|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Mert Üçkardeş ile yolum ilk kez 2025 yılının ocak ayında, Sofar Ankara’daki performansıyla kesişti. O gün dinlediğim şarkıların ardından, üretimini ve müziğe yaklaşımını yakından takip etmeye başladım. Öğrencilik yıllarında gruplarla başlayan müzik yolculuğu, bugün solo üretim yapan bir şarkı yazarının kendi hikayesini anlatma serüvenine dönüşmüş durumda. Klasik gitar temelli bu çizgi; Bülent Ortaçgil ve Thom Yorke gibi isimlerden aldığı ilhamla, duygusal olduğu kadar düşünsel bir derinlik de taşıyor.
Müziğin yalnızca duygudan ibaret olmadığını; teknik bilgi ve disiplinle şekillendiğini savunan Mert, bu iki alanı dengeli bir şekilde bir araya getiriyor. Şarkılarında yol, yolculuk ve eşlik etme fikri öne çıkarken, dinleyiciye tek bir anlam dayatmak yerine kendi hikayesini kurabileceği özgür bir alan bırakıyor.
Sahneyi yalnızca şarkıların söylendiği bir yer değil, baştan sona kurgulanan bir deneyim olarak gören Mert, 2025’teki yoğun üretim döneminin ardından 2026’da odağını daha çok sahneye çeviriyor. Mert Üçkardeş’le müziğin teknik ve duygusal katmanlarını, üretim sürecini ve yol fikrinin şarkılarındaki yerini konuştuk.
Lisede bir grup kurma isteğiyle başlayan, bugün solo üretimde devam eden bir müzik yolculuğun var. Bu yolculuk hangi duraklardan geçti; Mert Üçkardeş’i ve müziğini hiç tanımayan biri için nasıl anlatırsın?
Aslında her şey ilkokulda, basketbol tutkumun yanına müziğin eklenmesiyle başladı. Annemin yönlendirmesiyle gitarla tanıştım; çocukluğumun en büyük heyecanı, annemin işten gelmesini beklerken müzik kanallarında yakaladığım şarkıları not ettirip albümlerini aldırmaktı. Hatta henüz altı yaşındayken Athena’nın imza gününe gitmiştim. Gökhan Özoğuz’un, benim yaşımı kastederek “Bu çocuk da bizi dinliyorsa çok kötü durumdayız beyler,” diye şaka yapmasını annem hala hatırlatıp gülüyor.
Müzikal yolculuğum klasik gitar eğitimiyle başlayıp o dönem her genç grubun repertuvarının olmazsa olmazı olan Duman şarkılarını çaldığımız okul gruplarıyla devam etti. Lise yıllarında da grup müziğinin içindeydim ancak üniversite sürecinde sadece iyi bir dinleyici olmanın ötesine geçip kendi hikayesini ya da kendi hayata bakış açısını anlatmak isteyen biri olduğumu fark ettim. Bu noktada Bülent Ortaçgil ve Thom Yorke gibi isimlerin hayata bakış açısı benim için tetikleyici oldu. “Bu insanlar nasıl beni benden daha iyi anlatıp bir de bunu müzikle taçlandırıyor?” dediğim o büyüye kapılınca kendi bestelerimi üretmeye başladım. Zamanla grup dinamiğinden çok kendi şarkılarını yazan bir ‘singer-songwriter’ olduğumu fark ettim. Yolum Pulsar Records’tan Çınar ile kesişince bu solo proje fikri hayat buldu. Bugün ise Tunalı’nın tuhaf yerlerinden geçen, o duraklarda duran ve hayatı yol taşları üzerinden okuyan bir müzisyen olarak insanlara “yol şarkıları” üretiyorum.

Elektrik-elektronik mühendisliği eğitimin, müzik üretiminde teknolojiyle kurduğun ilişkiye nasıl yansıyor? Enstrümanları kurcalamak, söküp takmak ya da seslerini dönüştürmek gibi denemeler yapıyor musun?
Aslında üniversite tercihim biraz klasik aile yapısının yönlendirmesiyle oldu. Elektrik-elektronik mühendisliği çok zor bir bölüm. Benim yapımda şöyle bir şey var: Sevmediğim ya da ilgi duymadığım bir şeyi yapmakta çok beceriksizim ama ilgimi çeken bir şey için saatlerce yorulmadan okuyup çalışabilirim.
Eğitim sürecinde bir gün lab dersinde gördüğümüz “low pass filter” veya “high pass filter” gibi kavramların, aslında gitar pedalboard’umda kullandığım sistemin ta kendisi olduğunu fark etmemle kafamda bir ışık yandı. O heyecanla kendi pedallarımı söktüm ama ilk başta pek beceremedim; sağ olsun luthier Sarp Abi yardımcı oldu. Ondan sonra sekiz dersim kaldı, elektriği bıraktım. Çünkü artık pedal boardlarımı takabiliyordum. Lehim yapabiliyordum. Mühendislik eğitimim geride kaldı ama orada gördüğüm sistemin sesi nasıl etkileyebileceğine dair temel mantığı bugün hala üretimlerimde kullanıyorum.
Thom Yorke’un solo projelerinde, özellikle Suspiria albümünde kullandığı synthesizer’lar çok tuhaf enstrümanlar. Radiohead’de de bunu çok kullanıyorlar. Örneğin “Present Tense”te kullanılan piyanonun içindeki kablo yığınlarını gördüğümde ve onlardan çıkan o alışılmadık sesleri ilk duyduğumda gerçekten büyülenmiştim. Teknik derinliğin müzikteki etkisini keşfetmek bana hala çok iyi geliyor.
Analitik düşünme ve öğrenme biçiminin müzikte de güçlü bir karşılığı yok mu?
Müzik bizde genellikle sadece “evde oturup dertlenerek bir şeyler üretmek” gibi algılanıyor ama işin çok ciddi bir teknik boyutu var. Eğer o teknik kısmı yönetemezseniz hayalinizdeki sesi ne tam olarak var edebilirsiniz ne de hikayenizi doğru tınlatabilirsiniz. Bu yüzden müziğin analitik ve teknik tarafını anlamayı, bir müzisyen için önemli bir yetkinlik olarak görüyorum.

Hayatı bir yol olarak gördüğünü ve şarkılarında yolculuk temasının merkezde olduğunu sıkça vurguluyorsun. Yol ve yol arkadaşlığı, özellikle zor zamanlarda birlikte kalma hali, şarkılarında tekrar eden bir duygu. Bu duygu söz yazımında kendiliğinden mi beliriyor, yoksa zamanla bilinçli olarak devam ettirdiğin bir temaya mı dönüştü?
Aslında her birimiz hayatı bir şeye benzeterek anlamlandırmaya çalışıyoruz; çünkü hayatı olduğu gibi okumak bazen zorlayıcı olabiliyor. Ben de kendimi bildim bileli “Hayat neye benziyor?” diye düşünen, hayata dair meselesi olan biriyim. Lise yıllarımda, kendimi pek iyi hissetmediğim ve daha karanlık tarafları merak ettiğim bir dönemde annem bir gün şöyle demişti: “Hayatını bir şeylere benzetmeye çalışıyorsun ama senin bu hayatta sevdiğin şey yolda olmak. Eğer kafanı asfalta gömüp sadece önündeki siyaha bakarsan başka renk göremezsin. Oysa yolun kenarında binlerce renkte çiçek var ve sen onları görmeyi çok istiyorsun. Hadi, kaldır artık kafanı…” Bu öğüt, hayatımın kırılma noktalarından birisi oldu.
Yolda olmayı çok seviyorum. Benim için bir yere ulaşmaktan ziyade, yolu gidiyor olmak çok daha keyifli. Doğumla ölüm arasındaki o koca serüveni; devrilmeleri, gülümsemeleri ve yoldaki her şeyi çok kıymetli buluyorum. Eğer hayatı sadece doğmak ve ölmekten ibaret görüyorsak, bence koca serüvene yazık ediyoruz.
Şarkılarımdaki yol arkadaşlığı temasına gelirsek, bu aslında hem kendiliğinden gelişen bir duygu hem de zamanla bilinçli bir tercihe dönüştü. Yazdığım bir şarkıda dinleyiciye belirli bir hissi işaret etmeyi sevmem, anlamı onlara bırakmak isterim. Hiç tanışmadığım, belki hiç aynı yolları gitmeyeceğimiz birine şarkılarımla yolunun bir noktasında eşlik edebilme ihtimali, bu hayattaki en büyük motivasyonum. Örneğin “İnanmıştım“ı mutsuz hissettiğim bir dönemde yazmıştım. Ancak bir gün bir dinleyicimiz bu şarkının duyduğu en umutlu şarkı olduğunu söylediğinde, yolun hiç bilinmeyen bir kilometre taşında birinin yolculuğuna eşlik edebildiğimi anladım. Yol ne getirir bilmiyorum ama o yolculukta bir şeyler anlatmaya devam edeceğim.
Ben de “İnanmıştım”ı ilk kez Sofar performansında dinlediğimde, “Bir yol çizmiştim en renkli kalemlerimle” dizesiyle şarkının içine çekilmiştim. Mesela Birsen Tezer’in “Çal Kapımı” şarkısında geçen “Bir ev boyadım sana kapısı mavi, zili deniz” cümlesi de bende benzer bir his uyandırır. Sanırım mesleki bir alışkanlıkla, o boyama, çizme ve renkli kalemler meselesi yakalıyor beni.
Ben de renklere ve mürekkeplere çok meraklıyım; ciddi bir dolma kalem tutkum var. İşin ilginç tarafı, “İnanmıştım”ın kapağındaki o dört renk, aslında şarkıyı yazdığım dört Lamy’nin renkleri. Ben kendi kalemlerimden bahsederken bu hikayenin sende bambaşka anlama temas etmesi gerçekten büyüleyici.
Sanat sanırım tam da böyle bir şey; bir şarkı, film ya da şiir sen yazdıktan sonra artık senden ayrılıyor ve senin bir parçan olmaktan çıkıyor. O artık dinleyicinin, okuyucunun oluyor. Seninle olan bağı haricinde, dışarıda milyonlarca yeni bağ kuruluyor, milyonlarca ilmek atılıyor. Sanatı kıymetli yapan da bu sanırım.
Çok doğru, başlarda şarkıları paylaşmak benim için büyük bir çıkmazdı. Sonra bir yazarın, “Paylaş tuşuna bastıktan sonra o artık senin değildir” sözüne rastladım ve bu beni çok rahatlattı. Üretirken o bağ sana ait ama servis ettikten sonra işin bitiyor; yemeği pişirdin, sundun, artık başkaları tadacak. Şarkının bittikten sonra senin olmaması çok değerli; çünkü o boşluk, yenisini yazman için gereken ateşi yakıyor.

Bir röportajında şarkılarına küçük detaylar sakladığını, bunu bir tür “hazine avcılığı” gibi düşündüğünü söylemiştin. Bu detayların mutlaka bulunması mı önemli, yoksa orada durup dinleyicinin zamanla, tekrar tekrar dinledikçe keşfetmesini beklemek mi?
Şarkılarıma minik detaylar saklarken aslında belirli bir kısıt koymuyorum. “Bir gün biri bunu mutlaka fark etmeli” gibi bir yerden de yazmıyorum; çünkü bu, anlatımı baltalayan bir faktöre dönüşebilir. Hatta zaman zaman kendime bile çaktırmadan bir şeyler yazdığımı fark ediyorum. “Bazen” şarkısını yazalı yıllar oldu; ama geçenlerde bir provada çalarken o sözlerle aslında neyi, nasıl bir duyguyla anlattığımı kendime bile fark ettirmeden oraya işlediğimi gördüm.
Aslında bu, dinleyicinin perspektifini hafifçe kaydırmakla ilgili bir hazine avcılığı. Fotoğraf çekmeyi çok severim, siyah-beyaz fotoğraflar özellikle ilgimi çekiyor. Hazine avcılığını da o dünya üzerinden anlatabilirim; siyah-beyaz fotoğrafın duayenlerinden biri, en beyaz ile en siyah arasına dokuz ton koyabildiğinizde o fotoğrafın tamamlandığını söyler. Ben de şarkıdaki o gizli detayları buna benzetiyorum. O detayı bulan kişinin perspektifinde çok küçük bir oynama yapıyorum ve o an şarkıyı başka bir yerden dinliyormuş gibi hissettiriyor bana. Bir nevi yolu tersten gitmek gibi… Bu detayların mutlaka bulunması şart değil ama bulana kameranın eksenini biraz kaydırıyorum.
“Çocuk Halim” şarkısını Sofar’da anlatırken “bu benim psikolog seansım” demiştin. Şarkı yazmak senin için böyle durup kendinle konuştuğun, geçmişle yüzleştiğin bir alan mı?
Benim kara kaplı defterlerim var, müsvedde kağıtların çöpe gitmesine kıyamadığım için onlardan kendime özel defterler yaptırıyorum. Gündelik kullanıma kapalı, sadece hayatımda değerli bulduğum şeyleri not ettiğim bir tanesi var; içimde de öyle bir defter olduğunu biliyorum. O defterde Oğuz Atay’ın çok inandığım bir sözü yazıyor: “Bana oturup boş beyaz duvarları izleten herkese çok kırgınım.” Benim de o duvarları izlerken hem kızdığım hem kırıldığım hem de teşekkür ettiğim çok gün oldu.
Odamdaki beyaz duvarları izlemek, aslında kafandaki tabloyu duvara çizmek gibi… Geçmişi kurcaladığım, bazen kendimi bile bile kanattığım yanlar ve bunlarla alakalı şarkılar oluyor. “Yalnızlık Gittiğin Yolda”yı o duvara yazdığımı, kafamda çalıp bitirdiğimi ve “evet, tek gitar bu şarkı” dediğimi çok iyi biliyorum. O yüzden hala duvar izlemeye devam ediyorum.
Konserlerinde, söyleşilerinde ve şarkı sözlerinde annenden ve onun müzik yolculuğundaki yerinden sıkça bahsediyorsun. Onun yönlendirmesi ya da desteği, müzikle kurduğun ilişkiyi nasıl şekillendirdi?
Çocukluğumdan beri müziğe, konserlere ve müzisyenlerin bir şarkıyı nasıl yorumladığına derin bir merakım vardı. Annem, bu merakın bir alışkanlığa dönüşmesinde hayatımdaki en kilit isimdir. Henüz altı yaşındayken Athena’nın imza gününde saatlerce benimle beklemesinden, ilkokulda Queen hayranıyken yurtdışından bana Best Of albümü getirtmesine kadar her anımda çok destekleyiciydi. Kendisi Sezen Aksu ve ekollerini severek dinleyen biri olsa da zamanla benim sayemde iyi bir Radiohead dinleyicisi de oldu.
Benim dinlediğim şeyleri merak eder, birbirimize şarkılar armağan ederiz ama annem aynı zamanda “Mert bu şarkı çok kötü, ben bunu dinlemem” diyebilecek kadar da objektiftir. Müziğe bakış açımı genişleten, şüpheye düştüğümde arkamda olduğunu hissettiğim bir güç. Üretim sürecimde de etkisi büyük; bazen benim şarkıda görmediğim bir noktayı işaret edip perspektifimi genişletiyor. Tabii bazen serzenişte bulunduğu da oluyor, doğal olarak çok üzücü şeyler yazmamı sevmiyor. “Mutlu Günler” çıktığında dünyanın en mutlu insanı olmuştu ama ona “Kuş”u dinlettiğimde arabada biraz sinirlenip “Mertciğim, şöyle ‘Mutlu Günler’ gibi şarkılar yok mu?” diye sordu. Ben de ona “’Mutlu Günler’ bir şarkıydı, şimdi ‘Kuş’u anlatmak istiyorum,” dedim. Arada böyle tatlı atışmalarımız olsa da her anımda yanımda.

2025 yılı senin için oldukça verimli geçti diyebiliriz sanırım. Adakale albümünü ve birçok tekli yayımladın. Konserlerle dinleyicilerinle buluştun. Peki 2026’da seni nerelerde dinleyebileceğiz, yeni şarkılar ya da yeni bir albüm için şimdiden ipuçları var mı?
2026 yılında çok daha fazla konser vereceğimiz bir gerçek çünkü hem talep arttı hem de biz artık daha fazla sahnede olmayı, o anı paylaşmayı istiyoruz. 2025 bizim için yoğun bir üretim yılıydı; Adakale’nin yanına altı tekli ve birçok canlı kayıt ekledik. Şimdiyse tüm bu üretimi sahneye, o canlı ruhun içine taşımaya odaklanıyoruz.
Konserlerin sadece birer dinleti değil, bambaşka birer deneyim olduğuna inanıyorum ve bunun için gerçekten çok uğraşıyorum. Örneğin “Yalnızlar Günü” konseri, onu da bir gelenek haline getirmeye çalışıyorum, o süreçte günlerce uykusuz kaldım. Kendimi bir anda baskıcıda buldum. Konserlerin görselinden atmosferine kadar her detayıyla bizzat ilgileniyorum; çünkü ben de bir dinleyici olarak anın içinde olmaya, o ruhu solumaya çok değer veriyorum. Kısacası 2026; sahnede daha sık buluştuğumuz, müziğin o anlık büyüsüne kapıldığımız çok güzel bir yıl olacak.

















