Yalnızlık, çoğu şehirde, şehrin adına atfedilmiş bir kehanet olarak karşımıza çıkarır kendini. Şehrin sokaklarına kadar sinmiş olan bu kehanetin her mevsimde farklı bir rengiyle karşılaşmamak elde değildir böylelikle. Nereye gideceğini bilmeyen tüm insanların yaptığı uzun yürüyüşlerde, bir kitabı bile tamamlamanın işkenceye dönüştüğü anlarda yapılan şehir seyirlerinde, tanıdık bir şeye rastlamaktan ve onun şefkatinin hücumuna uğramaktan daha güzeli yoktur belki de. Sevdiğin şehir bunu gerektirir, Ankara benim için bunu gerektiriyor. İşte böyle bir gerekliliğin karşıma çıktığı anda, kendimi Konur Sokak’ta, İmge Kitabevi’nin üst katında bulurum: Kitapça. Müthiş bir sakinliğin peşinde değilken karşıma çıkan bu sessizliğin keyfini yaşamaktan başka yapacak bir şey kalmıyor bana; sessizliği bozmadan sakince pencere kenarına doğru yönelip koyu renkli masalardan birini seçiyorum.

İçeride kimse yok fakat karşımda sevdiğim ressamların yaptığı tablolar var. Biraz inceledikten sonra, her gelişimde burada yeni bir şey keşfettiğimi fark ediyorum; Joan Miro, 1978’de yapmış olduğu Carota’sıyla size gözlerini dikmiş bir şekilde bakarken, Picasso, 1958’de yaptığı Bouquet of Peace’in çiçekleriyle sizi selamlıyor; doğal olarak güzel bir karşılaşmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Dostlarınızla olduğunuz bir masada ayrıntıların pek önemi kalmıyorken, yalnız olduğunuz bir masada bütün ayrıntılar kendilerini ortaya çıkarıyor. Bulunduğunuz mekân size bir uğraş vermiş oluyor, Kitapça’nın bana verdiği de tam olarak bu: Keşfedebilmek. Öğrenci ve bütçe dostu olmasıyla ekonomik anlamda bana verdikleri de yadsınamaz tabii.

Bulunduğum ortamın farklı bir havası var, eskimiş ve kıyıda köşede kalmaya yüz tutmuş bir şeyin çağrısını yapıyor diye düşünüyorum ve “Burada rahatlıkla ayrılığı ya da barışı getiren bir konuşma yapılabilir,” cümlesini geçiriyorum içimden, kimsenin birbirini ihlal edeceği bir durum da görünmüyor bu mekanda. Dışarıda duran kalabalığın asla içeriyi rahatsız etmeyişini içeride duran bu üç kelimeye bağlıyorum: Sessiz, sade, sakin. Kitapça bana bunu hissettiriyor, daha önceki gelişlerimde hep aynı masada oturan ve her seferinde farklı bir kitabın seyrine dalan o adam da buna dahil. Kalabalığı yazmak istiyorsanız pencereden dışarı, sakinliği yazmak istiyorsanız içeride bulunan duvarlara ve her gelişinde aynı masada oturan o insanlara bakmak yeterli Kitapça’da.

Hatırlamak istediğim bir şeyin dokusunu duvarlarda duran raflarda buluyorum, Maurice Blanchot’un bir kitabı rafta duruyor. Şöyle bir cümleye rastlıyorum: “Evet, ben özgür biriyim, ya hastalanırsam?” Kitapça’nın beni böyle bir cümleyle tanıştırmış olmasına, özgürlüğümün destekçisi olduğu yalnızlık sayesinde kavuştuğuma inanıyorum. Masadan kalkışım bile sakince gerçekleşiyor, sessizliğin beni yüreklendirdiği bir havayla. Böylelikle Ankara’nın bana verdiklerinin minnettarlığıyla merdivenlerden aşağı inip az önce seyircisi olduğum kalabalığa karışıyorum.

Büşra Aymergen

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here