Menu Kapat
Kapat

Mehmet Atay: ‘Bağımsız tiyatrolar terk edilmişliğin burukluğunu yaşıyor’

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Elbette ki “sanat, en büyük şifa” fakat kültür politikalarının yoksunluğunda desteksiz bırakılan, kolu kanadı kırılan, emeği yorulan bağımsız tiyatrolar bu şifalı gücü her geçen yıl daha zor ulaştırıyor seyircisine ve buruk “kutluyor” 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü. Halbuki duymak için duyulmak için duyurmak için en çok ihtiyacımız olan şey, sanat. Her şeye rağmen duyulur kıldıklarına minnetle…

Mehmet Atay’la Atatürk Lisesi’nin tiyatro kolunda filizlenen tiyatro yolculuğundan başlayarak yıllarca Devlet Tiyatroları’nda şimdilerde de kurucusu olduğu Çankaya Sahne bünyesinde ürettiklerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Dostoyevski genellikle benim oyunculuk hayatımın hep Q noktası olmuştur”

On yıllardır bu şehirde tiyatro yapıyorsunuz. İlk olarak Ankara’da tiyatro yapma deneyiminizi konuşarak başlayalım isterim.

Evet, on yıllardır, doğru. İlk olarak da Ankara’da, son olarak da Ankara’da. Ne güzel, daim olsun. Ankara’dan ayrılmayı da düşünmedik hiç. Ankara ile beraber yürüdük, beraber yaptık sanatımızı. Ankara’da tiyatro yapma deneyimim lise yıllarımda başladı sayabiliriz. Lisede tiyatro kolundaydım. Orada üç oyun oynamıştım. Yani bir amatörde deneyim ne kadar bilinçli deneyim sayılır bilmiyorum ama mesleğimi kazandıran bir deneyim oldu. O zamanlar 9. Akşam Sanat Okulu vardı -şimdiki Resim Heykel Müzesi. Orada liselerarası bir yarışma düzenlendi, biz de Atatürk Lisesi olarak katıldık. Ben hasbelkader orada jüriden bir ödül alma şansı elde etmiş oldum. Bu tabii itici güç oluyor. İkinci itici güç de benim edebiyat öğretmenimdi. O bana konservatuvara gitmemi söyledi. Ben de çok bilmiyordum o zamanlar neyin ne olduğunu ama denedim ve oldu. Mesleğimi kazanmış oldum. Deneyim böyle başlıyor. Aslında biraz tesadüflerin de bir sonucu benim tiyatro koluna girmem, çok tiyatroyu arzuladığımdan değil. O zamanlar hangi koldan daha iyi ders asılıyordu diye soruyorduk. Tiyatro kolu geçen sene çok iyi ders astı dediler, ben de hayta bir talebeydim, kaçacak yer arıyordum ve işime de gelmişti. Ama işte konservatuvara girdikten sonra o hayta talebe kendini buldu ve bu günlere geldi işte.

Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görev aldığınız ilk oyundan günümüze kadar sahnede hayat verdiklerinizi hatırlayacak olursak zihninizde ve/veya gönlünüzde yer edinen bir karakter var mı?

Birçok oyunda oynadık tabii ama insanın oyunculuğun ne olduğunu, tiyatronun ne olduğunu kavrayabilmesi için bir an, bir Q noktası oluşuyor. Olması gerekiyor. O da benim yıllar sonra -33 sene sonra- tekrar sahneye koymayı düşündüğüm Beyaz Geceler’dir. Şimdi repertuvarımızda, genç insanlarla oynuyoruz. O zamanlar rahmetli Kazım Bey yönetmişti oyunu, Kazım Akşar. Şimdi ben yönetimini üstlendim ve 33 yıl sonra onu tekrar sahneye taşıdım. Beyaz Geceler’i Ankara’da hiç kimse oynamamıştı. Bu benim için bir Q noktasıdır. Nasıl bir Q noktası derseniz, orada da o sene Ankara’da verilen iki ödülü birden alınca tabii rizikolar artmış oluyor. Genç bir oyuncu için bu ödüller bir taraftan evet motive ediyor ama bir taraftan da rizikoyu artırıyor. Artık çıtayı yüksek tutmak zorunda kalıyorsunuz geride kalmamak için. Ama Dostoyevski genellikle benim oyunculuk hayatımın hep Q noktası olmuştur. Rus edebiyatı diyelim kısaca; Rus edebiyatı figürleri, Çehov… Sonra da Suç ve Ceza‘yı oynadım ve devlet tiyatrosuyla neredeyse ilişiğimi kesmiş oldum. Bunlar benim Q noktası kabul ettiğim eserlerdir ama hiçbirinden daha az zevk almadım. Hepsini çok severek oynadım.

Oyunculuk kadar yönetmenlik tarafında da oldukça üretken bir tiyatro insanı olarak her iki tarafın da sizde hissettirdiklerini sormak isterim. Oyuncu olarak yönetmenin hayaline ortak olmak mı, yönetmen olarak hayal ortakları bulmak mı?

Aslında birbirinden çok farklı değil. Oyuncu olarak size çizilen bir çerçevenin içinde oluyorsunuz. Yönetmen bir çerçeve çiziyor, bir hayal kuruyor. Size anlatabildiği kadar anlatıyor hayalini. Siz de o hayalin içinde olmaya çalışıyorsunuz. Diğerinde de tam tersi var. Bu sefer de siz hayal kuruyorsunuz ve içeriye oyuncuları davet ediyorsunuz. Sonuç ikincide daha heyecan verici çünkü oyun çıktıktan sonra ipler sizin elinizde değil artık. O oyuncuya ait oluyor.

Seslendirme deyince de ilk akla gelen isimlerden biri olarak o yolculuğun sizin için nasıl başladığını merak ediyorum. Şimdilerde oldukça tercih edilen sesli kitapların Türkiye’deki ilk uygulamasını yapan kişi olarak öncelikle nasıl bir öngörüydü bu ihtiyaç? Kitapların hatta tiyatronun dinlenilebilirliğine dair düşüncelerinizi de paylaşır mısınız?

Farklı şeyler. Tiyatro dinlenmez. Ona “radyo tiyatrosu” diyoruz. Sesli kitap ayrı bir konudur. Çok farklı bir teknikle sunulması gerekir. Bunu da Türkiye’de süreklilik taşıyan kapsamda ilk defa Sesle Kitap olarak biz başladık. Daha önce de yapılmış, sesli kitap başlığı altında değerlendirilebilecek çalışmalar var. Hani bir oyuncu ya da bir şey çok popüler olmuş, bu popülerliği kullanarak bir masal kaseti çıkarmış, şiir kaseti çıkarmış. Biz bunlara da sesli kitap diyoruz. Böyle denemeler olmuş birer ikişer.

Biz Sesle Kitap olarak ortağım Yetkin Yağmur’la birlikte bir süreklilik oluşturduk, büyük bir arşivle girdik işin içine ama biraz sermayeye yenik düştük. Yani kendi başlığımız altında, kendi logomuz altında sürdüremedik işi. Çünkü çok büyük sermayeyle Storytel geldi. Yabancı sermaye ve biz buna direnemedik. Onlar da bize birlikte yapmayı teklif ettiler. Biz de yine Sesle Kitap’ı korumak şartıyla seslendirmelerimizi orada değerlendiriyoruz. Burada bir kitabın roman olduğunu, şiir olduğunu, hikaye olduğunu unutturmadan sunmaya çalışmak çok farklı bir şey. Yani farklı bir teknik. Ama sonraları bu iş çoğaldıkça bu üslup ortadan kalkmaya başladı. Yine de biz kendi tarzımızı muhafaza ediyoruz. O bizim çocuğumuz, çok seviyoruz. Çok da ticari geri dönüşü olmamasına rağmen.

“İsimli tiyatrolar Ankara’daki seyirci potansiyelini biraz fazla zorlamaya başladı”

2019 yılında kurduğunuz ve genel sanat yönetmenliğini üstlendiğiniz Çankaya Sahne ilk günden bu yana bölgedeki genç yetenekleri de bir araya getirip gerek repertuvarıyla gerek ev sahipliği yaptığı turne oyunlarıyla önemli bir ihtiyaca karşılık geliyor. Bu noktada sizin oyun/oyuncu seçimleri konusundaki gerekçeleriniz, öncelik olarak gördüğünüz kıstaslar nelerdir?

Tabii özel tiyatro dediğimiz, bağımsız tiyatro dediğimiz, benim gibi ödenekli tiyatro geleneğinden gelen bir insan için biraz yabancı bir ortamdı. Biz aslında bu sorduğunuz soruların hepsini şu anda deneyimlemeye başladık. Pandemiyi saymazsak toplam beş senelik bir deneyim süremiz var evet çünkü pandemi bizden iki senemizi aldı. Biz şimdi etüt aşamasındayız. Çocuklarla da aynı etütleri paylaşıyoruz. Bir bağımsız tiyatro nasıl ayakta durur? Öncelikle zaten artık bu önem kazanmaya başladı: Sürdürebilmek. Yani eserin niteliğinden çok nasıl ayakta kalırızı düşünmeye başladık. Tabii ki çizgimizi korumaya çalışıyoruz. Oyun seçimlerini de biraz hem dünya klasiklerinden olsun mantığıyla, arkadaşlarımızın, genç arkadaşlarımızın deneyim kazanabilecekleri şekilde yapıyoruz. Hani Ruslar çocuğa yüzme öğretmek için daha bebekken havuz atıp çırpınmalarını sağlarlarmış. Bizim buradaki pozisyonumuz da aşağı yukarı öyle. Oyuncularımızı suya atıyoruz, çırpınmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Bu arada biz de deneyim kazanıyoruz tabii.

Seyirci ölçeğini de Ankara’da ölçmek çok zorlaştı. İsimli tiyatrolar Ankara’daki seyirci potansiyelini biraz fazla zorlamaya başladı. Onun sıkıntısını çekiyoruz biraz. Ankara’ya dışarıdan 100-150 tane oyun, etkinlik geliyor ve bu, Ankara’daki bağımsız tiyatroları biraz sarsıyor. Biraz değil aslında epey sarsıyor. Şu anda ayakta kalmaya çalışıyoruz bağımsız tiyatrolar olarak çünkü hiçbir destek yok hiçbir yerde. Ne belediye anlamında bir destek var, ne devlet anlamında. Hiçbir destek olmadan kendi yağımızda kavrulup ayakta durmaya çalışıyoruz.

Yıllarca ödenekli bir tiyatro çatısı altında çalıştıktan sonra kendi sahnenizi kurma ve yürütme sürecinde yaşadıklarınızı da konuşalım. Gerek ekonomik açıdan gerekse görece özgür bir üretim alanı yaratması açısından yaklaşabiliriz belki…

Olumsuz tek yanı maddi yönü; yoksa biz burada mutfağımızı kurduk, yemeğimizi pişiriyoruz. İstediğimiz yemeği kendimiz yapıyoruz. Diyeceksiniz ki devlet tiyatrosunda ne kadar özgür değildiniz? Belli bir yere kadar evet, özgürlüğünüz yoktur. Size tavsiye edilen ya da yönlendirilen eseri oynamakla ya da yönetmekle mükellef olabilirsiniz. Ama belli bir yerden sonra artık sizin tekliflerinizi beklerler. O da bir özgürlük alanı yaratır. Her şey kabul edilecek diye bir şey yok. Ama sonuç olarak proje hazırlamak ve değerlendirmeye sunmak tabii ki özgürlüktü. Şimdilerde nasıl bilmiyorum. Yani 2006’dan beri çok fazla ilgim yok devlet tiyatrosuyla. Kendi tiyatroma vakit harcıyorum.

Mehmet Atay - Sanatçı Bilgileri ve Etkinlikleri | Bubilet

Bu sezon yeni bir heyecanınız da var. Ankara-İstanbul ortak yapımı bir oyunla seyirci karşısına çıkıyorsunuz, Melek Baykal’la aynı sahneyi paylaştığınız Konken Partisi projesinin özellikle başlangıç fikri aşamasını anlatır mısınız?

Melek benim Ankara’dan arkadaşım. Ankara’da da beraber olduğumuz oyunlar var. O doğma büyüme İstanbullu, İstanbul’da sanatını yapıyordu. İşte Konken Partisi gibi bir oyun söz konusu olmuş. Melek demiş ki ben bunu oynarsam ancak Mehmet’le oynarım. Tiyatrokare’den Nedim Bey’den bir teklif geldi. Normalde çok yapamayacağımız bir şey iki şehirden devam etmek ama Nedim Bey şeker tadında bir yönetmen. Uyumlu da. O da şartları bize göre uyarlamaya çalışacağını söyleyince fazla direnemedim. Melek’e de direnemedim, çok istiyordu. Ondan sonra bu iş ortaya çıktı ve şimdi turnelerimiz devam ediyor. Tutuldu da oyun, güzel gidiyor.

“27 Mart kutlu olsun ama hangi şartlarda kutlu olsun?”

Son olarak bugün bu röportajı yapma sebebimiz de olan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’ne, yıllarca bu özel günün sizde hissettirdiklerine dair neler söylemek istersiniz?

Biraz buruk yaşanıyor 27 Mart. Devlet tiyatrosunu bilemiyorum tabii orada farklı bir şey var ama bağımsız tiyatrolar terk edilmişliğin burukluğunu yaşıyorlar. Biz de aynı burukluğu yaşıyoruz. Buradan bir coşku çıkamıyor maalesef. Ayakta kalmak üzere kendini koşullamış, bırakın daha yeni projeler yapma, daha iyisini yapma, daha kendini geliştirme ve büyümeyi, olması gereken hedeflerimizi küçültmekten ve ayakta durmaya çalışmaya indirgemekten son derece müteessiriz. Ama seyircimiz bizi yalnız bırakmayacak herhalde. Şu aralar biraz yalnız bıraktı ama yalnız bırakmayacaktır diye güveniyoruz.

Öyle bir ayakta durma savaşı ki Ankara’daki tiyatro ekipleri olarak da birbirimizle ilgilenmeye vakit bulamıyoruz. Beraber bir şeyler yapmak, birbirimizi desteklemek adına bir şey yapamıyoruz. Biraz direnelim. Bir sene daha direnelim. Bu yaz da bir geçsin. Hadi önümüzdeki yaza… Ama görüyorsunuz ortalığı. Daha iyiye gitmiyor.

27 Mart kutlu olsun ama hangi şartlarda kutlu olsun? Heyecanını pek yaşayamıyoruz maalesef. Yine de enseyi karartmayalım.

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.