Yurtdışında yaşama hayali, Ankara’da üniversite okuduğum yıllarda kalbime düşmüştü ilk kez. O zamanlar Türkiye’de “Bu ülkede yaşanmaz artık” cümlesi, son yıllardaki kadar sık telaffuz edilmezdi. Bu hayalimi Napoli’ye gidiş gelişlerim ve üniversitedeki Erasmus furyası tetiklemişti. Okul bitince benim kendimi İstanbul’da, kurumsal hayatın göbeğinde bulmam göz açıp kapayıncaya kadar oldu. İstanbul’da “Bu hayat böyle mi geçecek?” buhranıyla geçen dört seneden sonra, ben de Türkiye’den tek yön bilet alanlar kervanına katıldım. Yurtdışında yaşadığım dört sene taze bitmişken, hayat değiştiren maceramdan notlarımı paylaşmaya karar verdim. Türkiye’de özlediklerimle başlıyoruz!
Çekirdek aile
Giden olmak mı daha zor yoksa kalan olmak mı? Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemle ikisini de deneyimledim. Evet, bu sorunun bir kazananı yok, ikisi de zor. Doğum günleri, bayramlar, düğünler gibi büyük günleri kaçırdığıma üzülmüyorum; çünkü bu günleri Türkiye’de geçirecek şekilde planlayabilirim seyahatlerimi. Beni asıl üzen yanlarında olamadığım küçük, gösterişsiz, gündelik ama bence daha kıymetli paylaşımlar. Ankara’ya senenin ilk karı düştüğünde annemle koltuğu camın kenarına çekip akşam karı izlemek, bir kısmında uyuyacağını bilsem de babamı tiyatroya götürmek ve dönüşünde Kızılay’a yürümek, sınav haftasının bitişinde kardeşimi okuldan alıp onunla kutlama yemeği yemek… İnsan özlüyor.

Kalabalık sofralar
Akrabalarımın büyük bir çoğunluğu ile aynı şehirde yaşayarak büyüdüm ve kalabalık bir aileyiz. Sık sık babaannem ve dedemin evinde toplanır, salondaki uzun masaya sağlam bir sofra kurar, saatlerce yemek yerdik. Annem ve babam, eve yemekli misafir çağırmayı çok severdi. Saatlerce hazırlık yapar, tertemiz ve ütülenmiş masa örtüsünü serer, sadece misafirlere kullandığımız yemek takımını vitrinden özenle çıkarırdık. Bazen bir cuma ya da cumartesi akşamı, soğuk bir akşamüstünde yavaş bir yürüyüş yaparken mahallede, perdeleri her daim açık olan Almanların evlerinin içine gayriihtiyari bir bakış atıyorum. Ne zaman masa başında birilerini görsem, eve dönüp YouTube’dan bir şeyler izleyerek tek başıma yemek yemek daha zor geliyor. Bu sebeptendir ki mümkün olduğunca arkadaşlarımı Berlin’deki evime yemeğe davet ediyorum. Sofralarım kalabalık olmuyor, dört kişiyi geçmiyor ama bana çok iyi geliyor.

Simit
İtalya’da yaşarken her gün simit diye ağlanıp dururdum. Almanya’ya taşındım, süpermarkette bile simit var ama Almanya’da simit yediğim sefer beşi geçmez. Neden? Çünkü aynı değil. Siz de benim gibi Türkiye’de de her simiti yemiyor, çıtırlık arıyorsanız, seçili fırınlarınız varsa, Berlin bir çöl. Hayatının büyük bir kısmını İzmit ve Ankara’da geçirmiş biri olarak çıtır taş fırın simiti hassas noktam ve kendisini çok özlüyorum! Hafta sonları fırından tazecik alıp uzun bir kahvaltı yapmanın ve açlığımı bastırsın diye metroya binmeden Kızılay’da elime bir simit almanın yeri doldurulamaz bende. Simitsiz, Türkiye’de özlediklerim listesi olmazdı.

Restoranlarda ıslak mendil verilmesi
Kıymetini kaybedince anladığım şeylerden biri. Nasıl güzeldir, nasıl hijyen dostudur o ıslak mendiller. Bazen çantaya üç beş tane atar, sonra ihtiyacımız olunca kullanırız. Kimi mekanlar paraya kıyar, Eyüp Sabri Tuncer’in tek kullanımlık ıslak mendillerinden koyarlar ya hani, kalbimi çalıverirler. Bu adet, Avrupa’ya Covid ile gelmediyse daha hiç gelmez, ben büyük ıslak mendil paketlerini taşımaya devam.
Kuaför ve güzellik salonu hizmetleri
Almanya’da hizmet sektörünün pahalılığı dedikleri kadar var ve bu, beni ister istemez kişisel bakımla ilgili bazı şeyleri evde kendi kendime halletmeye itti. Türkiye’ye senede iki üç kez gittiğim için saç kesimi bekler diyorum, manikürsüz de yaşarım diyorum ama bazen insan kendini güzellik salonundaki ablanın ellerine bırakmak istiyor. Kuaför ve güzellik salonu hizmetlerine olan özlemim Türkiye’de özlediklerim listesine, Berlin’de yaklaşık 3 sene direndikten sonra gittiğim ilk saç kesiminde, kesimin sonunda kuaförün elime saç kurutma makinesi verip “kendiniz kurutacaksınız” demesi ile hızlı bir giriş yaptı.
Meyve sebze pazarı
Çocukluğum, Değirmendere salı pazarında geçti. Ankara’da okurken her cumartesi Çayyolu semt pazarına mutlaka bir uğrardım. İstanbul’da meyve sebze pazarı alışkanlığımdan uzaklaşmış olsam da Berlin’de, yemek pişirme ve mevsim sebzeleriyle beslenme düzenimde pazar hasreti çeker oldum. Burada her salı ve cuma Kreuzberg’de kurulan pazar bu özlemimi bir nebze giderse de evime çok yakın olmayışı ve akşam saat altıda toparlanması 9-6 çalıştığım için özlem gidermeyi zorlaştırıyor. Pazar arabasını taze meyve sebze ile doldurmayı, her tezgahta bir şeylerin tadına bakmayı, ayak üstü sıcacık bir gözleme yemeyi çok özledim; bir de yanımda annem olursa tadından yenmez.

Türkiye’de özlediklerim anlatmakla bitmez. Sevdiklerime ve yemeklere olan özlemim ise çok başka. Özlediğim her şeye, içimdeki sızıya, gözümde akmayan yaşlara rağmen, yine olsa yine giderdim Türkiye’den.
Serinin devamında buluşmak üzere, hoşçakalın.
Yurtdışında yaşama maceram Trieste ile başlamıştı, Trieste notlarım burada.




















