|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Bir valiz ne için hazırlanır, içine ne konur? Yaz tatili? Kış tatili? Yeni hayata başlama heyecanı? Normal bir dünyada cevaplar bunlardır. Valizin içine kıyafetler, okunacak kitap, hediyeler falan konur. Ama bu coğrafya artık “normal” değil.
Son zamanlarda apartman ya da plaza çıkışında, kaldırımda bir çöp konteynırının yanından tekerlekli, büyük bir valiz sürükleyerek geçen bir erkek gördüğünde valize odaklanıp “Acaba çok mu ağır?” diye düşündün mü? Valizden bir koku geliyor mu diye havayı kokladın mı? Valizin ağırlığından şüphe etmek ve korkmak hiç aklına gelir miydi? Gelmezdi. Ayşe Tokyaz’ı, Durdona Khakimova’yı duyana kadar…
Peki ya şehrin görkemli surları? Onlara baktığında şehrin derin tarihini, Bizans’ı, Osmanlı’yı ya da sadece güzel bir manzarayı görmeliydik. Şimdi o surlara baktığımızda Ayşenur’u ve İkbal’i görüyoruz. Asırlardır orada duran taşlara ve surlar eskisi gibi hissettirmiyor. Muazzam bir şehir manzarası sunan o surlar artık kent hafızası değil, dehşetin hafızası. Yarım saat arayla katledilen iki genç kadının korkusunun anıtı; faili “Kadınların o erkekle ne işi varmış?” diye aklamaya çalışanların yarattığı o zifiri karanlık.
Su hepimize huzur verir, değil mi? Akşam yemeğini yiyip sahile ya da göl kenarına yürüyüşe çıkıyorsun, kulaklığını takıp güzel vakit geçirmek için. Denizin mavisine, gölün büyüklüğüne bakıp huzur bulacakken aklımıza “rasgele bir yere çiçek bıraksak bir kadının mezarına denk gelecek” diyen 8 Mart pankartı düşüyor.
Van Gölü’nün kıyısında, çakıl taşı toplamak isterken öldürülen Rojin’in sesi çınlıyor kulaklarımızda. Deniz kenarları, sahil şeritleri kadınlar için huzur veren coğrafi güzellik değil; “Burada da acaba bir kız kardeşimizin gülüşünü mü soldurdular?” diye ürperdiğimiz, tekinsiz coğrafya.
Yürümek artık kaçma eylemi
Beklediğin film gösterime girmiş. Sinemadan çıkmışsın, metrobüse, metroya yürürken filmden kalan tadın devamı için kulaklığını takmak istiyorsun ama tedirginsin. En son ne zaman korkusuzca, iki kulağına birden takıp, müziğin sesini sonuna kadar açarak yürüdün? Karşıdan gelen bir grup erkek ya da arkadan gelen ayak sesini duyma zorunluluğu, şarkını senden çaldı mı? Tedirginlik yüzünden kıstığımız o ses, takamadığımız o kulaklık, sevdiğimiz şarkıların nakaratıyla şehrin tadını çıkarmak… Bütün bunlar kadınlar için de sıradan bir eylem olmalıydı.
Kaldırımda öylesine yürürken, hiç tanımadığın bir erkeğin, sırf o an canı öyle istedi diye, sırf gücü yetiyor diye yüzünün ortasına bir yumruk indirme ihtimaliyle ne zaman tanıştın? Ya da iş yerinin önünde sigara molasına çıkmışken, üzerine yürüyen çıplak bir saldırganın taciziyle yere düşmek? Mesela hangi erkek apartman kapısının tam kapanıp kapanmadığını kontrol etmek zorunda? Bir erkek arkadaşınız size hiç evinin kapısının önünde “ya güçsüz görünüyorsam ya hedefsem” korkusuyla hızlıca içeri girmeye çalışırken panikle anahtarı düşürdüğünü gözleri dolarak anlattı mı?
Bunlar distopik bir senaryo ya da roman değil. Bunlar, bu ülkenin sokaklarında, kaldırımlarında, caddelerinde her gün kadınların yaşadığı hayatın ta kendisi.
Kadınlar için şehirde yürümek şöyle dursun eşikten adım atmak bile bir mesele. Birçok kadının deneyimleyebildiği dünya sadece mahalle pazarı, marketi kadar. Bize kaldırımlarda, metro koltuklarında “kapladığımız alanı küçültmemiz” öğütlenirken, caddelerde, sokaklarda görünmez olmamız, sessiz olmamız sıkı sıkı tembihlenirken erkekler omuzları dik, ceplerinde cezasızlık güvencesiyle kaldırımları, caddeleri parselledi.
Korkularımızı karanlığa gömeceğiz
Şehir meydanlarında söylenen sözler, yapılan protestolar kentlerin kime ait olduğunu bize yeniden yeniden hatırlatır. Eylemler meydanları, geçip gidilen bir boşluk olmaktan çıkartıp halkın kendi sözünü söyleme iradesini gösterdiği en görkemli sahneye dönüştürür. O sahnelerin en güzellerini Arjantin’de Plaza de Mayo’da gördük. İstanbul’da Cumartesi Anneleri’nin sahip çıktığı Galatasaray Meydanı’nda, vapurlarda dağıtılan mor iğnelerde gördük. Gezi Direnişi’nde yüzüne gaz sıkılan kırmızılı kadında, Şili’den başlayan Las Tesis dansında, İran’da saçlarını savuran kadınların rüzgarında hissettik.
Sokaklar korkunun değil öfkenin ve cesaretin mekanıdır.
Her 8 Mart’ta şehirlerin caddeleri ve meydanları, artık neredeyse her gün öldürülen kadınlara kapatılır. Taksim hayalete döner. Metrolar sanki tehlike varmış gibi duraklarda durmadan hızla gider. Kızılay Meydanı’nın adını anmak bile yasaklanır. Emirler serttir ve sert uygulanır. Peki siz bu sert emirlerden kadınların korktuğunu hiç gördünüz mü? Göremezsiniz.
Tünel kapalı olsa da Taksim hayalete dönse de meydanlar yasaklansa da biz parmak uçlarımızda, sessizce yürümekten vazgeçtik. Bütün o “görünmez ol, sessiz kal, kahkaha atma iffetli ol” tembihlerini valizlere doldurup kapının önüne koyduk. Artık gürültülü, kalabalık ve inatçı adımlarla geliyoruz. Topuklu ayakkabılarımızla bozuk kaldırımlara rağmen yürümeye devam ediyoruz.
Yine savaşın karanlığında gittiğimiz 8 Mart alanlarında; sloganlarımızla, kahkalarımızla her zamankinden daha kararlı ve daha kalabalık olacağız. Hayatlarımız, şehirlerimiz ve gülüşlerimiz için her zamankinden daha kararlıyız!



















