<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mekanlar ve Hikayeler arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/etiket/mekanlar-ve-hikayeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/etiket/mekanlar-ve-hikayeler/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 06 Apr 2025 12:21:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Mekanlar ve Hikayeler arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/etiket/mekanlar-ve-hikayeler/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eski Ankara&#8217;dan Yeni Galatya&#8217;ya bir kilise, bir aile</title>
		<link>https://lavarla.com/eski-ankaradan-yeni-galatyaya-bir-kilise-bir-aile-karasuloslar/</link>
					<comments>https://lavarla.com/eski-ankaradan-yeni-galatyaya-bir-kilise-bir-aile-karasuloslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taylan Esin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 14:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[karasuloslar]]></category>
		<category><![CDATA[Lavarla]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=131590</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Ankara&#8217;nın gayrimüslim aileleri hakkında maalesef az sayıda çalışma bulunuyor. Akla gelen tek kaynak, Katolik Aydınyanlar hakkında ailenin yeni kuşağı tarafından yazılmış incelemedir (Kelleci). Okuduğunuz deneme, Rum Ortodoks Karasuloslar hakkındaki belge ve anıları toparlamaya çalışıyor. Nüfus ve gelir kayıtlarına göre 19. yüzyılın ortasında Ankara merkez kasabada, 450 ila 670 Rum Ortodoks aile yaşar. Başka bir belgeye [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/eski-ankaradan-yeni-galatyaya-bir-kilise-bir-aile-karasuloslar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eski Ankara&#8217;dan Yeni Galatya&#8217;ya bir kilise, bir aile&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara&#8217;nın gayrimüslim aileleri hakkında maalesef az sayıda çalışma bulunuyor. Akla gelen tek kaynak, Katolik Aydınyanlar hakkında ailenin yeni kuşağı tarafından yazılmış incelemedir (Kelleci). Okuduğunuz deneme, Rum Ortodoks Karasuloslar hakkındaki belge ve anıları toparlamaya çalışıyor.</p>
<p>Nüfus ve gelir kayıtlarına göre 19. yüzyılın ortasında Ankara merkez kasabada, 450 ila 670 Rum Ortodoks aile yaşar. Başka bir belgeye göre 1888’de merkezde yaşayan 25 bin kişinin 1.650’si Rum’dur. Ticari faaliyetlerinin kısmen belgelenmiş olması nedeniyle zengin Rum aileler hakkındaki bilgimiz görece fazla. Bu ailelerden Karasuloslar hakkında ise çok daha fazla kayıt bulunur. Bunun nedeni aile üyelerinden 1902 Ankara doğumlu Karasuli-Mastoridu&#8217;nun kaleme aldığı hatırattır. 1922&#8217;de Ankara&#8217;dan ayrılan Bayan Karasuli&#8217;nin anıları, dünyadaki ilk sözlü tarih arşivi sayılan ve mübadil Ortodoksların yazı ve ses kayıtlarını tutan Atina&#8217;daki Küçük Asya Araştırma Merkezi tarafından arşivlenir, 1966&#8217;da yazar tarafından yayımlanır. Anılar Yunanca kaleme alınmış ama özellikle yerel ifadeler, örneğin bazı hitap, atasözü ve dualar Karamanlıca (Yunan harfli Türkçe) olarak bırakılmıştır.</p>
<figure id="attachment_131712" aria-describedby="caption-attachment-131712" style="width: 490px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-131712" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-836x1024.jpg" alt="" width="490" height="600" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-836x1024.jpg 836w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-245x300.jpg 245w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-768x941.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-1254x1536.jpg 1254w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-250x306.jpg 250w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1-800x980.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Bayan-Karasuli-Mastoridu-1.jpg 1500w" sizes="(max-width: 490px) 100vw, 490px" /><figcaption id="caption-attachment-131712" class="wp-caption-text">Bayan Karasuli-Mastoridu</figcaption></figure>
<p>Önsözünde belirttiği üzere, Karasuli bu anıları Araştırma Merkezi&#8217;ndeki görevlilerin yönelttiği sorulara cevaben ama bir taraftan da kendi ifadesiyle, “ruhumdan asla silinmeyen maziye dair&#8230; anımsama ve acı anlarında gayriihtiyari” kaleme almıştır. Kitap, şehir üzerine önemli bilgiler içeren bir monografi olarak değerlendirilebileceği gibi, bir Ankara masalı gibi de okunabilir. Yaşananlar adeta kadim bir döneme, doğaüstü güçler, keramet ve kehanetler çağına aittir. Biraz uzaktan bakıldığında, kitlesel kıyımlara, savaşlara ve toplu trajedilere sahne olan bir tarihte münferit sağ kalışların mucizelere yorulmaması beklenemezdi. Bu korku tünelinden geçilirken, inanç ve maneviyattan başka sığınacak bir yer kalmamış olsa gerek.</p>
<p>İlk mucize bir doğum öyküsüdür. Aile yadigarı bir el yazmasında Karasulosların kökeni Kayseri, Kermir olarak gösterilir. Kermir önceden Ermeni, 19. yüzyıldan itibaren ise Rum nüfusun ağırlık kazandığı bir yerleşimdir. Yazmaya göre Kermir&#8217;de yaşayan varlıklı bir çiftin en büyük dileği çocuk sahibi olmaktır. Karasulu denilen yerdeki mucizevi manastıra gider, kırk gün orada kalır, yakarır ve dua ederler.</p>
<p>Ertesi yıl doğan erkek çocuklarına manastırın adını verirler. Bu çocuk muhtemelen Stavros Karasulos adını alır ve gençlik yıllarında Ankara&#8217;ya göçer, Nataroğlu Despina&#8217;nın kızıyla evlenir. Dört erkek çocuğundan en büyüğü Simon, ikincisi yazarın büyükbabası Haralambos ve hakkında az bilgi olan diğerleri Yoannis ve Elefterios&#8217;dur. İki kız çocuğu hakkında ise neredeyse hiç veri yoktur. 1830 sayımında Eşhor/Eşenhor Mahallesi kayıtlarında baba Karasuloğlu Stavros (d. 1770) ile dört oğlu Simon (d. 1810), Haralambos, Yovannis ve Lefter’in isimleri bulunur. Ailenin başka üyeleri de olmalıdır: 1825&#8217;te Bedos Karasulos sipariş üzerine Osmanlı Sarayı’na tiftik ürünleri, şali ve sof gönderir.</p>
<figure id="attachment_131713" aria-describedby="caption-attachment-131713" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-131713 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-1024x637.jpg" alt="Karasulos Ailesi" width="1024" height="637" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-1024x637.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-300x187.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-768x478.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-1536x956.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-250x156.jpg 250w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13-800x498.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/Sekil-13.jpg 1993w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-131713" class="wp-caption-text">Karasulos Ailesi</figcaption></figure>
<p>Karasuloslar 19. yüzyılda en önemli geçim kaynağı olarak tarım ve ticaretle uğraşır. Simon henüz 25 yaşında iken muhtemelen ticaret için İstanbul ve Zile’ye gider. 1840 ve 1844 kayıtlarına göre Avrupa tüccarıdır. 19. yüzyılın başında oluşturulan “Avrupa Tüccarı” unvanı, Osmanlı tebaası tüccara belirli şartları karşılaması kaydıyla düşük gümrük tarifesi ve benzeri imtiyazlar verir. Simon, 1850-58 senelerinde İngiliz Charles Kumpanyası’nın Ankara acentesidir, İngiltere’ye yapağı ihraç eder. 1878-82&#8217;de üyeleri muteber tüccarlardan seçilen Ankara Ticaret Mahkemesi’nin üyesidir. Simon, 1882-88 arasındaki bir tarihte hayatını kaybeder.</p>
<p>Simon Karasulos, tek oğlu Panayiot’a büyük miktarda nakit, aralarında Şengül Hamamı’nın da bulunduğu bir dizi taşınmaz ve Keçiören’deki Aziz Yanni Kilisesi yapımına ayrılmış bağışın da dahil olduğu büyük bir miras bırakır. Panayiot Efendi, Osmanlı Bankası ile ilişkisi olan muteber bir tüccardır, 1893’teki çekirge istilasında Vilayet Meclisi’ne borç verir. 1894’te Vilayet İdare Meclisi üyeliğine seçilir. İstanbul Sümbüllü Han&#8217;da yazıhanesi olan Panayiot, muhtemelen ülke içi ve dışı ticaret yapar. <a href="https://iletisim.com.tr/kitap/1916-ankara-yangini/9033">1916 Ankara Yangını</a>’nda Panayiot Efendi’ye ait otuz altı ev ve dükkan yanar. Karasulos Ailesi&#8217;nin Ankara&#8217;da üç yüze yakın mülkü, elliden fazla dükkanı ve evi vardır. Yunanistan’a göçerken bir gün vatana dönecekleri umuduyla anahtarlarını yanlarında götürürler.</p>
<p>Karasuli Hanım&#8217;ın büyükbabası Haralambos Karasulos, 1840&#8217;da tüccar yardımcısıdır, torununun anılarına göre altı yedi yabancı dil bilen iyi eğitimli biridir. Kardeşleriyle ortak, içinde birkaç köy olan 60 bin dönüm genişliğinde bir çiftliği ve içinde büyük bir konak olan 80 dönüm bağı vardır. Çiftlik Haymana Pirepınarı&#8217;nda, bağ Keçiören&#8217;dedir. Şehir içindeki evi ise Anafartalar ile Çıkrıkçılar’ın kesiştiği noktadaki Aziz Klementos Kilisesi’nin avlusundadır. Simon ve Haralambos Efendi, “çorbacı” veya “kocabaşı” olarak hitap edilen, Ankara Rum cemaatinin önderlerindendir.</p>
<p>Karasuli Hanım&#8217;ın babası Klementos Efendi, 1858&#8217;de Keçiören&#8217;deki bu bağevinde doğar ve Aziz Klementos Kilisesi&#8217;nde vaftiz olur. Heybeliada Ticaret Lisesi mezunudur. Yunanistan&#8217;a gitme hayali varken, babasının ısrarına dayanamayıp Haymana&#8217;daki çiftliğin işlerini devralır, zamanın çoğunda İstanbul&#8217;dadır.</p>
<p>Adını kiliseye veren Aziz Klementos&#8217;un, Ankara doğumlu, keramet sahibi bir hayırsever olduğu ve Hıristiyan katliamları ile tanınan İmparator Diocletianus zamanında öldürüldüğü düşünülür. Kaynaklar Aziz Klementos’la beraber yardımcısı ve iki rahibin de birbirine yakın belki de aynı yere gömüldüğünü iddia eder. Anlatılanlara göre, kilisenin altındaki dehlizlerde yatırlar bulunmuştur. Kilise bazılarına göre Ayasofya&#8217;dan daha önce, başka bir iddiaya göre ise 8. yüzyılda inşa edilir (Mimari ve tarihsel ayrıntılar için bkz. Eyice ve Serin).</p>
<p>Kilise ile Karasuloslar arasında tuhaf, adeta fizikötesi bir bağ vardır. Kilise 19. yüzyılın ilk yarısında ibadet için kullanılmamaktadır; avlusu bir Müslüman&#8217;a aittir. 1855-1856 yılında Haralambos, Ankara&#8217;nın tanınan ailelerinden Karakaşların kızı Sophia ile nişanlanır. Bir sabah Aziz Klementos Kilisesi&#8217;nin karşısındaki Yeğenbey Camii&#8217;nin üzerinde bulunduğu yokuştan inerken, caminin önünde bir kalabalık görür. Evin sahibi, gece rüyasında evden çıkmasını isteyen bir keşiş hayaleti görmüş; aile evi korkuyla terk etmiştir. Sabah olunca eve girmek isterler ama cümle kapısı açılmaz. Hoca ve imamlar kapıyı zorlarken caminin önündeki kalabalık olan biteni izlemektedir. Kilisenin altındaki yatırların lanetinden şüphelendikleri için kapıyı açmasını Haralambos&#8217;dan rica ederler. Haralambos dua eder, adak adar, ıstavroz çıkarır, oğlunu orada vaftiz ettirmeyi taahhüt eder ve anahtarı kilide yerleştirir yerleştirmez kapıyı açar. İkinci mucize böylece gerçekleşir. Evin sahibi evin kendisi için uğursuz olduğuna artık iyice kani olur ve evi Haralambos&#8217;a satar. Haralambos Efendi evi onartır ve ardından Sophia Hanım ile evlenir. Torunu, anıların yazarı Karasuli Hanım bu evde doğar.</p>
<p>Belki bu mucize, belki de kutsallığı tüm dinlerce genel kabul gören Klementos Kilisesi&#8217;ndeki vaftizi nedeniyle Klementos Efendi Müslümanlarca evliya kabul edilir. Haymana&#8217;daki çiftliklerine gidecekleri haber alınır alınmaz, yol üzerindeki köylerde hastalar birikir, beklemeye başlar ve Klementos&#8217;a yaklaşarak yalvarırlar: “Aman Kiliman Ağa, kölen olayım ateşimi kes.” Klementos atından iner ve her zaman yanında taşıdığı beyaz, pamuklu bir ipliğe okuyup üfleyerek dokuz düğüm atar, ellerine tutuşturur, geçmiş olsun dileklerini iletir, Aziz Klementos&#8217;a dua etmelerini ister.</p>
<p>Kilise ve ailenin yazgısı 1. Dünya Savaşı ile başka bir yörüngeye girer. Kilise 1916 Yangını&#8217;nda ağır hasar alır. Günümüzde çevresindeki binaların arasında hapis kalan ve görünmez olan yapıdan geriye duvarlar kalmıştır. Karasuloslar ise Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu&#8217;daki Rum cemaatlerinin yaşadığı güçlüklere ve yıkıma maruz kalır. Tesadüf ve yine mucizeler sonucu hayatta kalmayı başaran bazı Karasuloslar, 1922&#8217;de önce İstanbul&#8217;a, oradan da Yunanistan&#8217;a kaçar (Esin).</p>
<figure id="attachment_131707" aria-describedby="caption-attachment-131707" style="width: 800px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-131707 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2024/03/10.jpg" alt="1916 Yangını'ndan sonra Aziz Klementos Kilisesi" width="800" height="492" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/10.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/10-300x185.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/10-768x472.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/03/10-250x154.jpg 250w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-131707" class="wp-caption-text">1916 Yangını&#8217;ndan sonra Aziz Klementos Kilisesi</figcaption></figure>
<p>Ankara cemaati 1960’ta Bayan Karasuli&#8217;nin kızı Mimika Hanım’ın sekreterliğinde Atina&#8217;nın banliyösü Pallini’de, Ankaralılar Derneği’ni ve Aziz Klementos Kilisesi&#8217;nin bir benzerini yapmak üzere bir vakıf kurar, arazi satın alır. Bayan Karasuli ve akrabaları da vakfın kurulacağı çevrede elliye yakın arsa alır. Amaçları, Karasuli&#8217;nin ifadesine göre, “Allah&#8217;ın izniyle, anavatanın yadigarı olan küçük bir &#8216;Ankara&#8217; kurmak”tır. Karasuli kitabının son satırına “Yeni Ankara” (Nea Galatia) notunu düşer. Bu son mucizedir. Eski Ankara&#8217;da başlayan masal Yeni Ankara&#8217;da biter.</p>
<h4><strong>Kaynaklar</strong></h4>
<p>[1] Esin, Taylan. <em><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/izler-ankara-rum-ortodoks-cemaati/669111.html">İzler: Ankara Rum Ortodoks Cemaati</a></em>, Kitap Yurdu, 2023.</p>
<p>[2] Eyice, Semavi. “Ankara’nın Kaybolan Bir Eski Eseri: Klemens Kilisesi”, <em>Ankara Dergisi</em> 1/2 (Mayıs 1991): 5-8.</p>
<p>[3] Karasuli-Mastoridu, Androniki. <em>Kayıp Vatanımdan Hatıralar: Ankara’daki Hayatım [Αναμνήσεις απο τη Χαμένη μου Πατρίδα: Η ζωή μου στην Άγκυρα]</em>, Αtina, 1966.</p>
<p>[4] Kelleci (Aydınyan), Aved. “Ankara-İstanbul Arasında Bir Katolik Aile: Aydınyanlar”, <em>AAD</em> 7/1 (2019): 225-53.</p>
<p>[5] Serin, Ufuk. “Bizans Ankarası ve St. Clement Kilisesi”, <em>METU JFA</em> 31/2 (2014/2): 65-92.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/eski-ankaradan-yeni-galatyaya-bir-kilise-bir-aile-karasuloslar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Eski Ankara&#8217;dan Yeni Galatya&#8217;ya bir kilise, bir aile&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/eski-ankaradan-yeni-galatyaya-bir-kilise-bir-aile-karasuloslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XIV &#124; Küçük Tiyatro: III. Rıza</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2021 07:26:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[II. Evkaf Apartmanı]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=116232</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Çürümüş bir şey var Rıza Krallığında     Sahnenin ortasında, kırmızı büyük perdenin önünde heybetli bir şekilde duruyordu. Etraf karanlıktı. Sahne ışığı bir tek onun üzerine düşmüştü. Bacaklarına kadar inen bir kürk, ihtişamlı ipekten beyaz bir gömlek giymişti; belinde kılıcı ve kafasında üzeri sivri uçlu, parlak sarı renkli bir kral tacı vardı. Suratına doğru düşen spot ışığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIV | Küçük Tiyatro: III. Rıza&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Çürümüş bir şey var Rıza Krallığında    </em></p>
<p style="text-align: left;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-116234 size-full aligncenter" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01.jpeg" alt="" width="1076" height="1066" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01.jpeg 1076w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-300x297.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-1024x1014.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-150x150.jpeg 150w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-768x761.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-70x70.jpeg 70w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/11/Screenshot_20211130-112755-01-800x793.jpeg 800w" sizes="(max-width: 1076px) 100vw, 1076px" />Sahnenin ortasında, kırmızı büyük perdenin önünde heybetli bir şekilde duruyordu. Etraf karanlıktı. Sahne ışığı bir tek onun üzerine düşmüştü. Bacaklarına kadar inen bir kürk, ihtişamlı ipekten beyaz bir gömlek giymişti; belinde kılıcı ve kafasında üzeri sivri uçlu, parlak sarı renkli bir kral tacı vardı. Suratına doğru düşen spot ışığı tacın üzerindeki taşları parlatıyordu. Etraftan çıt çıkmıyordu. Kafasını hafifçe yukarı kaldırdı. Tavandaki kırmızı işlemelere dikkat kesildi. Tarihi işlemeler yıllardır dikkatini toplamasına yarıyordu. Karanlığa doğru derin bir nefes aldı, çaktırmadan boğazını temizledi. Cümlesini hazırladı. Söylemeye hazırlanıyordu ki, burnuna, yan tarafta açılan dükkândan ızgara kokuları gelmeye başladı. Bir süredir baca konusunda sıkıntı yaşanıyordu. Oyun esnasında dumanlar içeri girebiliyordu. Olacak iş değildi! En başta sanata karşı yapılan bir ayıptı. Kebapçı birkaç sefer uyarılmasına rağmen bir netice alınamamıştı. Izgara dumanı dikkatini dağıttı, burnu ekşidi. Heybetli görünüşünü bozmamaya çalıştı. Neticede kraldı. Ciddiyetini korumalıydı. Konsantrasyonunu yeniden topladı. Gözlerini yine tavandaki işlemelere dikti, kırmızı renkli balkon koltuklarına hafifçe baktı. İleriye doğru ufak bir adım attı. Yerdeki ahşap gıcırdadı. Karanlıktan kısık bir öksürük sesi duyuldu. Derin bir nefes aldı ve şu cümleyi kurdu: “Kulağım açık, yüreğim hazır. Verebileceğin en kötü haber maddi kayıp haberi. Söyle, krallığım mı gitti? Zaten başıma belaydı, beladan kurtulmak niçin kayıp olsun ki? Bolingbroke bizim kadar yüce mi olmak istiyor? Bizden daha yüce olamaz. Tanrı adına hareket ediyorsa biz de ederiz ve aramızda fark kalmaz.” Cümle karanlıkta yankılandı, tekrar kendisine döndü. Kısa bir sessizlik anından sonra karanlığın içinden, “Tamam, burada keselim. Yemek molası veriyoruz. Saat öğleye geldi,” cümlesi duyuldu. Işıkların tamamı yandı. Tarihi tiyatro tüm ihtişamıyla ortaya çıktı.</p>
<p>En ön sırada oturan rejisör, kucağındaki çalışma kâğıtlarını yandaki boş koltuğa koyarak sahneye, kralın yanına geldi. “Şimdi&#8230; Duruş, bakış gayet güzel. Ama malum cümle iddialı olduğu kadar melankolik de… İki duyguyu da karıştırarak verelim. Sesin gür çıksın ama gözlerde de o kaybetmişliği görelim,” dedi. Kral Richard, sessizce onu dinledi. Henüz rolden çıkmamıştı. Rejisöre karşı kral gibi davranmayı sürdürdü. “Ne hakla benimle böyle konuşuyorsun?” dermişçesine onun yüzüne baktı. Kürkünün yakalarını düzeltip, sahneden indi. Rolden çıktı, kendi oldu. Artık III. Richard değil, Rıza’ydı. Rejisöre kızma rolünden çıkmamıştı ama. Yıllardır bu rolü oynuyordu, bu genç rejisör ne hakla gelip kendisini bu şekilde uyarabilirdi?</p>
<p>Sinirle koltuğun üzerinde yer alan çantasından cep telefonunu çıkarıp gelen bildirimlere baktı. Üstünü değiştirmeye üşendi. Taytı giyip, çıkarması sorun oluyordu. Kilo da almıştı zaten. Üzerine zor oturuyordu. Rejisör, oyuncular ve ekip Hacı Bayram’daki Çiçek Lokantası’na gitmeye karar verdiler. Rıza’yı da çağırdılar ama bu kılıkla o kadar yol yürünmez diye düşündü. Tiyatronun yanındaki kebapçıya hiç gitmemişti. Malum ızgara meselesi yüzünden araları limoniydi. Bugüne kadar idealizm uğruna ne tavizler vermişti, bir kebapçıya gitmekten mi imtina edecekti? Zamanında ATV’deki o saçma dizide oynamamış mıydı? Genç ve güzel kadının, yaşlı ve aldatılan kocası Tahir rolündeydi.  Koca bir şirketi vardı, dünyayı yönetiyordu ama aldatıldığını fark edemiyordu. Bu senaristlerde zekâ mı var canım? Üstelik bu rolü kapmak için İstanbullu yapımcıya az manipülasyon yapmamıştı. Erdal alkoliktir, Sırrı uyumsuz, dememiş miydi? Sonucu da bu olmuştu. Hem, o alaylı başrol oyuncusundaki havalar neydi öyle? Hayatında sahneye bile çıkmamış ama naz, kapris her şey var. Edepsiz izleyiciye ne demeli peki? Arkasından “Geyik Tahir” diye az mı bağırmışlardı? Magazin gazetecilerinin tuhaf sorularıyla da karşılaşmıştı. “Ne olacak efenim? Dizinin sonunda aldatıldığınızı öğrenecek misiniz?” Soruya bak. Yıllarca Mimar Sinan’ı oynadım. <em>Hamlet</em>’teki mezar kazıcısı oldum, III. Richard’ı oynadım, oynuyorum ama koca millet beni hala süzme patron Tahir olarak biliyor. Harcandık bu memlekette, diye düşündü.</p>
<p>Tiyatronun sütunlu ve geniş tavanlı, Mimar Kemallettin’in incelikle tasarladığı lobisinde III. Richard kostümüyle bilet satış bölümünün önüne geldi. Radyo 3 açıktı, Hauser’den <em>Adagio</em> parçası çalıyordu. Yaylılar eşliğinde epik adımlarla yürüdü. Öğle güneşi içeriye dolmuştu. Tacı parladı, gölgesi duvarda büyüdü. Işık suratına geldi, gözlerini kısarak tahta kapıyı açtı. Yağları eskimiş kapı, kulağı rahatsız eden bir gıcırtıyla açıldı. Otomobil ve insan sesi yüzüne çarptı. Dışarı çıktı. İnsanların şaşkın bakışları arasında kebapçının önüne geldi. Kapının ardındaki çocuk şaşkın bir bakışla ona baktı. Sonra da heyecanla kapıyı açtı. “Hoşgeldiniz beyim.” Rıza, onu eliyle selamladı. Cam kenarındaki boş masalardan birine oturdu. Şef Garson, çocuğu uyardı “Ne beyi lan! Kral diyeceksin, kral. Bak tacı var.” Şef garson sipariş için yanına geldi. Rıza, kalın ve didaktik ses tonuyla “Bir dürüm ama soğansız olsun canım,” dedi. Garson, siparişi alıp ızgara bölümüne götürdü. Ustaya gülümseyerek “Gördün mü usta? Kral da bizden yiyor,” dedi. Beyaz önlüklü usta, ekşi bir surat ifadesiyle “Bu kılık ne ayak lan? Oyuncu mu bu?” dedi. “Usta, senin de bir şeyden haberin yok. Oyuncu tabii. Yandaki tiyatroda oynuyor ama asıl <em>Aşk Kadehi</em> dizisinde Tahir rolündeydi. Fıstık gibi eşi vardı. Boynuzluyordu bunu. Lakabı Geyik Tahir’di.” Usta, gevşek garsona yanıt vermedi. Ocağının başına geçti. Harladığı dumanın ucu tiyatro salonuna doğru ilerledi.</p>
<p>Rıza siparişini beklerken camdaki yansımasına baktı. Beyazlamış sakalları, iyice beliren alın çizgisi zamanın uçuculuğunu suratına pat diye vurmuştu bir kez daha. Tacı, ipekten gömleğiyle baya baya kraldı aslında. Oyunda da bu duyguyu iyi yansıtıyordu. Ama gerçek hayatta parçalanan bir krallığın başındaydı. Yaşlanmıştı, krallığı çöküyordu. Zaten krallığın çöktüğünü ilk krallar hisseder ama bunu kendilerine söyleyecek cesaretleri olmadığı için her şeyi en son kabul eden de onlar olur. Oyunculuk kariyeri eskisi kadar parlak gitmiyordu. Giderek unutulmaya başlamıştı. Televizyon dizilerine sırf adını genç nesle duyurmak, cebine de biraz para girsin diye başlamıştı. Ama ağzı yanmıştı. <em>Aşk Kadehi</em>’nden sonra bir mafya dizisinde oynamış, üç bölüm sonra öldürülmüştü. Son yıllarda İstanbul’dan da teklif gelmez olmuştu. Özcan bile dikiş tutturmuştu piyasada. Gelsin filmler, gitsin diziler. Şimdilerde Netflix’e de iş yapmaya başlamış. Koca Kral Rıza’yı arayan yoktu tabii.Bu rolü de beş senedir oynuyordu.  Yıllar içerisinde <em>III. Richard</em>’ta kendisi hariç, neredeyse tüm ekip değişmişti. Tiyatroyu çok önemserdi. Sanat kutsaldı onun için. Tek bir laf ettirmezdi mesleğine. Eskiden olsa, tiyatronun kutsallığı diye duman meselesini kesin sorun eder, burada olay çıkarırdı.  Zamanında oyuna geç gelen bir mebusa laf etmemiş miydi? Hey gidi yıllar. Artık üşeniyordu böyle şeylere, yılmıştı. Şimdi yere batsın sanatı da tiyatrosu da! İzleyicinin oyuna ilgisi de yıllar içinde azalmaya başlamıştı. Asıl kendisi tiyatrodan sıkılmıştı gerçi. Ne yani böyle memur gibi, git gel. Her yıl aynı roller geliyordu. Üstelik yaşa bağlı olarak hep düşkün, aciz, yalnız ve yaşlı karakter teklifleri geliyordu. Yaş meselesini bari meslekte yüzüne vurmasalardı. Ne yani Anthony Hopkins, Al Pacino gibi havalı yaşlı karakteri oynayamaz mıydı? Bal gibi oynardı. Konservatuarın en parlak öğrencisiydi. Her rolün altından kalkardı. Ama vizyon yoktu, vizyon. İki tane Afife Jale Ödülü vardı ama gel gör ki adına belgesel bile yapılmamıştı. Böyle unutulup gidecek miydi? Pezevenk Özcan “Yaşam Boyu Onur Ödülü” aldı Altın Portakal’da. Yahu, o sümsük repliklerini bile ezberleyemez, rolün hakkını veremez! Yıllar evvel <em>Danton’un Ölümü</em>’nde Roberspierre’i ne kadar kötü oynamıştı. Ucuz, hemen fark edilecek Fransız aksanı katmıştı role! Özcan’a ödüller, kendisine ızgara kokuları arasında Shakespeare! Vah Rıza, Vah sana! Bir ara da dublaj işi gelmişti. Belgesel seslendirmişti. Aslan, kaplan av peşinde koşuyor, kendisi de yavaş ve teatral bir şekilde olayları anlatıyordu. Parası fena değildi ama istediği bu da değildi. O el üstünde tutulmayı, büyük rollerde oynamayı istiyordu. Ama burnundan da kıl aldırmıyordu. Ankara Sanat’ın en kıdemli oyuncusuydu. Krallığının çöküşünü kimse fark etmemeliydi. Kendi geçmişini parlatarak, abartarak gençlere anlatmalıydı. Arada kibrini koruyarak rejisörü haşlamalı, rolünü istediği gibi oynamalıydı. Kral rolünü bile nasıl da çarpıtarak, abartarak, tekstin içinden kopararak oynuyordu.</p>
<p>Rejisör ve bazı oyuncular bu tutumdan rahatsızdı. Bazen kendini rolüne fazla kaptırıyordu, kendisine kral gibi hürmet edilmesini istiyordu. Taksicilere “Kralım” diye kapıyı açtırıyor, çaycıyı her türlü evrak, fatura işleri için görevlendiriyordu. Gençler arkasından az mı gülüyorlardı bu haline? Olsun, kuyruğu dik tutmak lazımdı. Kraldı neticede. Gerçi kendisi de inanarak oynamıyordu. Metot oyunculuğu filan diyerek, işin artistliğini yapıyordu. Yeni tanıştığı insanlara tepeden bakıyor, kendisini tanımayanlara, “Bir zahmet tiyatroyla, sanatla ilgilenin” bakışını atıyordu.  Tıpkı rolleri gibi hayatındaki rolünde de kendisine bile söyleyemediği bir yalanın içindeydi. Bununla yüzleşemeye de hazır değildi.</p>
<p>Evliliğinde de işler iyi gitmiyordu. Angora Evleri’nde bahçeli, müstakil bir evde eşiyle yaşıyordu. Eşi Selma Nur, eski Yeşilçam oyuncusuydu. 1980’lerin sonunda, bir filmin galasında tanışmışlardı. Selma Nur, kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde oyunculuğu bırakıp, Rıza’yla Ankara’ya taşınmıştı. Sinema dünyası bu karara çok şaşırmıştı. Koca Selma Nur, ev hanımı olmuştu. Rıza, bu karardan pek hoşnut değildi tabii. Her gün el ele, diz dize… İkisi de dev sanatçıydı. Böyle ev hanımlığı filan, otantik hayat, kısır, börek… Yakın sanatçı dostlar eve gelince, tuhaf oluyordu yani. Selma Nur’un bir dönem menajerliğini de yapan Saffet yok mu asıl, o şerefsiz Saffet? İşsiz,  güçsüz Saffet! Bazen “Ankara’da işim var,” diye geliyordu. Bir hafta yiyip, içip gidiyordu. Zaten onun gazlamasıyla dizi işine girmişti. İstanbul’dan rol kapabilmek için saçlarını siyaha boyamıştı. Ayakkabı boyası gibi olmuştu saçları. Rolü alamamıştı o yüzden Hain Saffet! Boğduracağım seni, kuleye kapattıracağım!</p>
<p>Çoluk, çocuk desen Allah’lık zaten. Büyük kız İstanbul’da Mimar Sinan’da Güzel Sanatlar’da. Sözde bitirecek okulu ama nerede?! Ufak desen, aklı bir karış havada. Lisede itlik çakallık peşinde. Ah ulan Rıza! Krallığını nasıl toparlayacaktı? Kendi de bilmiyordu. Belki de artık monarşiden vazgeçmek gerekiyordu.</p>
<p>Garson koca bir tepsiyle masaya geldi. Tabakları tek tek yerleştirdi. Rıza, havalı bir ses tonuyla “Sağol canım,” dedi. Acıkmıştı, şehvetli bir ısırık aldığı dürümün sosu, beyaz gömleğine sıçradı. Üzerine baktı. Kılıç darbesi almış gibi hisseti. Eliyle sosa, kanmışçasına dokundu. Hayatımın kısa özeti diye düşündü. Garson, krallığının hizmetkârı gibi kolonyalı mendille yetişti. Mendili aldı, gömleği silmeye çalıştı ama olmadı. Kralın yaraları ilk defa dışarıdan bu kadar net görünüyordu. “Çürümüş bir şey var Rıza Krallığı’nda.” Tam bu sırada bir çocuk gülerek cama yapışınca kral irkildi. Çocuk, eliyle onu işaret ediyor, kahkahalarla gülüyordu. Annesi kızarak oğlunu elinden sürükledi.</p>
<p>Çocuğun ardından kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı. Kime ne yalan söylüyordu ki? Yıllardır görkemle inşa ettiği hayatı deniz kumundan yapılmış bir bina gibi pat diye çökmüştü işte. Çocuklar neyin yalan, neyin gerçek olduğunu iyi bilirlerdi. Onun sahteliğini anlamıştı. Dışarıdan komik görünüyordu. Tüm kişiliği, hayatı sahteydi işte. Hesabı istedi. Garson hesapla birlikte, pişkin bir gülümsemeyle, çörek otundan isminin yazılı olduğu bir pideyle yanına geldi. III. Rıza, mekanın ilk ünlü müşterisiydi, çalışanlar bu anı önemli ve kıymetli kılmak istemişlerdi. Fethettiği topraklardan krallığına gelen bir hediye gibiydi bu pide. Yani Rıza, o an öyle düşünmek istemişti en azından. Pidenin iki ucundan tuttu. Usta, garson, kobi ve işletme müdürü arkasına sıralandı. Hatıra fotoğrafı çekildi. Rıza çok ciddi, diğerleri çok güleçti. Rıza’nın fotoğrafı birkaç güne  duvara asılacaktı. Belki bir ay sonra yanına bir arabesk sanatçısının fotoğrafı da gelecekti.</p>
<p>Dışarı çıktı. Bir sigara yaktı. Kalabalığın meraklı bakışları  arasında yeniden tiyatroya döndü. Bilet gişesinin önünden geçerken, John Tavener’dan <em>Funeral Canticle</em> çalıyordu. Ağır adımlarla sahneye yürüdü. Her adımında müziğe parke sesi de eşlik ediyordu. Rejisör gömlek lekesini hemen fark ederek “Rıza abi, leke olmuş üstün,” dedi. III. Rıza lekeye baktı, rejisörle göz göze gelmeden cevapladı, “Bırak böyle kalsın. Bu sefer her şey gerçek olacak. Yalan yok.”</p>
<hr />
<p>Mekanlar ve Hikayeler serisinin bir önceki hikayesi Şükran Yiğit&#8217;ten: <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-viii-akun-affet-bizi-tommy/" target="_blank" rel="noopener">Akün| Affet Bizi Tommy</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XIV | Küçük Tiyatro: III. Rıza&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xiv-kucuk-tiyatro-iii-riza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XII &#124; Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şükran Yiğit]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 May 2021 11:03:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Plak]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Soysal Pasajı]]></category>
		<category><![CDATA[Şükran Yiğit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114475</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Neresinden baksam garip bir yazdı. Önce, Günseli bir mağazada tezgâhtar olarak işe girmiş, annesi “Çalışsın da hayatı öğrensin,” demişti. Benim annem ise hayatla ilgilenmiyordu, Günseli gibi bir işe girme teşebbüsüme “Olmaz, okuyamazsın sonra,” deyip geçmişti. Sonra da Işık bir avukatlık bürosunda staja başlamıştı. Ben bu yeniliği iş durumumun tekrar ele alınması için bir fırsat olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XII | Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Neresinden baksam garip bir yazdı. Önce, Günseli bir mağazada tezgâhtar olarak işe girmiş, annesi “Çalışsın da hayatı öğrensin,” demişti. Benim annem ise hayatla ilgilenmiyordu, Günseli gibi bir işe girme teşebbüsüme “Olmaz, okuyamazsın sonra,” deyip geçmişti. Sonra da Işık bir avukatlık bürosunda staja başlamıştı. Ben bu yeniliği iş durumumun tekrar ele alınması için bir fırsat olarak gördüysem de sonuç yine sıfırdı. İkisinin bir alâkası yoktu. İşte böylece hayattan ve hukuktan habersiz geçen, ama hiç geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin içinde tek başına buluvermiştim kendimi ve bir gün can havliyle alt kata inip Elçin’lerin zilini çalmıştım. Bana daha kapıda “Yürüyüşe çıkalım,” demişti. Nefret ediyordum yürüyüşten. Ama çaresiz “Olur,” demiştim. Olmazsa eve dönerim diyordum kendi kendime.</p>
<p>Elçin benden iki yaş büyüktü, üç senedir İstanbul’da yatılı okuyor ve bir süredir de uzun batik etekler giyip, büyük bir heybe taşıyordu. Değişmeyen şeyler de vardı tabii: Elçin eskiden beri dudakları kapalı güler, ne desem anlayışla yüzüme bakar, tane tane konuşur ve rüyada gibi hareket ederdi. Işık “Kız balerin diye eskiden beri kıskanırsın sen onu,“ diyordu. Evet, ben “kabiliyetim“ olmadığı için önce bale, sonra mandolin kursundan atılmıştım ama artık çok geride kalmıştı o günler. Mandolini parmaklarımın gücü yetmediğinden çalamadığım anlaşılmıştı önce. Çünkü notaları çok güzel okuyordum ben. Bale konusu ise tam olarak aydınlanamamıştı ama o meselenin de hastalandığım için kursa iki ders geç başladığımdan dolayı olduğunu tahmin etmişti annem. Işık acıyarak bakmıştı yüzüme. Dün akşam stajdan eve geldiğinde, elimde yeni aldığı “Kalpazanlar”ı görünce de öyle bakmıştı. “Niye anlamayacakmışım ki! Bu romandakiler de zaten benden iki-üç yaş büyük!“ deyince kapıyı kapatıp çıkmıştı. Görmüştüm ama kendi kendine güldüğünü. İnsanın kahramanları kendi yaşında olan romanları ne olursa olsun anlayabileceği düşünceme katılmıyordu Işık. Meselâ Genç Werther’i anlamak için insanın yirmi iki yaşına gelmesi yeterli olmasına yeterliydi de… Ama çok fena olmuştu o ikisinin de hukuk stajı yapmaları.</p>
<p>Elçin’le bir süre boş sokaklarda konuşmadan ilerledik. Boş balkonlar, durağanlık, sessizlik ve kuruyemişçinin radyosundan sokağa dökülen şarkı, sonunda kala kala Elçin’e muhtaç kalmamın acısını daha da derinleştiriyordu. Günseli’nin işinden, Işık’ın stajından bahsetmek istemiyordum. Şarkılardan da pek bahsetmiyordum Elçin’e, çünkü onlar klasik müzik dinliyorlardı, yazın duyardık hep. Ama ben de dün Mahler diye birisini duymuştum radyoda. “Odadan odaya dolaşıyorum, ağlıyorum yalnızlığıma,” demişti spiker. Belki tam böyle dememişti ama Elçin’e soracaktım. Elçin “Biz pek dinlemeyiz onu, ama anladım neyi kastettiğini,” diye cevap vermiş, sonra sıcaktan bunaldığını belli eden hafif bir iç çekişle heybesinden şapkasını çıkarıp takmıştı. O öyle yanımda yürürken kendimi Vahşi Batı’da, kasabaya yeni gelmiş öğretmenin yanında yürüyen bir kovboy gibi hissediyordum.</p>
<p>Gerçi Elçin’le beraber olmanın iyi bir yanı da vardı: Onun yanında kendimi hem yalnız hissetmez hem de aramızdaki sessizlikten rahatsız olmazdım. Ama bunun birbirimizi sevip sevmediğimizle bir ilgisi yoktu, çünkü Elçin beş yaşından beri hayatımdaydı. Yani o, benim önüne geçemediğim kaderim ve hiçbir ayrıntısını hatırlamadığım en uzun öğleden sonralarımdı. Eskiden sokakta tek başına atlar, ipine kimseyi sokmazdı. Ama “git“ diyerek yapmazdı bunu, ipine girmek istediğinde sadece sanki şalterini indirmişsin gibi birden durup senin gitmeni beklerdi. Aynı anlayışlı gözlerle bakardı o zamanlar da. Mat. Ama yıllar geçtikçe alışmıştım bunlara.</p>
<p>Yürüye yürüye Kuğulu’ya kadar gelmiştik. Ben artık, Elçin kuğulara baktıktan sonra eve döneriz diye düşünüyordum, ancak o “Kızılay’a kadar yürüyelim mi?“ diye sormuştu, biraz vitrinlere bakardık hem. “Olur,” dedim, nasılsa dünyadan umudumu kesmiştim. Ancak Soysal Pasajı’nı uzaktan görünce yine içim burkulmuştu. Çünkü arzumun erişilmez nesnesi oradaydı ve seksen beş liraydı.</p>
<p>Şarkıyı Işık’tan önce ben duymuştum radyoda ve Epitaf’ın** bir kız adı olduğunu iddia etmiştim ama sonra sözlüğe bakmış ve benim kabul etmek istemediğim bir açıklama görmüştük. Sonra Işık, “Cemil’e bakarım ben, varsa alırım plağını, sözleri de vardır arkasında,“ demişti. “Beraber gidelim ama, tamam mı?“ demiştim. “Bakarız duruma,“ demişti Işık. Bu bile bir ilerlemeydi, çünkü o günlerde Işık’ın kitap alma tekeli yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı ama long-play alma tekelini hâlâ elinde tutuyordu. Bir gün okuldan dönerken hiç aklında yokken alıveriyordu meselâ ya da kot pantolon almaya çıkıp sonra elinde bir plakla dönüyordu. Ben daha hiç almamıştım long-play. Kızıyordum bu duruma ama için için bir minnettarlık da duyduğum için konuyu fazla uzatmıyordum. Yalnız Işık, Epitaf konusunda farklı davranmış, beni iki hafta önce kendiliğinden Cemil’e götürmüştü. Tabii, ben kendim de gidebiliyordum Cemil’e ama benim mali durumum Işık gibi değildi. Bakıp dönüyordum sadece.</p>
<p>O cumartesi günü içeri girmeden önce vitrini incelemiştik. Sonra ağır adımlarla içeri süzülmüş, yan yana durup, fısıltıyla konuşarak plaklara bakmıştık. Bana yabancı bir ülkeye gitmişim gibi geliyordu o kapıdan içeri girince, kendimi büyümüş de hissediyordum. Galiba Işık da bana öyle davranıyordu. Ben bir süre sonra “İstersen ben sorayım Epitaf var mı diye,” fısıldamıştım Işık’a. “Yok,” dedi Işık, “buluruz şimdi”. Bulmuştuk ama uzun sürmüştü, çünkü Epitaf’ın o korkunç yüzün olduğu kapağın içinde olduğuna hiç ihtimal vermemiştik. Ancak kapağı çevirdiğimizde arkasındaki etikette yazan sayı da en az o yüz kadar korkunçtu. Seksen beş liraydı plak. Diğer bütün plaklar kırk beş, hadi bilemedin altmış ama o seksen beş liraydı. “Hadi yürü,“ demişti Işık. Halbuki o torbayı ben taşıyacaktım, plağı koşa koşa gidip pikaba ben yerleştirecek, divanda Işık’la yan yana oturup sözleri takip ederken kapağı elimde ben tutacaktım. Ama az sonra bütün hayallerim suya düşmüş kös kös eve dönüyordum. Sonra iki kere daha gitmiştim Cemil’e. Birinci gidişimde sadece dışarıdan o yüze bakıp dönmüş, ikinci gidişimde ise dükkanın sol köşesine çekilip yere çömelmiş, kalbim güm güm atarken yanımda götürdüğüm deftere sözlerin ilk beş dizesini yazmış ama kızarlar diye korktuğum için hepsini bitiremeden çıkmıştım. Şimdi gitsek beş dize yazardım yine, hem Elçin yanımda olduğu için daha rahat olurdu, ama kalem kağıt yoktu ki yanımda.</p>
<p>“Kağıt kalem var mı yanında?“</p>
<p>“Ne yapacaksın?“</p>
<p>“Soysal’ın alt katındaki plakçıya gidelim mi? Bir şeye bakıcam da ben orada, yazıcam yani.”</p>
<p>“Defter var yanımda ama kalem yok…”</p>
<p>Şortumun ceplerini yokladım, postanenin önündeki kartpostalcılardan bir tükenmez kalem alabilecek kadar param vardı. Geri dönüp bir tane aldım, arka cebime soktum ve beni Soysal’ın kapısında bekleyen Elçin’e defteri şimdiden vermesini söyledim. Elçin eğilip heybesinin derinliklerinden yeşil kaplı bir defter çıkardı. &#8220;Hatıra Defteri&#8221; yazıyordu üzerinde. “Sen tersini çevirip yazarsın,“ dedi bana. Ben defteri önce avucumla kavradıysam da yürüyen merdivenlerden inerken sadece parmaklarımın ucuyla tutup ileri geri sallamamın daha doğal göründüğüne karar vermiştim. Elçin şapkasını çıkardı, kaşlarını kaldırıp önce elime sonra yüzüme baktı, “Evde bırakırsam annem okuyor,“ dedi, benim elim yavaşlayıp durdu, defteri tekrar avucumla kavrarken “Ne yazıyorsun meselâ hatıra diye?“ sorarken buldum kendimi. Elçin “Gerçekleşmesini istediklerimi,” diye cevap verirken ise Cemil’in kapısından içeri giriyorduk. Ben her zamanki gibi önce vitrine bakarak içerideki dünyaya ruhen hazırlanamadığım için ne Elçin’e dün romandan öğrendiğim gibi “Ne kadar enteresan bir düşünce!“ diyebilmiş ne de doğrudan sol taraftaki raflara yönelebilmiştim. Elçin ise girer girmez  “İyi günler“ demiş ve yanlış tarafa doğru yürümüş, sonra da dönüp “Ne yapacaktın sen?“ demişti bana. Ben fısıltıyla “Şurada,” diyerek Epitaf’a doğru çekmiştim kolundan.</p>
<p>Hatıra defterini tersten açıp, geçen sefer olduğu gibi yere çömelmiş, bir elimde plağı tutarak iki dize yazmıştım ki Elçin elinde bir plakla bana doğru geldi, diğer eliyle elimden plağı aldı, “Daha rahat yazarsın,” diyerek önüme doğru tuttu. Bana doğru hafifçe eğilmişti, o durumda bir dize daha yazmıştım ki… Birdenbire plağı önümden çekip heybesine koyuverdi. Diğer elinde ise hâlâ şapkasıyla birlikte tuttuğu plak vardı, kaşlarıyla bana kalkmamı işaret etti. Rüyada gibi kalktım ayağa. Defter hâlâ açık olarak elimdeydi. Elçin, elindeki plakla ilerledi, “Burasıydı galiba yeri,” diyerek onu rafa koydu ve defteri elimden alıp çıkışa doğru ilerledi. O kadar seri hareket ediyordu ki sanki gözümde bambaşka bir insan olmuştu.</p>
<p>“Bembeyaz oldun, korkma o kadar,“ dedi Elçin şapkasını takarken.</p>
<p>Konunun onun yaptığına hiç uğramadan doğrudan bana dönmesi anlaşılır gibi değildi ama karşı karşıya kaldığım meselenin karmaşıklığı nedeniyle hemen bir hak arayışına girme gücü hissetmiyordum kendimde. Hatta çok zor gelse de konu ne olursa olsun duruma parmaklarımın ucuna basa basa yaklaşmam, gerekirse hiç ışığı açmadan gerisin geriye yatağıma dönüp uyuyormuş gibi yapmam lazımdı.</p>
<p>“Korkmadım da heyecanlandım biraz.“ &#8211; sesim umduğumdan daha normal çıkmıştı &#8211;</p>
<p>“Hadi gel, Bravo Dolfin’den espadril alacaktım ben, sonra ağır ağır gideriz eve.”</p>
<p>“Olur,” dedim ve o an elimdeki kalemi fark ettim. Her şeyin başı, devamı, ispatı gibi duruyordu elimde. Alelacele şortumun arka cebine soktum ve bulvarın kalabalığına karıştık.</p>
<p>Bu kez aramızdaki sessizlik başka türlüydü. Sessizlikleri, en çok konuşamayanların duyduğunu keşfedecektim elbette zamanla, ama bu duygu o gün bana Genç Werther’in Acıları kadar uzaktı ve Elçin’in açtığı yoldan ilerledim:</p>
<p>“Sen hiç korkmadın mı peki?“</p>
<p>Elçin gözlerini kapayıp başını hafifçe yukarıya doğru kaldırıp indirdi. Bu umursamaz “hayır” gözümde onu iyice farklı bir insan yapmıştı. İstanbul’da mı öğrenmişti acaba böyle olmayı? Fakat caddede ilerledikçe başka konular da içimi kemirmeye başlamıştı. Meselâ artık Cemil bir daha getirmeyeceği için Epitaf’ı ilelebet kaçırmış olabilirdik. O zaman Işık parayı denkleştirse de Cemil’den elleri boş çıkabilirdi. Sonra eve gelip “Plak yok, satılmış,” dediğinde ben ne diyecektim? Ancak az sonra durum daha da kötüleşecek, bu kaygılarımın yerini yenileri alacaktı. Çünkü Elçin kasada, aldığı iki espadrilin parasını öderken ayrı ayrı iki torbaya koymalarını “rica etmiş” ve dükkandan çıkar çıkmaz da, birini boşaltıp, plağı içine koymuş ve bana uzatmıştı.</p>
<p>“Senin olsun bu!”</p>
<p>Olsun da ya evdeki “Kanun Namına” Işık ne olacaktı? Ya da “Ya Başına Bir Şey Gelseydi!” annem? Veya “Kızım, Nerden Çıktı Şimdi Bu?” babam? Günlerce bitmezdi bu iş. Annemin çantasından para alıp onunla aldım diyebilir, suçu hafifletebilirdim ama… Şimdi gidince hemen seksen beş lira var mıydı bakalım çantada?</p>
<p>Ama “olmasın&#8221; da diyemiyordum, çünkü ne Epitaf’ı tam gözden çıkarabiliyor ne de şanlı sokak geçmişimi elimin tersiyle itip “Evden istemezler, ben de bir emir kuluyum,” diyebiliyordum. Ve en kötüsü de perdenin arka tarafından bir türlü sahneye çekemediğim çarpışmaydı. Bir yandan konuşmaya çalışırken bir yandan da durup dinlenmeden neden kendisine sorulmadan böyle bir şeye dahil edildiğinin hesabını soran aklımın, bir şeyi çok istediği için başlarına bunların geldiğini söyleyen ruhumu hırpalamasını izliyordum.</p>
<p>Elçin, bu kez sadece anlayışlı gözlerle bakmıyordu yüzüme, anlamıştı. “Boş ver o zaman,” diyerek torbayı geri çekerken, ben yine o yüzüne kondurduğu dudakları kapalı gülümsemenin asla erişemeyeceğim bir ruhun kapıları olduğunu seziyordum. Yoldaki sessizliği göze alamayıp “Çok sıcak, şuradan bir taksiye binelim,” diyen Elçin’e “Detay’da” kaset doldurtacağımı söyleyip ayrıldım.</p>
<p>O akşam alt kattan çıkıp, açık balkon kapısından içeri yayılan Epitaf’ın melodisini duymasıyla birlikte radyoyu açmaya koşan Işık’ın arkasından acıyarak bakarken, daha baştan hayatla hukukun bir alâkası olmadığını söyleyen annemin belki de haklı olduğunu düşünecektim. Bir de kitaplıktaki “Suç ve Ceza”nın kahramanının kaç yaşında olduğunu.</p>
<hr />
<p>*<em>Bana Zehir Olan Şeker</em>: A.Adnan Adıvar’ın yetmişli yıllarda Ortaokul Türkçe kitabında yer alan bir okuma parçası</p>
<p>**<a href="https://www.youtube.com/watch?v=-C-HytsGYg0&amp;ab_channel=KingCrimson-Topic" target="_blank" rel="noopener"><em>Epitaph</em></a>: King Crimson’ın <em>In the Court of the Crimson King</em> albümünde yer alır (1969)</p>
<p>Kapak Görseli: <a href="https://twitter.com/AntolojiAnkara" target="_blank" rel="noopener">Antoloji Ankara</a></p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler XI | AOÇ: Aynştayn Kokoreç</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XII | Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xii-soysal-pasaji-bana-zehir-olan-plak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler XI &#124; AOÇ: Aynştayn Kokoreç</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Yörükoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 May 2021 09:17:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[AOÇ Kokoreç]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk Orman Çiftliği]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Yörükoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114272</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Gece on bir. Sema Otel’in oraya bir yolcu bıraktım. Sinyali verdim, otelin önünden yola çıkacağım, vale işaret etti. Hemen durdum. İki kadın çıktı otelden. Merhabalar derken oturdular. Biri nur yüzlü teyzem. Yetmişinde var. Belli ki görmüş geçirmiş. Diğeri kırk, kırk beş yaşlarında zarif bir kadın. “Evladım,” dedi teyze, “bizi Atatürk Orman Çiftliği’ne götürür müsün?” “Tabi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XI | AOÇ: Aynştayn Kokoreç&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gece on bir. Sema Otel’in oraya bir yolcu bıraktım. Sinyali verdim, otelin önünden yola çıkacağım, vale işaret etti. Hemen durdum. İki kadın çıktı otelden. Merhabalar derken oturdular. Biri nur yüzlü teyzem. Yetmişinde var. Belli ki görmüş geçirmiş. Diğeri kırk, kırk beş yaşlarında zarif bir kadın. “Evladım,” dedi teyze, “bizi Atatürk Orman Çiftliği’ne götürür müsün?”</p>
<p>“Tabi teyzeciğim,” deyip bağlandım yola.</p>
<p>“Bir iki resmi işimiz vardı, Sema Otel&#8217;de kalıyoruz. Gece gece acıktık. Bu benim kız, kokoreci çok sever, yalnız bırakmayayım dedim,&#8221; dedi. “Sizin bu AOÇ&#8217;de kokoreççiler varmış. Sen gece adamısın hangisine gidelim?” diye devam etti.</p>
<p>“Teyze valla hepsi güzeldir. Zaten gidince görürsün oralar kımıl kımıldır,” dedim. Oradan buradan konuşurken geldik Atatürk Orman Çiftliği’ne. Girişte başladı trafik. Camı açtım. Taksici kornası, Neşet Baba’nın mızrabı. Bir taraftan kokular da gelmeye başladı. Biraz daha ilerledim. Yavaş yavaş içeri girmeye çalışıyorum. Oradan Gönül Abla bağırıyor: &#8220;Alo, tanesi bol olsun, ağaç oldum daha gidip çalışacağız.&#8221;</p>
<p>“Teyze burası böyle,” dedim. “Hareketli.”</p>
<p>“Valla kilitlendik kaldık. Bir park yeri bul, sen de gel beraber yiyelim,” dedi teyze.</p>
<p>“Yok, siz istediğiniz gibi yiyin hemen döneriz derseniz ben sizi beklerim,” dedim.</p>
<p>“Ya sen acıktın mı, acıktın. Tamam, park et, yiyelim dönelim.”</p>
<p>“Olur,” dedim. Az daha ilerledim. Buldum bir duba. İki el kol, “Tamam abi” dedi çocuk. Koyduk arabayı. Bakıyoruz. İstasyon var, Laginia var, Doğata var, Şençam var, o var, bu var; tam İstasyon Kokoreç’e yöneldik, kız &#8220;Aynştayn Kokoreç&#8221; tabelasını görmüş. Hemen araya girdi.</p>
<p>“Aynştayn Kokoreç’e gidelim,” dedi.</p>
<p>“Ha olur,” dedim “Talat Abi’nin yeri, lezzetlidir.” Kalabalığın arasından köşeye doğru gidiyoruz. “Buranın eskisidir Aynştayn,” dedim. “İlginç adamdır.  Pek konuşmaz. Konu ilgisini çekerse bir iki laf eder çekilir. Onun müşterileri biraz daha ağırdır. Diğer taraflara daha çok gençler gider, zaten fark etmişsinizdir.”</p>
<p>Dükkânın önüne geldik. Talat Abi’nin sırtı bize dönük. Dumanlar içinde, her akşam gibi uğraşıyor. Çektik tabureleri. Teyze yanıma, onun yanına da kızı, oturduk. “Acı sever misiniz? Ben bir çeyrek yerim,” dedim. Onlar “Biz yarım alalım,” dediler. Biraz sesimi yükseltip, “Talat Abi iki yarım, bir çeyrek,” dedim.</p>
<p>Talat Abi “Hemen geliyor,” dedi. Ben de boşboğazlık ya “Kimler geldi be abi o da gelir,” dedim. Talat Abi tezgâhta, kendi ritmini bulmuş tak tak taka tak tak taka tak yaparken o yoğunluğun, o baharatın, o kokunun içinden hafifçe başını bizden tarafa çevirdi.</p>
<p>Ben de başımı salladım. “Abim nasılsın?” dedim.</p>
<p>Talat Abi karşımda öylece kaldı. Teyzenin kız ağır çekim ayağa kalktı. Sonra Talat Abi bizden tarafa iyice döndü. Elinde iki tane bıçak. Teyze, “Ne oldu kızım?” deyip kızın koluna yapıştı. Ben taburede olanı biteni izliyorum. Bir şey de anlamıyorum. Sanırsın televizyon dizisi. Herkes ağır çekim.</p>
<p>Teyzenin kız, biraz bekleyip kendine gelince, “Zaman ne demek Talat Usta,” dedi. Böyle sesi içine kaçtı kaçacak. Etrafta ne kadar ses varsa durdu. Herkes bize, ben onlara bakıyorum.</p>
<p>Talat Abi elindeki bıçakları kokoreç tezgâhına bıraktı. Önlüğüyle ellerini temizler gibi yaptı. Böyle tok tok, dudakları titreye titreye &#8220;Zaman, fizik bölümünün büyük amfisinin girişindeki beş dakikada çakılı kalmam,&#8221; dedi.</p>
<p>Talat Abi’nin cümlesi bitti, yüzünü ocağa döndü. Müzik yeniden yükseldi. Kokular, sesler, bağrışlar, korna sesleri yeniden başladı.</p>
<p>Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi hem teyze hem ben ağzımızı dahi açmadık. Çırak elimize iki yarım kokoreci verdi. Teyze “Gidelim evladım,” dedi bana. Teyzenin kızı “Ben başka taksiyle gelirim,” dedi.</p>
<p>Biz teyze ile arabaya geçtik. Kokoreçleri yiye yiye teyzeyi otele götürdüm. “Ne oldu teyze? Kaç zamanın adamıyım ben hiçbir şey anlamadım,” dedim.</p>
<p>“Bu senin kokoreççi seksende okuldan firar etmiş, benim kızla aynı sınıftalarmış. Fizik öğretmeni benim kız bizim orada. Birbirlerine aşıkmış bunlar,” dedi.</p>
<p>“Ha ondan Aynştayn Kokoreç desene ismi,” dedim.</p>
<p>“Siz bilmiyor musunuz?” dedi. “Yok be teyzem, Talat Abi yirmi senedir tak tak taka tak tak taka tak,” dedim.</p>
<p>Sema Otel’e bıraktım. Güzel bir şarkı açtım. Devam ettim.</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler XI | AOÇ: Aynştayn Kokoreç&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-xi-aoc-aynstayn-kokorec/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler X &#124; ODTÜ: Gönülçelen</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Apr 2021 16:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ Bahar Şenlikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114227</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan Africa’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan <em>Africa</em>’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden kişi sayısı bir hayli azdı. Cem, her konser öncesinde olduğu gibi sahnenin önündeki kalabalığa dikkatle baktı. Aradığını bulamamış bir yüz ifadesiyle içinden “Yine gelmeyecek” dedi. Birasından bir yudum aldı. Yere oturdu. Hava sıcaktı, Little Lion berbat çalıyordu, üstelik şarkıyı gereksiz yere uzatmışlardı. Cem beklemekten sıkılmıştı. Gitarını kılıfından çıkarıp, tellerine dokundu. Blue Moon’un diğer elemanları da kendi hallerindeydi. Grubun solisti Kaan bir elini sevgilisinin omzuna atmış, etrafındakilere heyecanla bir şey anlatıyordu. Basçı Şenol yakınlarda bir yerde çimenlere uzanmış uyukluyordu. Cem’in sol tarafında ise sırtını duvara yaslamış, çalma sırasını bekleyen Şebnem vardı. Blue Moon’dan önce onun grubu sahne alacaktı. Şebnem kafası önünde parçayı dikkatle dinliyordu. Bir ara kafasını kaldırdığında Cem’i fark etti. Gülümseyerek selamlaştılar. Okuldan ortak arkadaşları sayesinde tanışıyorlardı. Şebnem’in kendine has, olağanüstü bir vokal tarzı vardı. Zaten yakın zamanda İstanbul’a gidecekti. Cem de bir süredir böyle düşünüyordu: ”Bu iş yapılacaksa İstanbul’da yapılmalıydı. Ankara zaman kaybıydı.&#8221;</p>
<p>Blue Moon olarak iyi bir uyumları vardı. <span style="text-decoration: underline;">ODTÜ</span> müzik topluluğunda tanışmışlardı. Olaylar hızlı gelişmişti. “Şarkıcılık yapabilir misin? Yaparım. Gun N&#8217; Roses sever misin? Severim. O zaman hadi grup kuralım”. Ağırlıklı olarak Bon Jovi, Whitesnake, Deep Purple gibi grupların parçalarını çalıyorlardı son zamanlarda kendi bestelerine de başlamışlardı. Bu işi profesyonel olarak devam ettirmek istiyorlardı. Ama yaptıkları müziğin Türkiye’de bir karşılığı yoktu, dolayısıyla müzikten para kazanma ihtimalleri yok denecek kadar azdı. İdealizm, hayatın karşısında hükmen mağluptu. Hayaller bir çırpıda kışlıkların arasına konulabilir miydi? İstedikleri müziği yapıp, istedikleri hayatı yaşamak için bedel ödemeye hazır mıydılar? Cevapları zor sorulardı. Üstelik, kendilerini Türkiye’de çok yalnız hissediyorlardı. Nereli olduklarını kendileri de bilmiyordu.  İnsanlar yaptıkları müziğe çok yabancıydı. Uzun saç, kovboy çizmesi ve kulakta küpelerle Kızılay’da yürürken bile garipseniyorlardı. Bu sebepten ötürü zaman içinde hepsinin müzikten beklentisi farklılaşmıştı. Basçı Şenol, mesela, mühendislik okuyordu. Okulu bitirip mühendislikle uğraşmak istiyordu. Bol gömlekler, renkli kazaklar giyiyordu. Saçları da kısaydı. Aralarında en az <em>rock</em>çıya benzeyen oydu ama iyi bir müzik kulağı vardı. Şenol için müzik gelip geçici bir şeydi, gençlik hevesiydi. Kaan’ın hedefi ise daha büyüktü. İşletme bölümünde okuyordu. Yaptığı müziği ve kendini aşırı ciddiye alıyordu. Bon Jovi havalarında geziyordu. İzmir Caddesi’ndeki Amerikan Pasajı’ndan ikinci el kovboy çizmesi almıştı. Yaz kış ayağındaydı. Babası, Kaan’ın kovboy çizmelerinin çıkardığı seslere ve dış görünüşüne çok kızıyordu. Kaan Londra’ya gidip müzikle uğraşmak istiyordu. Gerekirse bulaşıkçılık yapacak ama bir şekilde orada şansını deneyecekti. Davulcu Suat sosyoloji okuyordu. Hem sosyolojiden hem de müzikten para kazanma şansı düşüktü. Ailesi de onun müzikle uğraşmasından rahatsızdı zaten. Suat, az zamanda geleceğine dair net kararlar vermesi gerektiğini biliyordu. Bu sebeple gökyüzünde süzülen, istikameti kaybolmuş bir balondan farkı yoktu. Cem ise mimarlık okuyordu. Bu bölüme bilinçli bir şekilde gelmemişti. ÖSS’de iyi puan almıştı. ODTÜ’nün iyi bir okul olduğunu biliyordu. O yüzden puanı ODTÜ’de nereyi tutuyorsa onu yazmıştı. Müzisyenlik dışında yazarlık da yapıyordu. Ortak arkadaşlarıyla fanzin çıkarıyordu. Derslere pek girmiyordu. Alttan çok dersi birikmişti. Aylaklık daha çekici geliyordu, bölümü de okulu da sevmiyordu. Başka bir şey arıyor,  ne aradığını kendisi de bilmiyordu. Müzik, anlamını bildiği tek şeydi belki de. Tamam, müziği çok seviyordu ama bu işten beklentisi ne şöhret ne de para öncelikliydi. Gitarının telleri yıllardır sadece tek bir kişi için çalıyordu. Onu çok seviyordu. Bu hayatta hiçbir şeyden emin değilse ona karşı hissettiklerinden emindi. Zaten insan aşık olmaz, aşık olduğunu anlardı. <em>Muhteşem Gatsby</em> gibi tüm bu şamata, üç kişinin geldiği konserler, bozuk amfiler, eskimiş gitar telleri, sarhoşluklar, kavgalar, Hayri’de kaset çekmeler, eğlenceler, müzikler hep o beklenen kişinin gelmesi içindi. O olaydan sonra, beklenen kişi bugüne kadar hiç gelmemişti. Lakin Cem, inatla beklemeyi sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Cem, düşüncelerini gitar telleri arasında dolaştırırken önüne bir gölge düştü. Kafasını kaldırıp yukarı baktı. Gölgenin sahibi grubun davulcusu Suat’tı. “Ne yapıyorsun lan burada tek başına? Kafayı mı buldun yoksa? ”dedi. Cem, “Yok lan, ne kafayı bulması; herifler bitirecek gibi değiller. Sıkıldım, parmaklarımı ısındırayım dedim,” şeklinde karşılık verdi. “Harbiden bok gibi çalıyorlar. Hadi kalk da grubu toplayalım. Çalma listesini son bir gözden geçirelim,” dedi Suat. Cem gitarını kılıfına soktu. Yerden kalktı, pantolonunu temizledi. Sahnenin önüne yine göz ucuyla baktı. Cem’in beklediği kişi Dil Tarih’te okuyordu ama ODTÜ’den çok ortak tanıdıkları vardı. Sıklıkla bu kampüse gelirdi. Bahar aylarında ODTÜ’nün içerisinde açan Sakura ağaçlarına bakmaktan, yeşilliklere uzanmaktan, Çatı’da vakit geçirmekten hoşlanırdı. Cem de onunla burada yürümeyi, bahar şenliklerinde aylaklık etmeyi, bira içmeyi, sarhoş olmayı çok severdi. Hipotezine göre onun bugün burada olma ihtimali oldukça yüksekti. Kalabalığa doğru şöyle bir baktı; tek başına dans edenler, bugünün anısı olarak fotoğraf çektirenler, merakla fotoğrafın ne zaman basılacağını soranlar, kafayı erken bulanlar, içmeye devam edenler, öpüşenler, içi erik dolu dev poşetle gezenler, çimlerde uzananlar gibi bilindik bahar şenliği ortamı vardı. Kısa göz taramasından sonra yine aradığını bulamamış gibiydi. Suat “Hadi, oğlum nereye bakıyorsun? Cidden ne içtin sen? İyi görünmüyorsun,” deyince Cem silkelendi: “Bir şeyim yok. Bir tane bira içtim ya… Hadi bizimkilerin yanına gidelim”. Gelmeyecek olanı beklemek ağır bir süreçti. Zaman içinde bunu çok iyi anlamıştı. Bu sırada, sahneden tek tük alkış sesi yükseldi. Little Lion, seyircilere teşekkür edip, sahneyi Şebnem’in grubuna bıraktı.  Şebnem ve grubu sahneye gelmiş, gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Cem ve Suat, Şebnem’e başarılar dileyip kalabalık arasına karışıp, tanıdıklarla sohbet ettiler. Uzatılan eriklerden bir avuç aldılar.  Bazı toplulukların stantlarına uğradılar. Şenlik ziyaretçisi hocalarını görüp onlara selam verdiler. Bazı hocaları onları hiç derste görmedikleri için tanımakta zorlandılar.</p>
<p style="text-align: left;">Kısa şenlik gezintisinden sonra grubun diğer elemanlarının yanına geldiler. Kaan&#8217;ın elinde üzerinde çalınacaklar listesi yazılı buruşuk bir kağıt vardı. Açılış parçası önemliydi. Genelde Deep Purple’dan <em>Highway Star</em>’la çıkarlardı. Sonra da Def Leppard, Whitesnake, Bon Jovi, Bryan Adams, Crowded House, Prince’den parçalar çalarlardı. Kaan, listeye şöyle bir baktı, Crowded House ve Prince’i çıkarmak istedi. Yerlerine Beatles ve Rolling Stones eklemeyi önerdi. Cem itiraz etti. Ona göre bu parçalar mutlaka çalınmalıydı, özellikle bugün. Grubun diğer elemanları onun neden bu parçalarda ısrar ettiğini anladılar. Cem’in geçmişe bu denli takılı olmasına, bazı şeyleri unutamamasına kızdılar. Prince ve Crowded House’un parçalarından insanlar sıkılıyordu. Bahar şenliğinde hava güzelken, insanlar eğlenirken ağır parçalar çalmanın nedeni yoktu hem. Cem ısrarını sürdürdü, arkadaşlarına açıktan tavır bile aldı.  Aralarında kısa süreli bir tartışma çıktı. Orta yolu bulabilmek için Crowded House’u çıkardılar ama Prince’ten <em>Purple Rain</em> kaldı. Bu sırada, Şebnem ve grubu sahnede hazırlıklarını tamamladı. Grubun davulcusu davullara vurdu. Ses kontrolü yaptı. Her şey hazırdı. Gitardan ses yükselmeye başladı ve Şebnem gür sesiyle Tina Turner’den <em>Simply the  Best</em>’le giriş yaptı. Az önceki Little Lion’daki cılız kalabalığın aksine insanlar sahnenin önüne toplanmaya başlamıştı. Kaan, elinde kalem bazı parçaların altını çizdi. Yerlerine yenilerini koydu, son haline getirdi. Arka cebinde buruşmuş Camel paketini çıkardı. Zippo çakmağıyla yaktı. Kaan için pozculuk önemliydi. Bu davranışlar bazen garip ve itici kaçsa da Kaan inatla Bon Jovi taklidi olarak yaşamını sürdürürdü. Şebnem, <em>Simply the Best</em>’i bitirdi. Heart’tan <em>Alone&#8217;a</em> geçti. Cem hemen müziğe kulak kabarttı. Bu parçayı onunla birlikte dinlemeyi çok severlerdi. Hatta birkaç sene önce onun için bir kaset doldurmuştu. Kasetin A kısmının ilk parçası buydu. Hüzünlendi. Yerdeki bira dolu torbadan bir tane bira çıkardı. Kapağını açtı, hızlıca içti. Geçmişin kancası bir defa bile olsa peşinize takılırsa ondan asla kurtulamıyordunuz. Onunla ya barışacaktınız ya da onun esiri olacaktınız. Ortası yoktu. Cem de bu yakın zaman diliminde kendi geleceğini arıyordu. İki zaman dilimi arasında kaybolmuş gibiydi. Sarma sigarasını yaktı, Şebnem’in sesine konsantre oldu. Şebnem’in grubu tam gaz devam ediyordu. Sahnenin önündeki kalabalık çok eğleniyor görünüyordu.</p>
<p>Blue Moon, ekipmanlarını alıp sahneye biraz daha yaklaştı. Çalma sırası kendilerine geliyordu. Her konser öncesinde olduğu gibi grup olarak yine tedirgindiler. Birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Cem ve Şenol’un sırtlarında gitarları vardı. Kaan, ağzında sigarası, bandanasını düzeltiyordu.  Bu sırada Şebnem’in grubu konseri bitirmeye hazırlanıyordu.  Son parçaları Queen’den <em>I Want to Break Free</em>’yi çalıyorlardı.  Şebnem&#8217;in parçanın final kısmında solosunu atmasıyla birlikte seyirciler gaza geldi. Alkış, ıslık sesleri yükseldi. Parça bitti. Grup olarak seyircilere teşekkür ettiler ve sahneden ayrıldılar. Şebnem onlara başarılar dileyip kalabalığın arasına karıştı. Şimdi sıra Blue Moon’daydı. Suat davula geçti, pedallarla ses denemesi yaptı. Cem gitarını amfiye taktı.  Sonra da gitarın tellerine dokundu, ses kontrolünü yaptı. Temizdi. Kaan ve Şenol da son hazırlıklarını yaptılar.</p>
<p>Gün boyu tepelerinde dikilen güneş de bir bulutun arkasına saklandı. Olası bir mayıs yağmuru aniden bastırabilirdi.  Kaan arkadaşlarına bakarak gözüyle “Tamam mıyız” işareti yolladı. Herkes hazırız anlamına gelen kafa sallamasını yaptı. Kaan, mikrofona eliyle dokundu. “Merhaba” deyip, kendilerini ve gruplarını tanıttı. Sonra da konuştukları gibi Deep Purple&#8217;dan <em>Burn&#8217;le</em> giriş yaptılar. Cem gitarı agresif bir şekilde çalıyordu. Kaan Bon dünyaca ünlü rock star havalarında sahneyi boydan boya çığlıklarla koşturuyordu. Seyircinin bir kısmı parçaya eşlik etmişti bile. Blue Moon, konsere devam ederken hava hızla kapamıştı. Uzaklardan gök gürültüsü duyuluyordu. Hızlı parçalar, baladlar, yakılan çakmaklar, Kaan’ın seyirciyle zevzek muhabbetleriyle konserin sonuna doğru yaklaşmışlardı. Az önceki gök gürültüsünün bir uzantısı olarak hoş bir bahar esintisi beraberinde yağmur taneciklerini getirdi. Cem’in işaretiyle birlikte Prince’ten <em>Purple Rain</em>’i çalmaya başladı. Yağmur ve şarkıyla birlikte sevgililer öpüşmeye, yalnızlar dertlenmeye, sarhoşlar yere düşmeye başlamıştı. Cem parçanın en alıcı bölümünde gitar solosunu tüm içtenliğiyle çaldı. Neredeyse birikmiş tüm duygu durumunu notalara yansıtıyordu. Parça bitti, grup teşekkür edip sahneyi terk etti. Cem mağlubiyeti kabullendi. Gelmeyecek olanı beklemek manasızdı. Geçmişi bir yerde bırakmak gerekiyordu. Ayrılık sürecinde ağır sözler söylemişti. İkisi de hayat, gelecek ve müzik meselesi yüzünden ayrı düşmüşlerdi. Bir tarafa göre okul bitiyordu, ne yapılacağına karar verilmesi lazımdı. Söz konusu müzik de olsa her şeye ciddiyetle ve yaşın olgunluğuyla yaklaşılması gerekiyordu. Diğer tarafa göre tüm bu hesaplar, ciddiyetler saçmaydı, sistemin dayatmasıydı. (Cem, bu konuyla ilgili yalan yanlış üç makale okumuştu. Savunma mekanizması olarak yeri geldiğinde kullanıyordu.) Görüş ayrılıkları onları bir yere kadar götürmüştü ama zamanla birikerek bir yerde patlama etkisi göstermiş ve ağızdan dökülmüştü.  Beklenen olmuş ve ayrılmışlardı. Zaman içinde Cem’in pişmanlığı ve hayal kırıklığı derinleşmişti. Özür dilemeler ve barış hamleleri karşı taraf tarafından boşa çıkarılmıştı.  Cem, geçmişe saplanıp kalmış, karşı taraf yoluna devam etmişti. Gerçi yakın zamanda son bir hamle yapıp tüm yazarlık maharetini kullanıp ona onu ne kadar sevdiğini, hikâyelerini, geçmişlerini, beraber ne kadar güzel vakit geçirdiklerini anlatan bir mektup yollamıştı. İki yıldır doğru dürüst görüşmemişlerdi. Zaman onların aleyhine işliyordu.</p>
<p>Blue Moon sahneden inerken, havanın dönüşü keskinleşti. Rüzgâr fırtınaya, yağmur sağanağa dönüştü. Herkes hızla bir yerlere koşturdu. Cem de yağmurdan korunabilmek için Satranç Kulübünün tentesine sığındı. Satranç Kulübü standında kimsecikler yoktu, grup üyeleri bile yoktu. Cem burada bir süre beklemeye karar verdi. Yağmur tanecikleri tentenin ucundan aşağıya düşüyordu. Tam bu sırada Cem’in yanında biri belirdi. “Güzel yağdı ama” diye bir ses duydu. Cem kafasını çevirdi şaşkınlıkla kalakaldı.  Karşısında yağmurdan nemlenmiş saçları, harika gülümsemesiyle Ezgi vardı. Günlerce, aylarca beklediği kişi yanındaydı. Onu olabilecek her yerde aramış, birlikte geçtikleri sokaklardan defalarca geçmiş, sevdiği mekânlarda saatlerce oturmuş, otobüse binebileceği duraklarda beklemişti ama bir defa olsun görememişti. Şimdi mayıs ayında, romantizmden uzak bahar yağmurları eşliğinde, Satranç Kulübünde Ezgi’yi bulmuştu. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. Suskunluğu Ezgi bozdu. “Mektubunu aldım. Bugüne kadar okuduğum en güzel şeylerden biriydi. O yüzden gelmek istedim. Konser sonunda sürpriz yapacaktım ama fırtına çıktı. Neyse ki bulabildim seni. Hala aynı kovboy çizmesi ve tişörtü giymeye devam ediyorsun. Bıraktığım gibisin en azından,” dedi gülerek. &#8220;Nasıl buldun beni?&#8221; diye merakla sordu Cem. gülerek yanıtladı Ezgi: &#8220;Seni bulmak zor olmadı. Kovboy çizmeleriyle yağmurdan en komik kaçan sendin&#8221;. Sonra ikisi de sustu. Birbirlerine gülümsediler. Sahnenin hoparlöründen Crowded House’un  <em>Don’t Dream is Over</em> parçası işitiliyordu. Ezgi ona bakıp gülümsedi, sonra da elini tuttu. Yağmur yağmaya, parça ise çalmaya devam ediyordu. Geçmiş, şimdiye karışabilmişti sonunda…</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-ix-trt-radyosu-ankarada-muthis-bir-yilbasi-gecesi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IX | TRT Radyosu: Ankara’da Müthiş Bir Yılbaşı Gecesi</a></p>
<p>Kapak Fotoğrafı: <a href="https://twitter.com/ankaracimbizi?ref_src=twsrc%5Egoogle%7Ctwcamp%5Eserp%7Ctwgr%5Eauthor" target="_blank" rel="noopener">Ankara Cımbızcısı</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VIII &#124; Tavukçu Lokantası: Amy Winehouse’u Kim Öldürdü?</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-tavukcu-lokantasi-amy-winehouseu-kim-oldurdu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-tavukcu-lokantasi-amy-winehouseu-kim-oldurdu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Onur Çalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 09:37:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Onur Çalı]]></category>
		<category><![CDATA[Tavukçu Lokantası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114058</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Öykü atölyelerine pek sıcak bakmasam da bir deneyeyim dedim. Zaten hayatta başıma ne geldiyse bu deneyim merakından gelmiştir. İlk toplantıdan çıktığımızda serin bir Ankara yaz akşamı bekliyordu bizi dışarıda. Atölye hocası kıl herifin tekiydi, sevmemiştim. Çok şey öğretmiş gibi bir de ödev vermişti. O günlerde ölen bir şarkıcı hakkında bir öykü yazmamızı istedi. Amy Winehouse’muş. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-tavukcu-lokantasi-amy-winehouseu-kim-oldurdu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VIII | Tavukçu Lokantası: Amy Winehouse’u Kim Öldürdü?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öykü atölyelerine pek sıcak bakmasam da bir deneyeyim dedim. Zaten hayatta başıma ne geldiyse bu deneyim merakından gelmiştir. İlk toplantıdan çıktığımızda serin bir Ankara yaz akşamı bekliyordu bizi dışarıda. Atölye hocası kıl herifin tekiydi, sevmemiştim. Çok şey öğretmiş gibi bir de ödev vermişti. O günlerde ölen bir şarkıcı hakkında bir öykü yazmamızı istedi. Amy Winehouse’muş. Hiç duymamıştım adını.</p>
<p>Hoca münasebetsizin biriydi ama atölyeye katılan arkadaşlar iyi insanlara benziyordu. Hoca iyi akşamlar dileyip ayrıldıktan sonra Selanik Caddesi’nde beş altı kişi ayakta sürdürdük sohbeti bir süre. Sonra aralarından biri (yeni tanıştığımız için isimleri aklımda kalmamıştı henüz) “Tavukçuya gidelim hadi,” diye bir fikir attı ortaya. Kocaman insanların tavuk döner yemeye gidelim demeleri tuhafıma gitmişti doğrusu ama sesimi çıkaramadım. Yeni tanıştığım insanlara meyhaneye gitmeyi teklif edecek değildim ama bira içebileceğimiz bir yere gitseydik bari. Tavuk dönerin zamanı mı şimdi! İçimden homurdansam da bir şey belli etmedim. Yola koyulduk. Öyle serin ve tatlı bir yaz akşamıydı ki o kadar olur. Mülkiyeliler’in bitiminden sağa saptık, sonra sola. Tavukçu’ya gelmiştik. Anason kokusu ve hoş sohbetin güzel uğultusuyla karşılaşınca rahatladım. Tavukçu dediklerinde tavuk dönerciye gideceğimizi sandığımı söylediğimde güldüler epey. Dostluğa giden yola bir taş daha eklemiş olduk böylece.</p>
<p>Oturduk. Beyaz masa örtüleri, rakı kadehleri, insanların sevinçli sohbetleri, nefis balık kokusu… İnceden bir sigara dumanı. Her şey tamamdı. Mezeler söylendi, ilk yudumlar alındı. Keyfime diyecek yoktu doğrusu.</p>
<p>Hafif kamburu çıkmış yaşlı bir adamın masaları dolaştığını gördüm. Sonunda bizim masaya da uğradı. Elinde bir tabak meyhane pilavı. Sahibiymiş, İsmail amca. Karadenizliymiş aslen ama yıllar olmuş Ankara’ya geleli. Eskiden bu meyhaneye kimler gelirmiş kimler. “Aziz Nesin gelir mesela,” dedi İsmail amca. “Gelirdi” demek istedi, diye düşündüm. Dili sürçtü herhalde.</p>
<p>Muhabbet uzadı, kadehler boşaldı. Sonra birer ikişer eksildi masa. Tek kaldım. Bir bira daha söyledim. Kim ne derse desin, rakının cilası biradır.</p>
<p>Girişe yakın masada oturan kır saçlı, kısa boylu bir adam dikkatimi çekti. Bir şeyler yazıp duruyordu önündeki kağıtlara. Garson, adama “Bir isteğin, arzun var mı Aziz Hocam?” deyince gözlerimi ovuşturdum, serçe parmağımı kulağıma sokup salladım. Dirseklerimle masaya dayanıp dik oturdum. Oğlum Ozan, dedim kendime, saçmalama. Aziz Bey öleli yıllar oldu. Çok da içmemiştim aslında. Toplasan bir 35’lik rakı, işte bu da ikinci biram. Votka içmiş miydim? Yok, o bu gece değildi, dün geceydi sanki.</p>
<p>Artık tedirgindim. Okumayı severim, yazmaya da heves ettik işte yeni yeni. Ama yazar milletini sevmem. Tanışmak, kanlı canlı karşımda görmek de istemem. Hele ki yıllar önce ölümün şanlı köprüsünden geçmiş bir yazarı!</p>
<p>Masaya bakmamaya çalışıyordum artık ama ipin ucu kaçmıştı. Tombul bira şişelerinin biri gitti biri geldi, vakit epey ilerledi. Tatlı serinlik yerini bozkır gecelerinin kuru soğuğuna bıraktı. Yaz da olsa. Yaz da olsa.</p>
<p>Sevgi duvarını aşmıştım artık. “Çok yaşa Can Baba,” diye sevinçle fısıldadım ama köşede oturan kısa boylu adam başını kağıtlarından kaldırıp dik dik baktı yüzüme. Acaba sesli mi söyledim? Etrafıma bakındım, bahçedeki masalar tamamen boşalmıştı. Bir Aziz Bey, bir ben kalmıştık. Votka söyledim, sek. Votka bardağını biranın içine devirip son cilamı da yaptım.</p>
<p>Kalkarken adama yaklaşıp, “İyi akşamlar hocam, kolay gelsin. Can Yücel size Saint Nesin dermiş, doğru mu?” dedim. Adam dik dik baktı suratıma. Kaşları kalınca, tombul bir yüz.</p>
<p>“İsmail, gel al şu çocuğu başımdan. Fazla kaçırmış herhalde!” diye seslendi içeri doğru.</p>
<p>Sonrasını pek hatırlamıyorum.</p>
<p>Ertesi akşam yine gittim Tavukçu’ya. Bu sefer tek başıma. İsmail amcayı sordum, bu akşam gelmeyecek dediler. Girişe yakın olan masaya oturdum, bira söyledim kendime. Hocanın istediği öyküyü yazmaya başladım.</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol</a></p>
<p>Kapak Fotoğrafı: <span style="text-decoration: underline;">Tavukçu</span> Lokantası | <a href="https://www.zomato.com/tr/ankara/tavuk%C3%A7u-lokantas%C4%B1-k%C4%B1z%C4%B1lay/photos" target="_blank" rel="noopener">Zomato</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-tavukcu-lokantasi-amy-winehouseu-kim-oldurdu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VIII | Tavukçu Lokantası: Amy Winehouse’u Kim Öldürdü?&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-viii-tavukcu-lokantasi-amy-winehouseu-kim-oldurdu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VII &#124; Saklıkent: İki Yol</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 14:22:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'daki Eski Mekanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Ortaçgil]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=105264</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, tüm dünyanın karşısına dikilerek koro halinde “Geç kaldın!” diye tepki göstereceğini düşünürdü. Eylül ise tam tersiydi, zamanı gevşek bırakmayı tercih ederdi. Panik olmaya hiç gerek yoktu, Edip Cansever’in “Her şeye yetişilir, Hiçbir yere geç kalınmaz” dizelerini benimsemişti zaten. Bu yüzden sıklıkla tartışırlardı.  Cem, Eylül’ün rahatlığından, Eylül ise Cem’in lüzumsuz telaşından hoşlanmazdı, ama her birbirini seven çift gibi, kendilerine ve kusurlarına tahammül etmeyi zamanla öğrenmişlerdi.</p>
<p>Konser öncesinde de konsere ne zaman gidileceğine dair bir tartışma çıkmıştı.  Cem, <span style="text-decoration: underline;">Saklıkent</span>’e erkenden gidip konseri önlerden takip etmek istiyordu. Eylül ise kalabalığın içerisine sıkışmak, kapıların açılmasını saatlerce beklemek istemiyordu. Geçen sefer yine Saklıkent’te izledikleri Wishbourne Ash konserini zaman konusunda anlaşamadıkları için arkalardan izlemişlerdi. Cem, hayranı olduğu grup üyelerini net olarak görememiş, sürekli fotoğraf çeken bir adama ve önlerinde dikilip konser boyunca öpüşerek dikkatini dağıtan çifte kızmış, tüm bu olanlardan Eylül’ü sorumlu tutmuştu. Eylül sorumluluğu üzerine almamıştı haliyle, konser boyunca müziğin tadını çıkarmıştı. Gerçi ikisi müzik konusunda da hiçbir zaman tam bir mutabakat sağlayamamıştı. Eylül; Radiohead, U2 gibi alternatif rock gruplarını dinlemeyi severdi. Cem’in ise müzik zevki tıpkı zihni gibi karmakarışıktı. MP3 çaları Metallica, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Müslüm Gürses (<em>Aşk Tesadüfleri Sever</em> albümünü ayrı severdi), Led Zeppelin parçalarıyla doluydu. Ona göre, bunlar bir zıtlığı değil bütünlüğü temsil ediyordu. Özellikle, Erkan Oğur’un <em>Mor Dağlar&#8217;ı</em> ve Led Zeppelin’in <em>Stairway to Heaven</em>’ının tuhaf bir benzerliği vardı.</p>
<p>Aralarındaki bu müzikal uyumsuzluk yüzünden yine Saklıkent’te gerçekleşen White Lion konserine gidememişlerdi. Eylül &#8220;Botokslu rockçı mı olur?&#8221; diye dalga geçmiş, grubun müziğini demode bulmuştu. Cem de Radiohead’i dünyanın en sıkıcı ve en bayat müziğini yapan grubu olarak tanımlamış, sonra konu başka yerlere de sıçrayarak sert bir tartışmaya dönmüştü. Hep böyle olurdu, geçmişte kalan hesaplar, en basit olayda görülürdü. Gerçi bu uyumsuzluk onlar için bir denge unsuru oluyordu. Birbirlerini anlamayı ve bu şekilde sevmeyi öğretmişti. Ortaçgil ikisinin ortak yanıydı. Her Ortaçgil konserinde, sıradaki çalan parçayı bilme oyunu oynarlardı. Eylül, ilk melodiden parçayı bilmeye çalışır, Cem ise şarkı sözleri üzerinden hafızasını harekete geçirirdi.</p>
<p>Cem sessizliğini bir süre daha devam ettirdikten sonra kafasını kaldırıp Saklıkent’teki Bülent Ortaçgil konseri için gelen kuyruğa hızlıca göz gezdirdi. Kuyruk giderek Akay Caddesi yokuşuna doğru iniyordu. Eylül ve Cem’in tam arkasında özellikle Cem’in sinir olduğu çiftlerden biri vardı. Adam sürekli konuşuyor, kız dinliyor, Ortaçgil hakkında yalan yanlış bilgiler söylüyordu. “Geçen sene Chick Corea’yla beraber çalmıştı, ona gitmiştim, muazzam konserdi”, “Ulan bu kadar da atılmaz ki! Ortaçgil, ne zaman Chick Corea ile çaldı sığır!”,  “Romanım çıkmak üzere, para için komşusunu öldürüp, vicdan azabı çeken bir karakteri anlatacağım”, “Al, işte bunu da Dostoyevski’den çalmış”,  “Bırak, dinleme sen de,” dedi Eylül, cümle yeminini bozarak. “Yahu, adam bildiğin yalan söylüyor, nasıl söylenmeyeyim? Gerçi kız yalan şelalesine inanmamış gibi görünüyor, baksana. Adam sıktıkça, mesajlarına bakıyor,” dedi Cem ve sonra da gülerek ekledi “Eylül, çaktırmadan bak Allah aşkına, adam BBG Eray’a benzemiyor mu? Yahu, bunlar nasıl tanışmışlar?” Eylül çaktırmadan arkasına dönüp geveze çifte baktı, hızla önüne geri dönüp BBG Eray’a gülmeye başladı. Bu gülüş, gerilimin de sona ermesi anlamına geliyordu aynı zamanda.</p>
<p>Saklıkent’in kapalı duvarlarının arasından davul sesleri gelmeye başlamıştı. Belli ki grup konser öncesi son hazırlıklarını yapıyordu. Taksiler, arabalar tek sıra halinde, farları kuyrukta bekleyenlerin yüzünde bir yanıp, bir sönerek Akay yokuşundan aşağıya iniyorlardı. Sıradaki bazı “konser alanında içmeyelim pahalı olur, dışarıda içelim öyle girelimcilerin” sarhoşluktan midesi bulanmaya başlayıp, kuyruktan çıkıyorlardı. Cem, Eylül’ün az önceki gülüşünden cesaret alarak “<em>Bütün Sokaklarım</em>’ı çalar mı dersin?” diye sordu. “Bilmem”. “Çalmazsa istek yaparız,” dedi Cem.  Eylül gülümsedi, onun da siniri geçmişti. Cem’in elinden tuttu. Bu sırada Saklıkent’in kapıları açıldı, kuyruk belirli bir ritim içerisinde konser salonuna girmeye başladı. Bir süre sonra sıra Cem ve Eylül’e geldi. Kapıdaki görevli biletleri kesti, içeri girdiler. Konser öncesi mekanda Bon Jovi, Def Leppard çalıyordu. Sahnenin tam ortasında yer alan Saklıkent yazısına yakın bir yerde durdular. Cem hemen iki bira aldı, Eylül’ün yanına geldi, onu yanağından öptü. Şimdi tüm gerilim kaybolmuştu. Uzun süredir birliktelerdi. Bir bakışla çözerlerdi birbirlerini.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-105266" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg" alt="" width="1024" height="696" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-300x204.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-768x522.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-800x544.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Müzik birden kesildi, sahne aydınlatıldı. Ortaçgil ve orkestrası ağır adımlarla sahneye çıktı. Herkes enstrümanının başına geçti. Ortaçgil ciddiyetle karışık bir gülümsemeyle izleyiciyi selamladı.. Gitarı eline alır almaz kalabalıktan <em>Sensiz Olmaz</em> isteği geldi. “Tamam, çalacağız onu ama önce şu klasik Ortaçgil parçalarını bitirelim,” diye yanıtladı Ortaçgil. Sonra da gitarın tellerine dokunarak <em>Olmalı mı Olmamalı mı&#8217;</em>ya başladı. Kalabalık, koro halinde parçaya eşlik etti. Bu sırada Cem’in birası şiddetli bir şekilde sarsıldı, biranın bir kısmı bardaktan taştı. Cem sinirlendi, kafasını kaldırıp etrafına bakındı, birasını dökenler konser öncesi arkalarına dikilen BBG Eray ve sevgilisiydi. Belli ki kalabalığın dalgasına kapılarak Eylül ve Cem’in önlerine kadar savrulmuşlardı. Eylül gülerek “Geldi seninkiler,” dedi Cem’e, o da “Yandık,” diye cevapladı aynı şekilde gülümseyerek. Konser tüm hızıyla devam ediyor, arada Ortaçgil, kendisine gelen saçma isteklere ve yüksek sesle konuşulmasına kızıyordu. Cem ve Eylül, her Ortaçgil konserinde olduğu gibi parça bilme oyununa başlamışlardı: “<em>Deniz Kokusu</em>”, “Girişinden tanıdım <em>Dalyan</em> bu”, “Hayır, hayır <em>Gece Yalanları</em>”. Eylül ve Cem, parçaları girişinden tanıyıp, tüm sözlere eşlik edebiliyorlardı. Böyle durumlarda kalabalık, Ortaçgil’i bırakıp şaşkınlıkla onları izliyordu. Ya da az bilinen Ortaçgil parçalarının iki kişilik korosu oluyorlardı. Onların oyununa kulak misafiri olan BBG Eray da, onlardan duyduklarını sevgilisine söylüyordu. Bu durumu fark eden Cem, BBG Eray’a giderek kurulmaya başlamıştı. Onu sakinleştiren yine Eylül olmuştu. “Boş ver sen onları canım, hadi <em>Bütün Sokaklarım’ı </em>isteyelim,” dedi. Cem başıyla onayladı ve son ses “Bütün Sokaklarım!”  diye bağırdı. Bu istek kalabalığı yararak, Ortaçgil’e kadar ulaştı. Ortaçgil, istekten memnun bir şekilde “Bütün Sokaklarım! Çalarız tabi,” dedi. Eylül ve Cem, bundan çok memnun oldu. Gülümseyerek parçaya konsantre oldular. <em>“Bana hep kendin gibi göründün, hiç oynamadık sanki, zamanı delmiş, kişilere soyunmuşuz, bu bir dans değil mi? Bütün sokaklarım sana doğru…”</em></p>
<p>Yavaş yavaş konserin sonuna geliniyordu. Ortaçgil, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ed3AekHGx94&amp;ab_channel=JoyT%C3%BCrkAkustik" target="_blank" rel="noopener"><em>Bu Su Hiç Durmaz</em></a>’a geçmişti. Alkolün etkisi kendisini gösteriyordu. İkisi de birden durgunlaşmıştı. Aslında Eylül’ün siniri, konsere erken gelmekten kaynaklanmıyordu sadece. İkisi de bu sene üniversiteyi bitiriyorlardı. Yol ayrımı ihtimali artmıştı, geleceğe dair kalıcı planlar yapılması lazımdı. Eylül, Cem’in haberi olmadan Berlin’deki bir okula yüksek lisans için başvurmuştu. İlk görüşme olumlu geçmişti. Okuldan kabul alırsa, bunu Cem’e nasıl söyleyecekti?  Hem, daha geçen hafta birlikte tatil ve gelecek planları yapmışlardı. Eylül, burada kalırsa mutlu olmayacağını biliyordu. İstediği işi yapmayı ama yanında Cem’in de olmasını istiyordu, onu çok seviyordu. Cem de yolun kalan kısmını Eylül’le yürümek istiyordu; ama onun da geleceğe dair kafası karışıktı. Nerede, ne yapmak istediğine Cem de karar verememişti. Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu olacaktı, bildiğimiz anlamda mesleği yoktu. Ankara’da imkanlar belliydi. İstanbul koca bir ülkeydi. Yurt dışı bilinmez bir muammaydı. Kalırsa mutlu olur muydu? Böyle durumlarda kimliksizleşiyor, özgüveni yok oluyordu. Onun tek emin olduğu şey Eylül’ü çok sevdiğiydi. Eylül de bazı hikayelerin kaderinde yol ayrımının olduğunu biliyordu, hayatın kendi gerçekliğiyle, biriyle paylaşılan güzel zaman arasındaki uyumsuzluğu da. Her şey aynı anda istenilen şekilde gerçekleşmiyordu. Cem de bir süredir bunu seziyordu, en çok da Ankara’da kalanların hep bekleyen tarafta olduğunu. Eylül’ün elini tutup onun siyah saçlarının ardından parıldayan ela gözlerine baktı. Eylül de Cem’e kısa ve anlamlı bir bakış attı. İkisi de hiç konuşmadan parçayı dinlediler. Bu sırada Ortaçgil devam ediyordu: <em>“Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, önümüzde barajlar var, bu su hiç durmaz.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VI &#124; Kutsal Plak</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2021 08:56:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Shades Süleyman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=96380</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. 1968 Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur.</em></p>
<h2>1968</h2>
<p>Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte dağılmaya başlamıştı. Okul sınırından çıkar çıkmaz ceketi ve kravatından kurtulan Riff Yavuz diğer öğrencilerle birlikte caddeye adım atanlar arasındaydı. Yavuz, bir süre cadde boyunca yürüdü. Hüdaverdi Pastanesi’nden buz gibi bir limonata aldı. Ay sonunda liseyi bitirip mezun olacaktı. Her kolejli gibi mezuniyet fotoğrafını Foto Naci’de çektirecekti. Peki, sonra? Sonra ne olacaktı? Hangi üniversiteye gidecekti? Kafası karışıktı. Müziği çok seviyordu, onunla ilgili bir şey yapmak istiyordu. Ama ne?  Zihninde biriken soruları dağıtabilmek için Kurtuluş’tan Büklüm Sokak’taki evine yürümeye karar verdi. Kurtuluş-Kızılay arası o düz hat boyunca bir şey düşünmemeye çalıştı. Düşünmeye kalkarsa başka soruların tam ortasına düşecekti. Zaten insanların düşündüğü gibi düşünmekten hoşlanmaz, herkesin gittiği yoldan gidip herkese benzemekten de korkardı. Yolun güzergâhını o belirlemeliydi.</p>
<p>Zihnindeki soru baloncuklarıyla Büklüm’deki evlerine ulaşmıştı. Apartmanın giriş kapısını araladı, içeri adımını attı, apartmanın içinde çalan müziğe kulak kesildi, parçanın ne olduğunu anlamak için birkaç saniye hareketsiz  kaldı. Sanki parça, merdiven kulplarından süzülüp büyülü bir şekilde kendisine ulaşıyordu. Sözleri İngilizceydi ama kimin, hangi grubun şarkısıydı? Merakı artmıştı. Peki, kim dinliyordu bu parçayı? 7 numaradaki emekli albay olamaz, onun dinlediği tek şey radyo ajansıydı. 9 numaradaki Nuri olabilir mi? Yok ya,  Nuri de anlamazdı bu işlerden. Berbat bir müzik anlayışı vardı. Zaten ailesi de sağcıydı. Babası yıllarca apartman toplantılarında Demokrat Parti’ye oy vermekle övünmüştü. Parçanın kaynağı olsa olsa İngiliz komşularından gelirdi. Summer ailesi iki yıl önce Ankara’ya gelmişti. Baba Graham Summer, Birleşik Krallık Sefareti’nde çalışması için tayin olmuştu buraya. Apartmanda İngilizce bilen nadir dairelerden oldukları için Yavuz’un ailesiyle dostluk kurmuşlardı. Summer’ların ufak oğlu Joe da tıpkı Yavuz gibi rock müzik hayranıydı. Yavuz, bazı zamanlar onların evine gidiyor, Joe’yla birlikte uzun saatler aralıksız müzik dinliyordu. Joe’nun babasının zengin bir plak arşivi vardı. Yavuz birçok grubun varlığıyla, müzikleriyle ilk defa bu evde tanışmıştı. Plağın iğneyle temas ettiği o ilk an ve hoparlörden yükselen gitar sesleri Yavuz’u kelimelerle tarif edemeyeceği bir büyülü dünyaya sokuyordu. Müzik kulağı iyiydi. İyi müziği ilk dinleyişte hemen anlardı. Zaman içerisinde bu dünyayı daha iyi öğrenebilmek için plak toplamaya başlamış, gruplar ve müzisyenler üzerine bilgi bulmaya çalışmıştı. Ankara’da gruplar hakkında bilgi alabileceği neredeyse hiçbir yer yoktu. Bu yüzden bilgi edinebileceğini düşündüğü insanların peşlerine dedektif gibi düşüyor, onlarla uzun sohbetler yapıyordu. Bazen de yapım şirketlerine, müzik dergilerine mektuplar gönderiyordu. Gerçi bu konuda bayağı bir yalnızdı. Çevresinde bu müzikler pek dinlenmiyordu. Bazı arkadaşları onu Amerikan hayranlığıyla suçluyordu. Aile büyükleri de bazen Yavuz’un dinlediği bu müziklerden rahatsız oluyor, onu anne ve babasına şikâyet ediyorlardı. Ailesi ise müzik konusunda hiç tutucu  değildi. Yavuz’u bu konuda serbest bırakmışlardı. Müzik konusunda bir tek okuldan arkadaşı Pena Şeref’le çok iyi anlaşıyordu. Birbirlerinin evlerine gidip beraber müzik dinlemeyi çok severlerdi. Şeref’le ilk kez Beatles dinledikleri an aklından hiç çıkmıyordu. İki kafadar hipnotize olmuş bir şekilde parçaları dinlerken Şeref’in annesi Nilgün Hanım onlara pasta ve çay getirmiş, sehpaya bırakmıştı. Şeref ve Yavuz, ne Nilgün Hanım’ı ne de pastayı fark etmişti. Nilgün Hanım onların bu halini görünce ürkmüş “Tövbeler olsun” sözleri eşliğinde odadan çıkmıştı.</p>
<p>Yavuz, apartmanın içinde dedektif titizliğiyle melodiyi takip etti ve kaynağa ulaştı. Tahmin ettiği gibi müzik, İngiliz komşularından geliyordu. Usulca kafasını kapıya yanaştırdı,  dinlemeye çalıştı. Parçayı kesik kesik duyabiliyordu. Kimin parçasıydı bu? Melodiler tanıdıktı ama çıkaramamıştı. Bulamazsa delirirdi. Zile basıp basmama konusunda ikilime düştü, eli gitti geldi. Sonra merakı baskın çıktı ve bastı zile. Kapıyı Joe’nun annesi Anne-Marine açtı. Gülümseyerek onu içeri aldı. Yavuz çantasını yere koydu. Sesin olduğu yere doğru gitti. Joe, plağın başına oturmuş, dikkatle parçayı dinliyordu. Selamlaştılar. Yavuz da onun yanına oturdu, müziğe dikkat kesildi. Parça bitti, iğne plağın üzerinden kalktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Yavuz sessizliği bozarak “Kim bunlar? Apartmanın girişinde işittim. Merak ettim buraya kadar geldim,” dedi. Joe, “The Who, <em>Sparks</em>. Parçanın girişindeki gitarlar çok iyi,” dedi. Yavuz, The Who’yu duymuştu ama bu parçayı ilk defa dinliyordu. Parçanın başındaki gitar rifflerine bayılmıştı. İkili, bir süre The Who ve Pete Townshend üzerine konuştular. Yavuz ve Joe, farklı kıtalarda doğmuş ama müzik sayesinde sınırları ortadan kaldırmış bir cemaatin üyeleriydiler adeta. Bu cemaatte ne kimlikler, ne bayraklar, ne de sınırlar vardı. Sadece müzikti onları ortak kılan. Joe, buraya geldiğinde kimseyle anlaşamayacağını, yalnız kalacağını düşünüyordu, Yavuz da tutkuyla bağlı olduğu bu müziği kimseyle paylaşamadığından yalnız hissediyordu. Tesadüfler ikisini aynı binada komşu yapmıştı işte. Joe, ailesinin uzun seneler burada kalamayacağını biliyordu. Bu yüzden o gün, Yavuz’a bir sır vermek istedi. Bu sırrı ilk duyduğunda sıkıca tembihlenmişti kimseyle paylaşmaması için. Yavuz yabancı değildi artık, onunla bunu paylaşabilirdi. Parça bitince,  yerinden kalktı, plağı kutusuna yerleştirdi. Pencereyi kapattı, sonra kapının kapalı olduğunu kontrol etti. Yavuz’a dönerek “Sana bir sır vereceğim,” dedi. Yavuz şaşkınlıkla onu dinliyordu. “Bir plak varmış. Kutsal bir plak da derlermiş. Robert Johnson’ın Highway 61’de şeytanla pazarlık yapmasından sonra kaydedilmiş. Sonra esrarengiz bir şekilde kaybolmuş, bazı gitarcıların elinde görüldüğüne dair rivayet var ama gören, bulabilen olmamış. İşte, asıl olay o plaktaymış. Kayıt şekli, vokali, gitar çalışları hiçbir şeye benzemiyormuş. Asıl, onu bulup dinlemek lazım”. Yavuz merakla “Nerede olabilir ki o plak?” dedi. “Bilmiyorum, Londra’ya dönünce araştıracağım. Tek bildiğim, efsaneye göre plak sadece hak edene görünürmüş.”</p>
<p>Yavuz, böyle gizemli hikâyelere pek inanmazdı ama plağı dinlemek için bastıramadığı bir merak duygusu da ortaya çıkmıştı. O plağı bir yerlerden bulmalıydı, dinlemeliydi. Daha da önemlisi, Robert Johnson’ın tarihsel bir değeri vardı, blues tutkusunun bir parçasıydı. Müziğe yaklaşımı hep böyleydi zaten. Sahip olmak değil, hikâyenin bir parçası olmak, onu başkalarıyla paylaşmak… Belki de o gün, bu hayatta ne yapmak istediğine karar verdi. Plakları çok seviyordu. Bu tutkusu onun mesleği olabilirdi. Joe ve Yavuz, aralarında konuşurken, Joe’nun duvarında asılı olan Robert Johnson posteri onları dikkatle izliyordu.</p>
<h2>1995</h2>
<p>Riff’de sıradan bir gündü. Mekânda Ornette Coleman’dan <em>Ramblin</em> çalıyordu. Yavuz, plakları kutularına yerleştiriyordu. Dükkânın kapısı açıldı, içeriye heyecanla Pena Şeref girdi. “Yavuz, çabuk bırak onları! Sana anlatacaklarım var”. Yavuz plakları yerine bıraktı ve “Ne oluyor?” diye soramadan Şeref kapıyı kapattı; takip ediliyormuş gibi etrafını kolaçan etti. “Johnson’ın plağının izini buldum,” dedi. Yavuz’un gözleri büyüdü, heyecanı arttı. Yıllar önce Joe’nun ona anlattığı hikâyenin izini uzun süre sürmüş ama hiçbir sonuç elde edememişti. Yurt dışına gittiği her konserde, tanıştığı her müzisyenle, plakçılarla, insanlarla mutlaka bu plak hakkında konuşurdu ama hiçbir sonuç elde edememişti. Belki de bu hikâye sadece bir söylentiden ibaretti. Yavuz, birkaç sene önce de bu sırrı Şeref’le paylaşmıştı. Şeref, yıllar içinde iyi bir gitarist olmuş, Ankara’daki barlarda grubuyla konserler veriyordu. Robert Johnson da onun idollerinden biriydi. Yavuz’un ona bu hikâyeyi anlatmasıyla birlikte dedektif rolüne o da soyunmuş ve plağın izini sürmeye çalışmıştı. Sonuç ise hüsran olmuştu. Ne plak vardı ortada ne de plağı gören. Şimdi bir iz bulmuş gibilerdi. Şeref, birkaç gün önce Mülkiyeliler Birliği’nde otururken bu plağı gören, hatta sahibini tanıyan birisinin Tunalı civarında görüldüğünü duymuştu. Anlatılana göre adam artık plağı elden çıkarmak istediğinden, sırf plak yüzünden insanların onun peşinden ayrılmadığından ve hayatının zindana döndüğünden şikâyet ediyormuş. Bunu duyan Nezir Plak da plağa -elbette işin sırrından habersiz- talip olmuş.  Yıllardır aradığı plağın izini yanı başında bulmak inanılmaz gelmişti Yavuz’a. Peki yıllardır kayıp olan plak nasıl olmuştu da o adamın eline ulaşmıştı; o adam kimdi? Bu sorulardan önce, hemen harekete geçip, plağı Nezir Plak’tan önce bulmaları lazımdı.</p>
<p>Hemen dükkânı kapatıp, dışarı çıktılar. Nezir Plak, Mithatpaşa Caddesi’ndeydi. Koşarak Tunalı’dan Kızılay’a geldiler. Nezir Plak’ı Boğaziçi Pastanesi’nde çorba içerken yakaladılar. Bir ağacın arkasına saklandılar. Arada kafalarını ağacın arkasından çıkarıp, Nezir Plak’ın hareketlerini izliyorlardı. Nezir, çorbaya ekmek banıyordu, yan tarafındaki sandalyede ise bond çanta vardı. Plak onun içinde olabilir miydi? Kesin onun içindeydi! Böylesine değerli plak, ulu orta sergilenmezdi zaten. Yavuz kararlıydı; Nezir ne kadar isterse istesin parayı bastırıp alacaktı. Nezir, ağırkanlıydı; yavaş hareketlerle çorbayı içiyor, ekmeği içerisine doğruyordu. Yavuz’un sabrı taşmak üzeriydi. Şeref, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Derken, Nezir çorbasını bitirmiş, çayının da son yudumuna gelmişti. Hesabını ödedi, bond çantayı aldı, ağır adımlarla karşıdan karşıya geçip, dükkânına doğru ilerledi. Arkasından da çaktırmadan Yavuz ve Nezir ilerledi.</p>
<p>Nezir, iki adım atıyorsa onlar bir adım atıyordu. Heyecanı bir an olsun düşmeyen bir casusluk filminin içinde gibiydiler. Yavuz’un planı, Nezir’i dükkânın önünde yakalamaktı. Nezir onları görünce şaşıracak, pazarlık yapma şansı olmadan plağa sahip olacaktı. Nezir, dükkânına geldi; dükkan komşusu müzik enstrümanları satan Stüdyo Ceviz’e selam verdi. Dükkânın kapısını açmaya hazırlanıyorken, Yavuz ve Şeref yanında bitti. “300’e bağlayalım o plağı,” dedi Yavuz. Nezir anlamadı “Ne plağı?” dedi. Yavuz, sinirlenmeye başladı: “Hiç salağa yatma Nezir. Çantanda ne olduğunu biliyoruz. O plağı senden almam lazım”. “Çantamda bir şey yok, Yavuz. Ne plağından bahsediyorsun?” dedi Nezir. “Nezir, hadi uzatma! Ne istiyorsan vereceğim, işimiz gücümüz var”. “Yavuz, hangi plağı arıyorsun bilmiyorum ama çantamda plak yok, hem ne böyle gangster gibi dikildiniz?”. “Kutsal plağın sende olduğunu biliyoruz, Nezir”. “Şimdi anladım. Birkaç gündür etrafta söylenen o plağın peşindesiniz siz. Onu ben de duydum. Ama ortada ne plak, ne de plak sahibi var. Biri ortaya bir şey attı gitti. Kimin dediği de belli değil. Size tavsiyem dedikodulara çok inanmayın. Öyle bir plak da yok ayrıca. Ergen masalı o. Ha, çok merak ediyorsanız çantamda evraklar var. Belediyede bugün işlerim vardı,” dedi ve çantasını açtı. Çantanın içinde cidden de sadece resmi evraklar vardı. Yavuz ve Şeref büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bir dedikodunun peşine düşmüşlerdi ve sonuç hüsrandı. Gerçekten böyle bir plak yok muydu?</p>
<p>Nezir’i korkuttukları için ondan özür dilediler. Yavuz ve Şeref hayal kırıklığına uğramış bir şekilde dükkâna geri döndüler. Yavuz o gün ikna olmuştu artık. “Kutsal Plak” diye bir şey yoktu, kabullenmesi gerekiyordu. Duvarda asılı olan, Joe’nun İngiltere’ye dönerken ona hediye ettiği Robert Johnson posteri, Yavuz’u izlemeye devam ediyordu.</p>
<h2>2019</h2>
<p>O gün dükkânda bir tuhaflık vardı. Kimse fark etmemişti muhtemelen, uzun yıllardır duvarda asılı olan Robert Johnson posteri yerinde yoktu. Tuhaftı, çünkü posterler öyle kafalarına göre kaybolmazdı. Yavuz, gözün belleğine güvenip, nasıl olsa yerindedir diye kontrol etmemişti zaten. Üstelik  eski dostları Rıza ve Şeref’le Riff’te oturmuş, eski günleri yâd ediyordu. Güneşin hiç görülmediği bu dükkânda bir dolu güzel hatıra geride kalmıştı. Yavuz, ne Tunalı’yı ne de Ankara’yı terk etmişti. Her şey ancak rutine bağlı olursa kalıcılığı artardı. Bunu tüm koleksiyoncular bilirdi. Yavuz’un yıllardır sabırla biriktirdiği film afişleri, rozetler, tişörtler, CD’ler, plaklar üst üste yığılmıştı. Her dağınıklığın kendine ait bir düzeni olduğu gibi buranın da kendine has bir tertibi vardı. Yavuz, müşterilerin istediği plakları karışıklığın ortasında şıp diye bulurdu. Burayı açmak da, böylesine zengin bir arşivi oluşturmak da hiç kolay olmamıştı. Lise yıllarından beri parçaların melodik yapısına, temalarına ayrıca dikkat ederdi. Şeref, bu yüzden ona Riff lakabını takmıştı.  Plak koleksiyonuna önce İngiliz komşularının ülkelerine dönerken ona bıraktıkları bir dolu plak sayesinde başlamıştı. Sonradan kurduğu punk grubuyla dünyayı sarsacak olan Joe Summer,  gitmeden ona ve dostluklarına dair üç sayfalık bir de mektup bırakmıştı. Ankara’da bulunan Amerikan üssündeki Amerikalı askerlerle sonradan ahbaplık kurmuş, buraya gelirken yanlarında getirdiği plakları onlar ülkelerine dönerken almıştı. İlerleyen yaşlarında da dünyanın bir ucundan öbür ucuna plakların ve tutkusunun peşinden koşmuştu. Bu işlere başladığında etrafında kendisi gibi pek kişi yoktu. Gerçi, Türkiye hiçbir zaman kendini dünyada nereye konumlandıracağına karar vermemişti. Herkesin kafası karışıktı. Kendisi de bu kafa karışıklığının tam ortasında, toplum için garip sayılabilecek bir yerde duruyordu. Ama o, bunu çok kafaya takmazdı. Neyi seviyorsa onu yapıyordu. Ona dayatılanları değil. Ne kendinden ne arşivciliğinden de ne dinlediklerinden taviz vermişti. Bu sırada dünya da müzik de çok değişmişti. Herkes köşesini kapma telaşındaydı, müzik de artık dijital ortamda dinleniyordu. Albümler satmıyordu; müziğin kültürel olarak etki gücü eskisi gibi değildi. Plağa ve müziğin kültürel yönüne tutkuyla bağlı çok az insan kalmıştı. Lakin değişim rüzgârları Yavuz’a uğramamıştı. Yavuz, inatla sevdiği müzikleri dinlemeye devam etmişti. Sadece iyi bir müzik zevki yoktu; aynı zamanda nerede hangi plak vardır, hangisi değerlidir iyi bilirdi. Üstelik müşteriyi de doğru şekilde yönlendirmeye çalışırdı. Kötü müzik bataklığına düşmüş olanlara, gönüllü hizmet sunardı. “Sen onu bırak, bunu dinle,” derdi.  Müzikleri kolay kolay beğenmemesi sebebiyle Tunalı civarında “Yavuz Abi zaten zor beğenir,” diye bir deyim bile oluşmuştu. Ne güncele ne de günübirlik trendlere ayak uydurmazdı.</p>
<p>Şeref, grup işlerinden sıkılmış, Ankara’dan Bodrum’a taşınmıştı. Yılın belirli zamanlarında annesini görmeye, Ankara’ya geliyordu. Rıza ise, bir dönem Şeref ve Yavuz’la birlikte Radyo Arkadaş’ta “Ne Rock’sız ne Kitapsız” isimli bir program yapmış, sonra da İstanbul’a taşınıp, yazar olmuştu. Üçünün bir araya gelmesinin önemli bir sebebi vardı o gün. Dr. Skull yıllar sonra yeniden toplanmıştı ve ilk konserini Ankara’da verecekti. Şeref, Rıza ve Yavuz konserin onur konuklarıydı. Grup üyeleri, Yavuz’un önce yakın dostları sonra müşterileriydi. Dükkânın içerisinde pastalar, börekler ve çay eşliğinde az mı sohbet etmişlerdi. Zaten Riff, duvarda asılı ticari işletme levhası dışında hiç de ticari bir yere benzemiyordu. Burada sıkı dostluklar kurulur, muhabbetler edilirdi. Dünyaya aynı gözlerle, aynı melodilerle bakanların ortak buluşma yeriydi.</p>
<p>Tam bu sırada, siyah renkli, siyah camlı bir 67 model Chevrolet  Tunalı Caddesi’nde kaldırıma yanaştı. Arabanın çıkardığı egzoz gürültüsü cadde üzerindeki herkesin dikkatini çekmişti. Şoför arabadan indi, yavaşça arka kapıyı açtı, siyah pantolonlu, siyahi biri yavaşça arabadan iniyordu. 1930’lu yıllardan kalma bir hali vardı. Kafasında melon şapka, ağzında yarıya kadar gelmiş bir sigara, sağ elinde de bir çanta vardı. Her haliyle çok karizmatikti. Başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. İstemsizce herkes ona bakıyordu. Gizemli adam, yavaş adımlarla pasaja girdi, merdivenlerden aşağıya indi. Pasajın içindeki başka dükkân sahipleri de adama şaşırmış gibi bakıyorlardı. Adam, ritmini bir an için bile bozmadan, Riff’e geldi. Dükkândan içeri girdi, karizmatik bir selam verdi. Yavuz, Rıza ve Şeref, bu adamı bir yerden tanıyor gibiydiler. Ama yok, o olamazdı. Biraz benziyordu ama yok, olamazdı. Adam, Yavuz’un yanına geldi, çantasını CD’lerin üzerine koydu. Özenle içini açtı. Çantadan etrafa etkileyici bir ışık hüzmesi yayıldı. Adam, “Bu senin,” dedi Yavuz’a. Yavuz, çantanın içerisine baktı, yıllardır aradığı kutsal plak tam karşısındaydı. Olanlara inanamadı, ağzı tekleyerek “Siz o musunuz?” dedi adama. Adam yanıt vermedi “Blues, basit bir müzik gibi görünür ama bu müziği gerçekten hissetmek zordur. Bu da ancak, müziğe büyük bir tutkuyla bağlanabilirsen mümkün olabilir. Uzun zamandır seni izliyorum, sende de o tutku var,” dedi. Saatine baktı, “Buradaki vaktim kısa. Bu plak sende kalacak. Yıllardır, sadece hak edenlere verilir. Ona çok iyi bak”. Gizemli adam, geldiği gibi pasajın içinde kayboldu. Yavuz, Rıza ve Şeref, yaşadıkları şeyi anlayamadılar. Gerçekten o muydu gelen? Hiçbir zaman yanıtını bulamayacaklardı. Bu sırada plak çantanın içerisinde ışıltıyla parlıyordu. Poster ise eski yerindeydi.</p>
<h2><strong>Kaynak</strong></h2>
<p>[<a href="https://haber.sol.org.tr/yazarlar/murat-beser/shades-suleyman-139197" target="_blank" rel="noopener">1</a>] Murat Beşer- Shades Süleyman- Haber Sol, 2015<br />
[<a href="https://open.spotify.com/episode/3XBG2I6vvdET1BThBxCiFv?si=NBhSqQL8TJ2Qze1NfvHIOw" target="_blank" rel="noopener">2</a>] Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” –87. Bölüm Shades Süleyman.</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler V &#124; Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 17:52:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=87541</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-87542" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-165145-01-1024x1022.jpeg" alt="" width="1024" height="1022" /></p>
<p>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne teklif gelirse çekiyordum. O yıllar bir de Yeşilçam’ın hızlı dönemleri, senede 100’e yakın film çekiliyor. Hızlı iş bitiriciliğim -hep gururla söylerim ki bir günde bile film çekmişliğim vardır- ve maliyetleri ucuza kapatmam sebebiyle kısa sürede Yeşilçam’ın aranan yönetmenleri arasında oldum. Konu bulmakta sorun yaşamıyoruz; telif sıkıntısı da yok, istediğimiz müziği kullanıyoruz, istediğimiz romanı uyarlıyoruz. Bazen gidiyorum bir sinemaya, bakıyorum neler var, izliyorum; akşama hikâyeyi bize uyarlıyorum, tak! Senaryo hazır. Benim hatırlamadığım ama görüntü yönetmeni dostum Suavi&#8217;nin iddiasına göre 126’ya yakın filmim var. En çok fantastik türde filmler yaptım, geri kalanlar ise melodram türündeydi. Hepsine olmasa bile fantastik-bilim kurgu türünde yaptığım filmlerime ayrı hayranlık ve gururla bakıyorum. Kostümü şusu busu, az mı uğraş verdik tüm imkânsızlıklar içinde o filmleri çekebilmek için.</p>
<p>Bu filmlerin tamamında Yeşilçam’ın jönlerinden Ergin Ateşliyürek oynamıştı. Ergin Abi&#8217;yle çok iş yaptık. Kostüme avantür türünde yaptığımız filmler bir dönem Anadolu’yu kasıp kavurmuştu. Özellikle Adana seyircisi müptelasıydı bu filmlerin. Adana’nın salon işletmecileri, sıklıkla bizim yazıhaneyi arar; vurdulu, kırdılı film isterlerdi. Zaman içinde Ergin Abi&#8217;yle ortaklığımız da dostluğumuz da genişledi. Derken, 80 darbesi oldu. Sonra televizyon çıktı, video popülerleşti, seks filmleri salonlara hâkim oldu. Yeşilçam bitti; sektör dibe vurdu. Yeşilçam Sokağı ıssızlaştı. Bir anda işsiz kaldık. Filmcilikten erken emekli olduk anlayacağınız. Hâlbuki masamda çekilmemiş ne hikâyeler vardı. Dünyayı kurtaran bir ninjanın hikâyesini anlatacağım filmin senaryosunu yeni bitirmiştim. O filmi çekebilseydim <em>Star Wars</em> filan hikaye olurdu, o kadar söyleyeyim. Yine Ergin Abi oynayacaktı, kısmet olmadı. Birçok arkadaşım ekmek parası için seks filmleri furyasına katıldı. Ben uzak durdum. Olmazdı, yakışmazdı yani. Tamam, o güne kadar hangi tür varsa çektik de, seks filmleri kırmızıçizgimdi. “Avantürün unutulmaz yönetmeni Celal” seks filmlerine düşmüş dedirtemezdim kendime.</p>
<p>Neyse, 1990’lı yılların başında bu işlerden tamamen uzak kalmayı düşünürken, TRT’de çalışan eski dostum Avni, beni Ankara’ya çağırdı. TRT’ye dışarıdan belgesel filmleri  hazırlayacaklarmış, filmlerin çekimi için işi bilen tecrübeli bir yönetmen arıyorlarmış.  Avni’nin aklına ben gelmişim. Film projeleri hiç ağır değilmiş, Türkiye’nin farklı illerine gidip oraların kültürünü, doğasını çekecekmişim. Eşim Munise’yle bir süre istişare yaptık. Yeşilçam’ın tanınan bir rejisörüyüm. Bir dolu film yapmışım, şimdi böyle belgesel işi… Olurdu, olmazdı derken, emekli maaşıyla geçinmek de zor&#8230; Tamam, dedim, varım bu işe. Zaten evde oturmaya henüz hazır değildim. Topladık bavulumuzu; doğup, büyüdüğüm İstanbul’a veda edip, Ankara’ya taşındık. İlk başlarda zorlandık. Kimseyi tanımıyorduk ama zamanla alıştık. Rahat bir şehirdi. Hoşdere’de ev tuttuk. Belgesel işi olmadığı zamanlarda Kuğulu Park’ta oturuyorduk. Etrafta yürüyüşlere çıkıyorduk. Sinemadan uzak kalmıştım ama film izlemekten de asla vazgeçmemiştim. Özellikle  Metropol ve Kavaklıdere Sinemaları’nı çok seviyordum. Yol üstünde amaçsızca gezerken, afişlerine baktığım filmlerden hoşuma gidenleri seçip izliyordum. Yeşilçam bitmiş, yerli sinema sıfırı neredeyse tüketmişti. Hollywood filmleri salonları doldurmuştu. Yeni Hollywood filmlerinden de hiç anlamıyordum. Bir arada robotlu bir film vizyona girmişti. Metropol Sineması’nın önünden, caddenin sonuna kadar kuyruk olmuştu. Sinema çok değişmişti artık. Her şeye rağmen aklım hep yeniden setlere dönmekteydi. Evdeki telefonun çalmasını, arayanın İstanbul’daki Tanerler Film’den Kazım Taka’nın aramasını “Celal abi, harika bir senaryo ulaştı elime. Mutlaka senin çekmen lazım” demesini çok bekledim ama o telefon hiç çalmadı. Yeşilçam öyle bir yerdi, bir kez uzaklaşın, sizi hatırlayan olmazdı artık. Hâlbuki ne çok emek vermiştim Yeşilçam’a! En çok da buna hayıflanıyordum.</p>
<p>Ankara’da iki yılı devirmiştik. Keyfimiz orta halliydi, buradaki sakinlik iyi gelmişti, sıkıntımız yoktu yani. Yakın zamanda <em>Beypazarı Evleri</em> çekimini yeni tamamlamıştım. Evin her tarafında belediyenin çekimlerden sonra hediye ettiği poşet poşet Beypazarı kurusu vardı. Hey gidi efsane rejisör Celal bu da gelmişti başına; artık sana filmlerin için ödül değil Beypazarı kurusu veriyorlar! Çekimler fena gitmemişti ama yorucu olmuştu. Ev sahipleriyle bazı sorunlar çıkmıştı. “Çeşmeye dokunmayın”, “O kilim dedeme Osman Paşa’dan kaldı” diyerek işimize sık sık engel olmuşlardı. Neyse, bir orta yol bulup, işimizi bitirip Ankara’ya dönmüştük.  Munise bana yol yorgunu olduğum için çok sevdiğim mercimek çorbasını yapmıştı. Sevgili karımın yaptığı harika mercimek çorbasını yudumlarken, telefonum ısrarla ve kesinlikle bu telefonu açmalısın şeklinde çalmaya başladı. Yoksa İstanbul’dan beklediğim telefon sonunda gelmiş miydi? Heyecanla açtım. Arayan Ergin Abi&#8217;ydi: “Celalciğim, nasılsın? Biz Suavi ile Ankara’ya geldik. Hem seni görelim, hem de kafamızda bir film projesi var. Onu anlatmak için sinemada sana bir film göstermek istiyoruz. Bir de sen bak bakalım, buraya uyarlayabilir miyiz? Bugün müsaitsen filmi izlemeye gidelim. Eski günlerdeki gibi”. Bir taraftan duvarda asılı olan en sevdiğim filmlerden Ergin Abi&#8217;nin başrolde oynadığı <em>Kara Bela Dönüyor</em> afişinin üzerindeki yansımama bakıyordum diğer taraftan da Ergin Abi&#8217;nin son cümlesi kulağımda yankılanıyordu: “Eski Günlerdeki gibi”. Gerçi, Ergin Abi&#8217;nin telefondaki uzun tiradına şaşırmıştım. Ezberi kötüdür, film çekimlerinde bile ona kısa cümleler kurdururdum. Bu teklife hemen tamam dedim. Merkezi ve nezih bir yer olur diye filmi <span style="text-decoration: underline;">Kavaklıdere Sineması</span>’nda izlemeye karar verdik. Film öncesi biraz laflamak için hem sinemaya da yakın olur diye Flamingo Pastanesi’nde buluştuk.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-87544" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/EHZBnroXUAAZeKy.jpg" alt="" width="1000" height="750" /></p>
<p>Ergin Abi ve Suavi’yi görmeyeli bir hayli zaman olmuştu. Hasretle sarıldık. Yüzümüzde biriken çizgiler, beyazlayan saçlar birlikte geçen yıllarımızın kanıtıydı. Çok özlemiştim hepsini. Şansımıza hava da güzeldi. Dışarıdaki masalardan birinde oturmaya karar verdik. Bir taraftan cadde kalabalığı önümüzden akıyordu diğer taraftan içeriden nefis pasta kokuları geliyordu. Suavi kilo almış, göbeği ayrı bir dünya olmuştu. Ergin Abi tanınmış bir yıldız olduğu için mekân tarafından ayrı bir ilgi ve saygı görüyordu haliyle. Hemen çaylar, pastalar söylendi. Muhabbet koyulaştı, taze haberler sohbetin arasına karıştı. Suavi, en son özel bir televizyon kanalında çalışmış ama para muhabbetlerinden dolayı ayrılmış. Ergin Abi de bir süredir çalışmıyormuş, sektörden arayan soran hiç yokmuş neredeyse. Sektör gençleşti, efsaneler çabuk unutuldu, tabii. Sonra aramızdan ayrılanlar olmuş; mesela, ışıkçı kedigözü lakaplı Selami’yi kaybetmişiz geçen hafta, çok üzüldüm. Hep kötü adam rollerinde oynasa da pırlanta kalpli Namık da ağır hastaymış, ona da içim cız etti. Ne çok anımız vardı birlikte. Hiç unutmam, Ergin Abi&#8217;yle çektiğimiz <em>Komiser Muhsin</em> filminde kötü adam rollerinden birini Namık oynuyordu da çatıdan aşağıya dublörsüz atlamıştı. Her yeni çayda anılar daha da eskiye gitti. Aklımıza geldikçe set anılarımıza güldük de güldük. Kolay mı be! Yıllarımız geçmiş sette, neler gördü bu gözler. Tam bu sırada Suavi, bizi geçmiş günlerin anılarından çıkarmak için hamle yaptı. “Artık biraz da iş konuşalım,” dedi. Lafa girmeden önce kurabiyeden bir ısırık aldı, gömleği ve üzerindeki yakın gözlüğü kırıntıyla doldu. Kırıntıları dikkate almadan lafa girdi: “Şimdi Celal, sektör çok değişti. Yapımcıların birçoğunu tanımıyoruz artık. Ama zaman eskisi gibi değil, belki yerli  film  az çekiliyor ama çekilirse de çok para kazanılıyor. Biz de Ergin Abi&#8217;yle düşündük taşındık, şansımızı son kez deneyelim dedik. Bir yapımcıyla konuştuk. Tamam, dedi. Biz de biraz para koyarsak bu iş olurmuş ama senaryoyu görmek istiyormuş. Ergin Abi’de biraz nakit var, o doğrudan ortak olacak. Aklımıza yeni vizyona giren şu dinozorlu film geldi. Onu dedik acaba bize uygun bir şekilde uyarlayabilir miyiz? Telif işini de çözeriz. Eskisi gibi birebir uyarlamayız, değişiklikler yaparız. Filmi Ürgüp’te çekeriz, MTA’dan dinozor kalıntısını da alırız dedik.  Seni de o yüzden çağırdık. Gel, şu filme bir bak olur mu diye?” Suavi’yi sözünü hiç kesmeden dinledim. Bilimkurgudan aksiyona bugüne kadar ne varsa çekmiştim ama dinozorlu film nasıl olurdu? Filmi duymuştum ama Amerikan saçmalığı gibi gelmişti bana. Önümdeki çaydan bir yudum aldım ve ona dönerek “Suavicim, bilemedim dinozor filan, pek hâkim olmadığım bir tür.” Suavi, tereddüt içinde kaldığımı anlayınca “Celal, sen şu filmi izle de öyle düşün bence. Geçen hafta torunlarla gittik. İnanmazsın, teknoloji nerelere gelmiş. Hayretler içinde kaldım”. Benim sessizliğimi fırsat bilip Ergin Abi de topa girdi “Celalciğim. Bunu böyle dinozor belgeseli olarak düşünme lütfen. Avantüre yakın, aksiyonu bol. Tam bize göre. Kurt adamlı, ninjalı film yapmış insanlarız. Bunu da uyarlarız kendimize”. Ergin Abi&#8217;nin de ikna girişimi dinledikten sonra “Peki madem gidelim görelim şu filmi,” dedim.</p>
<p>Çaylarımızı bitirdik. Hesabı ödedik. Flamingo’dan çıkıp, Kavaklıdere Sineması’na doğru hareket ettik. Bir taraftan da Suavi heyecanla ve gömleğinin üzerindeki kırıntıları etrafa saçarak bana filmi övüyordu. Şöyle acayip şeyler var, böyle acayip şeyler var, diye&#8230; Vallahi, size açık konuşayım ne filmin konusu ne de dinozorlar ilgimi çekmişti. Nezaket sınırları içerisinde bu işten nasıl sıyrılırım, onu düşünmeye başlamıştım. Neyse, Kavaklıdere Sineması’na geldik, içeri girdik. Ergin Abi sinemaya şaşırdı. “Bayağı apartman içerisine sinema yapmışlar. Vallahi çok iyi fikir; dışarısı da işlek cadde, ne güzel düşünmüşler,” dedi. “Ergin Abi burası Ankara’nın eski sinemalarından. Bir ara bizim <em>Denizde ve Gölgede</em> filmini de göstermişler. Geçen hafta sinema sahibiyle lafladık da biraz, oradan öğrendim”. Ergin Abi bunu duyduğuna çok sevindi. O filmi çok severdi, Fransız sanat filmlerine öykünmüştük. Gişede batmıştık ama “Celal Bilge sadece avantür yapmıyor, gerektiğinde sanat filmi de yapıyor,” dedirtmiştim herkese. Sinemanın girişi kalabalıktı, anlaşılan herkes bu filme gelmişti. Suavi hemen biletlerimizi aldı.</p>
<figure id="attachment_87545" aria-describedby="caption-attachment-87545" style="width: 831px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87545 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164830-02-831x1024.jpeg" alt="kavaklıdere sineması içi" width="831" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-87545" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması bilet gişesi</figcaption></figure>
<p>Suavi, filmdeki teknolojiyi daha iyi görebileyim diye biletlerimizi balkon bölümünden almıştı. Pasajın içindeki dükkânları geçip, merdivenlerden aşağıya, salonların olduğu kısma indik. Mavi neon aydınlatmalı logolu büfeden üç tane su aldık ve film saatinin yaklaşmasıyla birlikte, salondaki yerlerimize geçtik. Derken gong sesi çaldı. Işıklar söndü, film makinesi sesli bir şekilde dönmeye başladı. Reklamlar ve gelecek gösterim tanıtımları bitti. Film başladı. Suavi’nin dediği gibi vardı. Teknoloji çok ilerlemiş, dinozorları canlandırmışlardı resmen. Şaşkınlıklar içinde kendimi filme kaptırdım. Bu sırada Ergin Abi, görmüş geçirmiş bir ses tonuyla “Celalciğim dinozorlar gerçek değil, tamamen bilgisayarla yapmışlar,” dedi. Ergin Abi&#8217;yi çok sevdiğimden, onu bozmamak için “Gerçekten öyle Ergin Abi, bir an gerçek sandım,” dedim kısık sesle. Suavi ise heyecanlı patavatsızlığıyla her sahnede “Celal, merak etme dinozor kahramanı öldüremeyecek. Şimdi uçurumdan düştüler ama kurtulacaklar,” diyerek seyir zevkimi sabote etmeye çalışıyordu. Neyse ki sinema salonun kuvvetli ses sistemi sayesinde dediklerini tam olarak anlayamıyordum.</p>
<figure id="attachment_87546" aria-describedby="caption-attachment-87546" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87546 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164842-01-1024x970.jpeg" alt="" width="1024" height="970" /><figcaption id="caption-attachment-87546" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması girişi</figcaption></figure>
<p>Tam üç saat boyunca, oradan oraya, atla, zıpla, patla. Harika renkler, konu, dinozorlar, macera… Resmen hayran kaldım filme. Dedikleri kadar vardı cidden. Film bitti, ışıklar yandı. Kafamda projeler akıyordu. Uzun zamandır kaybettiğim enerjiyi ve isteği yeniden yakalamıştım. “Yarasa Adam Dinozorların Peşinde” isimli bir film çekebilirdik. İç Anadolu, Ürgüp tam uygundu kafamdaki filme. Bilgisayar uzmanı sorunu vardı ama hallederdik bir şekilde, en kötü dinozor kostümü diktirirdik. Yapmadığımız iş değil önemli olan bize benzesin, kültürümüze, örfümüze uysun. Zihnimin içi hikâyelerle, dekorlarla, filmin detaylarıyla dönüyordu. Salondan çıkarken Ergin Abi&#8217;ye ve Suavi’ye bu işin içinde olmak istediğimi, hemen senaryoya başlamak için can attığımı söyledim. Ergin Abi ve Suavi çok mutlu oldular. Onları evime davet ettim ama teklifimi geri çevirdiler. İstanbul’a dönmeleri gerekiyormuş, yapımcıyla görüşeceklermiş. Vedalaştık. Çok mutluydum, yıllar sonra eski dostlarımla yeniden film çekecektim. Heyecanla eve geldim. Sevgili karım bu halime şaşırdı. Yaşananları ona kısaca özetledim. Bu haberden pek memnun olmayan eşim Munise, ciddi bir tonla “Celal, bu yaştan sonra ne dinozoru, ne sineması Allah aşkına! Bir yerine bir şey olacak. Paranıza yazık, yapmayın vazgeçin bu işten,” dedi. Munise’nin söylediklerine çok kızdım ve cevap verip tartışmayı uzatmak yerine ideallerine sıkıca sarılmış her yönetmen ve sanatçı gibi projeme sahip çıkıp, hemen odama geçtim. Aldım elime kâğıt kalem, başladım hikâyeyi yazmaya. Ergin Abi, maceracı arkeolog Yarasa Adam rolünde olacaktı ve katil dinozorları yakalayacaktı. Ben senaryoyu yazmaya devam ettim, ilk taslağı bitirdim. Postayla onlara gönderdim. Günler, haftalar geçti, bir daha ne Ergin Abi’den ne de Suavi’den ses çıktı. Sessizliği Suavi bozdu. Senaryoyu çok beğendiklerini lakin yapımcıyla ufak bir sorun yaşadıklarını, kısa sürede çözüp bana döneceğini söyledi. Sonra yine bir sessizliğe büründüler. Bu işte bir terslik vardı. Yaklaşık bir ay sonra Suavi moralsiz bir ses tonuyla beni aradı: “Celalciğim, çok fena oyuna geldik. Yapımcı dolandırıcı çıktı. Ergin Abi&#8217;den dinozor efekti için bir miktar avans almıştı. Alış o alış. Bir daha ses çıkmadı, meğer piyasadaki herkesi bu şekilde dolandırmış, sonra da yurt dışına kaçmış. Ergin Abi olayı öğrenince çok üzüldü, aniden rahatsızlandı. İki gün önce hastaneye yatırdık. Durumu iyi şimdi ama bizim proje iptal oldu.” Suavi anlattıkça boğazıma bir yumru oturdu, neye üzüleceğime şaşırdım. “Sağlık olsun” diyebildim sadece ve telefonu kapattım. Yarın Kırşehir evleri ve tarımı belgesel işi vardı yapmam gereken, önümde de “Ürgüp Dinozorları” senaryosu bana bakıyordu. Senaryonun kapağını kapattım ve kütüphanenin gerçekleşmemiş dosyalar bölmesine yerleştirdim. Çalışma odamın kapısını kapattım ve bir daha da uğramadım. Yeşilçam’ın sonu artık kesin olarak gelmişti, ondan emindim.</p>
<p>Kavaklıdere Sineması Fotoğrafları: <a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1vaunoq5kgh1f" target="_blank" rel="noopener">Ankara Apartmanları</a><br />
Flamingo görsel: Önder Algedik</p>
<hr />
<p class="entry-title post__title"><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler IV &#124; Dost’un Önü</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Jan 2021 18:12:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Dost Kitabevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dost'un Önü]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Mercan]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=78885</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Adam, duvarda asılı olan Dost logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri Star Wars tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adam, duvarda asılı olan <a href="https://netreklam.net/dostun-hikayesi-iii-bolum-karanfil-sokak/" target="_blank" rel="noopener"><span style="text-decoration: underline;">Dost</span></a> logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri <em>Star Wars</em> tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, bir adım geriye atıyordu. Beklemenin yorgunluğu ve sabırsızlık tüm vücuduna yansımıştı. Zaman mı geçmek bilmiyordu? Yoksa sabırsızlık mı ağır geliyordu insana? İnsanın prensibi olmalıydı ve kimse kimseyi bu kadar uzun süre bekletmemeliydi. Üstelik de buluşma hayati önem taşıyorsa…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-78886" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg" alt="" width="1024" height="725" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-300x212.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-768x544.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-800x566.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11.jpg 1485w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Dost’un D harfine yakın bir şekilde duran, sırtında yeşil asker çantası -üzerinde Konur Pasajı’ndan aldığı Guns &amp; Roses, No Doubt, Hard Rock Cafe Ankara rozeti vardı- ayağında postalları olan kadın, elindeki kitaba konsantre olmuştu. Ne insanı canından bezdiren sıcak ne de kalabalık onun kitap okumasına engeldi. Bir şeye yoğunlaştı mı, onu bölmek kolay değildi. Lakin çaprazında duran adamın tüm caddeye yayılan sabırsızlığı dikkatini dağıtıyordu. Adam bir ileri, bir geri hareket ederek kafasını  öne doğru uzatıp sürekli saatine baktıkça, kadın da aynı sayfada takılı kalıyordu. Kadın, dikkatini yeniden kazanabilmek için çantasından sigarasını çıkardı. Fermuarında Troll bebek anahtarının gülümsediği çantanın karanlık köşelerinde çakmağını aradı ama bulamadı. Her şey vardı ama çakmak yoktu. Kesin bir yerde düşürmüştü. Hep böyle yapardı, bazı konularda çok dalgındı. Hacettepe Amerikan Dili ve Edebiyatı’nda okuyordu. Kafasında hep cümle yığınları olurdu; yazar, müzisyen ve gezgin olmak istiyordu. Hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bir anda çakmağını kaybetmişti kesin. Durdu, yanında bekleyen adamı gözüne kestirdi, yavaşça bir adım atarak:</p>
<p>-Merhaba, çakmağınız var mı?</p>
<p><span style="font-size: 1.21429rem;">-Olacaktı, bir saniye.</span></p>
<p>Adam ceplerini yokladı, çakmağı hemen bulamadı. Cepleri de zihni gibi son zamanlarda çok karışmıştı. Sürekli iletişim kazası yaşıyordu. Sanki Melih Cevdet Anday oyunlarında başrol karakteriydi. “Nasılsın?” diye soranlara, “Sağ olun, aç değilim, yiyip geldim,” diyordu. Cebin katmanlarında bulduğu çakmağı kadına doğru uzattı ve sigarasını yaktı.</p>
<p>Kadın teşekkür etti, sigarasından bir duman çekti, aynı hızla atmosfere gönderdi. Kadının dumanı, gökyüzünde düz bir çizgi oldu bir an.</p>
<p>Hazır çakmağı dışarıdayken adam da bir sigara yakmaya karar verdi. Arka cebindeki sigara paketinden bir sigara çıkardı. Bastı ateşi, onun da dumanı gökyüzüne karıştı. Adamın dumanı karmaşıktı. Çakmak alışverişi, onları iki yabancıdan, ortak bir anıyı paylaşan iki yabancıya döndürmüştü. Kadın belki de bu bilgiye güvenerek lafa girdi:</p>
<p>-Birini mi bekliyorsunuz?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>Kadın kısa ve net cevapla yetinmek istemedi. Lafı açması için bir ara bir soru cümlesi daha gönderdi. Adamın dağınık saçlarından, sol kulağındaki halka küpesinden ve insana güven veren bedenine yansıyan o dalgın halinden etkilenmişe benziyordu.</p>
<p>-Merakımı mazur görün. Sizin bir süredir burada olduğunuz dikkatimi çekti de. Bayağıdır bekliyor gibisiniz.</p>
<p>Adam, normal bekleme süresini aştığını ve tüm dünyanın bundan haberdar olduğunu fark etti bir an. Kısa bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti:</p>
<p>-Evet, biraz oldu galiba. Kız arkadaşımı bekliyorum. Saat 13.00 civarı Dost’un önünde buluşalım demişti. Hafta sonu trafiğine takıldı galiba.</p>
<p>Kadın saatine baktı, ikna olmamış ve bir soruşturmayı çözmeye çalışan dedektif titizliğinde yeni bir soru sordu:</p>
<p>-Hmm, Ankara’da o kadar trafik olmaz ama biraz geçmiş sanki. Saat 14.30 olmuş. Hangi Dost demiştiniz peki?</p>
<p>-Nasıl hangi Dost?</p>
<p>-Üç tane Dost var ya: Tunalı, Konur, Yüksel. Ya Tunalı’nın önüne gittiyse?</p>
<p>Adam panikledi:</p>
<p>-Yok, canım. Kızılay Dost’un önüne gelir. Herkes burada buluşmaz mı?</p>
<p>-Öyle ama bazen karışabiliyor. Onun için sordum.</p>
<p>Adamın panik derecesi giderek artıyordu.</p>
<p>-Tunalı Dost’a gitmiş olabilir diyorsunuz ya da Konur’dakine. Öyle olduysa, çok fena teğet geçtik birbirimize.</p>
<p>-Öyle demedim. Bir ihtimal olabilir, dedim. Gecikmesinin ardında başka bir sebep de olabilir.</p>
<p>Kadın, sigarasının ucuna birikmiş külleri yere serpti, sonra adama dönerek:</p>
<p>-Bir telefon mu etseniz? Bir şey olmuş olmasın?</p>
<p>Kadın bu yorumuyla, adamın zihninin derinliklerinde sakladığı kötü olaylar bölümünün kapısını açmış oldu.</p>
<p>-Yok, canım (Kadından önce kendini ikna etmesi gerekiyordu çünkü). Gelir şimdi. Yani mutlaka gelmesi lazım, çok önemli bir buluşma çünkü.</p>
<p>Adam çekinerek devam etti:</p>
<p>-Şey, siz buradaysanız biraz daha, ben bir telefon edip gelsem, kız arkadaşım gelirse, “Sana telefon etmeye gitti” der misiniz?</p>
<p>-Onu nasıl tanıyacağım?</p>
<p>-Uzun boylu. Düz, kahverengi saçları, çok güzel ela gözleri var.</p>
<p>Kadın tarife güldü:</p>
<p>-Bayağı özel biri galiba.</p>
<p>Adam biraz bekledi:</p>
<p>-Öyle, yani öyleydi. İlişkimizi yeniden adlandırmak durumunda kaldığımız bir dönemdeyiz de.</p>
<p>Kadın buna da yorum yapmadı ama adama yardım etmek istedi.</p>
<p>-Tamam, ben buradayım. Sizin tarifinize uygun ve sizi arayan biri olursa söylerim.</p>
<p>Adam mutlu oldu. Ceplerini karıştırdı, jetonları hazır etti, koşarak Gizem Müzik’in çaprazındaki telefon kulübesine gitti. Art arda jetonları yerleştirdi, numarayı çevirdi. Uzun uzun çaldırdı. Açan olmadı. Alet jetonu aynen adama iade etti.  Ümitsizce telefonu kapadı, dışarı çıktı. Kulübenin yanındaki büfeden iki su aldı. Tekrar Dost’un önüne geldi. Sulardan bir tanesini kadına uzattı. Kadın teşekkür etti, merakla sordu:</p>
<p>-N’oldu? Ulaşabildiniz mi?</p>
<p>-Hayır, açmadı. Kesin yanlış Dost’a gitti. Ya da hiç gelmedi. (Adam, kız arkadaşının gelmeyebileceğini kabullenmeye başlamıştı.) Bu arada teşekkür ederim, nezaketiniz için. Sizi de işinizden alıkoydum.</p>
<p>Kadın adama üzülmüştü. Böyle bir gerçeği duyacaksa bir yabancıdan duymalı diye düşündü.</p>
<p>-Hiç gelmemiş de olabilir diyorsunuz.</p>
<p>-O da ihtimaller dâhilinde tabii. Yanlış Dost’a gitmiş olabileceği gibi, hiç gelmemiş de olabilir.</p>
<p>-Eğer öyleyse beklemenin de bir anlamı yok.</p>
<p>-Doğru ama gelme ihtimali hâlâ var. Mesela, yanlış Dost’a gittiyse biraz bekleyip diğer alternatiflere de yönelebilir. Öyleyse yolu muhakkak buraya düşecektir.</p>
<p>-Umarım öyle olur. Yoksa gelmeyecek birini boşuna bekliyorsunuz demektir. O da hoş bir durum olmaz. Mantıken gelecek olan beklenir, gelmeyecek olan değil. Gelmeyecek olanı beklemek, biraz beyhude bir zaman öldürme biçimi.</p>
<p>Kadın saatine baktı. Adam bekleyecekti. Yalan gerçeğe dönene kadar kendine yalan söyleyecekti belli ki, onu kendi halinde bırakmak daha iyiydi:</p>
<p>-Aslında, sinemaya gideceğim ben de, onun öncesinde zaman öldüreyim, yeni çıkan kitaplara bakayım diye bekliyordum. Henüz filmi de seçmedim. Kavaklıdere’ye gidip gözüme kestirdiğim bir filme gireceğim. Yol üstü sinemalarının en güzel tarafı da bu değil mi? Tesadüflere açık olması. Aslında tek başına sinemaya gitmenin iyi bir tarafı vardır, biliyor musunuz? Hani gelmek istersen ya da içeride beklemek istersen…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-78892" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg" alt="" width="798" height="983" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg 798w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--244x300.jpg 244w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--768x946.jpg 768w" sizes="(max-width: 798px) 100vw, 798px" /></p>
<p>-Sanırım, ben biraz daha bekleyeceğim. Şimdi, içeri girdiğimde gelip beni bulamazsa yine buluşamayacağız. Bugün kesin buluşmamız lazım.</p>
<p>Kadın, pes etmiş gibi bir ifadeyle:</p>
<p>-Peki, ne yapalım. Siz beklemeye kararlısınız. Ben de filmi kaçırmayayım, yani tesadüflerin önüme çıkaracağı filmi…</p>
<p>Adam kadınla sohbeti sevmişti, yaşaması muhtemel hayal kırıklığından kaçınmak istercesine onunla biraz daha konuşmak istedi.</p>
<p>-Doğru, ben de çok severim tek başıma sinemaya gitmeyi. Evde de videodan izlerim. Dost’tan çok film almışımdır. Kieslowski’nin son üçlemesini izlediniz mi?</p>
<p>Kadın muhabbetin derinleşmesini bekliyordu belki de. Adamdan gelen yeni sohbet konusunu açmak istedi. Bir yabancıyla ortak bir beğeniyi paylaşmaktan mutlu oldu. Ne de olsa sinema, birbirini bir yerden tanıyan herkesin ortak iletişim aracıdır.</p>
<p>-Evet, <em>Mavi</em>’yi izledim. Juliette Binoche…  Ama en çok özgürlük meselesi beni sarstı.</p>
<p>-Öğrenci misin?</p>
<p>Adam, bir anda –iz ekini atmıştı. İki yabancının arasındaki mesafe daralıyordu.</p>
<p>-Evet. Amerikan Dili ve Edebiyatı okuyorum. Yazar veya müzisyen olmak istiyorum.</p>
<p>-Müzisyenlik güzel. Ben de gitar denemiştim bir iki kez. <em>Nothing Else Matters</em>’ın girişini çalabilmiştim, yeteneğim o kadarmış.</p>
<p>Kadın güldü.</p>
<p>-Garip bir biçimde herkes girişini çalar, sonrasını çalamaz. Sen neler yapıyorsun?</p>
<p>Kadın da sizli-bizli kısmı atmıştı.</p>
<p>-ODTÜ’de fizik okuyorum. Okulu uzattım. Bölüm bana göre değil. Ne olacağıma tam karar veremedim. ÖSS’ye ileride ne yapacağıma, ne yapmak isteyeceğime karar vermeden öylesine girdim, bu bölümü kazandım. Ama sanırım yönetmen olmak istiyorum. Küçük bir el kamerası aldım, bir şeyler çekmeye çalışıyorum şu sıralar, bir de bir senaryo üzerine çalışıyorum.</p>
<p>Kadının özgüveni, arkadan toplanmış sarı saçları, ela gözleri, güneş ışıklarının ortaya çıkardığı çilleri ve doğal güzelliği, kolundaki “Carpe-Diem” yazılı kuş motifli dövmesi çok hoştu. Çekim gücüne kapılmamak olanaksızdı. Yazdı, hava güzeldi, kadının gözleri ve çilleri çok hoştu&#8230; Dikkatini toplama ihtiyacı hisseti; çözmesi gereken bir önemli bir sorunu vardı. Önce onu halletmeliydi. Sohbetin yönünü tekrardan kendi konusuna doğru topladı.</p>
<p>-Bugün mutlaka görüşmeliyiz onunla. Kaç aydır görüşemiyoruz. Bazı şeylerin adını koymamız lazım. Bu belirsizlik…</p>
<p>-Ayrılma aşamasına mı geldiniz? Üzücüymüş.</p>
<p>-Yani, o da belli değil. İyi giden bir ilişkimiz vardı. İki seneyi devirmiştik. Ortak arkadaşlar sayesinde tanışmıştık. Geçen yaz Berlin’den yüksek lisans için kabul aldı, oraya gitti, yerleşti. Sonra iletişimimiz kesildi. Az konuşabiliyorduk, ben ona sıklıkla mektup yazıyordum. İlk zamanlar mektuplara sık yanıt veriyordu. Arada oradan fotoğraflar gönderiyordu. Altında da “Gelince birlikte gezeriz” yazılı… Derken hızla azaldı mektuplar, fotoğraflar da&#8230; Aralarına mesafe giren tüm insanlar gibi, yabancılaşmaya başladık, ortak duygulardan uzaklaştık. Bazen haftalarca konuşmuyorduk. Bu belirsizliğe bir son vermek için uzunca bir mektup yazdım. Mektuba yanıt gelmedi. Derken, geçen hafta aradı: “Bir süreliğine Ankara’dayım. Görüşelim mi?” dedi. Sayfalarca yazılmış mektuba verilmiş yanıt&#8230; “Tamam” dedim. Bugün için randevulaştık ama gelmedi, yani henüz&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-78889 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg" alt="" width="1024" height="754" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-300x221.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-768x565.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-800x589.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444.jpg 1113w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Kadın hiç konuşmadan adamı dinledi. Adamın yaşadığı duyguyu anlıyordu. Onun da başına benzer bir şey gelmişti. Dorian Gray’de tanıştığı pozcu, artist, Skid Row parçaları çalan bir gitarcıya âşık olmuştu. Gök gürültülü, sağanak yağışlı bir kavga etmişler ve ayrılmışlardı. Sonra kadın adamı çok beklemişti. Belki söylediklerinden, davranışlarından pişman olur, ilişkilerine yeni bir şans verir diye. Ama adam hiçbir zaman özür dilememişti.</p>
<p>-Seni anlıyorum. Benim de başıma gelmişti benzer bir durum. Birbirimize bazen çok acımasızca davranabiliyoruz. Ama sanırım, en çok da bekliyoruz, hep ama hep bekliyoruz. Gelmeyecek olanı beklemek, kendimize söylediğimiz en büyük yalan&#8230; Sessizlik ağır, biliyorum ama kendimize söylediğimiz yalanlar kadar değil.</p>
<p>Adam, kadına hak verircesine kafasını salladı. Kadın lafa devam etti:</p>
<p>-Belki de seni üzmemek için sessizlikle bu işi çözmeye çalışıyordur. Bazen sessizlik çok şey anlatmaz mı? Sana değer veriyor belli ki, daha fazla üzülmemen için sana somut bir şey söylemek istiyor. Anlamanı bekliyordur ya da doğru zamanı…</p>
<p>-Doğru. Ama yine de gelmesi lazım değil miydi? Son bir veda…</p>
<p>Kadın sessizliğini korudu. Adamı hikâyesiyle baş başa bırakmaya karar verdi. Yabancı biriyle ortak kısa bir anı yaşamıştı. Hikâyeler burada ayrılıyordu, yapacak bir şey yoktu. Belki yeniden bir yerlerde karşılaşırlardı. Adama gülümsedi.</p>
<p>-Beklemeye kararlısın sanırım. Bana müsaade öyleyse, ben artık içeriye geçiyorum. Bence Dost’un önü buluşmaya kesin olarak gelecekler için var olan bir yer. Dost’un önünde herkes beklenmez. Bir kıymeti olması lazım sanki…</p>
<p>Adam da kadına gülümsedi. Pes etmişti artık. Kendine yalan söylemeyecekti. Gelmeyecek olanı beklemek istemedi daha fazla, hayat güzel bir tesadüf çıkarmıştı karşısına. O tesadüfün peşinden, geçmişi ve geleceği düşünmeden kapılmak istedi. Zaman kimseyi beklemiyordu neticede:</p>
<p>-Aslında aklımda bir kitap vardı, ona bakayım ben de. Sonrasında da bir şeyler içer miyiz? Yani sen filme gidene kadar… Hem o kadar bekledik. Boşa gitmesin. Bu arada benim adım Oğuz.</p>
<p>Kadın, gülümsemeye devam etti. “Benim adım da Eylül” dedi, “Tanıştığımıza memnun oldum.”</p>
<p>“Ben de” dedi Oğuz, “Ben de.”</p>
<p>Oğuz ve Eylül, içeriye girerken gökyüzünde bir uçak Berlin’e doğru gidiyordu.</p>
<hr />
<p>İllüstrasyon: <a href="https://www.behance.net/elifmercan" target="_blank" rel="noopener">Elif Mercan</a></p>
<p>Mekanlar ve Hikayeler&#8217;in önceki yazıları:<br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/" target="_blank" rel="noopener">Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">Kıtır: Yeni Bir Başlangıç</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/" target="_blank" rel="noopener">Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
