|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Bir ilk yardım çantası gibi, kullanma kılavuzlarına bakıyor, prospektüslerde en işimize gelmeyecek yan etkiyi gözümüze değdirmiyoruz. Bayram sabahlarında, Barış Manço’nun eşsiz şarkısıyla kendimize bir şey hatırlatıyoruz, üstüne üstlük bir de bunu “paylaşıyoruz”, gelsin layklar mayklar.
O sabah hayatında her şeyin yolunda olduğu bir çocuk güne başlarken, annesi ve babası çok mutlu bir evlilik sürdürüyor, ev kira değil, kışlık lastikler zamanında değiştirilmiş, sürekli bir tadilat konuşuluyor, televizyon daha mı ince olsa, alt komşu Cevdet beyin annesinin cenazesinde ayıp etmeyecek kadar uzun kalınıyor, her sabah televizyonda sanat sohbetleri dinleniyor, cam kaplı balkonda bekleyen sokak kedilerine alınmış ama ucuzundan olmayan mamalar güneş görmeyen gölgelerde tutuluyor, çocuk izliyor, beklemediği bir anda hiçbir şey olmuyor.
O sabah, çocuğu tanıdığımız sabah, bir bayram sabahı ve önce mezarlıklar ziyaret edilecek, mezarlıklarda mezar taşları temizlenecek, su taşıyan çocuklara hatırı sayılır bahşişler verilecek, hiç tanımadıkları insanlara baş sağlığı dilenecek, park yeri arayan bir arabaya – park yeri gösterilecek- , camları silen pompacıya tebessümler edilecekti. Hepsi oldu.
Hayatında her şeyin yolunda olmasına öyle alışmıştı ki, bir şey ters gidecek olsa, lastik patladı diyelim, sanayiden tanışık olunan Selim, hemen gelebilir, Selim olmazsa bir arkadaşını yönlendirebilir, arkadaşı da olmazsa, bu kesin iyi bir şeye vesile olabilirdi; Ankara’nın en iyi çorbacısıyla tanışmanın bedeli bir felaket olabilirdi.
Her şey birbirini etkilerken, Usame Bin Ladin’in ikiz kule saldırısını neden düzenlemiş olabileceğine dair neon ışıklarla bir soru belirdi çocuğun aklında, babasına sordu. Babası bayram bugün dedi, ne gerek var şimdi ağzımızın tadını kaçıralım, ama merak ediyorum, deliydi oğlum, deli olduğu için, insanların canını yakmak istedi ve yaktı, ama deliyse uçakları nasıl sürdü, o sürmedi, adamları sürdü, deliyse adamları nasıl oldu, adamları da deliydi, ama uçakları adamlar sürdü dedin, deliyse nasıl uçak sürdü, sürmedi aslında, pilotları tehdit etti, silah çekti, tamam ama pilotlar ölmekten korktukları için mi öldüler yani?
Baba ne diyeceğini bilemedi, radyoyu çevirdi, aradığı şarkıyı bulamadı, telefonundan Barış Manço’yu açtı, hadi oğlum, bugün bayram, erken kalkın çocuklar!
Öğleden sonra, herkes köşesine çekilmiş, mezarlar, mesajlar; komşular, patronlar ve çalışanlar birbirlerine en içten dilekleriyle mesajlarını atarken, ayak parmağı bir süredir kaşınan çocuk, babasının yanına gitti, baktı, sordu:
– Baba, mektup zamanlarında olsaydık bu insanların hepsine mektup yazar mıydın?
– Yazardım tabi.
– Zor olurdu.
– Bugün bayram oğlum. Zor olsun. Hep olan bir şey değil ki?
Çocuk kafasını salladı, ayakkabılarını giydi, dışarı çıktı. Baba, camdan dışarı bakarken çocuğunun apartman kapısından çıkışını gördü, kat görevlisi Veysel abiyle bir şey konuşmaya, sonra beraber yürümeye başladılar, baba, anneye baktı:
– Bizimkinin neyi var?
Anne hiçbir şey söylemeden, camın yanına geldi, omuzları birbirlerine değiyor, tenlerinin üzerindeki tüyler birbirlerine alışmaya çalışıyordu, yıllar sonra, baba, erkek bedeniyle biraz daha fazla yer kaplıyor, anne kısa boyuyla başını kocasının omuzuna yaslayabilmek için oturmasını beklemek zorunda kalıyordu.
– Bilmiyorum, sanırım biraz sıkıldı.
– Sinemaya mı gitsek?
– Film ne var ki?
– Bilmiyorum ama bugün bayram, kapalı olmasın.
– Alışveriş merkezindekiler açıktır ya.
– Veysel ile ne konuşuyorlar ki?
Baba, gelen bir mesajı en sık kullandığı, artık kendinden bir parça gibi gibi hissettiği emojiyle yanıtlıyor, parmağı rehberde gezerken, Vali Bey, Vera, Viran Nakliyat isimlerini geçip, Veysel beyi arıyor, bulamıyor, geri dönüyor, Kahraman Bey, Kutsi Tecer, Kinyas Omuzoğulları ve Kapıcı Veysel’i buluyor, arıyor, Veysel Bey, artık Kapıcı Veysel olarak gündeme otururken, telefonu açmıyor.
Baba, -bir bakayım- diye dışarı çıkmak istiyor, anne izin vermiyor, her şeyin yolunda olduğunu hatırlatıyor, her şeyin yolunda olmaması için bir sebep olmadığını, her şeyin yolunda olmama ihtimalinin umurunda olmadığını söylüyor, baba, unutkanlıklarının panzehri anneye omuzunu yaslıyor, elini belinden sırtına, sırtından omuzuna götürüyor:
– İyi ki varsın! Haklısın.
Anne gülümsüyor, elmacık kemiğine bir öpücük konduruyor Baba, yutkunuyor, ademelması bir yukarı bir aşağı gidiyor, geliyor. Telefon çalıyor, Kapıcı Veysel arıyor.
– İyi bayramlar, aramışsınız?
– Bizim oğlan çıktı da gördün mü diye soracaktım?
– Evet, evet, her şey yolunda merak etmeyin. Bir şey diyecek misiniz, vereyim mi?
– Yok yok gerek yok, tamam.
– Bayramınız mübarek olsun tekrardan. Var mı bir şeye ihtiyacınız?
– Yok, yok teşekkür ederim. Sizin de bayramınız mübarek olsun.
Her şey yoluna yine bir sessizlikle giriyor, bir araba sinyal vermeden şerit değiştirirken, bir doktor ilk ameliyatını başarıyla bitiriyor, birinin hesabına para geliyor, biri biriyle tanışıyor, öbürünün aklına yeni bir fikir geliyor, biri camları siliyor, öbürü kanalı değiştiriyor, karşısına dikiliyor, yanından geçiyor, gözlerinin içine bakıyor, kulak arkası ediyor, nefes alıyor, veriyor, biri hak ediyor, öbürünün başına geliyor, bazen yapıyor, bazen oluyor, her şey yoluna bir şekilde giriyor, bazen arabadan inmek gerekiyor, duble yollarda su kaynatan arabalar diye, yeni atasözlerine ihtiyaç oluyor, olmuyor, bayramlar geliyor, geçiyor.
“Bugün bayram erken kalkın çocuklar, giyelim en güzel giysileri” diyor Manço, evet, nereye gideceğimizi söylemiyor, ayakları kaşınan çocuklar bazen eve dönmüyor.
İyi bayramlar.


















