|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
“Napoli Romanları”, ilk kitabının ismi Türkçeye Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım olarak çevrilmiş, Elena Ferrante’nin yazdığı dörtlemenin ismi. Elena Ferrante, yazarın mahlası. Dörtlemeyi ilk kez 2018 yılında okudum. Sadece Napoli’de geçtiği için okumaya başlamıştım ancak hikaye beni kıskıvrak yakaladı. Aradan geçen yıllarda, altını çizdiğim satırlarla, aldığım notlarla ve dizisiyle hafızamdaki canlılığını korudu. En son 2025 yılında tüm seriyi yeniden okumam ve yakın zamanda bitirmemle birlikte artık bir övgü yazısını hak ettiğini düşünüyorum. Napoli Romanları’nı benim için bu kadar özel kılan şeylerden biri, şehrin hikayede sadece bir mekandan ziyade tıpkı bir karakter gibi büyüyüp gelişmesi oldu.
Napoli Romanları, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Napoli’nin yoksul mahallerinden birinde dünyaya gelen Lenu ve Lila’nın yıllara yayılan arkadaşlık hikayesi. Bu, her şeye rağmen bir ömür boyunca birbirinin yanında olmuş iki arkadaşın toz pembe hikayesi değil. İçinde hayatın, kadın olmanın ve Napoli’nin tüm katmanlarını bulunduran, hayatın ta kendisi bir hikaye.
Ferrante, Napoli Romanları’nda Napoli’nin yıllar içindeki ekonomik, kültürel ve toplumsal durumunu hikayenin akışına çok başarılı ve doğal bir şekilde entegre ediyor. Hikayenin başladığı 1950’lerde, Napoli’deki bu mahalle ve sakinleri fakir, zor ve dış dünyaya kapalı. Şiddet gündelik hayatın bir parçası. Kirli ve tozlu sokaklarda top koşturan çocuklar, sıcak ve nem, avlular, balkonlara asılı çamaşırlar, yükselen bağırışlar, evlere hapsolmuş kadınlar. Ve tabii ki sosyal sınıflar. Napoli’de yaşayıp hiç denizi ve Vezüv’ü görmemiş insanlar ile tehlikeli ailelerin ekonomik hakimiyeti. İlk kitapta mahalleden pek çıkmıyor, “stradone”nin ötesini biz de görmüyoruz.

İkinci kitap Yeni Soyadının Hikayesi‘nde değişim, hem karakterler hem şehir için başlıyor. Lenu, okul sayesinde şehrin eğitimli çehresiyle tanışırken, Lila evlilik yoluyla eski mahalleden çıkıyor. Napoli’de ve mahallede yeni binalar yapılıp dükkanlar açılırken önemli bir kesim için yoksulluk devam ediyor. Şehir, İtalya’daki değişimlerden etkileniyor ancak ülkenin güneyi ya da kuzeyi gibi kalkınamıyor. İlk kitapta tehlikeli olan isimler ve aileler, bu kitapta güçlenip mafyalaşıyor.

Üçüncü kitap Terk Edenler ve Kalanlar‘da yazar, 70’lerde İtalya’daki çalkantıların, Kurşun Yılları’nın Napoli’ye yansımalarını hikayeye çok güzel yerleştiriyor. Sağ ve sol çatışmaları, işçilerin grevleri ve üniversitelerdeki protestolar şehrin atmosferinin ve kitabın önemli bir parçası oluyor. Öte yandan kentleşme son sürat devam ediyor.

Son kitap Kayıp Kızın Hikayesi‘ne damga vuran toplumsal olaysa şüphesiz ki büyük Napoli depremi. Depremden sonra binalar çöküp mahalleler yok olurken yoksullar daha da yoksullaşıyor. Şehrin yeniden inşa edilme sürecinde zenginler, gücüne güç katıyor. Son kitap, aynı zamanda Lila ve Lenu’nun Napoli olan ilişkilerinin en olgun ve en acılı halini anlatıyor. Lila, kaybının üzüntüsüyle mücadele ederken kendini her gün Napoli’nin sokaklarına bırakıyor; şehrin kendisinden aldıklarını arıyor. Lenu ise Napoli’ye ait hissetmekle, ondan utanmak arasındaki sıkışmışlıkta şehri son bir kez terk ediyor.

Ferrante’nin Napoli’sini en güzel Lila ve Lenu’nun kelimelerinde, satır aralarında görüyoruz. Son kitapta, karakterlerin Napoli’ye dair söyledikleri hem hikayeye hem de karakterlerin şehre bir vedası niteliğinde.
Ah, ne şehir, diyordu kızıma Lina teyzesi, ne şahane ve anlamlı bir şehir: Burada bütün diller konuşulmuş İmma, burada her şey inşa edilmiş ve her şey yıkılmış, burada insanlar hiçbir gevezeliğe inanmaz ama çok gevezedir, burada her gün gördüğün Vezüv, kudretli insanların en büyük girişiminin, en şahane eserinin ateş, deprem, kül, denize dönüşeceğini, bir iki saniyede yok olacağını hatırlatır.
Herkes, diyordu, herkes yüzyıllarca büyük limanı, denizi, gemileri, kaleleri, yüksek ve kara cüssesiyle öfkeli alevleriyle Vezüv Yanardağı’nı övmüş. Ama sonra yeni yüzyıllarda yetersizlikten, yozlaşmadan, fiziki ve ahlaki yoksunluktan yakınmışlar. Hiçbir kurum görünen yüzü ardından sayısız çalışanına ve şatafatına rağmen işlevini yerine getirmemiş. Çözülebilen bir düzen yoktu, sadece kuralsız ve ele avuca sığmayan bir kalabalığın, her tür malı satan seyyar satıcıların, yüksek sesle konuşan insanların, sokak çocuklarının, dilencilerin doldurduğu sokaklar vardı. Ah, Napoli kadar çok ses ve gürültü yayan başka bir şehir yoktu.
Napoli; tüm karanlık ve aydınlık taraflarıyla mükemmel bir biçimde kusurlu. Aslında insan olmak da tam olarak böyle bir şey. İçimizde hem kötü var hem iyi. Tıpkı Lila ve Lenu gibi.
Yıllar boyunca Napoli sokaklarında aylakça yürür, aksanlı İtalyancamla konuşurken benim turist olduğuma emin tüm yereller. Halbuki onlar benim yıllardır bu şehrin sokaklarında kaybolarak kendimi bulduğumu, büyük üzüntüleri ve sevinçleri burada yaşadığımı hiç bilmeyecekler. Napoli’de günlerden bir gün bir barda ayaküstü kahvemi içerken, Ferrante’nin yanımda kahve içenlerden biri olma ihtimali var ve ben bu ihtimali çok seviyorum. Hayatta kendimi tanımama ve şekillendirmeme yardım eden şeylerden ikisi Napoli sokakları ve Napoli Romanları’nın satırları. Umarım sizler de bir gün kendinizi ya Napoli sokaklarında ya da Napoli Romanları’nın satırlarında kaybetme zevkine nail olursunuz.

















