|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Sezgisel izleme güncesi bu ay; beklentileri törpüleyenlerle keyif verenlerin yan yana durduğu; yer yer hayal kırıklığı, yer yer sürpriz barındıran, türler arasında dolaşan bir seçki sunuyor.

Çok da haksızlık etmeyelim: “Scarpetta”
Scarpetta ile başlayalım. Ben de her yerde Nicole Kidman ve beleren gözlerini görmekten sıkıldım ama bu diziye de gereksiz bir acımasızlıkla davranıldığını düşünüyorum. Evet haklısınız, bölüm süreleri uzun ve dolayısıyla dizi, izlerken ufak baygınlıklar geçirtiyor. Altı bölümde toparlanıp tek sezonda bitirilse mis gibi bir iş olacakken ikinci sezona göz kırparak son derece sönük bir finalle bitmesi benim de tadımı kaçırdı. Ama itiraf edelim ki bir olayın 20 yıl öncesini ve sonrasını izlerken başarılı bir cast ile karşılaşmak etkileyici. Özellikle genç Scarpetta’yı çok beğendim; hali, tavrı, styling’i beni yakaladı.
Dizinin konusunu özetleyecek olursak, Kay Scarpetta bir adli tıp doktoru ve 20 yıl önce bir seri katilin peşine düşüyor. Bu katil birçok genç kadını öldürüyor ve uzun uğraşlar sonucu yakalanıyor. Aradan 20 yıl geçiyor ve aynı tarzda cinayetler yeniden başlıyor. Böylece “Geçmişte yanlış katili mi tutukladık?” endişesi ve korkusu etrafında kendi soruşturmasını yürüten bir amatör dedektif ve bir doktoru izliyoruz.
Bir Mentalist hayranı olarak Patrick Jane’imiz yani Simon Baker’ı özlediğimi itiraf etmeliyim. Bir de abla Dorothy karakterine bayıldım ve çok keyifle izledim. Yeğen Lucy’e maalesef biraz kuruldum; hele finaldeki seçimi, üf gereksiz ki ne gereksiz. Ama genel olarak izlenebilir bir polisiye olduğunu düşünüyorum. Polisiye severler beklentiyi yükseltmeden şans verebilir.

Devrimden çiçekli elbiseler: “Imperfect Women”
Öncelikle hem Apple TV+ dizisi hem de başrolünde Elizabeth Moss olmasıyla ister istemez beklentimi yükselttiğimi söylemeliyim. Belki de bu yüzden bir hayal kırıklığı yaşadım. Yine de çok başındayız ve sadece üç bölüm yayımlandı, konuşmak için biraz erken olsa da şu bir gerçek ki dizi çok sönük başladı.
Dizi, 20 yılı aşkındır dost olan üç yetişkin kadından birinin ölümüyle açılıyor ve hem “katil kim?” izliyoruz hem de herkesin sakladığı sırlar neler ve nasıl ortaya çıkacak merak ediyoruz. Buraya kadar her şey güzel ama Elizabeth Moss’a inanılmaz domestik bir rol verilmiş ve onu bu haliyle izlemek beni üzdü. Nitekim ben bir The Handmaid’s Tale ve Shining Girls hayranıyım. Bu kadın devrim yaptı be devrim! Nedendir şimdi çiçekli elbiseleriyle iki çocuk peşinden koşması?
Şaka bir yana bu kadının karakterinden kesin bir şey çıkacak diyerek izliyorum ama şimdilik dizi beklentimin altında. Bir değişiklik olursa bir sonraki ayın yazısında güncellerim.

Endişelerinizi silmeye geldim: “I Swear”
Çok yazıldı, çizildi, konuşuldu, BAFTA’yı aldı derken mutlaka denk gelmişsinizdir. “Kesin sıkıcıdır ya, ne gerek var” deyip izlemeyenler varsa, aklından o endişeyi almaya geldim. Çünkü tekdüze akmayan, yer yer sesli güldüğüm yer yer de gözlerimin dolduğu bir film oldu.
Film aslında Tourette Sendromu’nu anlatıyor ve bu açıdan bayağı öğretici. Ama bunu ajite bir tonla yapmıyor. Aksine, İngiliz mizahıyla harmanlayıp kara mizah tadında anlatıyor -ki bu kısmı benim özellikle hoşuma gitti.
Filmin başrol oyuncusu Robert Aramayo, gerçekten muhteşem performansıyla sonuna kadar hak ettiği ödülünü kucaklarken, İskoç aktivist John Davidson’ın hayatından esinlenilerek çektiği zorlukları odağına alan ve farkındalık yaratmayı da amaçlayan bu filmin ödül gecesinde Davidson’ın hayatı altüst oldu.
Belki biliyorsunuzdur; Tourette, insanların istemsiz tikler geliştirmesine ya da istemeden bazı sözler söylemesine neden olabilen nörolojik bir durum.
Ödül töreni esnasında Davidson’ın ağzından ırkçı bir söylemin çıkması ve canlı yayımlanmasa da törenin kaydında buna müdahale edilmemesi büyük tepki yarattı ve tepkiler dünya genelinde inanılmaz bir linç kampanyasına evrildi.
Adamın yıllarca bu sendrom yüzünden yaşadıkları bir anda yeniden başladı ve olay ölüm tehditlerine kadar gitti. Bütün siyası yorumları yayından kesen ama bu istemsizce çıkan ırkçı söylemi yayından kesme gereği duymayan BBC ise “yayında duyulacağını düşünmemiştik” açıklamasını yaptı. Yerseniz.

Doğum kontrol yöntemi gibi film: “The Plague”
2025 yapımı bu filmdeki veba salgını tamamen psikolojik. Nasıl yani diyenleriniz olabilir, onları baştan uyarayım istedim ki hastalık her yeri sarıyor ve dünya yok oluyor gibi bir motivasyonla bu filmi izlemeye başlamasınlar. Bu bir korku filmi olmayabilir ama beni uzun zamandır psikolojik açıdan bu kadar geren başka bir film olmadı.
Sinematografisi çok iyi ama asıl efsane olan müzikleri. Dümdüz okul koridoru izlerken bile sinir sistemini doğrudan etkileyen müziklerin seçildiği film, sizi biraz boğup boğup duvara atacak, şimdiden söyleyeyim.
Bir sürü çocuk ve tek bir yetişkin olan film, 12-13 yaş oğlan çocuklarının katıldığı bir su topu kampında geçiyor. Çocuk oyuncular inanılmaz yetenekli. Bir nevi tek mekan filmi bu aslında. Akran zorbalığının boyutları ve çocuklar üzerindeki etkisi öyle rahatsız edici bir hal alıyor ki çocuk yapmaktan vazgeçiyorsunuz. Özetle doğal doğum kontrol yöntemi gibi bir filmimiz daha oldu diyebiliriz. Bu film türünün atası da benim için We Need To Talk About Kevin’dır. İzlemeyen kaldıysa ikisini de izlesin.

Bir yalnızlık komedisi: “Rooster”
Hayatımın dizileri listesinde ilk sıralara oynayan bebeklerim Scrubs, Ted Lasso ve Shrinking’in yaratıcılarının yeni dizisi Rooster’ı henüz bitiremedim ama daha ilk bölümde beni çoktan tavladı.
Tam bir feel good dizisi. 30 dakikalık bölümleri ve Steve Carell’ın başrolüyle yüzünüzde bir gülümseme bırakacak, yer yer sesli güleceğiniz bir yalnızlık komedisi bu.
Eşinden boşanmış orta yaşlı bir yazar olan Greg, eşiyle ayrılmak üzere olan kızına destek olmak için onun çalıştığı üniversite kampüsüne yerleşir. Bu ikilinin birbirine gerçekten bir faydası olacak mı onu da izleyip öğreniyoruz.
Beklentiyi yükseltmeden izlerseniz çok keyifli vakit geçireceğinize eminim. Öte yandan haklısınız, Steve Carell ve HBO işbirliği görünce beklenti yükseliyor. Henüz diziyi bitiremedim ama hayal kırıklığına uğramadım şahsen.

Nordic noir severlere: “Jo Nesbø’s Detective Hole”
Bir Nordic noir aşığı ve bu uğurda pek çok dizi tüketmiş biri olarak bu türe zaafım olduğunu söylemem lazım en baştan. Bir de Jo Nesbø’yu bilenleriniz vardır, kendisi ünlü bir Norveçli polisiye yazarı. Çok sayıda kitabı var bu türde. Umuyorum ki sırayla hepsini sezon sezon dizileştirirler. İlk sezon, Şeytan Yıldızı adlı kitabından uyarlanan versiyondu, bakalım yeni sezonlarda neler olacak.
Şimdi nedir Nordic noir? İskandinav ülkelerinden çıkan ve suç hikayelerini karanlık, kasvetli bir atmosfer içinde anlatan bir tür. Bu türde olaylardan çok karakterlerin psikolojisine ve toplumun arka planındaki sorunlara odaklanılır; yani “katil kim” değil, “neden böyle oldu” sorusunu sorar. Hikayeler genelde soğuk, izole şehirlerde ya da kasabalarda geçer -ki bayılırım.
Başroldeki karakterler çoğunlukla kusurlu, yalnız ve içsel olarak yıpranmış kişilerdir; klasik kahraman anlayışından uzaktır, ki anti-kahraman hele ki kadın karakterse ona hayranımdır. Aynı zamanda bu yapımlar, İskandinav toplumlarının dışarıdan görünen düzenli ve refah dolu yapısının altında yatan ırkçılık, şiddet ve sosyal eşitsizlik gibi karanlık yönleri de ele alır.
Bu yüzden Nordic noir, sadece bir suç türü değil, aynı zamanda güçlü bir atmosfer ve toplumsal eleştiri barındıran bir anlatım biçimi olarak da öne çıkar.
İşte bu dizi de tam olarak bunun örneklerinden. Baştan söylüyorum: Yavaş bir anlatısı var, olaylar hızlı ilerlemiyor hatta bazı garip detaylara fazla odaklanılıyor ve devamı gelmeyince bunu niye izledik şimdi diyorsunuz. Ama benim için bu hiç sorun değil; tek sorun, dokuz değil de altı bölümde bitebilecek bir hikaye olmasıydı. Yine de sıkılmadan izledim diyebilirim.
Hele sekizinci bölümde bir ters köşe yaşandı ki yamuldum gerçekten. Asla tahmin edemedim. Bu türe yukarıda da anlattığım gibi hayran olduğumdan bazı mantık hatalarını kolayca göz ardı edebildim. Takılmaya kalksanız takılacak epey bir şey çıkabilir, ben uyarımı yapayım ama her şeye de bu kadar takılmamak lazım yoksa tadı kalmaz.
Son olarak Norveç polisinin silah taşıma yetkisinin olmadığını dizide öğrenince şok oldum, değişik bir medeniyet seviyesi.

Çok güldüğüm bir saçmalık: “Ready or Not 2 Here I Come”
Ben bunun ilk filmini çok keyif alarak izlediğim için bir iş çıkışı kafayı boşaltmak için ikinci filmi de sinemada izledim. Genel eleştirilere bakılırsa birçok kişi ilk filmin de üzerine çıkıldığını söylüyor. Kendi fikrim hala ilkinin daha iyi olduğu yönünde ama her ikisi de komedi-korku türündeki filmler o kadar saçma ki çok gülüyorum bu saçmalığa. Dolayısıyla ben yine çok eğlendim.
Filmde güzeller güzeli bir gelinimiz var ve çok varlıklı bir ailenin oğluyla evleniyor. Muhteşem bir düğün oluyor, çok eğleniyorlar derken akşam olduğunda bütün aile gelin kızımızı çağırıyor salona. Ona diyorlar ki “bizim bir aile geleneğimiz var, seninle bir oyun oynamalıyız”. Koyuyorlar önüne bir alet, bas bakalım diyorlar şansına hangi oyun çıkacak.
Daha üzerindeki gelinliği çıkaramayan kızımız şok oluyor tabii ama “ilk günden çıkıntı olmayalım şimdi, n’apalım idare edeceğiz mecbur, kaç yaşında insanlar” deyip basıyor alete. Ve oyun çıkıyor “saklambaç”. Bütün rahatlığıyla saklambaç oynayacağını düşünen gelinimiz oyunu oynamaya başlıyor ama bu oyunun nasıl bir hayatta kalma mücadelesine dönüşeceğinden habersiz.

Ruhumuzu avucuna alıyor: “Kurtuluş”
Tüm filmlerini izlememiş olsam da Abluka ve Kurak Günler sonrası izlediğim Kurtuluş ile birlikte rahatlıkla söyleyebilirim ki Emin Alper’in en iyi yaptığı şey halkın içindeki iktidar, kimlik ve aidiyet mücadelesini anlatmak. Bunu anlatırken de insanların birbirini nasıl etkilediğinden bahsetmek.
Bu filmle birlikte Emin Alper korku filmi çekse de izlesem boyutuna geldim. Berkay Ateş’in oyunculuğunu zaten çok severim ama Caner Cindoruk beni şaşırttı açıkçası. Film gerçek olaylardan esinlenilmiştir cümlesiyle açıldıktan sonra olanları görünce salondan çıkar çıkmaz konuyu araştırdım. Gerçekten de Bilge Köyü Katliamı’nda esinlenilerek çekilen film, izlerken ruhunuzu avucunun içinde kıstırıyor. Toplu paranoya ve psikoz halini çok güzel yansıtan bol taşlamalı bir film olmuş. Ben beğendim.

Akıyor şimdilik: “Something Very Bad Is Going to Happen”
Dua Lipa’ya kız kardeşiymişçesine benzeyen bir başrol barındıran dizimiz sekiz bölümden oluşuyor. Henüz dizinin yarısını izleyebilmiş olsam da cidden kötü bir şey olacak hissi yakamı bırakmadı. Bütün sıradanlığına ve klişelerine rağmen jumpscare sahnelerine de düşüyorum, elimde değil.
Rachel ve Nicky aile içinde küçük bir törenle evlenmek üzere Nicky’nin karanlık ve karlı bir ormanın içindeki tekinsiz ailesinin evine geliyorlar. Nişanlısının ailesiyle yeni tanışan Rachel, son derece garip bu ailedeki her bir karakterden ürkmeye başlıyor. Düğünden beş gün öncesinde başlıyor dizi ve gün gün ilerliyoruz.
Prodüktörlüğünü Stranger Things‘ten bildiğimiz Duffer Brothers’ın üstlenmiş olması ister istemez beklentiyi yükseltmiş. Ben bu bilgiyi öğrenmeden son derece düşük beklentiyle başladığımdan mıdır, korku içeriklerine ayrı bayıldığımdan mıdır bilmem gayet keyifle izliyorum şimdilik. Bir de böyle dizilerden ne beklediğimi biliyorum, sanırım ondan. Özellikle damadın sarışın kız kardeşi o konuşma şekli ve ses tonuyla ensedeki tüyleri kabartıyor.
Yağmurlu ve soğuk bugünlere son derece uygun bir seyir zevki içeren dizi şimdilik beni mutlu etse de sonlara doğru sıkıcılaşmasıyla eleştirilerin odağında. Ayrıca finalini beğenen de göremedim. Ama bu yine de benim diziyi bitirmeme engel olmayacak gibi görünüyor.


















