|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Ankara’da bir süredir aynı sahneye tekrar tekrar denk geliyorum. Otobüs duraklarının önü. Kaldırımlar. Sigara izmaritleri. Kentin en küçük ama en inatçı atığı.
Bir gün Dikmen Caddesi’nde, bir otobüs durağının önünde temizlik yapan bir Ankara Büyükşehir Belediyesi çalışanıyla sohbet etme fırsatım oldu. En hızlı kirlenen yerlerin otobüs durakları olduğunu söyledi. Temizliğin ardından on dakika geçmeden zeminin yeniden eski haline döndüğünü ekledi.

“Bu, senin işin”
Bazen süpürge elindeyken insanların gözünün önünde sigarayı yere attığını, uyardığında ise aldığı cevabı kısa ve keskin bir cümleyle özetledi:
“Bu, senin işin.”
Bir noktadan sonra kimseyi uyarmamaya başlamış, mental sağlığını korumak için. Yine de bunun, toplumun tamamına değil küçük bir kesimine ait bir davranış olduğunu ekliyor. Ama o küçük kesim, her gün aynı zeminde iz bırakıyor. Çalışana göre kent temizliğinde insan profili belirleyici; semtler arası sosyo-ekonomik farklar, temizlik alışkanlıklarını da doğrudan etkiliyor.
Kentin ortasında birikenler
Kentin merkezi Kızılay, bu izlerin en görünür olduğu yerlerden biri. Ankara’da yaşayanların büyük bölümünün günde en az bir kez uğradığı bu alan, aynı zamanda en hızlı kirlenen noktalardan. Otobüs duraklarının önü, kaldırımlar, Güvenpark çevresi… İzmaritler ve küçük atıklar zeminin doğal bir parçasıymış gibi duruyor.
Kızılay, farklı sosyo-kültürel grupları aynı anda barındıran bir merkez. Belki de bu yüzden, başka şehirlerin merkezleriyle kıyaslandığında daha dağınık ve daha kirli görünüyor. Belediye işçileri sık sık temizlik yapıyor, süpürme araçları çalışıyor ama bu kirlilik kalıcı olarak ortadan kalkmıyor.
Hangisi daha kolay? Yere atmak mı, cebe koymak mı?
Otobüsünü gören biri, sigarasını aceleyle yere bırakıyor. Bazıları ise söndürüp cebine koyuyor. Ama bu davranış hala bir istisna. Güvenpark’ta, özellikle durakların bulunduğu kısmında, çöp kovası sayısı oldukça sınırlı.
Çöp kutusu olunca yere atılmıyor mu? Hayır, atılıyor. Ama çöp kutusunun varlığı, en azından kamunun “buradayım” deme biçimi. Altyapı tek başına çözüm değil ama yokluğu da başka bir soruyu açıyor.
Büyük kampanyalardan ya da sert yaptırımlardan önce, gündelik hayatta zaten mümkün olan küçük pratiklere bakmak gerekiyor. Kendi adıma, sigara içerken izmariti çoğu zaman pantolonumun arka cebine, boş bir pet şişenin içine ya da çantamın kenarına koyuyorum. Çöp gördüğümde çıkarıp atıyorum. Eğer bunların hiçbiri mümkün değilse, izmariti yerde söndürüp bir çöp kutusu görene kadar elimde taşıyorum. Benzer biçimde, sigaranın kağıdını ya da izmariti kısa bir süreliğine cebinde taşımak, kahve bardağının kapağını ya da küçük bir poşeti geçici bir atık alanı olarak kullanmak da mümkün. Zahmetli görünen ama aslında çok küçük olan bu tercihler, doğru davranışın imkansız olmadığını; izmariti yere atmanın da tek seçenek olmadığını gösteriyor. Mesele, daha fazlasını yapmak değil, yalnızca yere bırakmamayı seçmek.
Kenti benimsemek ya da benimsememek
Durakların büyük kısmında izmarit ve küçük atıklar için kutular olmasına rağmen zeminin kirli kalması, ister istemez şu soruya götürüyor insanı: Bu davranış bize nasıl kazandırılabilir? Kazandırılmalı mı?
Belki de mesele, “burası benim değil” duygusunda düğümleniyor. İnsanlar, kendi mahallesinde olmadığı bir yerde daha mı kolay çöp atıyor? Geçici olarak bulunduğu bir alan, sorumluluk duygusunu da geçici mi kılıyor?
Kamusal alanlarda çöp atma davranışına dair yapılan araştırmalar, bu tür pratiklerin yalnızca altyapı eksikliğiyle açıklanamayacağını gösteriyor. Örneğin bazı çalışmalarda, çöp kutularının varlığının tek başına davranışı değiştirmediği; bireylerin kendilerini mekana ne kadar ait hissettiklerinin belirleyici olduğu vurgulanıyor. Kentsel aidiyet ve çevresel davranış üzerine yapılan akademik incelemeler, kişinin kendini “geçici kullanıcı” olarak gördüğü alanlarda çevresel sorumluluk duygusunun zayıfladığını ortaya koyuyor. Başka bir deyişle, mekanla kurulan bağ gevşedikçe yere bırakılan izmarit ya da küçük bir atık daha kolay meşrulaşabiliyor.
Çocukluğumdan beri farklı şehirlerde yaşamış biri olarak bulunduğum her yeri aynı saygı mesafesinde tutmaya çalıştım. Şehir değişti ama “burası benim” duygusu değişmedi. Oysa kent, bu duygunun zayıfladığı yerde hızla kirleniyor. Temizleyen biri olduğu sürece kirletmenin meşru görüldüğü bir ilişki kuruluyor.

Bolu’da farklı olan ne?
Bolu Belediyesi’nin uzun süredir yürüttüğü uygulamalar bu açıdan dikkat çekici. Yerlere izmarit ve çöp atanlara yönelik yaptırımlar var. Kartalkaya yangını davasını takip etmek için kente gittiğimde ilk dikkatimi çeken şey temizlik oldu. Hem kent sakinleri hem de ziyaretçiler, bu yaptırımların yarattığı ciddiyetle davranıyor gibiydi.
Bu da başka soruları kaçınılmaz kılıyor: Kentleri temiz tutmak için yaptırım zorunlu mu? Yoksa altyapı, eğitim ve hatırlatma birlikte çalıştığında bu davranış kendiliğinden değişebilir mi?
Bu sorular yalnızca Ankara ya da Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın farklı kentlerinde benzer tartışmalar, farklı yöntemlerle ele alınıyor. Bazı şehirlerde yaptırımlar öne çıkarken, bazılarında davranış değişikliğini hedefleyen eğitim ve hatırlatma pratikleri tercih ediliyor. Kamusal alanlarda yere atılan küçük bir atığın, yalnızca bireysel bir tercih değil; öğrenilmiş bir davranış olduğu kabul ediliyor. Bu nedenle okullarda erken yaşta verilen çevre eğitimi, kamusal alan kullanımına dair ortak kurallar ve kentin “ortak bir mekan” olduğunun sürekli hatırlatılması önemli görülüyor. Eğitim, burada yalnızca bilgi aktarmak değil, kentle kurulan ilişkiyi şekillendiren bir süreç olarak düşünülüyor. Sorunun çözümü tek bir başlıkta toplanmıyor; yaptırım, altyapı ve eğitim, çoğu örnekte birlikte çalışıyor.

Bir kentte iz nasıl bırakılır?
Bir iz bırakma arzusundan söz etmek, bu izi her koşulda meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Kentte bırakılan her iz bir anlam üretebilir, ancak bu anlam her zaman birlikte yaşamı güçlendirmez. Yere atılan bir izmarit, “buradaydım” demenin en kolay ama en sorumsuz biçimlerinden biridir. İz bırakmak ile geride yük bırakmak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Bir kentte iz, ancak başkalarının varlığını ve o mekanın ortaklığını hesaba kattığında anlam kazanır. Aksi halde bu iz, bir hatıradan çok, bir başkasının toplamak zorunda kaldığı bir atığa dönüşebilir.
Özellikle işletmelere yakın konteynerlerin çevresine bakıldığında, çöpün neden dışarı taştığı da belirsizleşiyor. Yeterli konteyner olmadığı için mi, yoksa sorumluluk duygusu zayıf olduğu için mi? Altyapı mı eksik, duygularımız mı?
İzmarit meselesi, kentin kendisiyle kurduğumuz bağın küçük ama çok şey anlatan bir parçası. Yerde duran her izmarit, yalnızca bir atık değil; “buradaydım” deme biçimi. Ama bu iz, kalıcı olmakla değil, geride bırakmakla ilgili.
Kentler bize sadece yaşanacak alanlar sunmuyor. Aynı zamanda nasıl iz bırakacağımızı da gösteriyor.
Soru şu: Biz bu izleri nasıl bırakmak istiyoruz?


















