|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Öncelikle şunu kabul edelim: Ben bu işin hakkını veren bir sinefil hiç olamadım. Öyle yönetmen sevdalarım olmadı, sinematografiden mest olduğum anlar da sayılıdır. Uzun uzun yürüyen ya da dakikalarca sessiz kalınan filmlerde elim çoğu zaman telefona gitti. Beynimi susturmakta pek de iyi değilim. “Bu yönetmenin tarzı böyledir, bu metafor şunu anlatır” gibi cümleler kafamda genelde havada kalır.
Ben filmlerle, dizilerle bağımı hep “kafam nasıl dağılır” noktasından kurdum. Ortaokulda Agatha Christie kitaplarıyla başladığım katil kim serüvenine, hapishane dizileri ve filmleriyle tekrar vurulup polisiyeyi listemin tepesine aldım. Sonrasında gerilim ve korku filmleri benim için tam bir tutkuya dönüştü. Bu uğurda IMDb’si 5 olan ne boş filmlere gönül verdim, sayamam. Aklımı ekranda tutmayı bunlarla başarabildim. O yüzden size uzun uzun sinema dersi veremem. Ama benim gibi seçimlerini bir filmin ya da dizinin aldığı ödüllerden bağımsız, sezgileriyle yapan ve keyfinin peşinden gidenler için ufak tefek fikirler verebilirim.

Tanıdık hisler: ‘Die My Love’ (2025)
Grace (Jennifer Lawrence), 6 aylık bebeğiyle birlikte, eşinin (Robert Pattinson) intihar eden amcasından kalan eve taşınmak zorunda kalmış bir yazar. Yeni ev kırsalda, hiçliğin ortasında. Anneliği, cinsel istekleri, var olma çabası, kafa karışıklığı ve bedeniyle kurduğu ilişki arasında Grace, yavaş yavaş kaybolur.
Film aslında tam olarak bu kayboluşu anlatıyor. Durağanlığı, tekinsiz atmosferi ve zaman zaman ne gerçek ne değil şüphesi sayesinde, iki saatlik —bence uzun sayılabilecek— süresine rağmen izleyiciyi kolay kolay bırakmıyor.
Ne umdum?
- Sıkılma ihtimalimin yüksek olduğu, bolca sessizlik ve anlayamayacağım metaforlar içeren, sadece eleştirmenlerin övdüğü, benim gibi izleyicileri sarmayacak, lohusa depresyonuna odaklı olduğu ve çocuğum da olmadığı için anlayamayacağımı düşündüğüm bir his etrafında şekillenen abartılmış bir film.
Ne buldum?
- Jennifer Lawrence’ın iyi oyunculuğuyla şekillenmiş, sıkışma hissini bana tamamen aktaran ve metaforlarında kaybolmadığım tanıdık hisler içeren bir öfke şöleni.
- Erkek izleyicilerin abartılı bulduğu her hareket bana normal geldi mesela. Kadının öfkesi, kocasının umursamazca hallerine az bile; o vasat kocayı resmen tokatlamak istedim.

İş çıkışı kafa dağıtmalık: ‘Steal’ (2026)
Zara (Sophie Turner), emeklilik fonu yatırımları yapan Lochmill Capital adlı şirkette çalışan, sıradan bir beyaz yakalı. Önceki günlerin aynısı gibi başlayan sıradan bir iş günü, ofisin silahlı ve profesyonel hırsızlar tarafından basılır. Hırsızların talepleri ve sonrasında yaşananlar, Zara’nın hayatının bir daha hiçbir zaman eski sıradanlığında devam etmeyeceğini ve bunun da sıradan bir soygun olmadığını gösterir.
Ne umdum?
- Aksın gitsin, yormasın. İşten çıkıp gelmişim evime, çıtır çerez olsun, biraz kafam dağılsın, merak unsuru da hikayeyi diri tutsun, çok kaliteli bir iş olmasına gerek yok, sarsın da gerekirse “izle-unut” olsun.
Ne buldum?
- Kusurlu, yer yer zorlayan ama binge-watching’e oldukça uygun bir İngiliz mini dizisi. Bir akışı var, merak unsuru var, oyunculuklar idare eder; ancak sanki tüm emek ilk üç bölüme verilmiş, son üç bölüm ise biraz oldu bittiye gelmiş gibi hissettiriyor. Bu yüzden uzun süre akılda kalacak, herkese rahatlıkla önerebileceğim ya da “mutlaka izleyin” diyeceğim bir dizi değil. Daha çok “yorulmadan izle, kafanı dağıt, sonra unut” kategorisinde.
Game of Thrones’un Sansa Stark’ını kızıl saç örgüleri ve o gösterişli kıyafetleri olmadan sıradan bir insan olarak görmek de cabası.
Hazır GoT’tan bahsetmişken: ‘A Knight of the Seven Kingdoms’ (2026)
Ejderhaların yok olsalar da anılardan tam silinmediği ve Targaryen Hanedanlığı’nın hala hüküm sürdüğü bir evrende gezgin bir şövalye olan Ser Duncan the Tall (Dunk) ve onun enteresan yaveri Egg’in, Westeros boyunca yaptığı yolculuğu izliyoruz. Ama daha sakin, daha karakter merkezli ve politik entrikası düşük. Taht kavgası olmayınca da ne kadar tadı olur bilinmez. Bir de 6 bölüm zaten neyimize yetecek ki?
Ne umdum?
- Yıllarca geldi gelecek, çıktı çıkacak diye konuşulup yeni yılda müjdeyi veren HBO, beklentiyi yükseltmişti. House of the Dragon bu beklentimizi ejderhaları sayesinde birazcık karşılamış olsa da Ser Dunk’ın bu evreninde ejderhalar çoktan yok oldu. Taht kavgası, entrika da pek yok. Yani malzeme kısıtlı. Dolayısıyla hikayeyi biraz daha başroldeki Dunk’ın komik bir tip oluşuna ve bu dizinin daha insani, sade ve eğlenceli olacağına dair açtılar. Gerek var mıydı komedili GoT evrenine dedik ama yine de bağrımıza taş bastık, biz o evrenin kıyafetlerine bile vurgunuz yeter ki gelsin dedik.
Ne buldum?
- Dedik de ne oldu? Açılışında, bir ağaç arkasında Dunk’ın son derece insani bir ihtiyacı da olsa görmeyi hiç istemeyeceğimiz iğrençlikteki karşılamasını bütün detayıyla izledik. Hem de tüyleri diken diken eden GoT jenerik müziği daha yeni başlamış ve anılarımıza daha yeni dalmışken. Anlık bir şok yarattı bu görsel ve müzik eşleşmesi.
- Hadi dedik henüz ilk bölüm, biraz bekleyelim. Fakat 2. ve 3. bölümünü sadece 30’ar dakika yapmışlar. Kimse kusura bakmasın basit-com mu bu? Onca parayı 33 dakikaya mı harcadınız? Verin ya dağ bayır ne çektiyseniz verin, yapsanıza 50 dakika şu bölümleri, izleriz biz bir şekilde.
Şimdi toplayın bakalım 6 bölümde koca diziyi nasıl toplayacaksanız. Neyse, yine de merakla bekleyip izleyeceğim tabii, dilerim Ser Dunk beni sen utandır.

Uçak kesmedi tren de kaçırsınlar: ‘Hijack’
İkinci sezonu geçtiğimiz günlerde başlayan Hijack’te Idris Elba’nın canlandırdığı Sam Nelson, Dubai–Londra uçuşunda olan bir yolcu. Dizinin adından da anlaşıldığı üzere bir grup tarafından uçak kaçırılıyor. Sam de kriz müzakerecisi gibi bir konumda. Tabii ki sürece, esas kahraman olarak dahil oluyor ve neler olacağını izliyoruz. İkinci sezonda ise bu sefer bir başka ulaşım aracındayız. Bu kez de Berlin metrosunda bir tren kaçırılıyor ve Sam yine o trende. Ama bu sefer kahraman mı yoksa anti-kahraman mı, izleyip göreceğiz.
Ne umdum?
- Benim uçak kaçırma hikayelerine merakım Jodie Foster’ın Flight Plan filmiyle 14 yaşındayken başlamıştı. Hala boşluğa düştükçe açar izlerim. Hijack’te de bu tema beni çekmişti zaten. Idris Elba’nın başrolde olması (sonuçta Luther gerçeği) ve dizinin İngiliz yapımı olması da önemli tabii. Çıtır çerez bir aksiyon bulur keyfime bakarım.
- 2,5 yıl sonra dur yere gelen ikinci sezona ne gerek vardı ki? Mini dizi olup bitirecektiniz ne güzel. Ama madem çektiniz, izlemesem aklım kalır, bir bakayım yine biraz aksiyon falan vardır belki.
Ne buldum?
- İlk sezonda Idris Elba’nın ne kadar karizmatik bir adam olduğunu gözümüze sokmaya çalışırcasına çekilen bazı kör göze parmak sahneleri göz ardı ederseniz, dizinin temposu dozunda, merak da ettiriyor. Maalesef ki mantık hataları da var ve inceleyince göze batıyor ama ben çok önemsemedim açıkçası. İzlediğim dönemde çok iyi bir şey çıkmasa da sorun değil, zaten boşluktayım merak ettirsin, oyalasın yeter diyordum. Bu beklenti, diziyi sevmemi sağladı.
- Doğruya doğru ikinci sezon pek akmıyor gibi şimdilik. 3 bölüm izledim, gerçi bölüm sonuna doğru hareketlendi biraz ama henüz kaos yok. Yine de umutluyum. Artık başladım bir kere otobüs, denizaltı, gemi ne kaçırsalar içinde Idris varsa izleyeceğim el mahkum.

Yas ve komedi bir arada: ‘Shrinking’
Terapist olan Jimmy (Jason Segel), trafik kazasında eşini kaybettikten sonra hem yasla baş etmeye çalışıyor hem de ergen kızıyla dağılmış ilişkisini en baştan oldurmaya.
Derken bir gün, terapi esnasında bir kırılma yaşıyor: Artık danışanlarına karşı klasik terapi kurallarını uygulamayı bırakıp aklından geçeni filtresiz söylemeye başlıyor. Şunu yap, bunu yap, kocanı terk et gibi majör hamleler yapıyor ve işe yaradığını fark ediyor. Bütün etik kuralları alt üst ederken kendi alt üst olmuş hayatında da değişimler başlıyor.
Ne umdum?
- Biraz eğleneyim, zaten içinde yas da var gözlerimiz illa dolar. Ama belli, bu dizi içimi ısıtır ve yaralarımı sarar. Harrison Ford da boş işte oynamaz bu yaştan sonra.Ve Apple TV+ dizilerinden de kötü bir iş çıkmıyor, pek iyidir bence.
Ne buldum?
- Comfort dizimi. 30’ar dakikalık 10 bölümünü iki gün olmadan bitirdim. Hem gözlerim doldu hem suratımda dev sırıtışlar yarattı. İş arkadaşı Gaby’ye ise bayıldım! Keşke onun gibi bir arkadaşım olsa dedirten tarzda bir kadın. Rengarenk bir kişilik. Mükemmel ötesi yazılmış diyaloglar, özellikle Harrison Ford’un huysuz, aksi, naleet kişiliği efsane. Bazı cümlelerin altı çizilebilir derecede güzel bir “iyi hisset” dizisi.
Geçtiğimiz günlerde başlayan üçüncü sezonuyla daha ilk bölüm yayımlanmışken bir sonraki sezon onayını da aldı. Harrison Ford uzun yıllar yaşasın, çeksinler 3-5 sezon daha ben izlerim. Yeni sezon ilk bölümünü 50 dakika boyunca gevşekçe sesli gülerek izliyordum ki bölümün son anlarında yine kalbim kırıldı. Bittiğinde ise gözlerim dolu doluydu. Dört mevsimi bir saatte yaşatıp yaktın tüm devrelerimi yine Shrinking. Ne iyi ettin de geldin, hoş geldin.




















