>, 1984 yapımı <em>Maria’nın Günü / Mária-nap</em> ve 1980 yapımı <em>Belki Yarın / Majd</em>’ın sunumlarını yapmak üzere festivale katılacak.</p>
<p>Lúcia Murat’a Saygı: Direnişin ve Belleğin Sineması toplu gösterisi Brezilya Büyükelçiliği desteğiyle yapılacak. Festivale gelişi heyecanla beklenen Lúcia Murat’ın toplu gösterimi yönetmenin askeri diktatörlük, bellek ve travma üzerine yoğunlaşan filmografisinin üç önemli yapımını sunuyor. Seçkide, işkenceye maruz kalmış kadınların tanıklıkları üzerinden kolektif unutma arzusuna karşı duran 1989 yapımı <em>Sizi Yaşarken Görmek Ne Güzel /Que Bom Te Ver Viva</em>; diktatörlüğe direnen bir grup arkadaşın geçmişin ütopyalarıyla bugünün gerçekliği arasındaki çatışmasını konu alan, Moskova Uluslararası Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü kazanan 2012 yapımı <em>Bana Anlatılan Anılar / A Memória Que Me Contam</em> ve 2025 Berlin Film Festivali Generation 14+ bölümünde mansiyon alan gençlerin perspektifinden belgesel ile kurmacayı harmanlayan en yeni filmi<em> Oyun Vakti / Hora do Recreio</em> yer alıyor.</p>
<h2>Biletler satışta</h2>
<p>29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin biletleri Biletinial’dan satışa sunuldu. Festival boyunca da Kült Kavaklıdere gişelerinden temin edilecek. Biletler geçen yılki fiyattan, tam 100, öğrenci ve emekli 50 liradan satılacak. Askıda bilet uygulamasına bu yıl da bütün seanslarda devam edilecek. Etimesgut gösterimleri ücretsiz olacak.</p>
<p>Festival programını <a href="https://ucansupurge.org.tr/29-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali/#fst-route=program" target="_blank" rel="noopener">buradan</a> inceleyebilirsiniz.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/29-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-2-7-haziran-arasinda-sehirde/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 2-7 Haziran arasında şehirde&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
