|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Derya Şensoy, tek kişilik gösterisi Diyemedim ile 7 Nisan akşamı CerModern’de Ankara izleyicisiyle buluştu. Şubat 2026’da çocukluğunun geçtiği Ses Tiyatrosu’nda prömiyer yapan Diyemedim, Şensoy’un kaleminden çıkan ve tek başına sahnelediği ilk oyun. İlk olmasına rağmen oyunu yazarların “ilk romanı” gibi bir kategoride değerlendirmek haksızlık olur çünkü içinde büyüdüğü Ses Tiyatrosu’nun birikimini sahneye taşıyarak perdeyi doğrudan profesyonel ligde açmış.
Diyemedim‘de Derya Şensoy, kilo aldığı dönemde maruz kaldığı tepkileri trajikomik bir dille anlatırken, günümüzde giderek bir ticaret kalemine dönüşen sağlık sektörünü de ikinci bir manşet olarak açıyor. Eğer sekiz sütuna manşet, ilişkilerdeki sınır ihlaliyse yani bir insanı gözümüzle tartmak, görünüşüne göre değerlendirmek ve bunu patavatsızca dile getirmekse, ikinci manşet de çözümü hızla paketleyip satan ama meselenin özünü ıskalayan bir yaklaşımda.
Bu vesileyle, Amerika’daki üniversite yıllarından beri takip ettiğim, verdiği ilhamla 2013’te kitaplığımı renklere göre düzenlediğim, evdeki saksılara lego adamlar eklediğim Derya Şensoy’a mikrofon uzattım. 36 yaşında kendisine yeni bir alan açan Şensoy ile dizi ve sinema oyunculuğundan illüstrasyona, takı tasarımından oyun yazarlığına uzanan çok yönlü üretimini konuştuk.
Diyemedim bir fikir olarak nasıl doğdu? Perdelerini bu sezon açan bu oyunun perde arkası ne kadar sürdü ve nasıl bir süreçti?
Diyemedim, benim bir yas ve depresyon sürecimde ortaya çıktı aslında. O dönem içinden geçtiğim süreçleri mizahi yolla anlatan bir oyun. Başımdan geçenleri bütün çıplaklığıyla anlatmanın zor olacağını düşünerek yazarken çok kez kendimle yüzleşmenin daha zor olduğunu fark ettim. Çok kez öfkelenip, kırılıp, küsüp bilgisayarın başından kalktım. Çok kişisel bir hikaye aslında ama anlattıklarımın her izleyicide bir başka yansıması olduğuna eminim. Uzun bir yazma dönemi geçirdim diyebilirim. Zaman zaman başından kalkıp aylarca tekrar bilgisayarı açmadığım da oldu. Ama bu tekst tamam artık hadi dedikten sonra 3 aylık bir prova sürecinden sonra seyirciyle buluştu oyun.

Öfkenin, tek kişilik bir oyuna dönmesi bana Hırvatistan’ın Zagreb şehrinde bulunan Museum of Brokenship Müzesi’ni hatırlattı. Ayrılık acısının bir müzeye dönüşmesi… Benzer şekilde, temsil sonrası izleyenler bıraktığınız cam fanusa kendi diyemediklerini yazıyorlar ve böylece oyun, izleyenlerin de duygudaşlık kurmasıyla seanssız bir terapiye dönüşüyor. Siz bu dönüşümü nasıl tanımlıyorsunuz; Diyemedim sizin için bir oyun mu, yoksa izleyiciyle birlikte dönüşen kolektif bir deneyim mi?
Diyemedim tek kişilik, tek perde bir oyun öncelikle. İzleyicinin “diyemediklerini” benimle paylaşıyor olması fikriyse aslında karşılıklı kurduğumuz bir bağ. Bence oyunu izledikten sonra birçok izleyicide derin bir oh çekme hissi oluyor çoğu zaman. Ya da bir cesaret alma durumu izlediği hikayeden ve “diyemediği” bir şeyi yazma. Bu anlamda terapötik diyebiliriz belki de…
Aslında siz “diyebilen” biri değil misiniz? Oyun başında gerekli uyarı yapılmasına rağmen oyun sürerken çekim yapmaya çalışan bir izleyeni uyardınız mesela.
Evet, kesinlikle diyebilen birisiyim! Oyun sırasında fotoğraf ve ya video çekiliyor olmasının en önce sahnedeki insanın konsantrasyonunu bozması, dikkatini dağıtması büyük bir problem! Aynı zamanda yanındaki izleyicilerin de dikkatini dağıtan ve oyunu bölen bir durum. Ayrıca yasak!
Prömiyer akşamı aynı zamanda doğum gününüzdü. Bu, kendinize verdiğiniz bir doğum günü hediyesi mi? Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde söylediği gibi, 35 yaşın yolun yarısı olduğuna inanıyor musunuz?
Doğum günü hediyesi gibi düşünmedim aslında. Bir tarih seçmem gerekiyordu, 7 Şubat da hafta sonuna denk gelince o zaman 6 olmasın, 8 olmasın, doğumgünüm olsun, uğurlu gelir diye düşündüm. 7 uğurlu sayım zaten, Ferhangi Şeyler de 7 Mart’ta başlamıştı. 7’nin uğuruna inandım diyelim. Babam da 36 yaşındaymış Ferhangi Şeyler’e başladığında.
Yaş 35, yolun yarısı değildir umarım bu arada.
Cin Ali’nin yaratıcısı öğretmen Ramiz Kaygusuz ve ailesinde, şarkıcı Karsu’nun eşi ve ailesinde ve hatta bilim insanı Cahit Arf’ın eşinde ve sizde gözlemlediğim benzer bir aile desteği var. Bence bu, başarıyı sürdürülebilir kılan, başarının üzerinde çarpan etkisi yaratan bir şey. Aile desteğinin üretiminizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız? Sizce bu destek, bir insanı nasıl etkiliyor?
Biz birbirimize çok düşkün bir aileyiz. Bence ne iş yaparsanız yapın, ailenizin, eşinizin desteği çok çok önemli. Çok da keyifli! Bir kere yaratıcı işlerde süreci çok daha kolaylaştıran bir destek bu. Çünkü bir şey üretme dönemleri sancılı olabiliyor. Bu destek her zaman “aferin, harikasın” değil; “bugün olmadı, ama yarın yeni bir gün” diyen bir destek. İnsanın yaratıcılığının, üretme ve devam etme hevesinin desteklenmesi tabii ki çok büyük bir motivasyon.
Bir Ankaralı olarak Ses Tiyatrosu’nu, ilk defa Ekim 2025’te Şahları da Vururlar oyunu ile gördüm. Özgün işlevini korumuş, kültürel miras niteliğindeki 140 yıllık tarihi yapısıyla, Ferhan Şensoy’un oyunun başlamasını bekleyen misafirine eşlik eden sesiyle o kadar etkileyici bir yer ki… Duvarlarında asılı geçmiş oyun afişleri, Ses Tiyatrosu’nun adeta özgeçmişi gibi. Bugün inanıyorum ki Ses Tiyatrosu, Türkiye’deki her tiyatro severin, mimari ile ilgilenenlerin, en az bir kere görmesi gereken bir yer. Yerli turistin İstanbul planlarına eklenmeye değer bir durak. “Tadilat gerekse ne kadar zor” diye düşündüğümü hatırlıyorum bir de. Sahi ne kadar zor?
Bu başlı başına bir röportaj konusu ve sorusu. Tabii ki restore edilmesi gerekiyor. Ve tabii ki bu bizim ya da şahısların tek başına altından kalkabileceği bir yük değil. Bununla ilgili görüşmelerimiz de oldu aslında. (Burada kişilerin ve kurumların adını vermeyi artık anlamlı bulmuyorum.) Biz Ortaoyuncular olarak Ses Tiyatrosu’nu yaşatmak ve binanın var olan kondisyonunu korumak için elimizden gelen her şeyi, bazen elimizden gelenden fazlasını yapıyoruz.

80 dakikalık oyunda ezberiniz hiç şaşmadı. Oyunun dekoru ve ışıklandırması da çok güzeldi ve bunların oyun içinde size zamanlama ve içerik açısından hatırlatıcı unsurlar olduğunu düşündüm. Amerika’da aldığınız illüstrasyon eğitiminin size katkıları neler oldu? İllüstrasyon alanında yaşadığınız ve çok görünür olmayan ama üstesinden geldiğiniz bir telif süreci de var. Bu deneyim size neler öğretti?
Ben çocukluğumdan beri resim çiziyorum ve bunu çok seviyorum. Aldığım eğitim de aslında bu çok sevdiğim şeyi profesyonel olarak yapma şansı tanıdı bana. Telif konusuna gelince, bu bize okulda neredeyse ilk öğretilen şeydi: Bir iş aldığınızda, çizim yaptığınızda bunu müşteriye yollarken mutlaka kendinize de yollayın (mail olarak). Bu zaten sizin o işi ne zaman yaptığınızı kayıt altına alırken aslında çizimin/işin size ait olduğunu da kanıtlayan bir belge niteliğinde. Ben de aslında bu süreçte emeğimin de vaktimin de çalınmış olmasına üzüldüm en çok. Uzun bir süreç oldu ama mahkeme tarafından da haklılığım kanıtlanmış oldu.
Çocukken magazin bültenlerinden kulağımızda kalan bir Sibel Can cümlesi var: “Kilo aldım, gelemem.” Siz bu ezberi nasıl bozdunuz?
Bozdum mu? Bilmiyorum ki. Bence ben başıma gelenleri bir kadın olarak anlatma cesareti gösterdim sadece. Bence birçok kişi de aslında benim gibi düşünüyor ama yeterince dile getiremiyoruz. “Diyemiyoruz” yani. Ben sonunda dedim.
Bundan belki 15 yıl önce Lego adamlı bileklikler tasarlayıp sattığınızı hatırlıyorum. Televizyon dizilerinde, sinema filmlerinde oyunculukla devam ettiniz. Şimdi tek kişilik bir oyun da yazdınız. Oyunculuk, tasarım ve yazarlık arasında gidip gelen çokyönlü bir üretiminiz var. Bu anlamda size ilham veren isimler kimler?
Annem ve babam. Ben üretimin hiç bitmediği bir evde büyüdüm. Buna şahit olmak beni hem çok besledi hem de hayatın nasıl yaşanması gerektiği konusundaki vizyonumu genişletti diyebilirim. Üretmek, çalışmak, bunlar bana iyi gelen şeyler. Hata da yapılır, başarılı olunur, başarısız da olunabilir, ama “devam etmek”, “pes etmemek” bana anne ve babamın öğretisidir.



















