Menu Kapat
Kapat

Kentte yürümek: Kimine flanörlük, kadınlara mücadele

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

İstanbul’dayken flanörlerin meşhur Kurtuluş-Kızılay yürüyüş rotalarını okuyup, içimden hep şöyle geçirirdim: “Tabii, orası düz ayak, ‘nezih’, orayı herkes yürür. Sıkıysa gelin de size bir Keçiören-Ulus rotası çıkartayım, gerçek Ankara’yı görün!”

Bu niyetle sokağa çıktığım bir gün, kaldırımlardaki araba işgalleri, aracını üstüme süren sürücüler ve Ulus’a varmadan çat diye yaya yolunun yok olmasıyla birlikte kendimi bir dolmuşa attım. Şoförün alaycı ses tonuyla “senin burada ne işin var abla” sorusundan sonra cinlerimle birlikte korkularımı alıp ilk durakta indim. Kendime şehirde nefes alabilecek bir yer aradım. Ve evet, bir süre bulamadım. Korktuğum, sadece arabaların hızla üstüme sürülmesi ve oracıkta ölecek olmam değildi. Şehirde yalnız hissetmenin korkusuydu. Bütün kadınların ezbere bildiği; toplu taşımada, kaldırımda, sokakta, etrafında erkeklerle yalnız olmanın verdiği o his…

Yani sokağa çıktığımda romantik edebiyatın bittiği ve “erkek şehrin” başladığı o tüyler ürpertici yerdeydim.

Tarihsel olarak sokak, kadın için tekinsiz bir yerdi. Erkek, sokakta amaçsızca yürüdüğünde flanör hatta filozof olurdu; kadın yürüdüğünde ise “sürtük”. Kaldırımda duran erkek birini bekliyordur, kadın ise “aranıyordur”. Kaldırımda bir kadın varsa mutlaka kornayla taciz edilmek “zorundadır”. İlla o kornaya basılır. Çünkü kaldırımda ve yalnızsa, bunu hak ediyordur.

Toplum, o şoförün ağzından bana şunu diyordu: “Bu alan bizim. Bizim kurallarımızla, bizim araçlarımızla işgal ettiğimiz bir alan. Sen ancak misafir olabilirsin ya da sahipsizsin.”

Bu saatte burada olma. Dikkatli ol. Gözünü dört aç. Yer kaplama, hadi kapladın diyelim mümkün olduğunda kendini görünmez yap. Ses çıkarma. Temkinli ol. Ben artık kadınlara yöneltilen bu komutlardan çok sıkıldım!

Şehir ruhumuzu, kemer memelerimizi sıkıyor

Bir haber sitesinde okuduğum şu cümle beni daha da korkuttu: “Kayıtlara göre 2011 yılına kadar kadınların bir araba kazasında emniyet kemeri kullansa bile ağır yaralanma veya ölüm oranı erkeklere oranla yüzde 47 daha fazla.”

İçine dahil olmaya çalıştığımız bu trafik düzeni, biz kadınlar için tasarlanmadı. Trafik kuralları ve kent planlaması ilk “kime” göre yazıldı sanıyorsunuz? Sabah çantasını alıp işine giden, arabası olan, ortalama kiloda, ortalama boyda bir “beyaz adama” göre. Kadınlar tabii ki o denklemin içinde yoktu. Biz sisteme sonradan dahil olan “dezavantajlı” gruptuk. Memelerimiz resmen “opsiyonel aksesuar” muamelesi görüyor. Tasarımcıların zihnindeki “standart insan” her zaman maalesef hala erkek.

Kaldırım işgali bir “horozlanma” meselesidir

Bu yüzden bir araba sahibi, kaldırıma park ettiğinde basit bir trafik kuralı ihlali yapmıyor. Üsttenci tavrını devam ettiriyor. Alanını çiziyor. İkaz ettiğimizde de bize “horozlanıyor.”

Henri Lefebvre, “mekan toplumsal olarak üretilir” diyor. Feminist kent teorisi ise bana şunu öğretti: Toplumsal olan aynı zamanda cinsiyetlidir. O halde üretilen mekanın da cinsiyeti vardır. Yürümeye çalışırken sürekli birinin “esas önceliği” olduğunu hatırlatması gibi.

Kaldırım işgali çoğumuza “sıradan” bir belediye sorunu gibi görünüyor ama öyle değil. Öyle olmadığını kendi bedenim üzerinden, ritmim bozulduğunda, adımım bölündüğünde, düşüncem kesildiğinde fark ediyorum. Bu basit bir fiziksel engel değil. Bu, kamusal alanda kimin görünür olma hakkının daha önemli olduğunun tekrar tekrar ilan edilmesi.

Kaldırıma yayılan o araba, üzerimize süren o dolmuş, yaya geçidinde yavaşlamayan o sürücü, tarihsel üstünlüğünü hatırlatıyor. “Benim hızım, benim gücüm senin güvenliğinden önemli,” diyor. Trafikteki bu makine şiddeti, eril tahakkümün asfalttaki yansımasından başka bir şey değil.

Her kaldırım, her dolmuş şoförü, her meydan, her bank, her ışık bize şunu fısıldıyor: Evet, buraya gelebilmişsin ama burada güvende değilsin. Varlığın önemsiz ve önceliğin yok. Korksan iyi olur!

Zabıtalar ve görünmez ittifak

Bu işgaller -sadece- kural tanımaz sürücülerin suçu mu Haticeciğim, derseniz galiba kısmen hayır derim. Şehri yöneten yerel idareler, kaldırımları “kamusal alan” olarak değil “atıl alan” olarak görüyor. Bir dükkanın kaldırıma masa atmasına, bir arabanın yaya yolunu kapatmasına göz yuman o sessiz onay aslında erkeklerarası bir ittifakı sürekli yüzümüze çarpıyor. Belediyenin ve zabıtanın görmezden geldiği her işgal, belediyenin otopark sorununu çözmek yerine kaldırımı otoparklaştırmayı tercih etmesidir.

2918 sayılı Kanunun 61. Maddesinde yazana göre para cezası da var ama kaldırımı işgal eden lüks arabalara karşı bu madde bir anda “görünmezlik pelerini” giyen fantastik bir yapıya dönüşüyor.

Bakım emeğinin tekerlekli hali: Pazar arabaları

Ve bu eril dünyanın sanırım en büyük mağdurları o kaldırımlarda sadece yürümeye çalışan kadınlar…

Dert tek başına yürümeye çalışmak değil. Dert, bize yüklenilen bütün sorumluluklarla yürümeye çalışmak. Bebek arabasını süren bir anneyi düşünün. Kaldırım bittiği için bebeğiyle birlikte araç yoluna inmek zorunda kaldığı o an, onun için koca bir hayati risk!

Ya da pazar arabaları… Kadınların sarı bezden sonra vazgeçilmeyen aksesuarları ekose desenli tekerlekli çantalar… Ne kadar farkettiniz ya da önemsediniz bilmiyorum ama o pazar arabaları -hele ki o yokuşlu Ankara sokaklarında- kadınlara yüklenmiş “bakım emeğinin” cisimleşmiş, tekerlekli halidir. Evin alışverişi, mutfağın dolması, pazarın görülmesi kadının “kutsal” görevidir ama erkeklerin tasarladığı şehir ona, yüklediği bu görevi yapacak alan tanımaz.

Bir patriyarka özeti daha…

Daracık, genellikle mantar dubalarla kapatılmış, esnafın masa attığı, kuryenin motor park ettiği, binaların daha yapılırken bile işgal ettiği o kaldırımlarda pazar arabasını geçirmeye çalışan bir kadın, aslında görünmez bir engelli koşudadır.

Erkekler için “flanörlük”, elleri cebinde, başı yukarıda, binaları izleyerek yapılan romantik ve güvenli bir eylem olabilir. Kadınlar içinse kaldırımda yürümek sürekli tetikte olma, “aranıyor” damgası yememe, pazar arabasını çukura düşürmeme, bebeğini arabalardan koruma, yüzüne yumruk yememe ve hayatta kalma mücadelesidir.

“Yapay zeka ile trafik düzenlemesi yapılan bir Ankara” hayalleri kuranlar, önce pazar arabasıyla yürüyen teyzelerin gerçekliğine, yani sokağa inmeli. Çünkü dijital vizyonlar, kırık bir kaldırım taşında tökezleyip düşen bir kadının acısını telafi etmiyor.

Ama o dolmuş şoförüne, kadınları görmeyen tasarımcılara ve yapay zeka ile şehir tasarlamaya çalışan belediye yöneticilerine inat, kaldırımlarda pazar arabalarımızla, bebek arabalarımızla, yollarda memelerimizi sıkan emniyet kemerlerimizle var olmaya devam edeceğiz.

Çünkü biz yürümezsek, o kaldırımlar sonsuza dek sadece onların olacak.

Kapak görseli: The Guardian

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.