|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Abu Dabi, Zayed Ulusal Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi’nin açılışıyla Körfez’deki kültürel ivmeyi bir adım daha ileri taşıdı. Son on yılda Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yalnızca müzeler inşa etmekle kalmadı; galeriler, stüdyolar, kafeler ve kamusal alanların iç içe geçtiği yeni kültür bölgeleri kurguladı. Doha Tasarım Bölgesi bu dönüşümün en canlı örneklerinden biri haline gelirken Louvre Abu Dhabi ve Art Dubai bölgenin sanat sahnesini küresel dolaşıma sokarak Körfez’i uluslararası kültür haritasında kalıcı bir konuma yerleştirdi. Ekonomileri çeşitlendirme, görünürlük kazanma ve kültürel anlatı inşa etme arzusu bu yatırımları besliyor. Ancak tam da bu noktada kaçınılmaz bir soru beliriyor: Körfez gerçekten kendi kültürel zeminini derinleştirerek mi yükseliyor yoksa karşımızda 21. yüzyılın parlayan ama hala tartışmalı bir kültürel şehir modeli mi duruyor?
Körfez’in sanat yolculuğu
1990’ların sonlarından itibaren Körfez ülkeleri, kültürel ilerlemeleri giderek hızlanan ve çok katmanlı bir stratejiyle ele aldı. İlk adımlar, Batılı uzmanlarla yapılan işbirlikleriyle atıldı: Suudi Arabistan Ulusal Müzesi’nin 1999’daki planlama süreci ve Katar’da 2008’de açılan İslam Eserleri Müzesi, ardından 2010’da açılan Mathaf: Arap Modern Sanat Müzesi bu yaklaşımın erken örnekleriydi. Bu projeler, kültürü yalnızca mirası belgeleyen bir alan olmaktan çıkarıp küresel çağdaş çevrelere taşıdı.
Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) bu hedef, kültürün tekil yapılar yerine belirli merkezlerde toplandığı kentsel alanlar üzerinden hayata geçirildi. Abu Dabi, 2025’te açılan teamLab Phenomena gibi deneyim odaklı kurumlarla kültürel ekosistemini genişletti. Dubai ise Alserkal Avenue ve Downtown Design gibi kültürel ve ticari alanların iç içe geçtiği hibrit bölgeler geliştirdi. Disneyland Abu Dhabi’nin duyurulması, Disney’in 15 yılı aşkın sürede açtığı ilk yeni küresel park, kültürel markaların yumuşak güç aracı olarak nasıl işlev görebileceğine dair somut bir örnek sunuyor. Uzun soluklu bir etkinlik olan Sharjah Bienali ise BAE’nin küratoryal söylemi şekillendirme konusundaki kararlılığını gösteriyor.

2017’den sonra Suudi Arabistan, Vision 2030 kapsamında sanat sahnesinde büyük bir sıçrama yaptı. Ülke, müzelerden bienallere geniş bir yelpazede 81 milyar SAR’ı (~21,6 milyar ABD doları) aşan yatırımlar yaptı. Kral Abdulaziz Dünya Kültür Merkezi (Ithra), Kızıldeniz Sanat Festivali, Diriyah Art Futures, Diriyah Çağdaş Sanat Bienali ve Cidde’deki İslam Sanatları Bienali, Suudi Arabistan’ın kültürel liderlik hamlesinin en etkileyici örnekleri olarak öne çıkıyor.
Katar, 2015’te Paul Gauguin’in Ne Zaman Evleneceksin? adlı eserini rekor bir fiyata satın alarak dünya gündeminde ses getirmişti. 2010’lardan itibaren ise sokakları, çölleri ve kamusal alanları kapsayan kasıtlı bir kamu sanat programı başlattı; Jeff Koons, Richard Serra ve Ai Weiwei gibi sanatçıların eserleri de dahil olmak üzere 100’den fazla çalışma halka sunuldu. Bu hamlenin arkasında, 2013’te “ArtReview Power 100” listesinin zirvesine çıkan Sheikha Al Mayassa bint Hamad bin Khalifa Al Thani bulunuyor. Paralel olarak Fire Station, VCUarts Qatar ve M7, sanatçılara üretim ekosisteminde destek sağlıyor. 2030’a kadar Lusail Müzesi ve Art Mill olmak üzere iki müze daha açılması planlanıyor.
Sanat piyasasındaki dönüm noktaları arasında, 2006’da Dubai’de gerçekleştirilen ilk Christie’s müzayedesi ve açık formatlı, anlatı odaklı yaklaşımıyla Art Basel Qatar’ın lansmanı öne çıkıyor.
Küresel strateji, yerel motivler
Körfez’de kültür alanına yapılan yatırımlar, sanatsal üretimi teşvik etmenin ötesinde, uluslararası algıyı biçimlendirmeye yönelik hesaplı bir etki alanı yaratma girişimi olarak okunabilir. Louvre Abu Dhabi ve Guggenheim Abu Dhabi gibi kurumlar yalnızca eser sergilemiyor; Körfez’i uluslararası kültür dolaşımının meşru, sofistike ve kalıcı bir aktörü olarak konumlandırıyor. Benzer şekilde, dünyaca ünlü mimarların imzasını taşıyan projeler mimarlığı estetik bir pratikten çıkarıp diplomatik bir dile dönüştürüyor. Art Basel Qatar’ın lansmanı, Doha’yı Basel, Miami Beach, Hong Kong ve Paris ile aynı kurumsal hatta yerleştiriyor; böylece Körfez, geçici bir ilgi alanı olmaktan çıkıp küresel sanat takviminin sürekli bir durağı haline geliyor.
Bu yaklaşım, tarihsel bir süreklilik içinde okunduğunda: Rönesans İtalya’sında şehir devletleri sanatı siyasal otoritenin bir uzantısı olarak kullanıyor; 20. yüzyıl başı Amerika’sında büyük koleksiyonerler kültürü ulusal prestijin taşıyıcısı haline getiriyordu. Günümüz Körfez’inde ise bu model, doğrudan jeopolitik ilişkilerle iç içe ilerliyor. Katar örneğinde kültürel görünürlük, uzun vadeli uluslararası angajmanlarla eş zamanlı gelişiyor. Education City çatısı altında Cornell ve Georgetown gibi Amerikan üniversitelerine yapılan yatırımlar, Katar Yatırım Otoritesi’nin (QIA) New York’taki stratejik gayrimenkulleri ve 2025’te ABD yönetimi tarafından açıkça tanınan Gazze arabuluculuğu birlikte düşünüldüğünde, kültür alanı Katar için çok katmanlı bir uluslararası diplomasi sahasına dönüşüyor.
Körfez’de kültürel yatırımın bir diğer önemli boyutu, soyut bir temsil alanı olmaktan çıkıp ulusal kimliğin doğrudan inşa edildiği bir mecra haline gelmesi. Katar’da yürütülen yüksek profilli Batı sanat alımları, yalnızca küresel sanat diline hakimiyet değil, modernliğin üretici ve yorumlayıcı bir aktörü olunduğunu ilan ediyor. Eserler müzelerde sergilenerek ulusal kimliği somut, görsel ve pedagojik bir düzene dönüştürüyor. Müze mekanları, İslam sanatını tarihsel kapanış noktaları değil, çağdaş üretimle ilişkili bir alan olarak sunuyor. BAE, Louvre Abu Dhabi ile evrensel “Doğu–Batı” anlatısı kurarken; Suudi Arabistan, Vision 2030 kapsamında mega projelere öncelik vererek kültürü yalnızca ekonomik büyümenin değil, ulusal kimliğin şekillendirilmesinin de temel aracı olarak konumlandırıyor.

Kültürel yatırım aynı zamanda petrol gelirlerine bağımlılığı azaltan bir “post-oil sigortası” işlevi görüyor. Müzeler, fuarlar ve sanat eğitimi, kalıcı ekonomik değer yaratıyor. Suudi Arabistan, Vision 2030 kapsamında yaratıcı endüstrilerin gayri safi yurtiçi hasıla payını yüzde 3’e çıkarmayı hedefliyor; bu, yaklaşık 20 milyar ABD doları gelir ve 100 bin yeni istihdam anlamına geliyor. Art Dubai 2025, 120’den fazla galeriyle artık global galerileri de çekiyor; koleksiyoner ilgisini artırıyor ve çok kutuplu bir pazar olarak uluslararası sermayeyle kalıcı gelir sağlıyor.
Bu süreç, Katar, BAE ve Suudi Arabistan’ı sessiz ama keskin bir kültürel liderlik yarışına sürüklüyor. Her yeni müze, fuar veya kültürel girişim, en prestijli uluslararası işbirliklerini ve küresel ilgiyi kazanma çabasının bir göstergesi. BAE’nin “ilk kültür vizesi” gibi programları, küresel yaratıcı sermayeyi çekme rekabetini görünür kılıyor ve kültürü jeopolitik bir araç haline getiriyor. Kültürel söylemi kontrol eden, sadece bugünün değil, yarının liderliğini de belirliyor; Körfez ülkeleri bunu kavrayarak gelecekteki üstünlüğü şimdiden güvence altına alıyor.
Görkemin gölgesinde: Kayıp bağlar
Körfez’deki mega projeler bölgeyi hızla küresel bir kültür sahnesine dönüştürürken beraberinde ciddi soruları da gündeme getiriyor: Müzeler gerçekten topluma mı hizmet ediyor, yoksa görsel bir şölenin parçası mı? Anıtsal mimari ve hızlı inşaat, yaratıcı emeğe ve yerel kültüre yapılan yatırımı gölgede bırakıyor olabilir mi?
Körfez müzeleri, yıllarca sürmesi gereken kültürel gelişimi yalnızca birkaç yıla sığdırarak ulusal gelecek ve kimlik inşasında petrol gelirlerini araçsallaştırıyor. Tarihsel derinliği sınırlı Körfez devletleri, müzeleri bu boşluğu doldurmak, ulus inşasını hızlandırmak ve kültürel gecikme algısını telafi etmek için kullanıyor.
Mega projeler, 19. yüzyıl ulus müzelerinden, 20. yüzyıl modern sanat kurumlarına, 21. yüzyıl kültür ekonomisine kadar birden fazla modeli üst üste koyarak benzersiz bir kültürel kompozit yaratıyor. Guy Debord’un “gösteri toplumu” teorisi ışığında şehirler sahneye, kültürel projeler görsel bir tüketim nesnesine, müzeler ise pasif izleyiciye hitap eden görsel objelere dönüşüyor. Bu süreç, devlet markasının ön plana çıkmasını sağlarken, yerel sanatçılar ve yaratıcı ekosistemler geri planda kalıyor. Kültürel gösteri ile sürdürülebilir yerel kültür arasındaki gerilim, Körfez projelerinin merkezi sorunu olarak öne çıkıyor.
BAE’de nüfusun yaklaşık yüzde 80’i geçici işçilerden oluşuyor; kültürel yatırımların kime hitap ettiği ve hangi hikayeleri görünür kıldığı sorusunu gündeme getiriyor. Uluslararası kurumlar ile danışmanların kürasyon ve yönetişimdeki belirleyici rolü, kültürel otoritenin kısmen dışarıya devredildiğini gösteriyor. Bu mekanizma, sanatın kimi zaman yapısal sorunları perdeleyen bir araç yani “artwashing” olarak kullanılabilmesine alan açıyor. Louvre Abu Dhabi gibi projeler, ölçek ve küresel prestij ile göçmen emeği ve eşit erişim gibi etik meseleler arasındaki gerilimin simgesi haline geliyor.
Körfez’de erişilebilirlik, yalnızca bilet fiyatları ya da kullanılan dil ile ilgili değil; kurumların baştan nasıl tasarlandığıyla da ilgili. Kamusal sanat ise çoğu zaman tabandan katılım üretmekten çok devlet öncülüğündeki kentsel vizyonları destekliyor. Göçmen ağırlıklı bir toplumda kamusal alan parçalı ve eşitsiz; bu da kapsayıcılık iddialarını sorgulatıyor. Sunulan eserler “toplulukları harekete geçiren” işler olarak gösterilse de gerçek katılım sınırlı ve denetimli. Körfez’de tabandan gelişen kültürel oluşumlar neredeyse yok; bunun sonucunda ortaya çıkan ise toplumsal bağ kurmayan, direnç üretmeyen, yalnızca estetik görünürlüğe dayanan devlet öncülüğünde kurgulanmış bir soylulaştırma hareketi.
Sanatın soluduğu şehirler
Yine de dönüşümün işaretleri var: Doha’daki Fire Station, Şarika’daki uzun dönemli sanatçı rezidansları ve UNESCO destekli AlUla topluluk inisiyatifleri gibi sanat ve kültür aktörleri değişimin kapısını aralıyor. Bu yapılar, sürekliliğe dayalı ve yerel koşullara uyarlanmış üretim modelleri sunarak büyük kurumların sınırlarının ötesine geçiyor. Tarihsel bakışla bu Körfez inisiyatifleri, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Fransız sanat atölyeleri ve Berlin’in DAAD Artists-in-Berlin Programı ile işlevsel bir paralellik taşıyor. Savaş sonrası Avrupa’da şehirler yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel olarak da yeniden inşa edilmek zorundaydı. Sanat kurumları, sanatçıların ticari baskıdan uzak düşünebildiği, disiplinlerarası etkileşimi besleyen ve bağımsız bir sanat kamusunun filizlenmesine alan açan mekanlar olarak şekillendi. Körfez’deki yeni inisiyatifler de benzer biçimde, henüz yerleşik bir kamusal sanat alanının bulunmadığı bir bağlamda, bu alanı peşinen varsaymak yerine üretim, öğrenme ve karşılaşma süreçleri üzerinden fiilen kuruyor. Bu süreçler derinleştikçe, Körfez şehirleri sanatın yalnızca sergilendiği değil, toplumsal karşılık bulan ve yaşayan bir kültürel pratik haline geldiği merkezlere dönüşebilir.
Kaynaklar
-
- Inside the Growing Consultant Economy Behind the Gulf’s New Mega Museums, Artnet
- Inside teamLab’s vast new interactive art museum in Abu Dhabi, The Art Newspaper
- Saudi Arabia, UAE and Qatar gain the cultural upper hand with heavy investments in the creative economy, Arab News
- Mickey Goes to the Gulf: The UAE’S Wish Upon A Soft Power Star, Atlantic Council
- Saudi Arabia Boosts Global Charm Offensive with 2025 Cultural Investment Conference, Euronews
- Playing to win: how Qatar aims to become a world-beating hub of arts and culture, Christies
- Ten Years Since Christies Internationalised Gulf Art Business, The Art Newspaper
- Art Basel Qatar Announces 87 Galleries Inaugural Edition, Artsy
- How Qatar became Trump’s key ally in his Middle East peace efforts, CNN
- Qatar’s Quiet Campaign: How Doha Is Buying America, CNN
- Soft Power, Hard Influence: How Qatar Became a Giant in Washington, Quincy Institute
- Saudi Arabia boosts global charm offensive with 2025 Cultural Investment Conference, Euronews
- How the creative economy drives growth in the Middle East, Economy Middle East
- Art Dubai is cementing its position as the region’s key art market, The Art Newspaper
- The New Race for Contemporary Arts Dominance in the Middle East, Michael B. Greenwald

















