Bale Kundura senelerce önünden geçtiğim, camekan kısmında yazan yazılarla dikkatimi çeken ama her nasılsa bir şekilde kafamı içeri uzatıp bakmadığım bir yerdi. Biraz büyüyüp kendimi şehri şehir yapan şeylere odaklamaya başladığımda fark ettim bu dükkânı. Seren’in attığı bir mailde geçen bir haberle de gerçek anlamıyla merak edip görmek istedim. Kesintisiz 4 yıl Ziya Gökalp Caddesi Kurtuluş-Kızılay hattını yürüyerek gidip geldiğim halde “Merhaba!” demediğim Nurettin Cebeci ile tanışma vaktidir!

Birkaç kez kendisini ziyaret ettiğimde orada yoktu. Civardaki esnafa sorduğumda da kesin şeyler duyamayınca haliyle umudu kestim. Lavarla’da bir yazısı olmalı diye düşündüğüm Bale Kundura’ya bir süre boyunca ulaşamadım. Aklımda bir sürü soru vardı, kendisinden öğrenecek çok şey vardı fakat bu soruları askıya almak durumunda kaldım haliyle.

Ankara’nın kaldırımlarında keklik gibi seke seke yürüdüğüm bir akşamın sonunda, evimin bulunduğu semt olan Gölbaşı’na gitmek suretiyle Ego otobüsüne bindim. Ankara kartımı okutup koltuğuma oturdum, otobüs biraz doldu ve hareket etmeye başladık. Oturduktan 3 dakika sonra sağlam bir hapşırıkla otobüsün sessizliğini noktaladım ve yanımdaki amca “Çok yaşa evladım,” dedi. “Siz de görün,” dedim. Çok utanmıştım. 10 dakika önce kaldırımda duyulur bir sesle Çanakkale Türküsü söyleyen ben değilmişim gibi, hapşırığıma utanmıştım. “Dışarısı sıcak otobüsler klimalı, şaştık kaldık…” dedi amca sonrasında. “Evet gerçekten de…” diyebildim. Diyaloğa hiç açık değildim ama kırmak istemiyordum çünkü sonuçta yaşlı biriydi. Yaşlıları kıramayız.

Ve beklenen soru geldi: “Nerelisin evladım?’’ “Artvinliyim,” diyerek gülümsedim. Umarım uzatmaz, kafam da zaten dolu, kısa kısa cevap vereyim diye içimden geçirirken, “Ben de Artvinliyim, neresinden?” dedi… Dehlize girmiştik, çıkış yoktu. 40 dakikalık yol sohbet ile geçecekti ve ben kulaklığımdaki şarkılarla yola bakarak hayaller kurmak istiyordum. Neyse dedim… Başladık artık bari eşlik edelim.

Artvin’den konuşuldu, memleketin ne kadar uzak olduğundan bahsedildi. Güzel bir sohbet dönmeye başladığı için hoşuma gitti, hayallerimden uzaklaşmama pek aldırmadan katılmaya başladım. “Nerede okuyorsunuz?” dedi. “Ben Ankara Üniversitesi’nden mezun oldum 4 sene önce,” dedim. “Ha bir de 4 sene önce… Hangi bölümdü?” dedi… “İletişim Fakültesi’ndeydim,” deyip yine gülümsedim. “Aaa komşu sayılırmışız o zaman, benim de kundura dükkanım var sizin okula doğru giderken yol üstünde, Ziya Gökalp caddesinde,” deyince şöyle bir sola döndüm, adamcağızın gözünün içine 3-4 saniye kadar dikkatli dikkatli bakıp “Bale Kundura,” dedim. “Evet, Bale Kundura!” diyerek gülümsedi.

Bu bir yandan hem küçücük hem de kocaman bir rastlantı gibi geliyordu ama ne olursa olsun heyecanımı asla saklayamadım. Çok uzun süre kendisini aradığımı ama bir türlü ulaşamadığımı söyledim. O dönemler sağlık sıkıntısı olmuş, kalbi rahatsızmış bu yüzden dükkanına uğramaz olmuş. Bana bir kartvizit verdi, daha fazlasını konuşmak için randevulaştık, söz verdiğim gün ve saatte ziyaretine gittik.

Kapıda sizi “54 yıldır buradayım” yazısı karşılıyor. Daha o an sorular sorasınız geliyor beyefendiye. Kendisi Artvinli. Nasıl oldu da Ankara’ya düştü yolu, önce bunu merak ediyoruz.

Nurettin Cebeci, Bale Kundura Önünde

“Gürcistan’a sınırı olan bir köyde yaşardık, babam Batum’da yaşardı. Çocukluğumda hep düşünürdüm; bu köyde mi yaşayacağım, bu köyün şartlarını zorunlu olarak kabul edecek miyim?” Düşünmüş ve karar vermiş, Artvin’de yaşamak zor, okumak da pahalı. Başka bir yere gitmek istiyorsa muhakkak bir zanaat öğrenmeli. İstanbul’da kunduracılık yapan bir yakınının yanına düşmüş yolu ve çırak olarak bu mesleğe başlamış. Uzun zamanlar ücretsiz çalışmış ama yılmamış tahmin edersiniz ki. Bu yıllarda daha da vizyon kazanabilmek için dergilere üye olmuş, kendi tabiriyle “haftalık ve aylık mecmuaları” roman okur gibi okumuş. “Şehir hayatının ne olduğunu bu mecmualardan öğrendim,” diye anlatıyor bu süreci. Abisi Ankara’da yüksek öğrenimine devam ederken Ankara’ya gelip birkaç ay burada meslek öğrenmeye devam ediyor. Bu kısa Ankara macerasından sonra İstanbul’a tekrar dönüyor.

Biz sohbete devam ederken, civardan sık sık geçtiğini tahmin ettiğimiz bir kişi kapıyı tıklatıyor Nurettin Bey’e selam vermek için, içerideki röportaj halini fark ettikten sonra mahcup bir şekilde özür dileyerek ve tekrar uğrayacağına söz vererek çıkıyor. Röportaj halindeyken birkaç kez yaşadık bu durumu. Bale Kundura’nın uğrayanı, selam vereni eksik olmuyor anlayacağınız.

Mesleğini daha derinlemesine öğrenebilmek için birkaç kez yurt dışına çıkıyor. Özellikle İtalya’da gözlemlediği birçok şeyin kendisi için çok büyük adımlar olduğunu söylüyor. Araba seyahati olması nedeniyle bu yolculuğu yaparken birçok ülkeye de yolu düşüyor. Batı insanının işini en iyi şekilde yapmak için çabalayan tarafıyla karşılaşıyor. Ülkelerin, dönemin siyasi karışıklıklarına rağmen bıkmadan çalıştığını ve en iyisini üretmek için canla başla mücadele ettiğini anlatıyor.“Neden Bale Kundura ismi?” diye soruyoruz. Yıllar sonra iş kendi yerini açmaya gelince isim konusunu bir hayli düşünmüş:

“Soyadım Cebeci, semt de Cebeci, o yüzden Cebeci ismini istemedim,” diyor. Daha sonra dönemin Tiyatrolar Genel Müdür Yardımcılığından bir beyefendi “Türkiye’de bale ayakkabısı yapılır mı?” diye soruyor. Londra’dan gelen bir örneğin aynısını yapabildiğini ve bu şekilde Bale Kundura isminin oluştuğunu söylüyor. ‘Bale ve müzik yani kısacası sanat insana nezaketi, terbiyeyi öğretir, güzelliği simgeler. Bunun için Bale Kundura isminden de hiçbir zaman vazgeçmedim,’ diyor. Bir müddet işler bu konseptte ilerlese de bu şekilde devam etmiyor ama isim baki kalıyor.

“İş tam oturmadan, sermaye oluşmadan ikinci bir işe başlayınca ikisi de yarım kalıyor, bunu yapmamak lazım,” diyor. Yaşadıklarından çıkardığı en büyük derslerden biri bu galiba, biz de bu cümleyi atıyoruz cebe.

Tabii her an başarılarla, güçlü adımlarla geçmiyor hayat. Yanlış adımlar da atmış, hatalar yapmış. Yaşadığı gastrit rahatsızlığını “Karadeniz hastalığı” olarak nitelendiriyor.

Ankara Radyosu ses sanatçıları, Zeki Müren, Bülent Ecevit, Kenan Evren gibi kendi döneminin siyasi kişilikleri başta olmak üzere bir sürü önemli kişi için ayakkabılar tasarladığını söylüyor. 27 Mayıs darbesiyle hatırladığımız Milli Birlik Komitesinin ayakkabıları Nurettin Amca’nın ellerinden çıkmış. “O darbeyi benden iyi bilen olmaz,” deyince “Bir de bunları konuşmak için uğramak lazım,” diye düşünüyoruz. Ürünlerinin kesim işlerini, model çizimini ve işçilik aşamasındaki birçok işi tek başına yaptığını söylüyor. Nurettin Amca’nın zanaatkar tarafının yanında ciddi bir yaratıcı tarafı da var. Bir gün zor bir müşteriden ilginç bir sipariş geldiğini anlatıyor. Tek parça bir ayakkabıyı hemencecik çıkartıyor yerinden. “İki bağlı olsun, tek bağlı olsun, bağcığı gözükmesin… Lastikli yapalım ama lastiği de gözükmesin…” şeklindeki çelişkili isteklerini üst üste sıralayan bir müşterisi kafasını bir hayli karıştırmış ama bir gece ansızın aklına gelen bir fikirle bu işin de üstesinden gelebilmiş.

Bahsedilen tek parça ayakkabı, solda

Ziya Gökalp Caddesi’nde olduğu süre boyunca başına gelen en garip olayı sorduk. Bir komedyenin siparişi üzerine tasarladığı fakat bir şekilde satamadığı beyaz bir ayakkabıdan söz ediyor. Ayakkabı uzun süre satılamamış, hem bir an önce satabilmek için vitrinde tutuyor, hem de vitrin görüntüsünün estetiğini bozduğu için biraz arkalara koyuyormuş. Bir gün bir mucize olmuş:

“Yine bir gün işe geliyordum, pazartesi günü kapıyı açtım. Bir siyah Amerikan arabası, içinden de bir zenci, boylu poslu bir adam… Pazar günü yandaki benzincide arabasını yıkatmaya gelmiş ve dolaşırken vitrindeki o beyaz ayakkabıyı görmüş. Pazartesi günü geldi, diğer ürünlere hiç bakmadan ‘Şu ayakkabı!’ dedi. Vitrinden çıkardım, denedi ama ayakkabı bol geliyor bir parmak kadar. ‘Okey’ dedi, ‘how much?’ Söyledim parasını ve başka hiçbir ayakkabıya gözünü bile değdirmeden ayakkabıyı alıp gitti. Aslında hiç de şık bir ayakkabı değildi yani. Her malın mutlaka bir alıcısı var yani muhakkak bir isteyeni oluyor,” diye bitiriyor cümlelerini.

Sohbete konu olan ama röportaja sığdıramadığımız çok şey konuşuldu. Tanıştığımıza çok memnun olarak ve zarafetine hayran kalarak ayrıldık yanından. Uzun uzun anlatmayı ve yeni insanlarla tanışmayı çok seviyor. Kent hafızasının en önemli noktalarından biri olan Bale Kundura’yı ziyaret etmek ve Nurettin Cebeci ile tanışmak keyifli bir deneyim olacak. Dükkan 21:00’a kadar açık.

Röportajın tamamı için buraya tıklayabilirsiniz. Katkıları ve desteği için Emre Şahinkaya’ya teşekkür ederim. İyi ki var!

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

2 Yorumlar

  1. Caddeden her geçişimde önünde saatlerce dikilmek istediğim dükkan. Geçmişin günümüze yansıması gibi hayran bırakıyor. Sahibine bize bunu yaşattığı için minnettarım. Ayrıca bir gün bakışlarımızdan hayranlığımızı farketmiş olacak ki kardeşimle beni sohbete davet etti. Bize birer minik bozuk para cüzdanlarından hediye etti. Sağolsun cok sıcakkanlı bir sahibi var. Sevgilerimle

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here