Menu Kapat
Kapat

Ankara Palmiyesi: Ankara mekanlarının müzikle bir acayip ilişkisi

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Ben aşırı gençken mekan işletmiştim. Bir de yıllar sonra pandeminin başında.

Pandeminin başında Marmaris’te çok güzel bir yer açtık. “Pixies” diye de afili bir isim koyduk. Sonra her şeyi aşırı sıradan yaptık. Paramız yok, evraklarımız eksik, pandemi var, bütün mekanlar ağlıyor.

Menüde çok az yiyecek vardı. İçki çeşitleri sıradandı. Özellikle ucuz bir yer değildi. Barında bir tek kokteyl bile yoktu. Ses düzeni o kadar vasattı ki bir bluetooth hoparlörden ibaretti.

Servis de mükemmel değildi. Misal garsonlarımızdan oğlum Samed Dünya (o zaman 6 yaşında), özellikle patates kızartması servisi yaparken, yiyerek götürüyordu.

Ne olduk biliyor musunuz? Başarılı.

Çok anlamsız değil mi? Orhaniye’nin en iyi iş yapan mekanıymışız. Ömrü bir sene sürdü. Mülkiyeti satıldı.

Çünkü özen gösteriyorduk o küçük menüye, müziğe; muhabbetimiz güzeldi. İnsanlara samimi davranıyorduk. Hesapta sürpriz yoktu.

Cennet yurdumuzda, özellikle kıyı şeridinde herkes işini o kadar kötü yapıyor ki işini biraz normal yapınca Kuzey Yıldızı gibi parlıyorsun.

Ankara istisna. Çünkü Ankara’da mekanlar güzeldir. Kendine göre bir özeni vardır. Müzik hariç.

Ankara’ya 80’lerin ikinci yarısında birisi bir çalma listesi bırakmış kaçmış, hala o çalıyor. Bakın 40 yıldır bütün şehirde, minik eklemelerle aynı liste çalıyor. Düşünebiliyor musunuz?

Yahu Supertramp var o listede. Muhtemelen Roger Hodgson bile artık Supertramp dinlemiyor, Ankara dinliyor.

Bir de Supertramp, School ya da Alan Parsons çalıp da “La Sagrada Familia” gibi zamansız bir şeyler de yok. “The Logical Song” ne? Ne bileyim “Eye in the Sky” ne?

Mesela Açık Radyo programlarında, eldeki albümün en dinlemesi zor, anlaşılmaz (hatta niye yapıldığı belirsiz) şarkısını bulup çalarlar ya, Ankara barlarında da dünyanın unuttuğu grupların sabun köpüğü şarkılarını bulup çalıyorlar.

Geçen gün Ankara büyüklerinden Tolga Arvas ile Şili Meydanı’ndaki Cosmo isimli mükemmel mekanda oturuyoruz. Bu yazıdan ona bahsettim. Tolga, o şarkıların hepsine bayılan birisi olarak karşı çıktı. Çünkü kendisi klasik ve arabesk müzik gibi iki uçtan anlar. Diğerlerini hiç bilmez. Döndü bana mesela, burada müzik mükemmel, dedi. Kulak verdik. “Soldier of Fortune” / Deep Purple çalıyordu.

Şimdi her Ankara mekanı bir “Soldier of Fortune” çalmak zorunda mı? Bakın bir mekanda “Soldier of Fortune” sahibinden çalıyorsa gelişine çalıyordur. Bunun bir de Opeth versiyonu var. O çalıyorsa durum daha vahimdir. Düşünülmüştür.

Olmaz öyle.

Cosmo mükemmel bir mahalle kahvecisi. Bizim Tolga, önceki sahiplerinden beri burada takılıyor. Herkes birbirini tanıyor. Tuğba Hanım işletiyor. Kendisi sadece çok zarif değil düşünceli ve samimi de bir insan. Nefis sandviçleri var. Kahveyi çok güzel demliyorlar. Ama “Soldier of Fortune” çalıyor yahu. Olacak iş mi?

Geçen gün Friends quiz’i düzenlendi, katıldım. Yenildim ama ezilmedim.

Yine geçenlerde Ankara detay sorumlusu Doruk Erdal beyefendi ve Ankara IT sektörünün arayüz prensesi Aylin Seçgin hanımefendi evlendi. Akşam da onların şerefine Atakule’nin oradaki Crossroads’ta içtik.

Crossroads nefis yer. Hakikaten öyle. Bizim bir üst mahallenin barı. Servis şahane, çalışanlar çok tatlı, ortam iyi. Fakat müzik? Ben yine masada müziğe çemkirirken “Hard to Handle” çalıyor. Malum efsane Otis Redding şarkısı. Black Crowes bunu, 1990’dı galiba, hortlattı ve bütün dünya tanıdı. E tamam. Ama geldik 2025’e. Bunu kesintisiz çalmayalım değil mi bütün Ankara barlarında? İlle bir şarkı hortlatacaksak biraz arkeoloji yapalım.

Ben de bunu yanımda oturan Ankara sanat camiasının mühim ismi bir kardeşime anlattım. İsmini vermeyeyim, mekan sahibi döver filan, Mahmut diyelim. Mahmut ne dese beğenirsiniz? Mekanın sahibini anlattı bana; adını hatırlamıyorum. Çok tatlı biriymiş, şöyleymiş böyleymiş ve oranın çalma listesini özenle hazırlamış ve elletmezmiş.

Bakın tatlı biri olduğuna eminim. Bu kadar nefis bir mekanı tatsız biri yapamaz zaten. Ama o listeyle övünmesi tam Ankaralılık. Her yerde çalan listeyi, bazı şarkıların az duyulduk cover’larıyla değiştirince öyle güzel olmuyor o. Ayrıca mekanın, ne kadar geniş olursa olsun bir tek listesi olmaz. Müzik dinlensin diye çalınıyorsa her gün yenisi yapılır onun. Evet her gün.

Bir başka sevdiğim mekan Terradan var, oraya gidin. Yine Şili Meydanı’nda. Menüsü sucuk, sosis gibi baharatlı hayvan cenazesinin hayvansız haliyle dolu vegan bir mekan. Evet yoğurtsuz ayran, kıymasız köfte, hepsine ikame edecek bir şeyler bulmuşlar. Sempatik garsonlarıyla, hoş muhabbetiyle ve yavaş hareket eden koca gözlü güzel patronu Nisan’ıyla öne çıkan bir mekan Terradan. Böyle yavaş hareket eden, koca gözlü, güzel deyince de tembel hayvan/sloth canlandı gözümde ayrı mesele. Neyse, müdavimler hiç öyle kibirli ve hayvanına pedikür yaptırıp akşamları ona Nietzsche’den pasajlar okuyan tipler yok, korkmayın. Gidin korkmadan oturun oraya. Ammmaaaa. Çalan müzik elbette o dediğim listeden. Müziği dinleyerek gözlerinizi kapatın. Son 35 yılın herhangi bir zamanında hissedebilirsiniz kendinizi. Sonra açın gözlerinizi, yoo… Gayet modern, güncel, güzel bir dükkan.

Herkese yüklendim, kendi kafa karışıklığımı da şuraya bırakayım: Bir yandan, bundan ne kadar şikayetçiyim onu da bilemiyorum. Bu durum çok saçma geliyor bana, onun için yazıyor olabilirim. Çoğunun patronunu tanıdığım bu mekanlara bir kere olsun “kardeş lütfen bi kere daha ‘Walk On the Wild Side’ çalmayın yeter yahu,” demedim.

Demek ki bir şeyleri de güzel bu durumun. Bilemiyorum. Belki her şey Süleyman gibidir. Süleyman Bağcıoğlu kaç yıldır aynı çalma listesini çalıyor, farkında değil misiniz? Ve ben kudretli Süleyman’ın bu özelliğini şu yazıda övüm övüm övdüm.

Bir bukle daha ispiyonlayayım kendimi. Bir Led Zeppelin albümünü baştan sona dinlemeyeli onyıllar olmuştur. Hür irademle en son ne zaman Led Zeppelin şarkısı koydum, asla hatırlamıyorum. Ama iki tane mis gibi Led Zeppelin tişörtü aldım yeni. Gururla giyiyorum. Niye bilmiyorum. Belki de 20’li yaşlarımda tanımlanmış Metin’i beğeniyorum, o kadar. Sayın Ankara, eğer senin de benim gibi derdin gençliğine sadakatse poster as. Şarkısını niye çalıyorsun?

20 yaşındayım. Almanya ve Hollanda’da sürtüyorum. Bir tek mekanda bile Jethro Tull, Deep Purple, Led Zeppelin, Dire Straits filan; yani “Ankara gruplarından şarkılar” çalmıyordu. Böyle bir şey olabilir mi? Çok şaşırmıştım. Bu gruplar varken insan mekanlarda neden başka şarkılar çalar ki diye düşünmüştüm. Sonra fark ettim ki bizler Türkiye’de yokluk içinde yaratıcılık sınırlarını zorlamış enteresan insanlarız. Ben mesela 1990 yılından önce doğmuş birisinin dinlediğini, okuduğunu, seyrettiğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirim. Kasetler yahu. Şimdi nur yağdı ya. Bakın dikkat edin hep aynı kasetler. Chris Rea, Tracy Chapman… Yahu bir tek Ankara’da ünlenmiş, kendi ülkelerinde fark edilmemiş ecnebi albümler var. Örneğin (John değil Jon) Jon McLoughlin’in Good Time Down the Road ve müthiş gitar albümü Night of the Guitar… Bu iki nefis albüm Ankara’da meşhurdur. Gidin İtfaiye Meydanı’na, ikinci el kasetlerini bile bulursunuz. Ama Batı memleketlerinde hiçbir şeyini bulamazsınız. Spotify’da, Deezer’da, Apple Müzik’te bile yok yahu daha ne diyeyim?

Neden burada bu kadar meşhur?

Çünkü çıkmış. Yayımlanmış. Biz de sarılmışız yokluktan. Şimdi bunu Amsterdamlı birine nasıl anlatasın? Ben küçükken Amsterdam’da bir kütüphaneye gitmiştim, binlerce çeşit plağı istediğin gibi ödünç alabiliyordun. Bu benim için ne demekti bilemezsiniz. Ne bilemeyeceksiniz bilirsiniz tabii. Oralılar bilemez.

Son olarak akıl vereyim. Sayın mekan sahipleri. Mekanda müzik olayının tek bir doğrusu olamaz malum. Herkese birden hitap edemez de. Tür seçseniz de olmaz. Caz çalacaksın ama hangi caz? Enya da kendini caz sanıyor mesela bazen. Dolayısıyla bu demokratik değil analitik bir süreçtir. Tek bir doğru olmamasının sebebi müzik seçimi işinin “zevkler ve renkler meselesi” olması da değil.  Zaten çok sayıda birbirini tanımayan insanların takıldığı mekanlara müzik seçmek bir zevk ve renk meselesi olamaz. Siz bir karar verin, bu kararı uygulayın. İşleri karıştırmayın. Mesela kafe misiniz? Ve müzikten pek anlamıyor musunuz? Boşverin. Anlayanlar olarak bizler de anlıyor gibi yapıyoruz pek çok zaman. Açın bir tane Michelle Gurevich radyosu. Kısık tutun sesi. Dikkatli dinleyin ama. İçinden güzel bulduğunuz şarkılara yeni radyolar yapın. Sonra çalma listesi işine girersiniz. Neden Michelle Gurevich? Hem bilinen isim, kimse yadırgamaz hem de Ankara’da pek çalınmıyor. Bu arada Spotify radyolarının berbat olması da sizin şanssızlığınız. Eskiden Last.fm radyoları eşsiz oluyordu mesela.

Ben yazı boyunca anlatmaya çalıştığımı, yani habire çalanı biteni tek şarkı üzerinden konuşayım, siz bütün çalma listenize yayın. Lütfen bir tane daha “Cocaine” çalmayın. Clapton’dan değil sahibinden, JJ Cale’den çalınca ilginç bir şey yapmış olduğunuzu sanmayın. O şarkıyı artık unutmanız gerekiyor. Hepimizin unutması gerekiyor. Hatta Clapton’u unutun artık. Zaten aşı karşıtı düz dünyacı acayip bir herif oldu. Gerçi şu herkesin kafayı yediği acayip günlerde Filistin’i destekleyerek bir önceki cümleyi boşa çıkarmış da olabilir, bilmiyorum.

Ortalık umman. Her yerden çeşit çeşit müzik fışkırıyor. Yeni kuşak canavar gibi müzik yapıyor. Onlara takılın.

Bu kadar konuştum bir de çalma listesi bırakayım bari. 2024 Rakı Ajandası için yaptım. Ama rakı içerken dinlemeniz şart değil. Korkmayın “dönülmez akşamın ufuklarıyla” dolu değil.

Kapak fotoğrafı: Metin Solmaz ortak mekan Unite’ta Murat Meriç’e neyi nasıl çalması gerektiğini anlatırken. (Tuğba Çorukoğlu)

Ankara Havası

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.