Dost Kitabevi ile ilk tanışmamız, 12 Eylül’ün karanlık günlerinden kalma olsa gerek.

Zafer Çarşısı nasıl bir yerdir, bilirsiniz. Benim için Zafer Çarşısı oldukça karabasanlı bir yerdir. Çünkü Zafer Çarşısı, Zafer Çarşısı olamadan önce, orada, bugün tam karşısında hala duran, ağaçlıklı, yeşillikli bir park vardı. Hatta bu park, biraz daha da büyüktü. Diğeri gibi, küçük süs havuzları, ağaçları, çalıları ve çiçekleri, oturma yerleri olan küçük ve sevimli bir park…

O zamanlar belediyeler, parkları rant tesisi ya da bir biçimde para getirici yerlere dönüştürmek doğrultusunda bugünkü kadar aldırışsız değildi. 1970’li yılların sonu ve 1980’lerin başlarından bahsediyorum. Zafer Meydanı da, o zamanlar, henüz küçük bir kent meydancığı havasındaydı ve neredeyse, isyanın Kızılay’daki adreslerinden biri olduğu bile söylenebilirdi. Özellikle devrimci öğrenci toplulukları, o meydanda, durmadan izinli/izinsiz mitingler düzenlerlerdi.

Sonra belediye, işte “parklardan para kazanmak” ve bu parayı da mümkün olduğu kadar çok kazanmak peşinde koşma düşüncesini geliştirmeye başladı. Ve o parkın “altını çarşı, üstünü de aynen eskisi gibi park yapacağını” söyledi. Nasıl olduysa, (muhtemelen 12 Eylül sayesindedir) hiçbir karşı çıkış olmadan, ağaçlar kesildi, park yok edildi. Derin bir çukur kazıldı ve o çukur, betonlaşarak “Zafer Çarşısı” oldu. Çarşının çatısını oluşturan beton platform da, o belediyenin hediyesi olan “aynen eski park gibi” bir park olarak, bugün bile, kentin göbeğinde öylece, “tarih yazıp” duruyor.

Çarşıya dönüştürülmeden önce, Zafer Parkı

Demek ki Zafer Çarşısı’na, belediyelerin kentlilerin nefes alma mekanlarına, parklarına yapılan saldırıların “miladı” olarak bakabiliriz. Orada hala duruyor, ibret için. Ama parkın simetriği, Ordu Evi’nin yanında ve Danıştay’ın önündeki parçasına dokunamadı belediye. Çünkü Danıştay, önündeki parkın yok edilip karşıdaki gibi bir beton platforma dönüşmesini istemedi.

Yeşil alana yapılmış bu saldırı nedeniyle, Zafer Çarşısı, hiç de gitmekten hoşlandığım bir yer değildi. Oraya gittikçe, sanki eskiden orada duran ve başında kavak yelleri esen parka ve bu kente, ihanet etmekte olabileceğim gibi bir duyguya kapılıyordum. Ama ne var ki, nasıl olduysa, Ankara’nın bütün nitelikli kitapçıları, birer birer oraya toplanmaya başladılar.

Zafer Çarşısı’nın dışında, bir Bilgi Kitabevi vardı, Sakarya Caddesi’nde, balıkçıların arasında, ama orası da, çok önemli bir kitapçı sayılmazdı. Bilgi, ihtiyatı elden bırakmamak için hiçbir zaman kırtasiye bölümünü kaldırmamıştı. Eski usul kitapçı, mutlaka, kitap-kırtasiye karşımı olurdu. Aslında kırtasiyecilikten kazanılan paranın yanında, kitap, biraz “çeşit olsun, para kazandırmasa da olur” türünden görülen bir nesneydi.

12 Marttan önce, Zafer Parkı’nın yanındaki (bugün de duran, ama o zaman “Büyük Sinema” olan) binada, Ankara’daki kitapçılık anlayışını “devrimci” bir biçimde dönüştüren kitapçı Erdal Öz ve Sergi Kitabevi vardı. Büyük Sinema’nın ikinci katında, cadde tarafına bakan pastanesinin karşısındaki galeride, o efsanevi “Sergi Kitabevi” diğer küçük dükkanlardan biri olarak, 1960’lı yılların ortasında açılmıştı. Sergi, Ankaralılar için gerçekten bir efsaneydi, ancak bunu anlatmak için ayrı bir yazı gerekecek. Sergi, 1970’lerde devlet zoruyla sönümlenirken, Zafer Pasajı, sanki bir mıknatıs gibi, Ankara’da sahiden kitapçı olmak isteyen ve sahiden kitap karıştırıp kitap almak isteyen bütün Ankaralılar’ı, çekip toplamış ve orayı adeta bir kitap odağı haline getirmişti.

Parkın o eski hayali için, artık Zafer Çarşısı’na daha fazla küs duracak bir olanak kalmamıştı. Kitap için merkez orasıydı. Yerin dibindeki çarşının arka tarafına doğru, caddeye paralel koridor, bütünüyle kitapçı dükkanlarıyla dolmuştu bile. Sağ ya da sol içerikli kitap satanlar ya da sadece mesleki (genellikle hukuk) kitapları satanlar, herkes oradaydı. Oradaki kitapçılar içinde Dost, belki başlangıçta en önemli kitapçılardan biri değildi. Diğerleri gibi küçük bir kitapçıydı, ama şimdi düşünüyorum da, pek net bir şey söyleyemesem de, diğerlerinden ayrılan bir özelliği olan bir kitapçıydı Dost. Sanırım bu da, kitap çeşitlerinin çokluğuyla ve kitap almaya gelenlere gösterilen ilgiyle açıklanabilecek bir durumdu.

Dost, neredeyse çarçabuk diyebileceğim bir zaman içinde, o koridorun karşı tarafında, iki dükkanlık yeri kaplayacak kadar geniş olan ve eskiden genellikle hukuk kitapları satan yere taşınmayı gerektirecek kadar çok iş yapmayı başarmıştı bile. Birçok insan için artık öncelikle ve sadece Dost Kitabevi’ne gitmek, yeterli hale gelmeye başlamıştı. Özel müşterileri vardı ve orası, artık Ankara’nın en büyük kitapçılarından bir olmuştu.

Kitapçıya gittiğinizde Erdal Akalın mutlaka orada olurdu. Oldukça genç ve yüzündeki küçük bıyığı ve hiç eksik olmayan çarpık gülüşü ile eğer soran gözlerle bakıyorsanız ve yardıma ihtiyacınız olduğunu belirtiyorsanız, sizinle mutlaka ilgilenirdi. Birkaç tezgahtar da vardı ve onlar da işlerinde iyiydi, ama kitapçıya gittiğinizde, eğer Erdal orada değilse, sanki bir eksiklik varmış gibi hissederdiniz. Kitapçının kendisi ile kitapevinin o ilginç havası ve kitaplar, her biri birbirini tamamlayan büyülü bir atmosfer oluştururdu.

Şimdi düşünüyorum da, bugün kitapçıların en büyük eksiği, galiba, artık kitapçıların orada bulunmaması. Her türlü malın, kendisine göre bir müşteri-dükkan sahibi (küçük esnaf) ilişki türü vardır her halde. Sanırım kitapçı dükkanındaki, kitapçı ile kitap alıcısı arasındaki ilişki, başka hiçbir mala benzemeyen bir ilişkidir. Orada, her halde, mutlaka, bir tür entelektüel ilişki vardır. Oysa, artık sadece bir asansör müziği yayını, kalabalıklar, tezgahtarlar ve kasiyerler var. Artık küçük esnaf havalı bir kitapçı ya da, fiziksel hacımları küçük olmakla birlikte, inanılmaz derecede kapsamlı ve boyutlu dünyaların kapılarını açan küçük kitapçı türü, artık yok galiba. Belki birkaç sahafta kalmıştır?

Zafer Çarşısı’ndaki Dost’a gittiğimde, saatlerce bütün rafları karıştırır ve belki başka hiçbir yerde bulamayacağım, Türkiye’nin uzak bir köşesinde amatör bir yazarın üretmiş olduğu, çok az basılmış ve çok az okuyucusu olabileceği çok belli olan kitapları bile, üst ve ulaşılması biraz daha güç raflarda da olsa, bulabilirdim. Bu tür kitapları bulabilmek, bir bakıma kitapçının nasıl bir anlayışı olduğu, kitapla-yazarla nasıl bir ilişki içine olduğu hakkında, güven verici bir izlenim uyandırıyordu.

Kitap yayını bakımından, İstanbul o zaman da her zaman olduğu gibi, Türkiye’nin kitap başkentiydi. Ankara sadece küçük bir taşra kenti kadar kitap basabilen bir yer olsa gerekti (Bunun için yayınevlerinin Türkiye’deki dağılımının tarihine biraz bakmak gerek). Bu söylediklerimin anlamı şu olmalı, daha önceki yıllarda yayınlanmış kitaplara ulaşabilmek için, yayınevlerinin/matbaaların stoklarına, depolarının bulunduğu yere, yani İstanbul’a gitmek ve oradan, Ankara’ya göndermek üzere ısmarlayacağınız kitaplar için, iyi bir seçme yapmak durumundaydınız.

İşte Ankara’nın (Sergi’den sonra) ikinci parlak kitapçısı olmaya aday olan Erdal Akalın’ın, başarılı olmasındaki özelliklerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Erdal’ın iyi bir kitapçı olma becerisi, sanırım şuydu: Yayınlanmış kitaplardan, eski veya yeni, ilginç olabilecekleri bulmak (Bunları sadece çok satış kriterine göre de değerlendirmiyordu sanırım) ve onları Ankara’ya getirip, dükkanın raflarına koyabilmek… Dost’ta çok fazla çeşit bulabiliyordunuz ve bu kadar çok kitap çeşidi bulundurmaya cesaret edebilen, başka bir kitapçı yok gibiydi.

Sonra ikinci özelliği belirmeye başladı, Dost Kitabevi’nin, dolaplarını, raflarını, yavaş yavaş kitapların konularına göre ayırarak düzenlemek… Bu, diğer kitapçılarda da vardı kaba bir biçimde. Ancak Erdal, bu konuyu, bir “kütüphaneci” yaklaşımıyla olmasa da, nerdeyse ona yakın bir titizlikle inceltmeyi-geliştirmeyi başarmaya başlamıştı. Yani binlerce kitabı kafasında sınıflandırıyor, aynı türleri bir araya koyduğu gibi, yakın türleri de birbirine yakın yerlerde tutuyordu. Böylece kitapçı dükkanında gezinmek ve aradıklarınızı bulabilmek, hem kolaylaşmıştı, hem de daha zevkli hale gelmişti. Bunlar, o zamanlarda, sanırım, bir kitapçı dükkanı işletmesi için, “yenilikçi” sayılabilecek özelliklerdi.

12 Eylül’ün o korkunç, kabus dolu ve insanı bezdiren deli gömleği, insanlar tarafından ucundan köşesinden parçalanmaya ve o iğrenç askeri diktatörlük, tarihin çöplüğüne doğru kaymaya başladığında, Ankaralılar için kitap, giderek daha çok ilgi gösterilen bir nesne haline gelmişti. Artık Zafer Pasajı, kentin tam olarak kitap odağı olmuştu ve hiçbir kitapçı, bu odaktan başka bir yere gitmeyi, kolay kolay göze alamazdı. Gerçi, Zafer Pasajı ile Sakarya’daki Bilgi Kitabevi arasında, Zafer Çarşısına daha yakın sokaklarda, bazı kitapçıların açılıp-kapandığı oluyordu, ama yine de Zafer’i tahtından indirebilecek bir hamleye kimse cesaret edemezdi.

İşte tam böyle, Ankaralılar’ın kitaba olan ilgisi artar ve Zafer de doruğuna ulaşırken, Dost Kitabevi, yine beklenmedik bir hamle yaptı. Öyle bir hamleydi ki bu, nerdeyse oyunun koşullarını değiştirecek önemde bir önsezi gerektiriyordu: Kitapçıların odağını, Zafer’den alıp, Yüksel’e doğru kaydırmak ve böylece, kitapçıların da, yeniden yeryüzüne, normal gün ışığına kavuşmasını sağlamak… Havasız ve ışıksız mekanlardan, güneşe ve temiz havaya kavuşan kitapçıların, kent içindeki prestijlerini artmak…

Dost’un Hikayesi, II. Bölüm: Konur Sokak

Akın Atauz


Kapak Fotoğrafı, Büşra Aymergen, instagram.com/busraymergen

Zafer Parkı

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here