Menu Kapat
Kapat

Başkentte direnişin izleri: Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmeyeceğiz

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Uzun süredir sabah gözümü açtığımda “Bugün ne olacak ya da acaba gece neler oldu?” sorusuyla başlıyor gün. Daha gözümü açamamışken elim telefona gidiyor. Hemen haberlere bakma ihtiyacı hissediyorum. Oysa ki çoğu psikolog, uyanınca bir süre telefona bakmamayı, koca bir bardak su içmeyi ve şöyle uzun uzun esnemeyi öneriyor. Türkiye’de yaşayan büyük bir kesimin buna zamanı olmadığına eminim. Ya da zaman yaratamadığına. Coğrafya kaderdi değil mi? İliklerime kadar hissediyorum bunu. Özellikle ülke gündemiyle uyuyup, uyandığım zamanlarda mental olarak çoğunlukla yorgun, uykusuz, çaresiz ve öfkeli hissediyorum. 19 Mart sabahına da işte böyle uyanmıştım.

Peki neler oldu, yine neden böyle uyandım? Ülkemizde son günlerde yaşanan önemli siyasi gelişmeler ve toplumsal olaylar, şehrin ve birçok insanın genel atmosferini önemli ölçüde etkiledi.  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından, tüm şehirlerde geniş çaplı protesto gösterileri düzenlendi. Ankara’da da Kızılay Meydanı, Kuğulu Park, ODTÜ’de toplanan binlerce kişi, bu durumu protesto etmek amacıyla bir araya geldi. Ankara Valiliği tarafından bu eylemler sırasında bazı metro ve otobüs durakları kapatıldı, ayrıca göstericilere müdahalelerde bulunuldu; çok sayıda kişi gözaltına alındı. Valilik, kamu düzenini koruma gerekçesiyle belirli sürelerle gösteri ve eylemlerini yasaklama kararı aldı. Tüm bu gelişmeler, tüm şehirler dahil Başkent’te de gergin bir atmosferin oluşmasına neden oldu.

Ankara, sadece devletin değil; devlete karşı halkın iradesinin, özgürlük arayışının ve örgütlü mücadelenin de başkenti. Devrimci geçmişi, üniversiteleri, meydanları ve sokaklarıyla Ankara, Türkiye’nin direniş tarihinde unutulmaz bir yere sahip. Bugün hala Ankara’nın her köşesinde — bir sokak duvarında, bir öğrenci topluluğunda, bir basın açıklamasında — “başka bir dünya mümkün” diyen bir ses yankılanmaya devam ediyor. Bu sesin biraz geçmişine bakalım. İçinde bulunduğumuz durumu anlatmaya çalışıp biraz da gayri resmi tarihe katkı sunmak istiyorum.

Tarihsel arka plan: Başkentin politik yükü

1923’te başkent ilan edilmesinden bu yana Ankara, siyasal iktidarın kalbi olduğu kadar ona karşı gelişen muhalefetin de merkezlerinden biri oldu. Bürokrasiye, askeri vesayete, neoliberal dönüşümlere ve otoriterleşmeye karşı yükselen tüm muhalif dalgalar, bu şehirde yankı buldu.

Ankara’nın yakın zaman direniş tarihini anlamak için öncelikle üniversitelerine bakmak gerektiğini düşünüyorum.  Zira, 1960’lardan bu yana direnişin odağı üniversiteler.

ODTÜ; 1960’lardan bu yana öğrenci hareketlerinin merkezi. 1969’da ABD Büyükelçisi Komer’in arabasının yakılması sadece ODTÜ’nün değil, Türkiye öğrenci hareketinin dönüm noktalarından. ODTÜ hala özgürlükçü yapısını korumaya çalışıyor.

Ankara Üniversitesi (DTCF, Hukuk Fakültesi), 1970’ler boyunca sol-sosyalist hareketlerin entelektüel merkeziydi. 1980 darbesi öncesi öğrencilerle ülkücü gruplar arasında çok sayıda çatışma yaşandı. 2000’li yıllarda “Barış İçin Akademisyenler” bildirisine imza atan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle birlikte başka bir direniş süreci başlamış oldu.

Hacettepe Üniversitesi, sağlık ve bilim alanında ilerici akademik kadrolarla öğrenci hareketlerinin buluşma noktası oldu. Öğrenciler, barınma sorunları, harç protestoları ve yurt eylemleriyle sık sık gündeme geldi.

Bu protestolarda Bilkent Üniversitesi öğrencilerini de unutmamak gerek. Özel veya devlet üniversitesi ayrımı yapanlara karşı, öğrenciler toplumsal olaylara karşı duyarlılıklarını ve demokratik değerlere olan bağlılıklarını bu protestoda bir defa daha gösterdiler. Öğrencilerin bu tür eylemlere katılımı, üniversitelerin sadece akademik değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk taşıyan kurumlar olduğunu da hatırlatıyor.​

Sokaklardaki mücadele: Kızılay ve ötesi

Türkiye’deki toplumsal olayların Ankara’da sıkça protesto edildiği alanlar Kızılay Meydanı, Sakarya Caddesi ve Yüksel Caddesi olmuştur. Buralar, işçi mitingleri, 1 Mayıs yürüyüşleri, feminist yürüyüşler, Gezi protestoları, LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve öğrenci boykotlarının simgesel alanları; sadece fiziksel değil, ideolojik “çarpışma”nın, polisle, devletle, iktidarla karşılaşmanın tam merkezidir. Örneğin Yüksel Caddesi ve İnsan Hakları Anıtı, çevresindeki oturma eylemleri ve “işimi geri istiyorum” direnişleri gibi örneklerle kolektif hafızada simgesel bir yer edinmiştir. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi, bu caddeyi bir direniş sembolüne dönüştürmüştür. Günümüzde hala birçok aktivist, burada gözaltına alınmak pahasına eylemlerini sürdürüyor.

Gezi direnişinde ise Kuğulu Park öne çıkan alanlardan biriydi. Haziran 2013’te Ankara’da çok yoğun protestolar yaşandı; özellikle Kuğulu Park ve çevresi halkın toplanma alanlarına dönüştü.

İşçi sınıfı, emek ve mücadele

Biliyorsunuz birçok sendika merkezi Ankara’da. Emek platformları; taşeron işçiliğe, özelleştirmelere, grev yasaklarına karşı yıllardır mücadelesini sürdürüyor. Bunlar arasında, 2000’li yıllarda TEKEL işçilerinin Ankara’da kurduğu çadır direnişi, emek tarihine altın harflerle kazınmıştır.

Yeni nesil direnişler

Ankara, Gezi direnişi sürecinde İstanbul’dan sonra en sert polis müdahalelerinin yaşandığı şehir oldu. Kuğulu Park ve Kennedy Caddesi haftalarca doldu taştı.

2021’deki Barınamıyoruz Hareketi ile öğrenciler, başta Cebeci ve ODTÜ olmak üzere açık havada sabahlayarak barınma krizine dikkat çekti.

Kadın ve LGBTİ+ hareketleri Ankara sokaklarında her yıl daha görünür hale geldi, özellikle Sakarya ve Kolej çevresinde protestolar organize edildi.

Özetle Ankara, sadece yasaların yazıldığı, kararların alındığı bir şehir değil; aynı zamanda halkın sözünü söylediği, adalet arayışının kök saldığı bir direniş mekanı. Geçmişin bu ısrarlı mücadeleleri, bugün hala aynı sokaklarda, farklı seslerle ama benzer taleplerle devam ediyor. O günden bugüne değişen sadece takvim; talepler, baskılar ve direniş ise aynı eksende buluşmaya devam ediyor. Bu bağlamda yakın zamanda yaşadıklarımıza bir bakalım.

Artık kahraman aramayacağız, kahramanlaşacağız

Bir sabah uyandık ve gördük ki, sadece bir kişi değil, hepimiz cezalandırılıyoruz.

İnancını yitirmeye ramak kalmış bir halkın “Yeter!” çığlığı var bu uyanışta. Ama işte tam burada durup sormalıyız: Bu ruh haliyle nasıl devam edeceğiz? Artık kimse gelip bizim yerimize bir şeyleri düzeltemeyecek.

Bir lider, bir kurum ya da bir mucize beklememeliyiz. Bir karar, bir yürüyüş, bir tweet, bir yardımlaşma, küçücük bir eylem bile bir başka insanın karanlığını aydınlatabilir.

Okula gitmek, işe gitmek, pazara çıkmak, çocuğuna yemek yapmak… Bu sıradan işler, bugün direnişin zemini olabilir. Bir işçi hakkını ararken direnir. Bir öğretmen, gerçeği öğreterek direnir. Bir öğrenci, soru sorarak direnir. Ve bir anne, çocuğuna umudu öğreterek direnir. Günlük hayatı durdurmak değil; o hayatın her köşesini adaletle dokumak gerek. Kimse sonsuz güçlü değil. Birbirimize iyi bakmalıyız. Yanımızdaki insanın yüzüne bakıp “Bugün nasılsın?” demek bile büyük bir eylem. Yalnız olmadığımızı hatırladıkça, yeniden nefes alırız.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikleri anlatmaktan yorulmamalıyız. Sosyal medyada, işyerinde, sokakta, evde. Konuşalım. Yazalım. İnatla, ısrarla, usanmadan. Çünkü sustuğumuzda alışırız. Alıştığımızda kaybederiz. Bizi yoran, sürekli tekrar eden adaletsizlikler karşısında hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek. Ama tarihte hiçbir baskı sonsuza kadar sürmedi. Hiçbir iktidar sonsuz olmadı. Direnen halk her zaman ama her zaman tarih yazdı. Bugün küçücük bir adım atarsak, yarın o adım kocaman bir yürüyüşe dönüşebilir. Bugün sarıldığımız kişi, yarın meydanda yanımızda olabilir. İşte bu yüzden  birbirimiz için direnmeliyiz. Kazanılmış haklarımız için. Çocuklarımızın geleceği için. Hayvanların geleceği için. Doğanın geleceği için. Bu topraklarda onurluca yaşamak için. Ve unutmayın: Bir gün her şey elimizden alınabilir. Ama birbirimize sahipsek, hiçbir şey bitmiş sayılmaz.

Direnişin olduğu günlerde sokaklar alışverişle değil, adalet talebiyle dolar. Polis ablukası, TOMA’lar, gözaltılar artık olağanlaşır ama bunlara alışılmaz. Kuryeler, işçiler, öğrenciler, müzisyenler herkesin yolu bir şekilde bir eylemle kesişir. Bazen bir yürüyüş, bazen sessiz bir oturma eylemi; bazen sadece göz göze gelmek bile direniş olur. Eğitim durur ama öğrenme hızlanır. Gazın etkisine ne iyi gelir? Bunlar yaşamsal bilgiler olur. Direniş günlerinde aç kalınmaz; çünkü halk birbirini doyurur. Anneler, teyze grupları evden börek yapıp meydana getirir. Yemek, sadece beslenme değil, birlik duygusudur. Duvar yazıları, sokak tiyatroları, müzik performansları. Direnişin en yaratıcı dili sanat olur. Kimi zaman bir flüt sesi, kimi zaman pankarta yazılan bir mısra her şeyden güçlü yankı bulur: Sokaklar, sergi salonuna dönüşür. Nöbet tutulur. Yoldaşlık gece daha görünür olur. Isınmak için battaniye paylaşılır, şarj paylaşılır, umut paylaşılır. Geceleri biraz daha sessizdir ama hiç sahipsiz değildir. Herkes biraz tedirgindir ama çok daha fazla kararlıdır. Umut bulaşıcıdır. Kalabalıkların içinde yalnız hissetmek imkansızlaşır. Aşk bile başka olur direniş günlerinde; bakışlar derin, sarılmalar sığınak gibidir. Direniş günlerinde insanlar yaşamayı öğrenir yeniden. Daha sade, daha kolektif, daha dirençli. Günlük hayat artık sadece işe gitmek, sınav geçmek, fatura ödemek değildir. Günlük hayat artık bir ideali yaşatmaktır.

Boykotlar, protestolar, toplumsal eylemler direnişin çeşitli yüzleridir. Ama direniş sadece sokakta yapılmaz. Direniş, yaşamın her alanında mümkündür. Ve belki de en önemli olanı, yaşamayı sürdürmektir. Birçok kişi, boykotlar veya protestolar yaparken, gündelik yaşamın başka yönlerini de susturmuş gibi hissedebilir: yeme, içme, eğlenme, dinlenme… Bu tür eylemler sırasında, sanki yaşamın zevklerini tatmak, biraz neşelenmek bir tür ihanete dönüşüyormuş gibi hissettirebilir. Oysa yaşam, direnişin bir parçasıdır.

Sosyal medyada severek takip ettiğim bir kadın var. Kendi kendime bu düşüncelere dalmış, önümdeki vazodaki güllere bakarken tam da bu durumla ilgili bir gönderisine denk geldim. Benim de çok sevdiğim bir filmden bahsediyordu. Ken Loach’un Bread and Roses’ı. “Ekmek ve Güller”. Ekmek istiyoruz diye güllerden vazgeçmek zorunda değiliz, karnımızı doyururken hayatın güzelliklerini de tatmaya niçin hakkımız olmasın? Boykot ve eylemlere bu gözle bakılması gerektiğini bizi sadece hayatta kalmaya yeten hükümete, yaşamanın bu olmadığını da haykırmak gerektiğini hatırlatmış. Önümdeki güllere bakarken onların güzelliğini fark etmeyi bıraktığım anda yaşamayı da bırakacağımı hissetmeyi anlatmalıyım derdine düştüm. Kısaca Merin Hanım’ın da dediği gibi hem ekmek hem de güller istemeye hakkımız var. Birine ihtiyacımız olduğu gerçeği diğerinden vazgeçmemizi gerektirmez.

Direnmek demek, hayattan vazgeçmek demek değildir. İnsanlar, kendilerini güçsüz hissedebilirler ama unutmasınlar ki, hayatlarını devam ettirerek de direnişlerini sürdürürler. Çünkü her bir kahkahada, her bir sofrada, her bir dans adımında, rejim baskısı ve zorbalığının geçici olduğu ve bir gün mutlaka son bulacağına dair bir umut yeşerir. Direnmek, sadece bir eylemde olmak değil; yaşamı sahiplenmektir. Boykotlar yapılabilir, eylemler düzenlenebilir, ama yaşamdan geri durmak, kendini hapsedip sadece tepkileri sergileyerek yaşamak, bu direnişi zayıflatmaktan başka bir şey yapmaz. Bize düşen görev, yaşarken bu baskılar karşısında yılmamaktır. Direnmenin sadece sokakta olamayacağını bilmek, günlük yaşamda da bu dirençli hali koruyabilmektir. Evet, protestolar önemli ve gerekli. Ama yaşam, bu mücadeleyi sürdürebileceğimiz alanlardan biridir. İnsanlar, sokakta olduğu kadar evde de iş yerinde de sosyal hayatlarında da direnebilirler. Kimse, yaşamını karartarak, korkarak ve utanç içinde bu günleri atlatamaz. Çünkü aslında, insanlar yaşamı devam ettirirken, bir tür yaşam direnişi de gösteriyorlar. Normalleşmeyeceğiz söylemini zamana ve hayatımıza yayacağız. Boykot ve protesto kültürünü hayatımızın yeni normaline uyumlandıracağız. Bunun, bir anda başlayıp biten bir şey olmaması gerekiyor.

Örneğin paramızı nereye harcadığımızı artık önemseyerek, taşın altına elimizi koyarak başlamalıyız. Para benim değil mi? Kimsenin parasını çalmadan, emek vererek, çalışarak mesai harcayarak kazanıyorum. Bunu nereye harcayacağım da benim bileceğim iş. Bu aşamada paramızın gerçekten nereye gittiğini bileceğiz. İşte yeni normalimiz bu olmalı.

Kendimi yine haberlere çok sinirlenerek söylendiğim bir günde gazeteci Timur Soykan ve Şule Aydın’ın hastanede radyoaktif skandalı haber videosunu izlerken buldum. Gündem o kadar dolu ki ne izleyeceğimi ne okuyacağımı şaşırdığım bir gündü. Videoyu izlerken 6 Şubat depreminde yıkılan hastane enkazında eşini kaybeden Birlik Sağlık Sen Hatay Temsilcisi Abdullah Gül bu radyoaktif skandalıyla ilgili açıklamalarda bulunuyordu. Şule Aydın ise konuşmanın sonunda kendisinden bahsedip teşekkür ediyor. Devamında Abdullah Bey öyle bir konuşma yapıyor ki o an ki boş yılgınlığımdan gözyaşımla sıyrılıp beni kendime getiriyor. Abdullah Bey Hatay’da ki depremde eşini kaybetmiş. 7. günün sonunda enkaz içerisinden eşinin cansız bedenine ulaşıyorlar. Son görevini yaptığı gün ruhunu eşi Asiye hanımın yanına gömdüğünü söylerken ağlamayı bırakıyorum.  Bu adam ruhunu kaybetmişken ve hala başkaları için direnirken ben kendimi çaresiz ve ağlamaklı hissetmemeliyim.

Kimse, yaşamını karartarak, korkarak ve utanç içinde bu günleri atlatamaz. Çünkü insanlar yaşamı devam ettirirken, bir tür yaşam direnişi de gösteriyorlar.

Yaşam direnişimizde hem ekmek isteyeceğiz hem o gülleri koklamaya devam edeceğiz. Ekmeğimizi kazanırken gülleri koklarken utanmayacağız.

İlgili video : https://www.youtube.com/watch?v=BdHQkybdV8s&t=3s

Kapak fotoğrafı: Deniz Sarıgil

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.