<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Can Öktemer arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<atom:link href="https://lavarla.com/etiket/can-oktemer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://lavarla.com/etiket/can-oktemer/</link>
	<description>Lavarla için her insan ve her hikaye, ucundan Ankara&#039;ya dokunuyorsa anlatmaya değerdir.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Jan 2026 09:16:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://lavarla.com/wp-content/uploads/2024/05/fav-150x150.png</url>
	<title>Can Öktemer arşivleri - Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</title>
	<link>https://lavarla.com/etiket/can-oktemer/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler X &#124; ODTÜ: Gönülçelen</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Apr 2021 16:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[ODTÜ Bahar Şenlikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=114227</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan Africa’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cem, sahnenin arkasında grubu Blue Moon ile birlikte çalma sırasını bekliyordu. Sahnede ise Little Lion, Toto’dan <em>Africa</em>’yı yorumluyordu. Grubun vokalisti, uzun saçları, simetrik bıyığıyla fena halde Yanni’ye benziyordu. Parçayla vokalin dış görünüşü tuhaf bir biçimde uyumsuzdu. Seyircilerin bir kısmı bahar şenliği rehavetine kapılmış vaziyetteydi. Bazıları sarhoş olmuş, bazıları kendi aralarında konuşuyordu. Konseri dikkatle takip eden kişi sayısı bir hayli azdı. Cem, her konser öncesinde olduğu gibi sahnenin önündeki kalabalığa dikkatle baktı. Aradığını bulamamış bir yüz ifadesiyle içinden “Yine gelmeyecek” dedi. Birasından bir yudum aldı. Yere oturdu. Hava sıcaktı, Little Lion berbat çalıyordu, üstelik şarkıyı gereksiz yere uzatmışlardı. Cem beklemekten sıkılmıştı. Gitarını kılıfından çıkarıp, tellerine dokundu. Blue Moon’un diğer elemanları da kendi hallerindeydi. Grubun solisti Kaan bir elini sevgilisinin omzuna atmış, etrafındakilere heyecanla bir şey anlatıyordu. Basçı Şenol yakınlarda bir yerde çimenlere uzanmış uyukluyordu. Cem’in sol tarafında ise sırtını duvara yaslamış, çalma sırasını bekleyen Şebnem vardı. Blue Moon’dan önce onun grubu sahne alacaktı. Şebnem kafası önünde parçayı dikkatle dinliyordu. Bir ara kafasını kaldırdığında Cem’i fark etti. Gülümseyerek selamlaştılar. Okuldan ortak arkadaşları sayesinde tanışıyorlardı. Şebnem’in kendine has, olağanüstü bir vokal tarzı vardı. Zaten yakın zamanda İstanbul’a gidecekti. Cem de bir süredir böyle düşünüyordu: ”Bu iş yapılacaksa İstanbul’da yapılmalıydı. Ankara zaman kaybıydı.&#8221;</p>
<p>Blue Moon olarak iyi bir uyumları vardı. <span style="text-decoration: underline;">ODTÜ</span> müzik topluluğunda tanışmışlardı. Olaylar hızlı gelişmişti. “Şarkıcılık yapabilir misin? Yaparım. Gun N&#8217; Roses sever misin? Severim. O zaman hadi grup kuralım”. Ağırlıklı olarak Bon Jovi, Whitesnake, Deep Purple gibi grupların parçalarını çalıyorlardı son zamanlarda kendi bestelerine de başlamışlardı. Bu işi profesyonel olarak devam ettirmek istiyorlardı. Ama yaptıkları müziğin Türkiye’de bir karşılığı yoktu, dolayısıyla müzikten para kazanma ihtimalleri yok denecek kadar azdı. İdealizm, hayatın karşısında hükmen mağluptu. Hayaller bir çırpıda kışlıkların arasına konulabilir miydi? İstedikleri müziği yapıp, istedikleri hayatı yaşamak için bedel ödemeye hazır mıydılar? Cevapları zor sorulardı. Üstelik, kendilerini Türkiye’de çok yalnız hissediyorlardı. Nereli olduklarını kendileri de bilmiyordu.  İnsanlar yaptıkları müziğe çok yabancıydı. Uzun saç, kovboy çizmesi ve kulakta küpelerle Kızılay’da yürürken bile garipseniyorlardı. Bu sebepten ötürü zaman içinde hepsinin müzikten beklentisi farklılaşmıştı. Basçı Şenol, mesela, mühendislik okuyordu. Okulu bitirip mühendislikle uğraşmak istiyordu. Bol gömlekler, renkli kazaklar giyiyordu. Saçları da kısaydı. Aralarında en az <em>rock</em>çıya benzeyen oydu ama iyi bir müzik kulağı vardı. Şenol için müzik gelip geçici bir şeydi, gençlik hevesiydi. Kaan’ın hedefi ise daha büyüktü. İşletme bölümünde okuyordu. Yaptığı müziği ve kendini aşırı ciddiye alıyordu. Bon Jovi havalarında geziyordu. İzmir Caddesi’ndeki Amerikan Pasajı’ndan ikinci el kovboy çizmesi almıştı. Yaz kış ayağındaydı. Babası, Kaan’ın kovboy çizmelerinin çıkardığı seslere ve dış görünüşüne çok kızıyordu. Kaan Londra’ya gidip müzikle uğraşmak istiyordu. Gerekirse bulaşıkçılık yapacak ama bir şekilde orada şansını deneyecekti. Davulcu Suat sosyoloji okuyordu. Hem sosyolojiden hem de müzikten para kazanma şansı düşüktü. Ailesi de onun müzikle uğraşmasından rahatsızdı zaten. Suat, az zamanda geleceğine dair net kararlar vermesi gerektiğini biliyordu. Bu sebeple gökyüzünde süzülen, istikameti kaybolmuş bir balondan farkı yoktu. Cem ise mimarlık okuyordu. Bu bölüme bilinçli bir şekilde gelmemişti. ÖSS’de iyi puan almıştı. ODTÜ’nün iyi bir okul olduğunu biliyordu. O yüzden puanı ODTÜ’de nereyi tutuyorsa onu yazmıştı. Müzisyenlik dışında yazarlık da yapıyordu. Ortak arkadaşlarıyla fanzin çıkarıyordu. Derslere pek girmiyordu. Alttan çok dersi birikmişti. Aylaklık daha çekici geliyordu, bölümü de okulu da sevmiyordu. Başka bir şey arıyor,  ne aradığını kendisi de bilmiyordu. Müzik, anlamını bildiği tek şeydi belki de. Tamam, müziği çok seviyordu ama bu işten beklentisi ne şöhret ne de para öncelikliydi. Gitarının telleri yıllardır sadece tek bir kişi için çalıyordu. Onu çok seviyordu. Bu hayatta hiçbir şeyden emin değilse ona karşı hissettiklerinden emindi. Zaten insan aşık olmaz, aşık olduğunu anlardı. <em>Muhteşem Gatsby</em> gibi tüm bu şamata, üç kişinin geldiği konserler, bozuk amfiler, eskimiş gitar telleri, sarhoşluklar, kavgalar, Hayri’de kaset çekmeler, eğlenceler, müzikler hep o beklenen kişinin gelmesi içindi. O olaydan sonra, beklenen kişi bugüne kadar hiç gelmemişti. Lakin Cem, inatla beklemeyi sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Cem, düşüncelerini gitar telleri arasında dolaştırırken önüne bir gölge düştü. Kafasını kaldırıp yukarı baktı. Gölgenin sahibi grubun davulcusu Suat’tı. “Ne yapıyorsun lan burada tek başına? Kafayı mı buldun yoksa? ”dedi. Cem, “Yok lan, ne kafayı bulması; herifler bitirecek gibi değiller. Sıkıldım, parmaklarımı ısındırayım dedim,” şeklinde karşılık verdi. “Harbiden bok gibi çalıyorlar. Hadi kalk da grubu toplayalım. Çalma listesini son bir gözden geçirelim,” dedi Suat. Cem gitarını kılıfına soktu. Yerden kalktı, pantolonunu temizledi. Sahnenin önüne yine göz ucuyla baktı. Cem’in beklediği kişi Dil Tarih’te okuyordu ama ODTÜ’den çok ortak tanıdıkları vardı. Sıklıkla bu kampüse gelirdi. Bahar aylarında ODTÜ’nün içerisinde açan Sakura ağaçlarına bakmaktan, yeşilliklere uzanmaktan, Çatı’da vakit geçirmekten hoşlanırdı. Cem de onunla burada yürümeyi, bahar şenliklerinde aylaklık etmeyi, bira içmeyi, sarhoş olmayı çok severdi. Hipotezine göre onun bugün burada olma ihtimali oldukça yüksekti. Kalabalığa doğru şöyle bir baktı; tek başına dans edenler, bugünün anısı olarak fotoğraf çektirenler, merakla fotoğrafın ne zaman basılacağını soranlar, kafayı erken bulanlar, içmeye devam edenler, öpüşenler, içi erik dolu dev poşetle gezenler, çimlerde uzananlar gibi bilindik bahar şenliği ortamı vardı. Kısa göz taramasından sonra yine aradığını bulamamış gibiydi. Suat “Hadi, oğlum nereye bakıyorsun? Cidden ne içtin sen? İyi görünmüyorsun,” deyince Cem silkelendi: “Bir şeyim yok. Bir tane bira içtim ya… Hadi bizimkilerin yanına gidelim”. Gelmeyecek olanı beklemek ağır bir süreçti. Zaman içinde bunu çok iyi anlamıştı. Bu sırada, sahneden tek tük alkış sesi yükseldi. Little Lion, seyircilere teşekkür edip, sahneyi Şebnem’in grubuna bıraktı.  Şebnem ve grubu sahneye gelmiş, gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Cem ve Suat, Şebnem’e başarılar dileyip kalabalık arasına karışıp, tanıdıklarla sohbet ettiler. Uzatılan eriklerden bir avuç aldılar.  Bazı toplulukların stantlarına uğradılar. Şenlik ziyaretçisi hocalarını görüp onlara selam verdiler. Bazı hocaları onları hiç derste görmedikleri için tanımakta zorlandılar.</p>
<p style="text-align: left;">Kısa şenlik gezintisinden sonra grubun diğer elemanlarının yanına geldiler. Kaan&#8217;ın elinde üzerinde çalınacaklar listesi yazılı buruşuk bir kağıt vardı. Açılış parçası önemliydi. Genelde Deep Purple’dan <em>Highway Star</em>’la çıkarlardı. Sonra da Def Leppard, Whitesnake, Bon Jovi, Bryan Adams, Crowded House, Prince’den parçalar çalarlardı. Kaan, listeye şöyle bir baktı, Crowded House ve Prince’i çıkarmak istedi. Yerlerine Beatles ve Rolling Stones eklemeyi önerdi. Cem itiraz etti. Ona göre bu parçalar mutlaka çalınmalıydı, özellikle bugün. Grubun diğer elemanları onun neden bu parçalarda ısrar ettiğini anladılar. Cem’in geçmişe bu denli takılı olmasına, bazı şeyleri unutamamasına kızdılar. Prince ve Crowded House’un parçalarından insanlar sıkılıyordu. Bahar şenliğinde hava güzelken, insanlar eğlenirken ağır parçalar çalmanın nedeni yoktu hem. Cem ısrarını sürdürdü, arkadaşlarına açıktan tavır bile aldı.  Aralarında kısa süreli bir tartışma çıktı. Orta yolu bulabilmek için Crowded House’u çıkardılar ama Prince’ten <em>Purple Rain</em> kaldı. Bu sırada, Şebnem ve grubu sahnede hazırlıklarını tamamladı. Grubun davulcusu davullara vurdu. Ses kontrolü yaptı. Her şey hazırdı. Gitardan ses yükselmeye başladı ve Şebnem gür sesiyle Tina Turner’den <em>Simply the  Best</em>’le giriş yaptı. Az önceki Little Lion’daki cılız kalabalığın aksine insanlar sahnenin önüne toplanmaya başlamıştı. Kaan, elinde kalem bazı parçaların altını çizdi. Yerlerine yenilerini koydu, son haline getirdi. Arka cebinde buruşmuş Camel paketini çıkardı. Zippo çakmağıyla yaktı. Kaan için pozculuk önemliydi. Bu davranışlar bazen garip ve itici kaçsa da Kaan inatla Bon Jovi taklidi olarak yaşamını sürdürürdü. Şebnem, <em>Simply the Best</em>’i bitirdi. Heart’tan <em>Alone&#8217;a</em> geçti. Cem hemen müziğe kulak kabarttı. Bu parçayı onunla birlikte dinlemeyi çok severlerdi. Hatta birkaç sene önce onun için bir kaset doldurmuştu. Kasetin A kısmının ilk parçası buydu. Hüzünlendi. Yerdeki bira dolu torbadan bir tane bira çıkardı. Kapağını açtı, hızlıca içti. Geçmişin kancası bir defa bile olsa peşinize takılırsa ondan asla kurtulamıyordunuz. Onunla ya barışacaktınız ya da onun esiri olacaktınız. Ortası yoktu. Cem de bu yakın zaman diliminde kendi geleceğini arıyordu. İki zaman dilimi arasında kaybolmuş gibiydi. Sarma sigarasını yaktı, Şebnem’in sesine konsantre oldu. Şebnem’in grubu tam gaz devam ediyordu. Sahnenin önündeki kalabalık çok eğleniyor görünüyordu.</p>
<p>Blue Moon, ekipmanlarını alıp sahneye biraz daha yaklaştı. Çalma sırası kendilerine geliyordu. Her konser öncesinde olduğu gibi grup olarak yine tedirgindiler. Birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Cem ve Şenol’un sırtlarında gitarları vardı. Kaan, ağzında sigarası, bandanasını düzeltiyordu.  Bu sırada Şebnem’in grubu konseri bitirmeye hazırlanıyordu.  Son parçaları Queen’den <em>I Want to Break Free</em>’yi çalıyorlardı.  Şebnem&#8217;in parçanın final kısmında solosunu atmasıyla birlikte seyirciler gaza geldi. Alkış, ıslık sesleri yükseldi. Parça bitti. Grup olarak seyircilere teşekkür ettiler ve sahneden ayrıldılar. Şebnem onlara başarılar dileyip kalabalığın arasına karıştı. Şimdi sıra Blue Moon’daydı. Suat davula geçti, pedallarla ses denemesi yaptı. Cem gitarını amfiye taktı.  Sonra da gitarın tellerine dokundu, ses kontrolünü yaptı. Temizdi. Kaan ve Şenol da son hazırlıklarını yaptılar.</p>
<p>Gün boyu tepelerinde dikilen güneş de bir bulutun arkasına saklandı. Olası bir mayıs yağmuru aniden bastırabilirdi.  Kaan arkadaşlarına bakarak gözüyle “Tamam mıyız” işareti yolladı. Herkes hazırız anlamına gelen kafa sallamasını yaptı. Kaan, mikrofona eliyle dokundu. “Merhaba” deyip, kendilerini ve gruplarını tanıttı. Sonra da konuştukları gibi Deep Purple&#8217;dan <em>Burn&#8217;le</em> giriş yaptılar. Cem gitarı agresif bir şekilde çalıyordu. Kaan Bon dünyaca ünlü rock star havalarında sahneyi boydan boya çığlıklarla koşturuyordu. Seyircinin bir kısmı parçaya eşlik etmişti bile. Blue Moon, konsere devam ederken hava hızla kapamıştı. Uzaklardan gök gürültüsü duyuluyordu. Hızlı parçalar, baladlar, yakılan çakmaklar, Kaan’ın seyirciyle zevzek muhabbetleriyle konserin sonuna doğru yaklaşmışlardı. Az önceki gök gürültüsünün bir uzantısı olarak hoş bir bahar esintisi beraberinde yağmur taneciklerini getirdi. Cem’in işaretiyle birlikte Prince’ten <em>Purple Rain</em>’i çalmaya başladı. Yağmur ve şarkıyla birlikte sevgililer öpüşmeye, yalnızlar dertlenmeye, sarhoşlar yere düşmeye başlamıştı. Cem parçanın en alıcı bölümünde gitar solosunu tüm içtenliğiyle çaldı. Neredeyse birikmiş tüm duygu durumunu notalara yansıtıyordu. Parça bitti, grup teşekkür edip sahneyi terk etti. Cem mağlubiyeti kabullendi. Gelmeyecek olanı beklemek manasızdı. Geçmişi bir yerde bırakmak gerekiyordu. Ayrılık sürecinde ağır sözler söylemişti. İkisi de hayat, gelecek ve müzik meselesi yüzünden ayrı düşmüşlerdi. Bir tarafa göre okul bitiyordu, ne yapılacağına karar verilmesi lazımdı. Söz konusu müzik de olsa her şeye ciddiyetle ve yaşın olgunluğuyla yaklaşılması gerekiyordu. Diğer tarafa göre tüm bu hesaplar, ciddiyetler saçmaydı, sistemin dayatmasıydı. (Cem, bu konuyla ilgili yalan yanlış üç makale okumuştu. Savunma mekanizması olarak yeri geldiğinde kullanıyordu.) Görüş ayrılıkları onları bir yere kadar götürmüştü ama zamanla birikerek bir yerde patlama etkisi göstermiş ve ağızdan dökülmüştü.  Beklenen olmuş ve ayrılmışlardı. Zaman içinde Cem’in pişmanlığı ve hayal kırıklığı derinleşmişti. Özür dilemeler ve barış hamleleri karşı taraf tarafından boşa çıkarılmıştı.  Cem, geçmişe saplanıp kalmış, karşı taraf yoluna devam etmişti. Gerçi yakın zamanda son bir hamle yapıp tüm yazarlık maharetini kullanıp ona onu ne kadar sevdiğini, hikâyelerini, geçmişlerini, beraber ne kadar güzel vakit geçirdiklerini anlatan bir mektup yollamıştı. İki yıldır doğru dürüst görüşmemişlerdi. Zaman onların aleyhine işliyordu.</p>
<p>Blue Moon sahneden inerken, havanın dönüşü keskinleşti. Rüzgâr fırtınaya, yağmur sağanağa dönüştü. Herkes hızla bir yerlere koşturdu. Cem de yağmurdan korunabilmek için Satranç Kulübünün tentesine sığındı. Satranç Kulübü standında kimsecikler yoktu, grup üyeleri bile yoktu. Cem burada bir süre beklemeye karar verdi. Yağmur tanecikleri tentenin ucundan aşağıya düşüyordu. Tam bu sırada Cem’in yanında biri belirdi. “Güzel yağdı ama” diye bir ses duydu. Cem kafasını çevirdi şaşkınlıkla kalakaldı.  Karşısında yağmurdan nemlenmiş saçları, harika gülümsemesiyle Ezgi vardı. Günlerce, aylarca beklediği kişi yanındaydı. Onu olabilecek her yerde aramış, birlikte geçtikleri sokaklardan defalarca geçmiş, sevdiği mekânlarda saatlerce oturmuş, otobüse binebileceği duraklarda beklemişti ama bir defa olsun görememişti. Şimdi mayıs ayında, romantizmden uzak bahar yağmurları eşliğinde, Satranç Kulübünde Ezgi’yi bulmuştu. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. Suskunluğu Ezgi bozdu. “Mektubunu aldım. Bugüne kadar okuduğum en güzel şeylerden biriydi. O yüzden gelmek istedim. Konser sonunda sürpriz yapacaktım ama fırtına çıktı. Neyse ki bulabildim seni. Hala aynı kovboy çizmesi ve tişörtü giymeye devam ediyorsun. Bıraktığım gibisin en azından,” dedi gülerek. &#8220;Nasıl buldun beni?&#8221; diye merakla sordu Cem. gülerek yanıtladı Ezgi: &#8220;Seni bulmak zor olmadı. Kovboy çizmeleriyle yağmurdan en komik kaçan sendin&#8221;. Sonra ikisi de sustu. Birbirlerine gülümsediler. Sahnenin hoparlöründen Crowded House’un  <em>Don’t Dream is Over</em> parçası işitiliyordu. Ezgi ona bakıp gülümsedi, sonra da elini tuttu. Yağmur yağmaya, parça ise çalmaya devam ediyordu. Geçmiş, şimdiye karışabilmişti sonunda…</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-ix-trt-radyosu-ankarada-muthis-bir-yilbasi-gecesi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IX | TRT Radyosu: Ankara’da Müthiş Bir Yılbaşı Gecesi</a></p>
<p>Kapak Fotoğrafı: <a href="https://twitter.com/ankaracimbizi?ref_src=twsrc%5Egoogle%7Ctwcamp%5Eserp%7Ctwgr%5Eauthor" target="_blank" rel="noopener">Ankara Cımbızcısı</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler X | ODTÜ: Gönülçelen&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-x-odtu-gonulcelen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VII &#124; Saklıkent: İki Yol</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 14:22:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'daki Eski Mekanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Ortaçgil]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=105264</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, tüm dünyanın karşısına dikilerek koro halinde “Geç kaldın!” diye tepki göstereceğini düşünürdü. Eylül ise tam tersiydi, zamanı gevşek bırakmayı tercih ederdi. Panik olmaya hiç gerek yoktu, Edip Cansever’in “Her şeye yetişilir, Hiçbir yere geç kalınmaz” dizelerini benimsemişti zaten. Bu yüzden sıklıkla tartışırlardı.  Cem, Eylül’ün rahatlığından, Eylül ise Cem’in lüzumsuz telaşından hoşlanmazdı, ama her birbirini seven çift gibi, kendilerine ve kusurlarına tahammül etmeyi zamanla öğrenmişlerdi.</p>
<p>Konser öncesinde de konsere ne zaman gidileceğine dair bir tartışma çıkmıştı.  Cem, <span style="text-decoration: underline;">Saklıkent</span>’e erkenden gidip konseri önlerden takip etmek istiyordu. Eylül ise kalabalığın içerisine sıkışmak, kapıların açılmasını saatlerce beklemek istemiyordu. Geçen sefer yine Saklıkent’te izledikleri Wishbourne Ash konserini zaman konusunda anlaşamadıkları için arkalardan izlemişlerdi. Cem, hayranı olduğu grup üyelerini net olarak görememiş, sürekli fotoğraf çeken bir adama ve önlerinde dikilip konser boyunca öpüşerek dikkatini dağıtan çifte kızmış, tüm bu olanlardan Eylül’ü sorumlu tutmuştu. Eylül sorumluluğu üzerine almamıştı haliyle, konser boyunca müziğin tadını çıkarmıştı. Gerçi ikisi müzik konusunda da hiçbir zaman tam bir mutabakat sağlayamamıştı. Eylül; Radiohead, U2 gibi alternatif rock gruplarını dinlemeyi severdi. Cem’in ise müzik zevki tıpkı zihni gibi karmakarışıktı. MP3 çaları Metallica, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Müslüm Gürses (<em>Aşk Tesadüfleri Sever</em> albümünü ayrı severdi), Led Zeppelin parçalarıyla doluydu. Ona göre, bunlar bir zıtlığı değil bütünlüğü temsil ediyordu. Özellikle, Erkan Oğur’un <em>Mor Dağlar&#8217;ı</em> ve Led Zeppelin’in <em>Stairway to Heaven</em>’ının tuhaf bir benzerliği vardı.</p>
<p>Aralarındaki bu müzikal uyumsuzluk yüzünden yine Saklıkent’te gerçekleşen White Lion konserine gidememişlerdi. Eylül &#8220;Botokslu rockçı mı olur?&#8221; diye dalga geçmiş, grubun müziğini demode bulmuştu. Cem de Radiohead’i dünyanın en sıkıcı ve en bayat müziğini yapan grubu olarak tanımlamış, sonra konu başka yerlere de sıçrayarak sert bir tartışmaya dönmüştü. Hep böyle olurdu, geçmişte kalan hesaplar, en basit olayda görülürdü. Gerçi bu uyumsuzluk onlar için bir denge unsuru oluyordu. Birbirlerini anlamayı ve bu şekilde sevmeyi öğretmişti. Ortaçgil ikisinin ortak yanıydı. Her Ortaçgil konserinde, sıradaki çalan parçayı bilme oyunu oynarlardı. Eylül, ilk melodiden parçayı bilmeye çalışır, Cem ise şarkı sözleri üzerinden hafızasını harekete geçirirdi.</p>
<p>Cem sessizliğini bir süre daha devam ettirdikten sonra kafasını kaldırıp Saklıkent’teki Bülent Ortaçgil konseri için gelen kuyruğa hızlıca göz gezdirdi. Kuyruk giderek Akay Caddesi yokuşuna doğru iniyordu. Eylül ve Cem’in tam arkasında özellikle Cem’in sinir olduğu çiftlerden biri vardı. Adam sürekli konuşuyor, kız dinliyor, Ortaçgil hakkında yalan yanlış bilgiler söylüyordu. “Geçen sene Chick Corea’yla beraber çalmıştı, ona gitmiştim, muazzam konserdi”, “Ulan bu kadar da atılmaz ki! Ortaçgil, ne zaman Chick Corea ile çaldı sığır!”,  “Romanım çıkmak üzere, para için komşusunu öldürüp, vicdan azabı çeken bir karakteri anlatacağım”, “Al, işte bunu da Dostoyevski’den çalmış”,  “Bırak, dinleme sen de,” dedi Eylül, cümle yeminini bozarak. “Yahu, adam bildiğin yalan söylüyor, nasıl söylenmeyeyim? Gerçi kız yalan şelalesine inanmamış gibi görünüyor, baksana. Adam sıktıkça, mesajlarına bakıyor,” dedi Cem ve sonra da gülerek ekledi “Eylül, çaktırmadan bak Allah aşkına, adam BBG Eray’a benzemiyor mu? Yahu, bunlar nasıl tanışmışlar?” Eylül çaktırmadan arkasına dönüp geveze çifte baktı, hızla önüne geri dönüp BBG Eray’a gülmeye başladı. Bu gülüş, gerilimin de sona ermesi anlamına geliyordu aynı zamanda.</p>
<p>Saklıkent’in kapalı duvarlarının arasından davul sesleri gelmeye başlamıştı. Belli ki grup konser öncesi son hazırlıklarını yapıyordu. Taksiler, arabalar tek sıra halinde, farları kuyrukta bekleyenlerin yüzünde bir yanıp, bir sönerek Akay yokuşundan aşağıya iniyorlardı. Sıradaki bazı “konser alanında içmeyelim pahalı olur, dışarıda içelim öyle girelimcilerin” sarhoşluktan midesi bulanmaya başlayıp, kuyruktan çıkıyorlardı. Cem, Eylül’ün az önceki gülüşünden cesaret alarak “<em>Bütün Sokaklarım</em>’ı çalar mı dersin?” diye sordu. “Bilmem”. “Çalmazsa istek yaparız,” dedi Cem.  Eylül gülümsedi, onun da siniri geçmişti. Cem’in elinden tuttu. Bu sırada Saklıkent’in kapıları açıldı, kuyruk belirli bir ritim içerisinde konser salonuna girmeye başladı. Bir süre sonra sıra Cem ve Eylül’e geldi. Kapıdaki görevli biletleri kesti, içeri girdiler. Konser öncesi mekanda Bon Jovi, Def Leppard çalıyordu. Sahnenin tam ortasında yer alan Saklıkent yazısına yakın bir yerde durdular. Cem hemen iki bira aldı, Eylül’ün yanına geldi, onu yanağından öptü. Şimdi tüm gerilim kaybolmuştu. Uzun süredir birliktelerdi. Bir bakışla çözerlerdi birbirlerini.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-105266" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg" alt="" width="1024" height="696" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-1024x696.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-300x204.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-768x522.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01-800x544.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/03/Screenshot_20210313-144000-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Müzik birden kesildi, sahne aydınlatıldı. Ortaçgil ve orkestrası ağır adımlarla sahneye çıktı. Herkes enstrümanının başına geçti. Ortaçgil ciddiyetle karışık bir gülümsemeyle izleyiciyi selamladı.. Gitarı eline alır almaz kalabalıktan <em>Sensiz Olmaz</em> isteği geldi. “Tamam, çalacağız onu ama önce şu klasik Ortaçgil parçalarını bitirelim,” diye yanıtladı Ortaçgil. Sonra da gitarın tellerine dokunarak <em>Olmalı mı Olmamalı mı&#8217;</em>ya başladı. Kalabalık, koro halinde parçaya eşlik etti. Bu sırada Cem’in birası şiddetli bir şekilde sarsıldı, biranın bir kısmı bardaktan taştı. Cem sinirlendi, kafasını kaldırıp etrafına bakındı, birasını dökenler konser öncesi arkalarına dikilen BBG Eray ve sevgilisiydi. Belli ki kalabalığın dalgasına kapılarak Eylül ve Cem’in önlerine kadar savrulmuşlardı. Eylül gülerek “Geldi seninkiler,” dedi Cem’e, o da “Yandık,” diye cevapladı aynı şekilde gülümseyerek. Konser tüm hızıyla devam ediyor, arada Ortaçgil, kendisine gelen saçma isteklere ve yüksek sesle konuşulmasına kızıyordu. Cem ve Eylül, her Ortaçgil konserinde olduğu gibi parça bilme oyununa başlamışlardı: “<em>Deniz Kokusu</em>”, “Girişinden tanıdım <em>Dalyan</em> bu”, “Hayır, hayır <em>Gece Yalanları</em>”. Eylül ve Cem, parçaları girişinden tanıyıp, tüm sözlere eşlik edebiliyorlardı. Böyle durumlarda kalabalık, Ortaçgil’i bırakıp şaşkınlıkla onları izliyordu. Ya da az bilinen Ortaçgil parçalarının iki kişilik korosu oluyorlardı. Onların oyununa kulak misafiri olan BBG Eray da, onlardan duyduklarını sevgilisine söylüyordu. Bu durumu fark eden Cem, BBG Eray’a giderek kurulmaya başlamıştı. Onu sakinleştiren yine Eylül olmuştu. “Boş ver sen onları canım, hadi <em>Bütün Sokaklarım’ı </em>isteyelim,” dedi. Cem başıyla onayladı ve son ses “Bütün Sokaklarım!”  diye bağırdı. Bu istek kalabalığı yararak, Ortaçgil’e kadar ulaştı. Ortaçgil, istekten memnun bir şekilde “Bütün Sokaklarım! Çalarız tabi,” dedi. Eylül ve Cem, bundan çok memnun oldu. Gülümseyerek parçaya konsantre oldular. <em>“Bana hep kendin gibi göründün, hiç oynamadık sanki, zamanı delmiş, kişilere soyunmuşuz, bu bir dans değil mi? Bütün sokaklarım sana doğru…”</em></p>
<p>Yavaş yavaş konserin sonuna geliniyordu. Ortaçgil, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ed3AekHGx94&amp;ab_channel=JoyT%C3%BCrkAkustik" target="_blank" rel="noopener"><em>Bu Su Hiç Durmaz</em></a>’a geçmişti. Alkolün etkisi kendisini gösteriyordu. İkisi de birden durgunlaşmıştı. Aslında Eylül’ün siniri, konsere erken gelmekten kaynaklanmıyordu sadece. İkisi de bu sene üniversiteyi bitiriyorlardı. Yol ayrımı ihtimali artmıştı, geleceğe dair kalıcı planlar yapılması lazımdı. Eylül, Cem’in haberi olmadan Berlin’deki bir okula yüksek lisans için başvurmuştu. İlk görüşme olumlu geçmişti. Okuldan kabul alırsa, bunu Cem’e nasıl söyleyecekti?  Hem, daha geçen hafta birlikte tatil ve gelecek planları yapmışlardı. Eylül, burada kalırsa mutlu olmayacağını biliyordu. İstediği işi yapmayı ama yanında Cem’in de olmasını istiyordu, onu çok seviyordu. Cem de yolun kalan kısmını Eylül’le yürümek istiyordu; ama onun da geleceğe dair kafası karışıktı. Nerede, ne yapmak istediğine Cem de karar verememişti. Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu olacaktı, bildiğimiz anlamda mesleği yoktu. Ankara’da imkanlar belliydi. İstanbul koca bir ülkeydi. Yurt dışı bilinmez bir muammaydı. Kalırsa mutlu olur muydu? Böyle durumlarda kimliksizleşiyor, özgüveni yok oluyordu. Onun tek emin olduğu şey Eylül’ü çok sevdiğiydi. Eylül de bazı hikayelerin kaderinde yol ayrımının olduğunu biliyordu, hayatın kendi gerçekliğiyle, biriyle paylaşılan güzel zaman arasındaki uyumsuzluğu da. Her şey aynı anda istenilen şekilde gerçekleşmiyordu. Cem de bir süredir bunu seziyordu, en çok da Ankara’da kalanların hep bekleyen tarafta olduğunu. Eylül’ün elini tutup onun siyah saçlarının ardından parıldayan ela gözlerine baktı. Eylül de Cem’e kısa ve anlamlı bir bakış attı. İkisi de hiç konuşmadan parçayı dinlediler. Bu sırada Ortaçgil devam ediyordu: <em>“Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, önümüzde barajlar var, bu su hiç durmaz.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vii-saklikent-iki-yol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler VI &#124; Kutsal Plak</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2021 08:56:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Shades Süleyman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=96380</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. 1968 Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu öykü,  müzik tutkusunu mesleğe hatta bir inat hikâyesine dönüştürüp,  ideallerinden asla vazgeçmeyen ve kendi yolundan gitmek isteyen birçok kişiye ilham olan Süleyman Özyıldırım, namıdiğer Shades Süleyman’ın hayat hikâyesinden esinle yazılmıştır. Gerçek olay, kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur.</em></p>
<h2>1968</h2>
<p>Mayıs ayının ortalarıydı. Havalar ısınmaya başlamış, rehavet sokağa taşmıştı. Kurtuluş’taki TED Koleji’nin öğrencileri derslerin bitişiyle birlikte dağılmaya başlamıştı. Okul sınırından çıkar çıkmaz ceketi ve kravatından kurtulan Riff Yavuz diğer öğrencilerle birlikte caddeye adım atanlar arasındaydı. Yavuz, bir süre cadde boyunca yürüdü. Hüdaverdi Pastanesi’nden buz gibi bir limonata aldı. Ay sonunda liseyi bitirip mezun olacaktı. Her kolejli gibi mezuniyet fotoğrafını Foto Naci’de çektirecekti. Peki, sonra? Sonra ne olacaktı? Hangi üniversiteye gidecekti? Kafası karışıktı. Müziği çok seviyordu, onunla ilgili bir şey yapmak istiyordu. Ama ne?  Zihninde biriken soruları dağıtabilmek için Kurtuluş’tan Büklüm Sokak’taki evine yürümeye karar verdi. Kurtuluş-Kızılay arası o düz hat boyunca bir şey düşünmemeye çalıştı. Düşünmeye kalkarsa başka soruların tam ortasına düşecekti. Zaten insanların düşündüğü gibi düşünmekten hoşlanmaz, herkesin gittiği yoldan gidip herkese benzemekten de korkardı. Yolun güzergâhını o belirlemeliydi.</p>
<p>Zihnindeki soru baloncuklarıyla Büklüm’deki evlerine ulaşmıştı. Apartmanın giriş kapısını araladı, içeri adımını attı, apartmanın içinde çalan müziğe kulak kesildi, parçanın ne olduğunu anlamak için birkaç saniye hareketsiz  kaldı. Sanki parça, merdiven kulplarından süzülüp büyülü bir şekilde kendisine ulaşıyordu. Sözleri İngilizceydi ama kimin, hangi grubun şarkısıydı? Merakı artmıştı. Peki, kim dinliyordu bu parçayı? 7 numaradaki emekli albay olamaz, onun dinlediği tek şey radyo ajansıydı. 9 numaradaki Nuri olabilir mi? Yok ya,  Nuri de anlamazdı bu işlerden. Berbat bir müzik anlayışı vardı. Zaten ailesi de sağcıydı. Babası yıllarca apartman toplantılarında Demokrat Parti’ye oy vermekle övünmüştü. Parçanın kaynağı olsa olsa İngiliz komşularından gelirdi. Summer ailesi iki yıl önce Ankara’ya gelmişti. Baba Graham Summer, Birleşik Krallık Sefareti’nde çalışması için tayin olmuştu buraya. Apartmanda İngilizce bilen nadir dairelerden oldukları için Yavuz’un ailesiyle dostluk kurmuşlardı. Summer’ların ufak oğlu Joe da tıpkı Yavuz gibi rock müzik hayranıydı. Yavuz, bazı zamanlar onların evine gidiyor, Joe’yla birlikte uzun saatler aralıksız müzik dinliyordu. Joe’nun babasının zengin bir plak arşivi vardı. Yavuz birçok grubun varlığıyla, müzikleriyle ilk defa bu evde tanışmıştı. Plağın iğneyle temas ettiği o ilk an ve hoparlörden yükselen gitar sesleri Yavuz’u kelimelerle tarif edemeyeceği bir büyülü dünyaya sokuyordu. Müzik kulağı iyiydi. İyi müziği ilk dinleyişte hemen anlardı. Zaman içerisinde bu dünyayı daha iyi öğrenebilmek için plak toplamaya başlamış, gruplar ve müzisyenler üzerine bilgi bulmaya çalışmıştı. Ankara’da gruplar hakkında bilgi alabileceği neredeyse hiçbir yer yoktu. Bu yüzden bilgi edinebileceğini düşündüğü insanların peşlerine dedektif gibi düşüyor, onlarla uzun sohbetler yapıyordu. Bazen de yapım şirketlerine, müzik dergilerine mektuplar gönderiyordu. Gerçi bu konuda bayağı bir yalnızdı. Çevresinde bu müzikler pek dinlenmiyordu. Bazı arkadaşları onu Amerikan hayranlığıyla suçluyordu. Aile büyükleri de bazen Yavuz’un dinlediği bu müziklerden rahatsız oluyor, onu anne ve babasına şikâyet ediyorlardı. Ailesi ise müzik konusunda hiç tutucu  değildi. Yavuz’u bu konuda serbest bırakmışlardı. Müzik konusunda bir tek okuldan arkadaşı Pena Şeref’le çok iyi anlaşıyordu. Birbirlerinin evlerine gidip beraber müzik dinlemeyi çok severlerdi. Şeref’le ilk kez Beatles dinledikleri an aklından hiç çıkmıyordu. İki kafadar hipnotize olmuş bir şekilde parçaları dinlerken Şeref’in annesi Nilgün Hanım onlara pasta ve çay getirmiş, sehpaya bırakmıştı. Şeref ve Yavuz, ne Nilgün Hanım’ı ne de pastayı fark etmişti. Nilgün Hanım onların bu halini görünce ürkmüş “Tövbeler olsun” sözleri eşliğinde odadan çıkmıştı.</p>
<p>Yavuz, apartmanın içinde dedektif titizliğiyle melodiyi takip etti ve kaynağa ulaştı. Tahmin ettiği gibi müzik, İngiliz komşularından geliyordu. Usulca kafasını kapıya yanaştırdı,  dinlemeye çalıştı. Parçayı kesik kesik duyabiliyordu. Kimin parçasıydı bu? Melodiler tanıdıktı ama çıkaramamıştı. Bulamazsa delirirdi. Zile basıp basmama konusunda ikilime düştü, eli gitti geldi. Sonra merakı baskın çıktı ve bastı zile. Kapıyı Joe’nun annesi Anne-Marine açtı. Gülümseyerek onu içeri aldı. Yavuz çantasını yere koydu. Sesin olduğu yere doğru gitti. Joe, plağın başına oturmuş, dikkatle parçayı dinliyordu. Selamlaştılar. Yavuz da onun yanına oturdu, müziğe dikkat kesildi. Parça bitti, iğne plağın üzerinden kalktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Yavuz sessizliği bozarak “Kim bunlar? Apartmanın girişinde işittim. Merak ettim buraya kadar geldim,” dedi. Joe, “The Who, <em>Sparks</em>. Parçanın girişindeki gitarlar çok iyi,” dedi. Yavuz, The Who’yu duymuştu ama bu parçayı ilk defa dinliyordu. Parçanın başındaki gitar rifflerine bayılmıştı. İkili, bir süre The Who ve Pete Townshend üzerine konuştular. Yavuz ve Joe, farklı kıtalarda doğmuş ama müzik sayesinde sınırları ortadan kaldırmış bir cemaatin üyeleriydiler adeta. Bu cemaatte ne kimlikler, ne bayraklar, ne de sınırlar vardı. Sadece müzikti onları ortak kılan. Joe, buraya geldiğinde kimseyle anlaşamayacağını, yalnız kalacağını düşünüyordu, Yavuz da tutkuyla bağlı olduğu bu müziği kimseyle paylaşamadığından yalnız hissediyordu. Tesadüfler ikisini aynı binada komşu yapmıştı işte. Joe, ailesinin uzun seneler burada kalamayacağını biliyordu. Bu yüzden o gün, Yavuz’a bir sır vermek istedi. Bu sırrı ilk duyduğunda sıkıca tembihlenmişti kimseyle paylaşmaması için. Yavuz yabancı değildi artık, onunla bunu paylaşabilirdi. Parça bitince,  yerinden kalktı, plağı kutusuna yerleştirdi. Pencereyi kapattı, sonra kapının kapalı olduğunu kontrol etti. Yavuz’a dönerek “Sana bir sır vereceğim,” dedi. Yavuz şaşkınlıkla onu dinliyordu. “Bir plak varmış. Kutsal bir plak da derlermiş. Robert Johnson’ın Highway 61’de şeytanla pazarlık yapmasından sonra kaydedilmiş. Sonra esrarengiz bir şekilde kaybolmuş, bazı gitarcıların elinde görüldüğüne dair rivayet var ama gören, bulabilen olmamış. İşte, asıl olay o plaktaymış. Kayıt şekli, vokali, gitar çalışları hiçbir şeye benzemiyormuş. Asıl, onu bulup dinlemek lazım”. Yavuz merakla “Nerede olabilir ki o plak?” dedi. “Bilmiyorum, Londra’ya dönünce araştıracağım. Tek bildiğim, efsaneye göre plak sadece hak edene görünürmüş.”</p>
<p>Yavuz, böyle gizemli hikâyelere pek inanmazdı ama plağı dinlemek için bastıramadığı bir merak duygusu da ortaya çıkmıştı. O plağı bir yerlerden bulmalıydı, dinlemeliydi. Daha da önemlisi, Robert Johnson’ın tarihsel bir değeri vardı, blues tutkusunun bir parçasıydı. Müziğe yaklaşımı hep böyleydi zaten. Sahip olmak değil, hikâyenin bir parçası olmak, onu başkalarıyla paylaşmak… Belki de o gün, bu hayatta ne yapmak istediğine karar verdi. Plakları çok seviyordu. Bu tutkusu onun mesleği olabilirdi. Joe ve Yavuz, aralarında konuşurken, Joe’nun duvarında asılı olan Robert Johnson posteri onları dikkatle izliyordu.</p>
<h2>1995</h2>
<p>Riff’de sıradan bir gündü. Mekânda Ornette Coleman’dan <em>Ramblin</em> çalıyordu. Yavuz, plakları kutularına yerleştiriyordu. Dükkânın kapısı açıldı, içeriye heyecanla Pena Şeref girdi. “Yavuz, çabuk bırak onları! Sana anlatacaklarım var”. Yavuz plakları yerine bıraktı ve “Ne oluyor?” diye soramadan Şeref kapıyı kapattı; takip ediliyormuş gibi etrafını kolaçan etti. “Johnson’ın plağının izini buldum,” dedi. Yavuz’un gözleri büyüdü, heyecanı arttı. Yıllar önce Joe’nun ona anlattığı hikâyenin izini uzun süre sürmüş ama hiçbir sonuç elde edememişti. Yurt dışına gittiği her konserde, tanıştığı her müzisyenle, plakçılarla, insanlarla mutlaka bu plak hakkında konuşurdu ama hiçbir sonuç elde edememişti. Belki de bu hikâye sadece bir söylentiden ibaretti. Yavuz, birkaç sene önce de bu sırrı Şeref’le paylaşmıştı. Şeref, yıllar içinde iyi bir gitarist olmuş, Ankara’daki barlarda grubuyla konserler veriyordu. Robert Johnson da onun idollerinden biriydi. Yavuz’un ona bu hikâyeyi anlatmasıyla birlikte dedektif rolüne o da soyunmuş ve plağın izini sürmeye çalışmıştı. Sonuç ise hüsran olmuştu. Ne plak vardı ortada ne de plağı gören. Şimdi bir iz bulmuş gibilerdi. Şeref, birkaç gün önce Mülkiyeliler Birliği’nde otururken bu plağı gören, hatta sahibini tanıyan birisinin Tunalı civarında görüldüğünü duymuştu. Anlatılana göre adam artık plağı elden çıkarmak istediğinden, sırf plak yüzünden insanların onun peşinden ayrılmadığından ve hayatının zindana döndüğünden şikâyet ediyormuş. Bunu duyan Nezir Plak da plağa -elbette işin sırrından habersiz- talip olmuş.  Yıllardır aradığı plağın izini yanı başında bulmak inanılmaz gelmişti Yavuz’a. Peki yıllardır kayıp olan plak nasıl olmuştu da o adamın eline ulaşmıştı; o adam kimdi? Bu sorulardan önce, hemen harekete geçip, plağı Nezir Plak’tan önce bulmaları lazımdı.</p>
<p>Hemen dükkânı kapatıp, dışarı çıktılar. Nezir Plak, Mithatpaşa Caddesi’ndeydi. Koşarak Tunalı’dan Kızılay’a geldiler. Nezir Plak’ı Boğaziçi Pastanesi’nde çorba içerken yakaladılar. Bir ağacın arkasına saklandılar. Arada kafalarını ağacın arkasından çıkarıp, Nezir Plak’ın hareketlerini izliyorlardı. Nezir, çorbaya ekmek banıyordu, yan tarafındaki sandalyede ise bond çanta vardı. Plak onun içinde olabilir miydi? Kesin onun içindeydi! Böylesine değerli plak, ulu orta sergilenmezdi zaten. Yavuz kararlıydı; Nezir ne kadar isterse istesin parayı bastırıp alacaktı. Nezir, ağırkanlıydı; yavaş hareketlerle çorbayı içiyor, ekmeği içerisine doğruyordu. Yavuz’un sabrı taşmak üzeriydi. Şeref, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Derken, Nezir çorbasını bitirmiş, çayının da son yudumuna gelmişti. Hesabını ödedi, bond çantayı aldı, ağır adımlarla karşıdan karşıya geçip, dükkânına doğru ilerledi. Arkasından da çaktırmadan Yavuz ve Nezir ilerledi.</p>
<p>Nezir, iki adım atıyorsa onlar bir adım atıyordu. Heyecanı bir an olsun düşmeyen bir casusluk filminin içinde gibiydiler. Yavuz’un planı, Nezir’i dükkânın önünde yakalamaktı. Nezir onları görünce şaşıracak, pazarlık yapma şansı olmadan plağa sahip olacaktı. Nezir, dükkânına geldi; dükkan komşusu müzik enstrümanları satan Stüdyo Ceviz’e selam verdi. Dükkânın kapısını açmaya hazırlanıyorken, Yavuz ve Şeref yanında bitti. “300’e bağlayalım o plağı,” dedi Yavuz. Nezir anlamadı “Ne plağı?” dedi. Yavuz, sinirlenmeye başladı: “Hiç salağa yatma Nezir. Çantanda ne olduğunu biliyoruz. O plağı senden almam lazım”. “Çantamda bir şey yok, Yavuz. Ne plağından bahsediyorsun?” dedi Nezir. “Nezir, hadi uzatma! Ne istiyorsan vereceğim, işimiz gücümüz var”. “Yavuz, hangi plağı arıyorsun bilmiyorum ama çantamda plak yok, hem ne böyle gangster gibi dikildiniz?”. “Kutsal plağın sende olduğunu biliyoruz, Nezir”. “Şimdi anladım. Birkaç gündür etrafta söylenen o plağın peşindesiniz siz. Onu ben de duydum. Ama ortada ne plak, ne de plak sahibi var. Biri ortaya bir şey attı gitti. Kimin dediği de belli değil. Size tavsiyem dedikodulara çok inanmayın. Öyle bir plak da yok ayrıca. Ergen masalı o. Ha, çok merak ediyorsanız çantamda evraklar var. Belediyede bugün işlerim vardı,” dedi ve çantasını açtı. Çantanın içinde cidden de sadece resmi evraklar vardı. Yavuz ve Şeref büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bir dedikodunun peşine düşmüşlerdi ve sonuç hüsrandı. Gerçekten böyle bir plak yok muydu?</p>
<p>Nezir’i korkuttukları için ondan özür dilediler. Yavuz ve Şeref hayal kırıklığına uğramış bir şekilde dükkâna geri döndüler. Yavuz o gün ikna olmuştu artık. “Kutsal Plak” diye bir şey yoktu, kabullenmesi gerekiyordu. Duvarda asılı olan, Joe’nun İngiltere’ye dönerken ona hediye ettiği Robert Johnson posteri, Yavuz’u izlemeye devam ediyordu.</p>
<h2>2019</h2>
<p>O gün dükkânda bir tuhaflık vardı. Kimse fark etmemişti muhtemelen, uzun yıllardır duvarda asılı olan Robert Johnson posteri yerinde yoktu. Tuhaftı, çünkü posterler öyle kafalarına göre kaybolmazdı. Yavuz, gözün belleğine güvenip, nasıl olsa yerindedir diye kontrol etmemişti zaten. Üstelik  eski dostları Rıza ve Şeref’le Riff’te oturmuş, eski günleri yâd ediyordu. Güneşin hiç görülmediği bu dükkânda bir dolu güzel hatıra geride kalmıştı. Yavuz, ne Tunalı’yı ne de Ankara’yı terk etmişti. Her şey ancak rutine bağlı olursa kalıcılığı artardı. Bunu tüm koleksiyoncular bilirdi. Yavuz’un yıllardır sabırla biriktirdiği film afişleri, rozetler, tişörtler, CD’ler, plaklar üst üste yığılmıştı. Her dağınıklığın kendine ait bir düzeni olduğu gibi buranın da kendine has bir tertibi vardı. Yavuz, müşterilerin istediği plakları karışıklığın ortasında şıp diye bulurdu. Burayı açmak da, böylesine zengin bir arşivi oluşturmak da hiç kolay olmamıştı. Lise yıllarından beri parçaların melodik yapısına, temalarına ayrıca dikkat ederdi. Şeref, bu yüzden ona Riff lakabını takmıştı.  Plak koleksiyonuna önce İngiliz komşularının ülkelerine dönerken ona bıraktıkları bir dolu plak sayesinde başlamıştı. Sonradan kurduğu punk grubuyla dünyayı sarsacak olan Joe Summer,  gitmeden ona ve dostluklarına dair üç sayfalık bir de mektup bırakmıştı. Ankara’da bulunan Amerikan üssündeki Amerikalı askerlerle sonradan ahbaplık kurmuş, buraya gelirken yanlarında getirdiği plakları onlar ülkelerine dönerken almıştı. İlerleyen yaşlarında da dünyanın bir ucundan öbür ucuna plakların ve tutkusunun peşinden koşmuştu. Bu işlere başladığında etrafında kendisi gibi pek kişi yoktu. Gerçi, Türkiye hiçbir zaman kendini dünyada nereye konumlandıracağına karar vermemişti. Herkesin kafası karışıktı. Kendisi de bu kafa karışıklığının tam ortasında, toplum için garip sayılabilecek bir yerde duruyordu. Ama o, bunu çok kafaya takmazdı. Neyi seviyorsa onu yapıyordu. Ona dayatılanları değil. Ne kendinden ne arşivciliğinden de ne dinlediklerinden taviz vermişti. Bu sırada dünya da müzik de çok değişmişti. Herkes köşesini kapma telaşındaydı, müzik de artık dijital ortamda dinleniyordu. Albümler satmıyordu; müziğin kültürel olarak etki gücü eskisi gibi değildi. Plağa ve müziğin kültürel yönüne tutkuyla bağlı çok az insan kalmıştı. Lakin değişim rüzgârları Yavuz’a uğramamıştı. Yavuz, inatla sevdiği müzikleri dinlemeye devam etmişti. Sadece iyi bir müzik zevki yoktu; aynı zamanda nerede hangi plak vardır, hangisi değerlidir iyi bilirdi. Üstelik müşteriyi de doğru şekilde yönlendirmeye çalışırdı. Kötü müzik bataklığına düşmüş olanlara, gönüllü hizmet sunardı. “Sen onu bırak, bunu dinle,” derdi.  Müzikleri kolay kolay beğenmemesi sebebiyle Tunalı civarında “Yavuz Abi zaten zor beğenir,” diye bir deyim bile oluşmuştu. Ne güncele ne de günübirlik trendlere ayak uydurmazdı.</p>
<p>Şeref, grup işlerinden sıkılmış, Ankara’dan Bodrum’a taşınmıştı. Yılın belirli zamanlarında annesini görmeye, Ankara’ya geliyordu. Rıza ise, bir dönem Şeref ve Yavuz’la birlikte Radyo Arkadaş’ta “Ne Rock’sız ne Kitapsız” isimli bir program yapmış, sonra da İstanbul’a taşınıp, yazar olmuştu. Üçünün bir araya gelmesinin önemli bir sebebi vardı o gün. Dr. Skull yıllar sonra yeniden toplanmıştı ve ilk konserini Ankara’da verecekti. Şeref, Rıza ve Yavuz konserin onur konuklarıydı. Grup üyeleri, Yavuz’un önce yakın dostları sonra müşterileriydi. Dükkânın içerisinde pastalar, börekler ve çay eşliğinde az mı sohbet etmişlerdi. Zaten Riff, duvarda asılı ticari işletme levhası dışında hiç de ticari bir yere benzemiyordu. Burada sıkı dostluklar kurulur, muhabbetler edilirdi. Dünyaya aynı gözlerle, aynı melodilerle bakanların ortak buluşma yeriydi.</p>
<p>Tam bu sırada, siyah renkli, siyah camlı bir 67 model Chevrolet  Tunalı Caddesi’nde kaldırıma yanaştı. Arabanın çıkardığı egzoz gürültüsü cadde üzerindeki herkesin dikkatini çekmişti. Şoför arabadan indi, yavaşça arka kapıyı açtı, siyah pantolonlu, siyahi biri yavaşça arabadan iniyordu. 1930’lu yıllardan kalma bir hali vardı. Kafasında melon şapka, ağzında yarıya kadar gelmiş bir sigara, sağ elinde de bir çanta vardı. Her haliyle çok karizmatikti. Başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. İstemsizce herkes ona bakıyordu. Gizemli adam, yavaş adımlarla pasaja girdi, merdivenlerden aşağıya indi. Pasajın içindeki başka dükkân sahipleri de adama şaşırmış gibi bakıyorlardı. Adam, ritmini bir an için bile bozmadan, Riff’e geldi. Dükkândan içeri girdi, karizmatik bir selam verdi. Yavuz, Rıza ve Şeref, bu adamı bir yerden tanıyor gibiydiler. Ama yok, o olamazdı. Biraz benziyordu ama yok, olamazdı. Adam, Yavuz’un yanına geldi, çantasını CD’lerin üzerine koydu. Özenle içini açtı. Çantadan etrafa etkileyici bir ışık hüzmesi yayıldı. Adam, “Bu senin,” dedi Yavuz’a. Yavuz, çantanın içerisine baktı, yıllardır aradığı kutsal plak tam karşısındaydı. Olanlara inanamadı, ağzı tekleyerek “Siz o musunuz?” dedi adama. Adam yanıt vermedi “Blues, basit bir müzik gibi görünür ama bu müziği gerçekten hissetmek zordur. Bu da ancak, müziğe büyük bir tutkuyla bağlanabilirsen mümkün olabilir. Uzun zamandır seni izliyorum, sende de o tutku var,” dedi. Saatine baktı, “Buradaki vaktim kısa. Bu plak sende kalacak. Yıllardır, sadece hak edenlere verilir. Ona çok iyi bak”. Gizemli adam, geldiği gibi pasajın içinde kayboldu. Yavuz, Rıza ve Şeref, yaşadıkları şeyi anlayamadılar. Gerçekten o muydu gelen? Hiçbir zaman yanıtını bulamayacaklardı. Bu sırada plak çantanın içerisinde ışıltıyla parlıyordu. Poster ise eski yerindeydi.</p>
<h2><strong>Kaynak</strong></h2>
<p>[<a href="https://haber.sol.org.tr/yazarlar/murat-beser/shades-suleyman-139197" target="_blank" rel="noopener">1</a>] Murat Beşer- Shades Süleyman- Haber Sol, 2015<br />
[<a href="https://open.spotify.com/episode/3XBG2I6vvdET1BThBxCiFv?si=NBhSqQL8TJ2Qze1NfvHIOw" target="_blank" rel="noopener">2</a>] Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” –87. Bölüm Shades Süleyman.</p>
<hr />
<p><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması </a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-vi-kutsal-plak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler V &#124; Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 17:52:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=87541</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-87542" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-165145-01-1024x1022.jpeg" alt="" width="1024" height="1022" /></p>
<p>İsmim Celal Bilge, Yeşilçam&#8217;da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne teklif gelirse çekiyordum. O yıllar bir de Yeşilçam’ın hızlı dönemleri, senede 100’e yakın film çekiliyor. Hızlı iş bitiriciliğim -hep gururla söylerim ki bir günde bile film çekmişliğim vardır- ve maliyetleri ucuza kapatmam sebebiyle kısa sürede Yeşilçam’ın aranan yönetmenleri arasında oldum. Konu bulmakta sorun yaşamıyoruz; telif sıkıntısı da yok, istediğimiz müziği kullanıyoruz, istediğimiz romanı uyarlıyoruz. Bazen gidiyorum bir sinemaya, bakıyorum neler var, izliyorum; akşama hikâyeyi bize uyarlıyorum, tak! Senaryo hazır. Benim hatırlamadığım ama görüntü yönetmeni dostum Suavi&#8217;nin iddiasına göre 126’ya yakın filmim var. En çok fantastik türde filmler yaptım, geri kalanlar ise melodram türündeydi. Hepsine olmasa bile fantastik-bilim kurgu türünde yaptığım filmlerime ayrı hayranlık ve gururla bakıyorum. Kostümü şusu busu, az mı uğraş verdik tüm imkânsızlıklar içinde o filmleri çekebilmek için.</p>
<p>Bu filmlerin tamamında Yeşilçam’ın jönlerinden Ergin Ateşliyürek oynamıştı. Ergin Abi&#8217;yle çok iş yaptık. Kostüme avantür türünde yaptığımız filmler bir dönem Anadolu’yu kasıp kavurmuştu. Özellikle Adana seyircisi müptelasıydı bu filmlerin. Adana’nın salon işletmecileri, sıklıkla bizim yazıhaneyi arar; vurdulu, kırdılı film isterlerdi. Zaman içinde Ergin Abi&#8217;yle ortaklığımız da dostluğumuz da genişledi. Derken, 80 darbesi oldu. Sonra televizyon çıktı, video popülerleşti, seks filmleri salonlara hâkim oldu. Yeşilçam bitti; sektör dibe vurdu. Yeşilçam Sokağı ıssızlaştı. Bir anda işsiz kaldık. Filmcilikten erken emekli olduk anlayacağınız. Hâlbuki masamda çekilmemiş ne hikâyeler vardı. Dünyayı kurtaran bir ninjanın hikâyesini anlatacağım filmin senaryosunu yeni bitirmiştim. O filmi çekebilseydim <em>Star Wars</em> filan hikaye olurdu, o kadar söyleyeyim. Yine Ergin Abi oynayacaktı, kısmet olmadı. Birçok arkadaşım ekmek parası için seks filmleri furyasına katıldı. Ben uzak durdum. Olmazdı, yakışmazdı yani. Tamam, o güne kadar hangi tür varsa çektik de, seks filmleri kırmızıçizgimdi. “Avantürün unutulmaz yönetmeni Celal” seks filmlerine düşmüş dedirtemezdim kendime.</p>
<p>Neyse, 1990’lı yılların başında bu işlerden tamamen uzak kalmayı düşünürken, TRT’de çalışan eski dostum Avni, beni Ankara’ya çağırdı. TRT’ye dışarıdan belgesel filmleri  hazırlayacaklarmış, filmlerin çekimi için işi bilen tecrübeli bir yönetmen arıyorlarmış.  Avni’nin aklına ben gelmişim. Film projeleri hiç ağır değilmiş, Türkiye’nin farklı illerine gidip oraların kültürünü, doğasını çekecekmişim. Eşim Munise’yle bir süre istişare yaptık. Yeşilçam’ın tanınan bir rejisörüyüm. Bir dolu film yapmışım, şimdi böyle belgesel işi… Olurdu, olmazdı derken, emekli maaşıyla geçinmek de zor&#8230; Tamam, dedim, varım bu işe. Zaten evde oturmaya henüz hazır değildim. Topladık bavulumuzu; doğup, büyüdüğüm İstanbul’a veda edip, Ankara’ya taşındık. İlk başlarda zorlandık. Kimseyi tanımıyorduk ama zamanla alıştık. Rahat bir şehirdi. Hoşdere’de ev tuttuk. Belgesel işi olmadığı zamanlarda Kuğulu Park’ta oturuyorduk. Etrafta yürüyüşlere çıkıyorduk. Sinemadan uzak kalmıştım ama film izlemekten de asla vazgeçmemiştim. Özellikle  Metropol ve Kavaklıdere Sinemaları’nı çok seviyordum. Yol üstünde amaçsızca gezerken, afişlerine baktığım filmlerden hoşuma gidenleri seçip izliyordum. Yeşilçam bitmiş, yerli sinema sıfırı neredeyse tüketmişti. Hollywood filmleri salonları doldurmuştu. Yeni Hollywood filmlerinden de hiç anlamıyordum. Bir arada robotlu bir film vizyona girmişti. Metropol Sineması’nın önünden, caddenin sonuna kadar kuyruk olmuştu. Sinema çok değişmişti artık. Her şeye rağmen aklım hep yeniden setlere dönmekteydi. Evdeki telefonun çalmasını, arayanın İstanbul’daki Tanerler Film’den Kazım Taka’nın aramasını “Celal abi, harika bir senaryo ulaştı elime. Mutlaka senin çekmen lazım” demesini çok bekledim ama o telefon hiç çalmadı. Yeşilçam öyle bir yerdi, bir kez uzaklaşın, sizi hatırlayan olmazdı artık. Hâlbuki ne çok emek vermiştim Yeşilçam’a! En çok da buna hayıflanıyordum.</p>
<p>Ankara’da iki yılı devirmiştik. Keyfimiz orta halliydi, buradaki sakinlik iyi gelmişti, sıkıntımız yoktu yani. Yakın zamanda <em>Beypazarı Evleri</em> çekimini yeni tamamlamıştım. Evin her tarafında belediyenin çekimlerden sonra hediye ettiği poşet poşet Beypazarı kurusu vardı. Hey gidi efsane rejisör Celal bu da gelmişti başına; artık sana filmlerin için ödül değil Beypazarı kurusu veriyorlar! Çekimler fena gitmemişti ama yorucu olmuştu. Ev sahipleriyle bazı sorunlar çıkmıştı. “Çeşmeye dokunmayın”, “O kilim dedeme Osman Paşa’dan kaldı” diyerek işimize sık sık engel olmuşlardı. Neyse, bir orta yol bulup, işimizi bitirip Ankara’ya dönmüştük.  Munise bana yol yorgunu olduğum için çok sevdiğim mercimek çorbasını yapmıştı. Sevgili karımın yaptığı harika mercimek çorbasını yudumlarken, telefonum ısrarla ve kesinlikle bu telefonu açmalısın şeklinde çalmaya başladı. Yoksa İstanbul’dan beklediğim telefon sonunda gelmiş miydi? Heyecanla açtım. Arayan Ergin Abi&#8217;ydi: “Celalciğim, nasılsın? Biz Suavi ile Ankara’ya geldik. Hem seni görelim, hem de kafamızda bir film projesi var. Onu anlatmak için sinemada sana bir film göstermek istiyoruz. Bir de sen bak bakalım, buraya uyarlayabilir miyiz? Bugün müsaitsen filmi izlemeye gidelim. Eski günlerdeki gibi”. Bir taraftan duvarda asılı olan en sevdiğim filmlerden Ergin Abi&#8217;nin başrolde oynadığı <em>Kara Bela Dönüyor</em> afişinin üzerindeki yansımama bakıyordum diğer taraftan da Ergin Abi&#8217;nin son cümlesi kulağımda yankılanıyordu: “Eski Günlerdeki gibi”. Gerçi, Ergin Abi&#8217;nin telefondaki uzun tiradına şaşırmıştım. Ezberi kötüdür, film çekimlerinde bile ona kısa cümleler kurdururdum. Bu teklife hemen tamam dedim. Merkezi ve nezih bir yer olur diye filmi <span style="text-decoration: underline;">Kavaklıdere Sineması</span>’nda izlemeye karar verdik. Film öncesi biraz laflamak için hem sinemaya da yakın olur diye Flamingo Pastanesi’nde buluştuk.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-87544" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/EHZBnroXUAAZeKy.jpg" alt="" width="1000" height="750" /></p>
<p>Ergin Abi ve Suavi’yi görmeyeli bir hayli zaman olmuştu. Hasretle sarıldık. Yüzümüzde biriken çizgiler, beyazlayan saçlar birlikte geçen yıllarımızın kanıtıydı. Çok özlemiştim hepsini. Şansımıza hava da güzeldi. Dışarıdaki masalardan birinde oturmaya karar verdik. Bir taraftan cadde kalabalığı önümüzden akıyordu diğer taraftan içeriden nefis pasta kokuları geliyordu. Suavi kilo almış, göbeği ayrı bir dünya olmuştu. Ergin Abi tanınmış bir yıldız olduğu için mekân tarafından ayrı bir ilgi ve saygı görüyordu haliyle. Hemen çaylar, pastalar söylendi. Muhabbet koyulaştı, taze haberler sohbetin arasına karıştı. Suavi, en son özel bir televizyon kanalında çalışmış ama para muhabbetlerinden dolayı ayrılmış. Ergin Abi de bir süredir çalışmıyormuş, sektörden arayan soran hiç yokmuş neredeyse. Sektör gençleşti, efsaneler çabuk unutuldu, tabii. Sonra aramızdan ayrılanlar olmuş; mesela, ışıkçı kedigözü lakaplı Selami’yi kaybetmişiz geçen hafta, çok üzüldüm. Hep kötü adam rollerinde oynasa da pırlanta kalpli Namık da ağır hastaymış, ona da içim cız etti. Ne çok anımız vardı birlikte. Hiç unutmam, Ergin Abi&#8217;yle çektiğimiz <em>Komiser Muhsin</em> filminde kötü adam rollerinden birini Namık oynuyordu da çatıdan aşağıya dublörsüz atlamıştı. Her yeni çayda anılar daha da eskiye gitti. Aklımıza geldikçe set anılarımıza güldük de güldük. Kolay mı be! Yıllarımız geçmiş sette, neler gördü bu gözler. Tam bu sırada Suavi, bizi geçmiş günlerin anılarından çıkarmak için hamle yaptı. “Artık biraz da iş konuşalım,” dedi. Lafa girmeden önce kurabiyeden bir ısırık aldı, gömleği ve üzerindeki yakın gözlüğü kırıntıyla doldu. Kırıntıları dikkate almadan lafa girdi: “Şimdi Celal, sektör çok değişti. Yapımcıların birçoğunu tanımıyoruz artık. Ama zaman eskisi gibi değil, belki yerli  film  az çekiliyor ama çekilirse de çok para kazanılıyor. Biz de Ergin Abi&#8217;yle düşündük taşındık, şansımızı son kez deneyelim dedik. Bir yapımcıyla konuştuk. Tamam, dedi. Biz de biraz para koyarsak bu iş olurmuş ama senaryoyu görmek istiyormuş. Ergin Abi’de biraz nakit var, o doğrudan ortak olacak. Aklımıza yeni vizyona giren şu dinozorlu film geldi. Onu dedik acaba bize uygun bir şekilde uyarlayabilir miyiz? Telif işini de çözeriz. Eskisi gibi birebir uyarlamayız, değişiklikler yaparız. Filmi Ürgüp’te çekeriz, MTA’dan dinozor kalıntısını da alırız dedik.  Seni de o yüzden çağırdık. Gel, şu filme bir bak olur mu diye?” Suavi’yi sözünü hiç kesmeden dinledim. Bilimkurgudan aksiyona bugüne kadar ne varsa çekmiştim ama dinozorlu film nasıl olurdu? Filmi duymuştum ama Amerikan saçmalığı gibi gelmişti bana. Önümdeki çaydan bir yudum aldım ve ona dönerek “Suavicim, bilemedim dinozor filan, pek hâkim olmadığım bir tür.” Suavi, tereddüt içinde kaldığımı anlayınca “Celal, sen şu filmi izle de öyle düşün bence. Geçen hafta torunlarla gittik. İnanmazsın, teknoloji nerelere gelmiş. Hayretler içinde kaldım”. Benim sessizliğimi fırsat bilip Ergin Abi de topa girdi “Celalciğim. Bunu böyle dinozor belgeseli olarak düşünme lütfen. Avantüre yakın, aksiyonu bol. Tam bize göre. Kurt adamlı, ninjalı film yapmış insanlarız. Bunu da uyarlarız kendimize”. Ergin Abi&#8217;nin de ikna girişimi dinledikten sonra “Peki madem gidelim görelim şu filmi,” dedim.</p>
<p>Çaylarımızı bitirdik. Hesabı ödedik. Flamingo’dan çıkıp, Kavaklıdere Sineması’na doğru hareket ettik. Bir taraftan da Suavi heyecanla ve gömleğinin üzerindeki kırıntıları etrafa saçarak bana filmi övüyordu. Şöyle acayip şeyler var, böyle acayip şeyler var, diye&#8230; Vallahi, size açık konuşayım ne filmin konusu ne de dinozorlar ilgimi çekmişti. Nezaket sınırları içerisinde bu işten nasıl sıyrılırım, onu düşünmeye başlamıştım. Neyse, Kavaklıdere Sineması’na geldik, içeri girdik. Ergin Abi sinemaya şaşırdı. “Bayağı apartman içerisine sinema yapmışlar. Vallahi çok iyi fikir; dışarısı da işlek cadde, ne güzel düşünmüşler,” dedi. “Ergin Abi burası Ankara’nın eski sinemalarından. Bir ara bizim <em>Denizde ve Gölgede</em> filmini de göstermişler. Geçen hafta sinema sahibiyle lafladık da biraz, oradan öğrendim”. Ergin Abi bunu duyduğuna çok sevindi. O filmi çok severdi, Fransız sanat filmlerine öykünmüştük. Gişede batmıştık ama “Celal Bilge sadece avantür yapmıyor, gerektiğinde sanat filmi de yapıyor,” dedirtmiştim herkese. Sinemanın girişi kalabalıktı, anlaşılan herkes bu filme gelmişti. Suavi hemen biletlerimizi aldı.</p>
<figure id="attachment_87545" aria-describedby="caption-attachment-87545" style="width: 831px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87545 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164830-02-831x1024.jpeg" alt="kavaklıdere sineması içi" width="831" height="1024" /><figcaption id="caption-attachment-87545" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması bilet gişesi</figcaption></figure>
<p>Suavi, filmdeki teknolojiyi daha iyi görebileyim diye biletlerimizi balkon bölümünden almıştı. Pasajın içindeki dükkânları geçip, merdivenlerden aşağıya, salonların olduğu kısma indik. Mavi neon aydınlatmalı logolu büfeden üç tane su aldık ve film saatinin yaklaşmasıyla birlikte, salondaki yerlerimize geçtik. Derken gong sesi çaldı. Işıklar söndü, film makinesi sesli bir şekilde dönmeye başladı. Reklamlar ve gelecek gösterim tanıtımları bitti. Film başladı. Suavi’nin dediği gibi vardı. Teknoloji çok ilerlemiş, dinozorları canlandırmışlardı resmen. Şaşkınlıklar içinde kendimi filme kaptırdım. Bu sırada Ergin Abi, görmüş geçirmiş bir ses tonuyla “Celalciğim dinozorlar gerçek değil, tamamen bilgisayarla yapmışlar,” dedi. Ergin Abi&#8217;yi çok sevdiğimden, onu bozmamak için “Gerçekten öyle Ergin Abi, bir an gerçek sandım,” dedim kısık sesle. Suavi ise heyecanlı patavatsızlığıyla her sahnede “Celal, merak etme dinozor kahramanı öldüremeyecek. Şimdi uçurumdan düştüler ama kurtulacaklar,” diyerek seyir zevkimi sabote etmeye çalışıyordu. Neyse ki sinema salonun kuvvetli ses sistemi sayesinde dediklerini tam olarak anlayamıyordum.</p>
<figure id="attachment_87546" aria-describedby="caption-attachment-87546" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87546 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/02/Screenshot_20210206-164842-01-1024x970.jpeg" alt="" width="1024" height="970" /><figcaption id="caption-attachment-87546" class="wp-caption-text">Kavaklıdere Sineması girişi</figcaption></figure>
<p>Tam üç saat boyunca, oradan oraya, atla, zıpla, patla. Harika renkler, konu, dinozorlar, macera… Resmen hayran kaldım filme. Dedikleri kadar vardı cidden. Film bitti, ışıklar yandı. Kafamda projeler akıyordu. Uzun zamandır kaybettiğim enerjiyi ve isteği yeniden yakalamıştım. “Yarasa Adam Dinozorların Peşinde” isimli bir film çekebilirdik. İç Anadolu, Ürgüp tam uygundu kafamdaki filme. Bilgisayar uzmanı sorunu vardı ama hallederdik bir şekilde, en kötü dinozor kostümü diktirirdik. Yapmadığımız iş değil önemli olan bize benzesin, kültürümüze, örfümüze uysun. Zihnimin içi hikâyelerle, dekorlarla, filmin detaylarıyla dönüyordu. Salondan çıkarken Ergin Abi&#8217;ye ve Suavi’ye bu işin içinde olmak istediğimi, hemen senaryoya başlamak için can attığımı söyledim. Ergin Abi ve Suavi çok mutlu oldular. Onları evime davet ettim ama teklifimi geri çevirdiler. İstanbul’a dönmeleri gerekiyormuş, yapımcıyla görüşeceklermiş. Vedalaştık. Çok mutluydum, yıllar sonra eski dostlarımla yeniden film çekecektim. Heyecanla eve geldim. Sevgili karım bu halime şaşırdı. Yaşananları ona kısaca özetledim. Bu haberden pek memnun olmayan eşim Munise, ciddi bir tonla “Celal, bu yaştan sonra ne dinozoru, ne sineması Allah aşkına! Bir yerine bir şey olacak. Paranıza yazık, yapmayın vazgeçin bu işten,” dedi. Munise’nin söylediklerine çok kızdım ve cevap verip tartışmayı uzatmak yerine ideallerine sıkıca sarılmış her yönetmen ve sanatçı gibi projeme sahip çıkıp, hemen odama geçtim. Aldım elime kâğıt kalem, başladım hikâyeyi yazmaya. Ergin Abi, maceracı arkeolog Yarasa Adam rolünde olacaktı ve katil dinozorları yakalayacaktı. Ben senaryoyu yazmaya devam ettim, ilk taslağı bitirdim. Postayla onlara gönderdim. Günler, haftalar geçti, bir daha ne Ergin Abi’den ne de Suavi’den ses çıktı. Sessizliği Suavi bozdu. Senaryoyu çok beğendiklerini lakin yapımcıyla ufak bir sorun yaşadıklarını, kısa sürede çözüp bana döneceğini söyledi. Sonra yine bir sessizliğe büründüler. Bu işte bir terslik vardı. Yaklaşık bir ay sonra Suavi moralsiz bir ses tonuyla beni aradı: “Celalciğim, çok fena oyuna geldik. Yapımcı dolandırıcı çıktı. Ergin Abi&#8217;den dinozor efekti için bir miktar avans almıştı. Alış o alış. Bir daha ses çıkmadı, meğer piyasadaki herkesi bu şekilde dolandırmış, sonra da yurt dışına kaçmış. Ergin Abi olayı öğrenince çok üzüldü, aniden rahatsızlandı. İki gün önce hastaneye yatırdık. Durumu iyi şimdi ama bizim proje iptal oldu.” Suavi anlattıkça boğazıma bir yumru oturdu, neye üzüleceğime şaşırdım. “Sağlık olsun” diyebildim sadece ve telefonu kapattım. Yarın Kırşehir evleri ve tarımı belgesel işi vardı yapmam gereken, önümde de “Ürgüp Dinozorları” senaryosu bana bakıyordu. Senaryonun kapağını kapattım ve kütüphanenin gerçekleşmemiş dosyalar bölmesine yerleştirdim. Çalışma odamın kapısını kapattım ve bir daha da uğramadım. Yeşilçam’ın sonu artık kesin olarak gelmişti, ondan emindim.</p>
<p>Kavaklıdere Sineması Fotoğrafları: <a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1vaunoq5kgh1f" target="_blank" rel="noopener">Ankara Apartmanları</a><br />
Flamingo görsel: Önder Algedik</p>
<hr />
<p class="entry-title post__title"><a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/" target="_blank" rel="noopener">Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-v-ekibi-yeniden-topluyoruz-kavaklidere-sinemasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler IV &#124; Dost’un Önü</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Jan 2021 18:12:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Dost Kitabevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dost'un Önü]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Mercan]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=78885</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Adam, duvarda asılı olan Dost logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri Star Wars tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adam, duvarda asılı olan <a href="https://netreklam.net/dostun-hikayesi-iii-bolum-karanfil-sokak/" target="_blank" rel="noopener"><span style="text-decoration: underline;">Dost</span></a> logosundaki T harfinin önünde bekliyordu. Hava çok sıcaktı, üzerindeki gri <em>Star Wars</em> tişörtü sırılsıklam olmuş, belirli aralıklarla alnında biriken teri silip saatini kontrol etmekteydi. Gözleri, önünde akıp giden kalabalık arasından beklediği kişiyi arıyordu. Uzun süredir beklemenin yan etkilerinden biri olan uyuşuk bacaktaki kan dağılımını yeniden sağlayabilmek için bir adım öne, bir adım geriye atıyordu. Beklemenin yorgunluğu ve sabırsızlık tüm vücuduna yansımıştı. Zaman mı geçmek bilmiyordu? Yoksa sabırsızlık mı ağır geliyordu insana? İnsanın prensibi olmalıydı ve kimse kimseyi bu kadar uzun süre bekletmemeliydi. Üstelik de buluşma hayati önem taşıyorsa…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-78886" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg" alt="" width="1024" height="725" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-1024x725.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-300x212.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-768x544.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11-800x566.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_11.jpg 1485w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Dost’un D harfine yakın bir şekilde duran, sırtında yeşil asker çantası -üzerinde Konur Pasajı’ndan aldığı Guns &amp; Roses, No Doubt, Hard Rock Cafe Ankara rozeti vardı- ayağında postalları olan kadın, elindeki kitaba konsantre olmuştu. Ne insanı canından bezdiren sıcak ne de kalabalık onun kitap okumasına engeldi. Bir şeye yoğunlaştı mı, onu bölmek kolay değildi. Lakin çaprazında duran adamın tüm caddeye yayılan sabırsızlığı dikkatini dağıtıyordu. Adam bir ileri, bir geri hareket ederek kafasını  öne doğru uzatıp sürekli saatine baktıkça, kadın da aynı sayfada takılı kalıyordu. Kadın, dikkatini yeniden kazanabilmek için çantasından sigarasını çıkardı. Fermuarında Troll bebek anahtarının gülümsediği çantanın karanlık köşelerinde çakmağını aradı ama bulamadı. Her şey vardı ama çakmak yoktu. Kesin bir yerde düşürmüştü. Hep böyle yapardı, bazı konularda çok dalgındı. Hacettepe Amerikan Dili ve Edebiyatı’nda okuyordu. Kafasında hep cümle yığınları olurdu; yazar, müzisyen ve gezgin olmak istiyordu. Hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bir anda çakmağını kaybetmişti kesin. Durdu, yanında bekleyen adamı gözüne kestirdi, yavaşça bir adım atarak:</p>
<p>-Merhaba, çakmağınız var mı?</p>
<p><span style="font-size: 1.21429rem;">-Olacaktı, bir saniye.</span></p>
<p>Adam ceplerini yokladı, çakmağı hemen bulamadı. Cepleri de zihni gibi son zamanlarda çok karışmıştı. Sürekli iletişim kazası yaşıyordu. Sanki Melih Cevdet Anday oyunlarında başrol karakteriydi. “Nasılsın?” diye soranlara, “Sağ olun, aç değilim, yiyip geldim,” diyordu. Cebin katmanlarında bulduğu çakmağı kadına doğru uzattı ve sigarasını yaktı.</p>
<p>Kadın teşekkür etti, sigarasından bir duman çekti, aynı hızla atmosfere gönderdi. Kadının dumanı, gökyüzünde düz bir çizgi oldu bir an.</p>
<p>Hazır çakmağı dışarıdayken adam da bir sigara yakmaya karar verdi. Arka cebindeki sigara paketinden bir sigara çıkardı. Bastı ateşi, onun da dumanı gökyüzüne karıştı. Adamın dumanı karmaşıktı. Çakmak alışverişi, onları iki yabancıdan, ortak bir anıyı paylaşan iki yabancıya döndürmüştü. Kadın belki de bu bilgiye güvenerek lafa girdi:</p>
<p>-Birini mi bekliyorsunuz?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>Kadın kısa ve net cevapla yetinmek istemedi. Lafı açması için bir ara bir soru cümlesi daha gönderdi. Adamın dağınık saçlarından, sol kulağındaki halka küpesinden ve insana güven veren bedenine yansıyan o dalgın halinden etkilenmişe benziyordu.</p>
<p>-Merakımı mazur görün. Sizin bir süredir burada olduğunuz dikkatimi çekti de. Bayağıdır bekliyor gibisiniz.</p>
<p>Adam, normal bekleme süresini aştığını ve tüm dünyanın bundan haberdar olduğunu fark etti bir an. Kısa bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti:</p>
<p>-Evet, biraz oldu galiba. Kız arkadaşımı bekliyorum. Saat 13.00 civarı Dost’un önünde buluşalım demişti. Hafta sonu trafiğine takıldı galiba.</p>
<p>Kadın saatine baktı, ikna olmamış ve bir soruşturmayı çözmeye çalışan dedektif titizliğinde yeni bir soru sordu:</p>
<p>-Hmm, Ankara’da o kadar trafik olmaz ama biraz geçmiş sanki. Saat 14.30 olmuş. Hangi Dost demiştiniz peki?</p>
<p>-Nasıl hangi Dost?</p>
<p>-Üç tane Dost var ya: Tunalı, Konur, Yüksel. Ya Tunalı’nın önüne gittiyse?</p>
<p>Adam panikledi:</p>
<p>-Yok, canım. Kızılay Dost’un önüne gelir. Herkes burada buluşmaz mı?</p>
<p>-Öyle ama bazen karışabiliyor. Onun için sordum.</p>
<p>Adamın panik derecesi giderek artıyordu.</p>
<p>-Tunalı Dost’a gitmiş olabilir diyorsunuz ya da Konur’dakine. Öyle olduysa, çok fena teğet geçtik birbirimize.</p>
<p>-Öyle demedim. Bir ihtimal olabilir, dedim. Gecikmesinin ardında başka bir sebep de olabilir.</p>
<p>Kadın, sigarasının ucuna birikmiş külleri yere serpti, sonra adama dönerek:</p>
<p>-Bir telefon mu etseniz? Bir şey olmuş olmasın?</p>
<p>Kadın bu yorumuyla, adamın zihninin derinliklerinde sakladığı kötü olaylar bölümünün kapısını açmış oldu.</p>
<p>-Yok, canım (Kadından önce kendini ikna etmesi gerekiyordu çünkü). Gelir şimdi. Yani mutlaka gelmesi lazım, çok önemli bir buluşma çünkü.</p>
<p>Adam çekinerek devam etti:</p>
<p>-Şey, siz buradaysanız biraz daha, ben bir telefon edip gelsem, kız arkadaşım gelirse, “Sana telefon etmeye gitti” der misiniz?</p>
<p>-Onu nasıl tanıyacağım?</p>
<p>-Uzun boylu. Düz, kahverengi saçları, çok güzel ela gözleri var.</p>
<p>Kadın tarife güldü:</p>
<p>-Bayağı özel biri galiba.</p>
<p>Adam biraz bekledi:</p>
<p>-Öyle, yani öyleydi. İlişkimizi yeniden adlandırmak durumunda kaldığımız bir dönemdeyiz de.</p>
<p>Kadın buna da yorum yapmadı ama adama yardım etmek istedi.</p>
<p>-Tamam, ben buradayım. Sizin tarifinize uygun ve sizi arayan biri olursa söylerim.</p>
<p>Adam mutlu oldu. Ceplerini karıştırdı, jetonları hazır etti, koşarak Gizem Müzik’in çaprazındaki telefon kulübesine gitti. Art arda jetonları yerleştirdi, numarayı çevirdi. Uzun uzun çaldırdı. Açan olmadı. Alet jetonu aynen adama iade etti.  Ümitsizce telefonu kapadı, dışarı çıktı. Kulübenin yanındaki büfeden iki su aldı. Tekrar Dost’un önüne geldi. Sulardan bir tanesini kadına uzattı. Kadın teşekkür etti, merakla sordu:</p>
<p>-N’oldu? Ulaşabildiniz mi?</p>
<p>-Hayır, açmadı. Kesin yanlış Dost’a gitti. Ya da hiç gelmedi. (Adam, kız arkadaşının gelmeyebileceğini kabullenmeye başlamıştı.) Bu arada teşekkür ederim, nezaketiniz için. Sizi de işinizden alıkoydum.</p>
<p>Kadın adama üzülmüştü. Böyle bir gerçeği duyacaksa bir yabancıdan duymalı diye düşündü.</p>
<p>-Hiç gelmemiş de olabilir diyorsunuz.</p>
<p>-O da ihtimaller dâhilinde tabii. Yanlış Dost’a gitmiş olabileceği gibi, hiç gelmemiş de olabilir.</p>
<p>-Eğer öyleyse beklemenin de bir anlamı yok.</p>
<p>-Doğru ama gelme ihtimali hâlâ var. Mesela, yanlış Dost’a gittiyse biraz bekleyip diğer alternatiflere de yönelebilir. Öyleyse yolu muhakkak buraya düşecektir.</p>
<p>-Umarım öyle olur. Yoksa gelmeyecek birini boşuna bekliyorsunuz demektir. O da hoş bir durum olmaz. Mantıken gelecek olan beklenir, gelmeyecek olan değil. Gelmeyecek olanı beklemek, biraz beyhude bir zaman öldürme biçimi.</p>
<p>Kadın saatine baktı. Adam bekleyecekti. Yalan gerçeğe dönene kadar kendine yalan söyleyecekti belli ki, onu kendi halinde bırakmak daha iyiydi:</p>
<p>-Aslında, sinemaya gideceğim ben de, onun öncesinde zaman öldüreyim, yeni çıkan kitaplara bakayım diye bekliyordum. Henüz filmi de seçmedim. Kavaklıdere’ye gidip gözüme kestirdiğim bir filme gireceğim. Yol üstü sinemalarının en güzel tarafı da bu değil mi? Tesadüflere açık olması. Aslında tek başına sinemaya gitmenin iyi bir tarafı vardır, biliyor musunuz? Hani gelmek istersen ya da içeride beklemek istersen…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-78892" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg" alt="" width="798" height="983" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222-.jpg 798w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--244x300.jpg 244w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_2222--768x946.jpg 768w" sizes="(max-width: 798px) 100vw, 798px" /></p>
<p>-Sanırım, ben biraz daha bekleyeceğim. Şimdi, içeri girdiğimde gelip beni bulamazsa yine buluşamayacağız. Bugün kesin buluşmamız lazım.</p>
<p>Kadın, pes etmiş gibi bir ifadeyle:</p>
<p>-Peki, ne yapalım. Siz beklemeye kararlısınız. Ben de filmi kaçırmayayım, yani tesadüflerin önüme çıkaracağı filmi…</p>
<p>Adam kadınla sohbeti sevmişti, yaşaması muhtemel hayal kırıklığından kaçınmak istercesine onunla biraz daha konuşmak istedi.</p>
<p>-Doğru, ben de çok severim tek başıma sinemaya gitmeyi. Evde de videodan izlerim. Dost’tan çok film almışımdır. Kieslowski’nin son üçlemesini izlediniz mi?</p>
<p>Kadın muhabbetin derinleşmesini bekliyordu belki de. Adamdan gelen yeni sohbet konusunu açmak istedi. Bir yabancıyla ortak bir beğeniyi paylaşmaktan mutlu oldu. Ne de olsa sinema, birbirini bir yerden tanıyan herkesin ortak iletişim aracıdır.</p>
<p>-Evet, <em>Mavi</em>’yi izledim. Juliette Binoche…  Ama en çok özgürlük meselesi beni sarstı.</p>
<p>-Öğrenci misin?</p>
<p>Adam, bir anda –iz ekini atmıştı. İki yabancının arasındaki mesafe daralıyordu.</p>
<p>-Evet. Amerikan Dili ve Edebiyatı okuyorum. Yazar veya müzisyen olmak istiyorum.</p>
<p>-Müzisyenlik güzel. Ben de gitar denemiştim bir iki kez. <em>Nothing Else Matters</em>’ın girişini çalabilmiştim, yeteneğim o kadarmış.</p>
<p>Kadın güldü.</p>
<p>-Garip bir biçimde herkes girişini çalar, sonrasını çalamaz. Sen neler yapıyorsun?</p>
<p>Kadın da sizli-bizli kısmı atmıştı.</p>
<p>-ODTÜ’de fizik okuyorum. Okulu uzattım. Bölüm bana göre değil. Ne olacağıma tam karar veremedim. ÖSS’ye ileride ne yapacağıma, ne yapmak isteyeceğime karar vermeden öylesine girdim, bu bölümü kazandım. Ama sanırım yönetmen olmak istiyorum. Küçük bir el kamerası aldım, bir şeyler çekmeye çalışıyorum şu sıralar, bir de bir senaryo üzerine çalışıyorum.</p>
<p>Kadının özgüveni, arkadan toplanmış sarı saçları, ela gözleri, güneş ışıklarının ortaya çıkardığı çilleri ve doğal güzelliği, kolundaki “Carpe-Diem” yazılı kuş motifli dövmesi çok hoştu. Çekim gücüne kapılmamak olanaksızdı. Yazdı, hava güzeldi, kadının gözleri ve çilleri çok hoştu&#8230; Dikkatini toplama ihtiyacı hisseti; çözmesi gereken bir önemli bir sorunu vardı. Önce onu halletmeliydi. Sohbetin yönünü tekrardan kendi konusuna doğru topladı.</p>
<p>-Bugün mutlaka görüşmeliyiz onunla. Kaç aydır görüşemiyoruz. Bazı şeylerin adını koymamız lazım. Bu belirsizlik…</p>
<p>-Ayrılma aşamasına mı geldiniz? Üzücüymüş.</p>
<p>-Yani, o da belli değil. İyi giden bir ilişkimiz vardı. İki seneyi devirmiştik. Ortak arkadaşlar sayesinde tanışmıştık. Geçen yaz Berlin’den yüksek lisans için kabul aldı, oraya gitti, yerleşti. Sonra iletişimimiz kesildi. Az konuşabiliyorduk, ben ona sıklıkla mektup yazıyordum. İlk zamanlar mektuplara sık yanıt veriyordu. Arada oradan fotoğraflar gönderiyordu. Altında da “Gelince birlikte gezeriz” yazılı… Derken hızla azaldı mektuplar, fotoğraflar da&#8230; Aralarına mesafe giren tüm insanlar gibi, yabancılaşmaya başladık, ortak duygulardan uzaklaştık. Bazen haftalarca konuşmuyorduk. Bu belirsizliğe bir son vermek için uzunca bir mektup yazdım. Mektuba yanıt gelmedi. Derken, geçen hafta aradı: “Bir süreliğine Ankara’dayım. Görüşelim mi?” dedi. Sayfalarca yazılmış mektuba verilmiş yanıt&#8230; “Tamam” dedim. Bugün için randevulaştık ama gelmedi, yani henüz&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-78889 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg" alt="" width="1024" height="754" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-1024x754.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-300x221.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-768x565.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444-800x589.jpg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/dost_4444.jpg 1113w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Kadın hiç konuşmadan adamı dinledi. Adamın yaşadığı duyguyu anlıyordu. Onun da başına benzer bir şey gelmişti. Dorian Gray’de tanıştığı pozcu, artist, Skid Row parçaları çalan bir gitarcıya âşık olmuştu. Gök gürültülü, sağanak yağışlı bir kavga etmişler ve ayrılmışlardı. Sonra kadın adamı çok beklemişti. Belki söylediklerinden, davranışlarından pişman olur, ilişkilerine yeni bir şans verir diye. Ama adam hiçbir zaman özür dilememişti.</p>
<p>-Seni anlıyorum. Benim de başıma gelmişti benzer bir durum. Birbirimize bazen çok acımasızca davranabiliyoruz. Ama sanırım, en çok da bekliyoruz, hep ama hep bekliyoruz. Gelmeyecek olanı beklemek, kendimize söylediğimiz en büyük yalan&#8230; Sessizlik ağır, biliyorum ama kendimize söylediğimiz yalanlar kadar değil.</p>
<p>Adam, kadına hak verircesine kafasını salladı. Kadın lafa devam etti:</p>
<p>-Belki de seni üzmemek için sessizlikle bu işi çözmeye çalışıyordur. Bazen sessizlik çok şey anlatmaz mı? Sana değer veriyor belli ki, daha fazla üzülmemen için sana somut bir şey söylemek istiyor. Anlamanı bekliyordur ya da doğru zamanı…</p>
<p>-Doğru. Ama yine de gelmesi lazım değil miydi? Son bir veda…</p>
<p>Kadın sessizliğini korudu. Adamı hikâyesiyle baş başa bırakmaya karar verdi. Yabancı biriyle ortak kısa bir anı yaşamıştı. Hikâyeler burada ayrılıyordu, yapacak bir şey yoktu. Belki yeniden bir yerlerde karşılaşırlardı. Adama gülümsedi.</p>
<p>-Beklemeye kararlısın sanırım. Bana müsaade öyleyse, ben artık içeriye geçiyorum. Bence Dost’un önü buluşmaya kesin olarak gelecekler için var olan bir yer. Dost’un önünde herkes beklenmez. Bir kıymeti olması lazım sanki…</p>
<p>Adam da kadına gülümsedi. Pes etmişti artık. Kendine yalan söylemeyecekti. Gelmeyecek olanı beklemek istemedi daha fazla, hayat güzel bir tesadüf çıkarmıştı karşısına. O tesadüfün peşinden, geçmişi ve geleceği düşünmeden kapılmak istedi. Zaman kimseyi beklemiyordu neticede:</p>
<p>-Aslında aklımda bir kitap vardı, ona bakayım ben de. Sonrasında da bir şeyler içer miyiz? Yani sen filme gidene kadar… Hem o kadar bekledik. Boşa gitmesin. Bu arada benim adım Oğuz.</p>
<p>Kadın, gülümsemeye devam etti. “Benim adım da Eylül” dedi, “Tanıştığımıza memnun oldum.”</p>
<p>“Ben de” dedi Oğuz, “Ben de.”</p>
<p>Oğuz ve Eylül, içeriye girerken gökyüzünde bir uçak Berlin’e doğru gidiyordu.</p>
<hr />
<p>İllüstrasyon: <a href="https://www.behance.net/elifmercan" target="_blank" rel="noopener">Elif Mercan</a></p>
<p>Mekanlar ve Hikayeler&#8217;in önceki yazıları:<br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/" target="_blank" rel="noopener">Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">Kıtır: Yeni Bir Başlangıç</a><br />
<a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/" target="_blank" rel="noopener">Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-iv-dostun-onu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü</title>
		<link>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/</link>
					<comments>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 09:47:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Flanör]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Flanörü]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Sakal Pub]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer Çarşısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=74439</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Where we start is where we end We step out sweetly, nothing planned Along by the river we feed bread to the swans And then over the footbridge to the woods beyond We waltz in the moonlight and the embers glow So much behind us Still far to go David Gilmour, Where We Start Eylül [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Where we start is where we end<br />
We step out sweetly, nothing planned<br />
Along by the river we feed bread to the swans<br />
And then over the footbridge to the woods beyond</p>
<p style="text-align: right;">We waltz in the moonlight and the embers glow<br />
So much behind us<br />
Still far to go</p>
<p style="text-align: right;">David Gilmour, Where We Start</p>
<p>Eylül ayının başı, yazın son günleri. Yaz hatıralarının artık Instagram’a karıştığı,  iş yorgunluğunun kendini beli ettiği, hafta sonu rehavetinin kendini iyice hissettirdiği bir Çarşamba akşamı E.’yle Fellini’den <em>Amarcord</em>’u izliyoruz. Pencereler açık, perdeler hafifçe süzülüyor. Evdeki ışıklar hafif kısık, zamanın içinden sükûnet akıyor. Bu sırada birden telefonum çalıyor. Arayan şimdilerde yurt dışında yaşayan eski dostum M. Bir süreliğine Ankara’ya geldiğini, gitmeden görüşmek istediğini söylüyor. Bu teklifi heyecanla kabul ediyorum, tıpkı eski günlerdeki gibi bir program yapıyoruz. Yarın önce Dost’un önünde buluşacağız, sonra Sakarya’ya inip kitapçı ziyareti yapacağız, akşama da üçümüz Kumsal’da yemek yiyeceğiz. E.’nin mesaisi olduğu için ancak akşam bize katılacak. Eski bir dostla, bilindik yerleri gezmek gibisi yok.</p>
<p>Ertesi gün büyük mavi harflerle duvara kazılmış Dost logosunun önünde M.’yi beklemeye başlıyorum. Dost’un önü yine çok kalabalık, benim gibi arkadaşını bekleyenler, içeriden aldığı kitabı heyecanla bankların üzerinde okumaya başlayanlar, mesai arasını ve yorgunluğunu sigara dumanıyla üzerinden atmaya çalışanlar; yani her şey yerli yerinde. Ben neredeyse hipnotize olmuş bir şekilde tüm bunları düşünürken, M. gülümseyerek yanıma geliyor. Saçlarındaki azalmaya paralel olarak alın kısmında açılma, sakallarda artan beyazlar hemen göze çarpıyor.  Zamanın akışını en çok yüzümüzde taşımıyor muyuz zaten? Sırtında da ben bildim bileli hiç çıkmayan çantası var. Kısa bir hoşbeşten sonra (konuşacak çok konu vardı hepsini bir anda tüketemezdik) Dost’un içine geçiyoruz. Yeni Çıkan Kitaplar rafında karşılıklı “bunları okudun mu” sorularını yöneltiyoruz birbirimize. Tanıdık okuma listelerinde benzer yorumları yapıyoruz. Yazarı ya yerin dibine batırıyoruz ya da kararında övgülere boğuyoruz. Tanımadığımız ve bize cevap verme olasılığı olmayan yazar ve sanatçıları “gömme” oyunu eskiden beri en keyif aldığımız aktivitedir.  Hac vazifesi gören Dost gezintisini, aldığımız kitaplarla beraber tamamlıyoruz. Dışarı çıkıp istikametimizi Sakarya’ya doğru kırıyoruz bu sefer de.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-74441" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o.jpg" alt="" width="1024" height="687" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-300x201.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-768x515.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/69440835_2479233218810305_8384231131972632576_o-800x537.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Karanfil metro durağının yanında bekleyen simitçileri; ayakkabısının arkası kesik, ağzında sigara, patlayan sigara malzemesi satan, ateşle yaklaşılmaması gereken abiyi; piyangocuları ve insan yığınını geride bırakıyoruz.  M.’nin uzun zamandır aradığı bir kitabı soruşturmak üzere, Aksoy Pasaj’ındaki sahafları dolaşmaya başlıyoruz. Dükkânların tamamı kitap yığınlarıyla dolu, fonda kısık sesli özgün müzikler dinleniyor, rutubetli masalarda yarım bırakılmış çaylar var. Rafların bir bölümünde KPSS kitapları, diğer bölümünde ise baskısı tükenmiş kitaplar var. Kitapçılara ziyarette bulunanlar ise ağırlıklı olarak KPSS, üniversite hazırlık ve edebiyat ödevi için öğretmenin istediği kitabın peşinde olanlar. M.’nin gizemli bir cinayet soruşturması yapan dedektif rolüyle, kayıp kitabını aradığı kitapçılardan birinde, arkamızdan iki liseli giriyor. Recaizade Mahmut Ekrem’in <em>Araba Sevdası</em> romanını arıyorlarmış. Elinde cep telefonu ortamdan sıkılmış liselilerden bir tanesi “Oğlum mal mısın? İnternetten indirsene diyor.” Öbürü ise “Kanka aradım ama bulamadım. Zaten bir başını, bir sonunu okurum.” şeklinde yanıt veriyor. Kitapçı <em>Araba Sevdası</em>&#8216;nı  liseliye verip, onları gönderiyor. Tam bu sırada kitapçının bilgisayarından Farid Farjad melodisi yükseliyor. Hepimiz bir anda gereksiz bir hüzne kapılıyoruz. Mekânda, her an Sunay Akın çıkıp, şiir okuyup, sahaf tarihinden bahsedecek gibi bir ortam oluşuyor. M. kitabını aramaktan vazgeçip, sahafa üzülmeye başlıyor. Bana, sahafların ne kadar zor şartlarda çalıştığını, kimsenin artık kitaplara kıymet vermediğinden bahsediyor. Farjad&#8217;ın kemanları iyice inceliyor M. ağlayacak gibi oluyor.  Sahaf tüm bunlardan habersiz ve kayıtsız bir şekilde çayından büyük bir yudum alıp, önündeki kağıtlarla ilgileniyor. Moralimiz daha bozulmadan M.’yle birlikte dışarı çıkıyoruz. Derisi yırtılmış, tek ayağı kopuk, üzerinde “Lütfen oturmayınız” yazan koltuğu,  kitapçı esnafını, KPSS’den geleceğe bir köprü inşa etmeye çalışanları, eski kitapları, rutubeti ve karbonatlı çayları arkamızda bırakıyoruz. Hayat burada birbirini tekrar eden döngülerden oluşuyor sanki. Aynı sorular, aynı cevaplar, aynı müzikler ve aynı boş çay bardakları… M. ve ben ise şimdilik bu zaman dilimine ait değiliz. Yapacak başka işlerimiz var.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-74442" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1.jpg" alt="" width="696" height="522" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1.jpg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-300x225.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-180x135.jpg 180w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-400x300.jpg 400w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/ve-kitap-sahaf-lavarla-696x522-1-600x450.jpg 600w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></p>
<p>M. üniversite zamanından bildiği bir bara gitmeyi öneriyor. İstikameti meydana doğru kırıyoruz. Kalabalık, tezgahtaki balıkları ıslatan balıkçılar,  kötü pop müziği dinleyen ikinci el telefon satan dükkânlar yan yana sıralanmış vaziyette. Sauron&#8217;ın gözüne benzeyen bir mimari estetikle inşa edilmiş, bir taraftan tüm Sakarya Caddesi&#8217;ni tarayan diğer taraftan belediyenin gurur verici işlerini, itfaiyeciler haftasında itfaiye birliklerin tatbikatlarını gösteren dev video ekran herkesten rol çalmaya çalışıyor.  M.’nin gitmeyi istediği barın olduğu yere geliyoruz. Lakin barın yerinde kahveci dükkânı kalıntısı var. Kalıntısı var çünkü kısa bir zaman önce burası da kapanmış. Dükkânın etrafına asılan afişe göre yerine tavuk döner satacak bir yer açılacakmış. Bardan geriye de ikimizin ufak hatıra kırıntıları kalmış görünüyor. Hafızayı zorlayıp, barla ilgili detayları hatırlamaya çalışıyoruz. Lakin pek başarılı olamıyoruz, birçok şey uçup gitmiş. Bir sene içerisinde açılan bir yer bile yılsonunu göremiyor artık burada. Yıllarca biriktirdiğimiz nice hatıraların üzerinde artık greyderler var. Hatırlamak için daha çok çabalamamız gerekiyor. Ama nasıl? Yaşadığımız onca şeyi kim neden hatırlasın? Kim bu anıları kaydetsin? Gezdiğim sokaklarda artık bir yabancıyım. Başkalarının hatıraları arasında kendi kayıp zamanımı arıyorum. İlk defa yaşadığım yerle aramda bu kadar çok mesafe var. Moloz yığınlarına dağılan hafıza kırıntılarımızı yerlerden toplayıp Nefes’e doğru geçmeye karar veriyoruz. Ganyan müdavimlerinin, dolu küllükleri, sararmış bıyıkları, önlerindeki bira kadehleriyle yaşları kaç olursa olsun talihlerini yeniden yazmak isteyenlerin önünden geçiyoruz. Bütün sokakta TJK TV’nin spikerinin sesi yankılanıyor. Tüm sokağa yankılanan “Erbatur kazandı” sesleri eşliğinde Nefes’le Sakarya’yı birbirine bağlayan köprü ayaklarının dibine geliyoruz. “Karşı karşıya geçerken asla köprüyü kullanmayın, az biraz heyecan yaşayın, arabaların arasından geçin kuralını” uygulamaya koyuyoruz. Araba popülasyonu yoğun olduğundan, köprünün önünde beklemeye başlıyoruz. M., bir yabancının gözleri gibi tarıyor etrafını. Led aydınlatmalı tavuk dönercilere, Sayısal Loto bayiine ve hırdavatçıya, üst tarafında yer alan bara ilgiyle bakıyor. Her şey böylesine yan yana gelmesine anlam veremiyor gibi. Bir yeri bıraktığın gibi bulmak belki zor ama anılar üzerinde led aydınlatma geçmesi de anı sahipleri için kırıcı olsa gerek. M.’yi içerisine düştüğü yabancılık hissinden uyandırıp, “Hadi arabalar yavaşladı” diyorum. Kafamızı bir sağa bir sola fıskiye gibi çevirip arabaların arasından koşarak geçiyoruz. Nefes’e giriş yapıyoruz. <em>Guiseppe Pelliza da Volpedo</em>’nun renkleri solmuş <em>The Fourth Estate</em> tablosunu karşıdan görecek bir masaya oturuyoruz. İçerisi oldukça sakin. Bu sakinliğe ayak uydurup ağzında sigara, telefonuna bakan garson bizi görünce toparlanıp Wim Wenders’in Berlin Üzerinde Gökyüzü temalı menüleri önümüze bırakıyor. Ben menüye göz gezdirirken, M. mekânı inceliyor. Saksıların arasından gözüken sokağa bakıyor. Onun bakışlarındaki geçmiş güzel günler filmine ben de dâhil oluyorum. Anılar denizinin diplerine yolculuk yapıyoruz. Yaşımız 35’ten 22’ye dönüyor bir anda. M. ile üniversite dönemimizde buraya sık sık gelirdik: Ders çıkışında, final dönemi bitişinde, sevgiliden ayrılma anı sonrası hüznünde, aileyle kavgalıyken, Oğuz Atay’ın <em>Tutunamayanlar</em> kitabını ilk okuduğumuzda hiçbir şey anlamadığımız ve bu anlamama halinin bize büyülü geldiğinde, gelecekten çok emin olduğumuzda, buralardan gitmeyi isteyip ama aynı zamanda burayı çok sevdiğimizden bir ömür yaşama hayalleri kurarken hep buradaydık. Biz dünyanın değil de dünyanın bizim etrafımızda döndüğüne inandığımız yıllardı. Kısa Sakarya turu bizi tarifsiz bir nostalji hissiyatına sokmuştu. 30’larında olan iki kişinin nostaljiye bu kadar kolay düşmesi, geçmişe özlem methiyeleri düzmek değil de, huzuru geçmişte araması çok ilginçti. Biz 20’li yaşlarda iki üniversite öğrencisiyken de hayat kusursuz ilerlemiyordu ama gelecek hiç kuşkusuz daha güzel görünüyordu. Kurulan hayallerde çeşitlilik, yol ayrımlarından korkmamak vardı. Şimdide ise belirsizlik ve korkutucu bir şeyler var. En azından geçmiş güzel günlerimize hoyratça davranmayın! Bizim de bir parçamız var sigara kokulu duvarlarda! İnsan, burada yaşarken bile burayı özler hale gelebiliyormuş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-74443 size-full" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525.jpg" alt="" width="960" height="556" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525.jpg 960w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-300x174.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-768x445.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/prev-w2_nefes-bar_8ht4yBqX-e1610787990525-800x463.jpg 800w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<p>Garson yanımıza geliyor, siparişleri alıyor.  İki bira, ortaya da tuzlu fıstık söylüyoruz. M.’yle aramızdaki mesafe yüzünden genişleyen zamanı geri almaya çalışıyoruz. M. bana Amerika’yı, akademiyi, oradaki yaşantısını anlatıyor. Buradan uzakta olmak onu bir anlamda rahatlatmış bir anlamda da zorlamış görünüyor. Başka bir yerde yeniden bir yaşam kurmak o kadar da kolay değil diyor. Ama buranın da artık ona eskisi gibi huzurlu gelmediğini, bu yüzden uzaklaşmak, gitmek gerektiğini söylüyor bana. “Alışkanlıklar da aşınma yaratabilir, gözün belleğini şaşırtmak, ona yeni ufuklar sunmak gerekiyor,” diye ekliyor. “Burası zor, çok zor artık,” diyor. “Sen de gitmelisin. Berlin, Amerika neresi olursa; gitmek iyi gelecek sana” . Yine de burayı çok özlediğini, daha sık gelmek istediğini söylüyor. M. ikilemde ama kararının arkasında duracak kadar da dirayetli. Doktora bitene kadar orada olmaya kararlı. M. tüm bunları anlatırken kendi hayatım bir film şeridi gibi önümden geçiyor. Ne yapıyordum? Ne yapacaktım? Hep burada mı kalacaktım? Derdim neydi? Bana burada akademik bir gelecek var mıydı? Etrafımda ne çok giden vardı. Gidersem E. de benimle gelir miydi? Orada mutlu olur muydu? Arkadaşlarını özler miydi? Pişman olur muydum? İnsan ömrü boyunca aynı yerde kalırsa çürür mü, ne hisseder, ne yapardı?</p>
<p>M. zihnimden akan soru kümelerini hissetmiş olacak ki “Daldın” diye sesleniyor bana. Kafamın üzerindeki soru balonlarını tek bir iğneyle patlatıyorum. Masaya dönüş yapıyorum. Biraları tokuşturuyoruz. Biraz benden bahsediyoruz, akademiden, yazı çizi işlerinden. Gelecekten, şimdiden konuşuyoruz. Kendimin öznesi olduğu hiçbir konuşmayı sevmemiştim oldum olası. M.’nin cümlelerinin arasından kaçış kelimeleri kovalıyorum. Konu benden ne kadar uzak kalırsa o kadar iyi. M. soru işaretlerinden öbek öbek kaçtığımı anlıyor. Uzun dostlukların en büyük kıymeti ufak jestlerden, sözlerden karşıdakini anlamak belki de. Üstelemiyor, saatine bakıyor “Kumsal zamanı geldi,” diyor. Hesabı istiyoruz. Kumsal’ın eskiden yerleşkesi olan, şimdi bir inşaat alanı haline dönmüş yerde, E.’ye bir mesaj gönderip Nene Hatun’a doğru geçtiğimizi bildiriyorum. Taksi, trafiği yararak egzoz zorlamasıyla Nene Hatun yokuşundan ilerliyor. Kumsal’a geliyoruz. Sakarya’dan aşina olduğumuz şişe dibi gözlükleri ve Karadeniz şivesiyle şef garson kapıda karşılıyor. Ahşap kapılı ve merdivenli holden yukarıya geçiyoruz. E. hepimizden önce gelmiş ve masaya oturmuş bize el sallıyor. M. ve E. sıkıca sarılıyor. Seremoni sırası bana gelince yanağına bir öpücük de ben konduruyorum. Rakı, bardaklara hafifçe dökülüyor. Rakı ve suyun karıştığı o eşsiz an. Masada laf lafı açıyor, eskiler, yeniler her şey birbirine giriyor. Kadehler, kahkahalara karışıyor. Şimdi güzel geliyor, bu anda kalmak istiyorum. Zaman ilerlemiyor, geçmiş pişmanlıklar karşıma dikilmiyor. Her şey olduğu gibi güzel… Saatler rakı masası ciddiyetini gösterdiğinde ise sesler ve konu istikameti ciddileşiyor. M. gündüz bana anlattığı Amerika yolculuğunu bu sefer E.’ye anlatıyor. “Biraz kafanız dinlenir, iyi gelir uzaklaşmak,” diyor. Bu konuda E.’nin ne düşüneceğini merak ediyorum. Bir şey demiyor, neden olmasınlarla geçiştiriyor konuyu. Kafasının karışık olduğunun ilk defa bu denli farkına varıyorum. Gece bitiyor, hesabı ödüyoruz. Yollarımız bir kez daha ayrılıyor M.’yle kim bilir ne zaman bir araya geleceğiz. Sıkıca sarılıyoruz birbirimize. “Bundan sonra ben sizi bekliyorum,” diyor, taksiye binip evine gidiyor. M.’nin arkasından el sallıyoruz. Sonra E.’ye dönüp eve dönmek istemediğimi Sakal’da bir tane rakı üstü cilası yapmak istediğimi söylüyorum. “Tamam” diyor, “gidelim”. Hem kaç zaman olmuştu oraya gitmeyeli.  Taksiye binip Bestekar’a doğru iniyoruz. Havalar soğumuş, E. hırkasını giyiyor, ben de ceketimi sırtıma geçiriyorum. Sakal’da <em>Coltrane In a Sentimental Mood</em> çalıyor. Hemen iki bira söylüyoruz. Köpüğü bardaktan taşan biradan sesli bir yudum alıyorum. Köpük bıyıklarımda iz bırakıyor. &#8220;Manzaramız benzinliğe bakıyor ve bu bana hiç tuhaf gelmiyor,&#8221; diyorum. E. bir süre sessiz kalıyor. &#8220;Evet, çok tuhaf, dünyanın en kötü manzarası ama yine de buradan vazgeçmiyoruz.&#8221; İkimiz de Ankara&#8217;dan çok sıkılmıştık aslında. Yakın dostlarımız kısa süre içinde şehri terk edip yurt dışına yerleşiyordu. Gitme fikri ikimize de yakın gelmeye başlamıştı bir süredir. Yeni bir başlangıç için hem istek duyuyor hem de korkuyorduk. Mahallenin mutlu sakini olmakla yeni yerler keşfetmenin tam ortası. Belirli bir yaştan sonra yeni dostluklar, cemaatler kurmanın sıkıntısı. Diğer tarafta aşina olunan hikâyeler, dostluklar. Bazı alışkanlıklar da kötüdür. İkimiz de sessiz kalıyoruz bir süreliğine. Mekânın uğultusunu dinleyip, benzinliğe giren arabaları izlemeye başlıyoruz. Etrafa yayılan egzoz kokusu, yan masadan gelen patates kızartmasına karışıyor. İkimiz de kaybolmuş gibi hissediyoruz. Her yer aynı ama bir o kadar da farklı görünüyordu. Yaşadığımız yere yabancılaşmış &#8220;eve döneminin yollarını arıyorduk&#8221;. Gitmek mi zor kalmak mı? Bilmiyorduk, gelecek tedirgin ediyordu. Sonra E.&#8217;nin elini sıkıca tutuyorum. &#8220;Dünyanın her yerinde her şartta bir tek seninle yaşarım&#8221; diyorum. Kötü bir romantik filmden çıkmış bir cümleyle sesim titreyerek ama inanarak, onun gözlerine bakarak söylüyorum bu cümleyi.  İlhan Berk dizisiyle tamamlıyorum cümlemi: “Denize bakan evler gibiyim seninle. Dur, geliyorum ellerin en güzel öyle. Beni şey et gülüşlerini bekleyeyim”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-74444" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-1024x686.jpeg" alt="" width="1024" height="686" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-1024x686.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-300x201.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-768x514.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01-800x536.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210110-110818-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>E. yanıt vermiyor en güzel alışkanlığım güzel ela gözlerini kısarak bana gülümseyerek bakıyor. Sonra elimi sıkıca kavrıyor. Yine sessizliğe bürünüyoruz, yola bakmaya devam ediyoruz. Bu sefer sessizlik de gelecek de rahatsız etmiyor. Çünkü zamanın akışında ikimiz varız. Gelecekten korkmuyoruz. Bu inanç yetiyordu bize.</p>
<p><a href="https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Flanörün Yaz Dönüşü Yürüyüşü&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/flanorun-yaz-donusu-yuruyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler &#124; Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 12:23:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Cımbızcısı]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Eymir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=73281</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Haziran 1970’ler “Ona kötü bir şey olsun istedim. Bana âşık olsun istedim.” Lale Müldür “Ne iyi yaptık da geldik buraya,” dedi Nazlı, elindeki havluyla ıslak sarı saçlarını kurularken. Kemal göz ucuyla, Nazlı’nın saçlarından yanık tenli omzuna düşen damlalara ve güneş ışığıyla belirginleşen mavi gözlerine hayranlıkla bakıyordu. Nazlı’nın çekim alanından uzaklaşabilmek için önündeki Tekel birasından bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right">Haziran 1970’ler</p>
<p style="text-align: right"><em>“Ona kötü bir şey olsun istedim. Bana âşık olsun istedim.”<br />
</em><em>Lale Müldür</em></p>
<figure id="attachment_73282" aria-describedby="caption-attachment-73282" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-73282 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01-1024x810.jpeg" alt="" width="1024" height="810" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01-1024x810.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01-300x237.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01-768x607.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01-800x633.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-112736-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-73282" class="wp-caption-text">Eymir Gölü, 1970ler</figcaption></figure>
<p>“Ne iyi yaptık da geldik buraya,” dedi Nazlı, elindeki havluyla ıslak sarı saçlarını kurularken. Kemal göz ucuyla, Nazlı’nın saçlarından yanık tenli omzuna düşen damlalara ve güneş ışığıyla belirginleşen mavi gözlerine hayranlıkla bakıyordu. Nazlı’nın çekim alanından uzaklaşabilmek için önündeki Tekel birasından bir yudum alarak “Yazın Ankara’da tek sevdiğim yer burası olabilir,” dedi. Cümlesini tamamladı, Nazlı’ya kaçamak bir bakış daha attı. Nazlı bu bakışı kaçırdı çünkü sükûnetle gölü izliyordu. Onun karşısında oturan Funda’dan ise “Ben deniz çocuğuyum, manzaram denize bakmazsa olmaz. Zaten dört yıl buraya nasıl katlandım hâlâ aklım almıyor,” cümlesi geldi. Funda İzmirliydi, çok güzel gülüyordu, bozkıra zor alışmıştı. Funda’nın tam yanında oturan sevgilisi Ünal ise doğma büyüme Ankaralıydı. Bu tip meseleleri dert etmeyen bir mizaca sahipti. Ünal,  bitirdiği sigarasını yenisiyle değiştirip, yükselen dumanların arasından “İstanbul’a gidince burayı çok ararsın Nazlı Hanım,” dedi, Nazlı gülerek “İstanbul’a gidince hepinizi mutlaka bekliyorum,” deyip gözlerine düşen güneşi kesmek için büyük çerçeveli beyaz güneş gözlüğünü taktı. Kemal, masadaki eğlenceye ortak olmadı. Ünal’ın cümlesi canını sıkmıştı. Evet, Nazlı gidiyordu. Sonra? Sonrası yoktu, büyük bir boşluktu kalan. Nazlı’ya çok âşıktı lakin kendisinin haberi yoktu bu durumdan. Hatta yakın arkadaşları Füsun ve Ünal dâhil olmak üzere hiç kimse bilmiyordu bu gerçeği. Üniversitede tanışmışlar, kısa sürede iyi bir arkadaş grubu oluşturmuşlardı. Füsun ve Ünal’ın ilişkileri kısa sürede başlamış ama Kemal ve Nazlı birbirlerine hep teğet geçmişlerdi. Şimdiyse en büyük yol ayrımı gelip çatmıştı.</p>
<figure id="attachment_73283" aria-describedby="caption-attachment-73283" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-73283 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01-1024x657.jpeg" alt="" width="1024" height="657" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01-1024x657.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01-300x193.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01-768x493.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01-800x513.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-105049-01.jpeg 1061w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-73283" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Ankara Apartmanları</figcaption></figure>
<p>Kemal, birasından bir yudum daha aldı, şişenin dibine gelmişti. Kafasında biriken çoklu duygu durumunu dağıtmak için garsona el etti. Garson gün boyu çalışmaktan ter içinde kalmış gömleğiyle masanın başına dikildi. Kemal garsona önce arabasının güvende olup olmadığını sordu. Park yeri nedense güvenli gelmemişti ona. Tunalı’dan buraya arabanın pencereleri açık, saçları savrularak adeta Büyük Sinema’da izledikleri havalı Amerikan filmleri tadında gelmişlerdi.</p>
<p>Kemal, dışarıda bekleyen Impala’yı babasından bir günlüğüne özel izinle almıştı; mezuniyet serbestliği, Nazlı’ya veda hatırası. Yoksa sert mizaçlı bir hakim olan babası, hayatta arabasını vermezdi. İntizam, disiplin, ciddiyet babasının hayatının merkeziydi. O, eve gelmeden yemeğe başlanmaz, o kalkmadan sofradan kalkılmazdı. Nadir olarak güler, karşısında bacak, bacak üstüne atılamazdı. Arabalara zaafı vardı, çok sık yenilerdi arabasını. Impala&#8217;yı da yeni almıştı. Gözü gibi baktığı arabasının anahtarını Kemal’e verirken uzun bir uyarı söylevi çekmişti.  Radyoyla bile kurcalanmasından hoşlanmazdı.  Arabanın alındığı gün mağrur bir şekilde önünde fotoğrafını çektirmişti. Şimdi aile albümümün en önemli kısmında yer alıyordu o fotoğraf.</p>
<p>Garson, Kemal’e hiç merak etmemesini, arabayı sürekli kontrol ettiklerini söyledi. Kemal’in içi biraz rahatladı. Kendisine bir şişe daha bira söyledi. Masanın diğer sakinleri yeni bir şey istemediler. Garson kısa sürede elinde tepsi ve beyaz bir peçeteyle şişeyi getirdi, masaya bıraktı. Tam bu sırada gölden kuvvetli bir rüzgâr esti, renkli şemsiyeyi yerinden oynattı. Garson çevik bir hamleyle şemsiyeyi tuttu, yerini sağlamlaştırdı. Rüzgâr geldiği gibi gitti, hava eski sıcaklığına kavuştu ama Kemal’in iç dünyası şemsiye gibi sallanmaya devam ediyordu. Ne kadar güzel geçiyordu gün hâlbuki, biraz önce hep birlikte gölde yüzmüşlerdi. &#8220;Acaba o da beni seviyor mudur&#8221; diye düşünmüştü Kemal. Suyun içinde Nazlı’yla elleri kısa süre de olsa birbirine değmiş, birbirlerine gülümsemişlerdi, sanki bir şeyler olacak gibi hissetmişti Kemal. O an bile hızla miş’li geçmiş zaman dilimine dâhil olmuştu. Şimdi ise bu gitme muhabbeti yüzünden her şey değişmişti. Nazlı yoksa Ankara’dan da geriye bir şey kalmayacaktı, belki de gitmenin zamanı gelmişti, zihne kazınan mekânları bellekten silmenin de… Ama bu sefer geç kalmayacaktı, bugün Nazlı’ya açılacaktı.</p>
<p>Kemal’in zihninde kalabalık bir koro söylenip duruyordu. Masadaki sohbete dahil olmakta zorlanıyordu. Tam bu sırada lokantanın hoparlöründen Nükhet Duru’dan <em>Melankoli</em> çalmaya başladı: “Beni en güzel günümde, sebepsiz bir keder alır, bütün ömrünün beynimde acı bir tortusu kalır.” Kemal, önce şarkıyı dinledi, sonra da birasından bir yudum aldı. Güneş ışınının göle düşmesini izledi bir süre. Funda, Kemal’in sessizce ufka dalışını hemen fark etmişti “Ne oldu Kemal, daldın?” dedi. Kemal, zihninden geçenlerin anlaşılacağı korkusuyla ilgi odağını kendinden uzaklaştırmak için komik üniversite hatıralarını masaya serdi. Herkesi de bu eğlenceli hafıza oyununa davet etti. Anılar anıları hatırlattı, bol bol güldüler. Kemal’in keyfi azıcık da olsa yerine gelmişti. Güneşin rengi sarıdan turuncuya döndü. Garson şemsiyeyi kapattı, Eymir şimdi daha net bir şekilde önlerindeydi. Güzel bir gün daha bitiyordu. Nazlı çantasından saatine baktı, gitme teklifinde bulundu. Masanın geri kalanı da bu teklife onay verdi. Hesabı istediler, bahşiş bırakarak arabanın yanına doğru gittiler. Ünal kaşla göz arasında bir sigara daha yakmıştı, arabanın yanına gelince el çabukluğuyla sigarasını söndürmüştü. Kemal, arabanın yanına gelince bir süre etrafında dolandı, çizik olup olmadığını kontrol etti. Direksiyonun başına geçti, arabayı çalıştırdı ve dönüş yoluna çıktılar. Ünal’ın biraz önce içtiği sigara kokusu arabanın her yerine sinmişti. Ünal da nikotin kokusunun kendisinden geldiğini anlayıp pencereyi açmaya kalktı. Pencerenin kolunu çevirirken “Tak!” diye bir ses geldi, küçük plastik bir obje arabanın içerisine süzüldü. Ünal panikle “Bu kırıldı galiba Kemal,” dedi. Kemal, Ünal’ın paniğine daha büyük bir panikle karşılık verdi: “Ne kırıldı?!” Ünal paniğin seviyesini yükselterek “Vallahi bilmiyorum baksana kapanmıyor.” Kemal’in alnından terler boşalmaya başladı. “Tamam dokunma daha fazla, park ettiğimizde bakarız. Umarım büyük bir şey olmamıştır,” dedi sesi titreyerek. Nazlı ve Funda da gerilmişlerdi. Hem akşamın hem de otoyolun serinliği arabanın içerisini doldurmuştu. Herkes üşümüştü. Kemal yol boyu tek kelime etmeden yan gözle pencerenin koluna bakmayı sürdürdü. Hem üşüyordu hem de ter içinde kalmıştı. Babasına söyleyeceği yalanları düşünmeye başlamıştı. Önce Ünal&#8217;ı sonra da Funda’yı bıraktı. Nazlı, arka koltuktan Kemal’in yanına geldi.  Funda’nın oturduğu sokak çok dardı, park edenler özensizdi. Kemal dikkatle başka arabaların yanından geçerken dışarıdan kulak tırmalayan bir ses gelmişti. Yine olanlar olmuştu. Kemal, sokaktan çıkarken arabayı başka bir araca sürtmüştü bu sefer. Yanında oturan Nazlı’ya aldırış etmeden okkalı bir küfür etti. Sonra bu yaptığından çok utandı, mahcup bir bakışla Nazlı’ya baktı. Nazlı sessizdi. Çizilen yere bakmak için telaşla arabadan indi. Çizik gözle görülür bir haldeydi. Önce pencere, şimdi de bu çizik… Babasına artık inandırıcı bir bahane bulamayacağını kabullendi. Uzun soluklu, söylevi andıran fırçayı yiyecekti. Tekrar arabaya bindi, suratı kireç gibi olmuştu, gömleği ise ter içindeydi. Nazlı iyi olup olmadığını sordu, yanıt vermedi Kemal. Nazlı’yı bırakmak için evinin önüne geldiler hiç konuşmadan. Bu gecenin sonunda ona açılacaktı, her şeyi söyleyecekti ama işler bir kere ters gidince sonrası da öyle devam ediyordu. Arabadan indiler, Nazlı çiziğe baktı. Aklına bir fikir gelmişti. Çizilen yere oje süreceklerdi, ojesinin rengiyle arabanın rengi hemen hemen aynıydı. Öyle hemen de gözükmezdi, böylelikle bir süreliğine sorunlu kısım görülmez olacaktı. Kemal&#8217;in babası kolay kolay anlayamazdı farkı. Kemal tereddütte kaldı. Sonra da “Neden olmasın?” diyerek Nazlı’nın önerisini kabul etti. Nazlı, bir cerrah titizliğiyle ojeyi arabanın çizik kısmına sürdü. Dediği çıkmıştı, çizik anlaşılmıyordu En azından sorunlardan biri hallolmuş gibiydi.</p>
<figure id="attachment_73285" aria-describedby="caption-attachment-73285" style="width: 1024px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-73285 size-large" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780-1024x670.jpeg" alt="" width="1024" height="670" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780-1024x670.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780-300x196.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780-768x502.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780-800x523.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2021/01/Screenshot_20210109-104915-02-e1610194682780.jpeg 1078w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-73285" class="wp-caption-text">Fotoğraf: <a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1vaunoq5kgh1f">Ankara Apartmanları</a></figcaption></figure>
<p>Kemal, sorunun çözülmesine çok sevinmişti. İyi ki Nazlı vardı zaten bu hayatta. Veda zamanı gelmişti. “Bu gecenin böyle bitmesini istemezdim Nazlı,” dedi mahcup bir ifadeyle. Nazlı bir şey demeden ona sarıldı, yanağına bir öpücük kondurdu. “Mutlaka gel İstanbul’a. Moda’yı gezeriz birlikte, en çok sen seversin bence,” deyip seri adımlarla evine döndü. Kemal öpücüğün bıraktığı şok dalgasıyla Nazlı’nın apartmana girişini izledi.  Yanağında bir öpücük, arabada Nazlı’nın ojesiyle kalmıştı. Araba camından kendi görüntüsüne baktı, çok mutlu gözüküyordu. Babasının öfkesi bile bozamazdı bu hissiyatı. Arabasına tekrardan bindi. Nazlı’yı çok seviyordu, Nazlı onu öpmüştü, İstanbul’a davet etmişti ya, o yeterdi Kemal’e. İçinde büyük bir umut ışığı oluşmuştu, ihtimaller denizindeydi artık.</p>
<p>Kapak Görseli: <span style="text-decoration: underline">Eymir</span> Gölü, 1970&#8217;ler<br />
Kaynak: <a href="https://instagram.com/ankaracimbizcisi?igshid=naba6q08l6f1" target="_blank" rel="noopener">Ankara Cımbızcısı</a></p>
<hr />
<p>&#8220;Mekanlar ve Hikayeler&#8221; serisinin ilk yazısı: <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">&#8220;Kıtır: Yeni Bir Başlangıç&#8221;</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Eymir Gölü: Gidenler, Kalanlar&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-eymir-golu-gidenler-kalanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler &#124; Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2020 15:27:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Sekans]]></category>
		<category><![CDATA[Tunalı McDonalds]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=65745</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>“Ah yağmur dönerken kara şarkılar var falımda Hepsi sana bu gece Ankara Ah yağmur dönerken kara yine yol var falımda İster özle Yok, ister hiç hatırlama Sokaklar dolusu şekerli kar kokusu Tunalı’da gezinirken bizde bir kahvaltının tutkusu Acıkanlardan biri ben, arkada bıraktığım sen Kim olduğunu biliyorsan&#8230; Söylesen”  Vega, Ankara Anıların aniden ortaya çıkması gibi kötü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Ah yağmur dönerken kara şarkılar var falımda<br />
Hepsi sana bu gece Ankara<br />
Ah yağmur dönerken kara yine yol var falımda<br />
İster özle<br />
Yok, ister hiç hatırlama</p>
<p style="text-align: right;">Sokaklar dolusu şekerli kar kokusu<br />
Tunalı’da gezinirken bizde bir kahvaltının tutkusu<br />
Acıkanlardan biri ben, arkada bıraktığım sen<br />
Kim olduğunu biliyorsan&#8230; Söylesen”</p>
<p style="text-align: right;"><strong> </strong>Vega, <em>Ankara</em></p>
<p>Anıların aniden ortaya çıkması gibi kötü huyları var. En olmadık ve en hazırlıksız anınızda, geçmiş bir anda karşınıza dikilebiliyor. Misal, Mösyö Proust’un bir eserinde karakterin yediği kurabiye onu birden geçmişe götürüyordu. Yılbaşı arifesinde evdeki plastik ağacı süslerken, elime geçen kırmızı bir şapka da beni tıpkı Mösyö ’nün romanında olduğu gibi aniden bir tünelden geçirip 2006 yılına, yine bir yılbaşı arifesinin olduğu güne ışınlamıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65767" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-1024x683.jpg" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-1024x683.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-300x200.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-768x512.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-1536x1024.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-2048x1365.jpg 2048w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_5684-1-800x533.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Ne çok kar yağmıştı o yıl. Şimdi bile hatırlayınca, karlı kaplı yollar, meteorolojinin “Bu gece Ankara’da don var” haberi, insanların bu kötü şakaya edepsizce gülmesi ve üstü kar birikmiş arabalar gözümün önüne geliyor. O yıl bir değişiklik yapıp yeni yılı dışarıda kutlama kararı almıştım. Haftalar öncesinden hem okulda hem de MSN’de konuşup, bize en uygun yer olarak Sekans’ı belirlemiştik. Akşam saat yedi gibi mekânda buluşacaktık. Tüm randevularıma erkenden gitmek gibi tuhaf bir huyum vardır. O gün de aynı tuhaf geleneğimi sürdürmüş, buluşmaya bir saat kala evden çıkmıştım. Dışarıda henüz tipiye dönüşmemiş, dolayısıyla tutup tutmayacağı herkes tarafından merakla beklenen bir kar yağışı söz konusuydu. Etrafta biraz aylaklık yaptıktan sonra, zaman geçirmek için Tunalı Dost’a uğramıştım. Camekânın önünde yer alan kâğıt sayfalarını andıran yüzeyden sızan ışık ve kar taneleri büyülü bir atmosfer yaratıyordu. Mekânın önüne geldiğimde paçalarıma bulaşmış kar tanelerini paspasa sert bir şekilde vurarak dökmüş, içeriye adım atmıştım. İçerisi çok kalabalık değildi ve Simply Red’ten <em>Stars</em> çalıyordu. Dükkân çalışanlarından biri elinde paspasıyla biriken suları temizliyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65747" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03-1024x624.jpeg" alt="" width="1024" height="624" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03-1024x624.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03-300x183.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03-768x468.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03-800x487.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201227-121245-03.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Her Dost ziyaretimde olduğu gibi mekânın içinde serbest gezintiye çıkmış ve her amaçsız kitapçı gezgini gibi raflardan rastgele kitapları seçip, arka kapaklarına bakıp yerine koyuyordum. Tam bu amaçsızlığın ortasında Barış Bıçakçı’nın <em>Bizim Büyük Çaresizliğimiz</em> kitabını incelerken, o an olabilecek en güzel denk gelişlerden biri olmuş ve seni görmüştüm. Kitap raflarının önünde, konsantre bir şekilde kitap sayfalarını çevirip, arka kapak yazılarını inceliyordun. Yeni bir kitapla tanışmanın, onu sevme ihtimalinin arka kapak tanıtım yazılarından geçtiğini bilenlerdendin belli ki. Seni tanımıyor, adını bile bilmiyordum ama görür görmez beni etkilemeyi başarmıştın. Üzerinde krem rengi bir palto, güzel kumral saçlarını örten kırmızı bir bere vardı. Saçlarının uçları kardan ıslanmış, yanakların da soğuktan kızarmıştı. İnsanın belirli aralıklarla dönüp tekrardan bakmak isteyeceği bir fotoğraf karesini andırıyordun. Gözlerim bir yandan kertenkele misali seni izliyor bir yandan da hangi kitapları incelediğine bakmaya çalışıyordum. Bir ara, eline <em>Franny ve Zooey</em>’i almıştın.  Hemen yanına gelip seninle garip Glass ailesini konuşup, Seymour Glass hakkındaki düşüncelerini sormak istemiştim. Birbirlerini hiç tanımadan ani bir göz göze gelme anında sevenler, nasıl tanışıyordu acaba? İlk cümleyi kim ediyordu?  Lafa nereden girmek lazımdı? Bu soruların yanıtını bulabilmek için zihnimin içerisinde seninle tanışmak için bahaneler temalı filmler çekmeye başlamıştım. Hepsi birbirinden kötüydü, duymak istemezdin bence. Ve bence, hayat sanatı taklit etmemeliydi.  Hayal dünyamdaki dekoru, sahneleri ve oyuncuları dışarı çıkartıp, bir an tüm cesaretimi toplayıp, yanına gelip, ne olacaksa göze alıp, “merhaba” deyip, elimdeki en güçlü kart olan Salinger üzerine sohbetler konusunu bahane edip, seninle tanışmaya karar vermiştim. Zihnimin bir tarafı alkışlarla “Harika bir hamle olur. Denemekten ne kaçar” diyordu, Süper-egom ise “Ne yapıyorsun? Olur, mu öyle şey? Karşı taraf yanlış anlar?” diyerek beni frenlemeye çalışan sinyaller gönderiyordu. Bilinçdışım, mutfakta çocuklarının kötü davranışlarını eleştirir gibi tartışırken ve ben tüm bu kararsızlığın ortasında kalmışken, sen alacağın kitabı belirlemiş, kasanın yanına gelmiş, ücreti ödemiş, kitabı hediye paketiyle kaplatıp, Dost’un mavili torbasına koymuştun. Sonra ağır adımlarla kapıyı açıp, dışarıya çıkmıştın bile. Gidişini, kapının ağır bir şekilde kapanışını, kalabalığın içine karışışını, ağır bir konçerto dinlermişçesine izlemiştim. Mekânın kapısı “tık” edip kapanmış, kapıya asılan yılbaşı çanları ahenkle birbirine vurmuştu. Senin ardından mekânda çalan müzik sona ermiş ve etraf kısa bir sessizliğe bürünmüştü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65746" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01-1024x686.jpeg" alt="" width="1024" height="686" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01-1024x686.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01-300x201.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01-768x514.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01-800x536.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201223-001305-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Ne güzel de teğet geçmiştik birbirimize. İlk bakışta aşk olduğu gibi “son bakışta aşk” da vardı. İşte, ben de ardından tam o durumdaydım. Hayaller ceketinin düğmesi bir türlü gerçekler tarafına geçemiyordu. Dikkatimi yeniden toplamak için gözlerimi elimdeki Barış Bıçakçı kitabına döndürmüştüm. Saatimi kontrol etmiş, buluşma saatinin yaklaştığını fark edip, kitabın ücretini ödeyip, Dost’tan çıkmıştım.</p>
<p>Dışarıda kar yağışı artmıştı. Kuğulu Park’ın çevresi beyazla kaplanmaya başlamış, ağaç dalları uçları kardan ağırlaşmıştı bile. <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">Kıtır</a>’ın önü ise her zaman olduğu gibi yoğundu. Kokoreç, sigara, bira birlikteliğiyle derin hasbihaller devam ediyordu. Discman kulaklığımı takıp, play tuşuna basmıştım. Discmanimde, Maltepe pazarından aldığım Anathema full albüm_mp3 CD’sindeki <em>Are You There?</em> parçası dönüyordu. Tunalı’nın başından Sekans’a arkadaşlarımla buluşmaya doğru yola koyulmuştum. Tunalı çok kalabalıktı, ellerinde hediye paketli yılbaşı telaşlıları bir yanda, gecenin finalini tuvalette yapacakları her hallerinden beli olan, içleri birayla dolu siyah poşet taşıyan, yüksek sesle konuşan sivilceli liseliler diğer yandaydı. Kardan köşe bucak kaçmaya çalışıp akşama eve gelecek olan misafirlere ikram edilecek yemekleri taşıyan mesai sonrasının öfkeli yılbaşı küskünleri, öbür yanda kaldırımın orta yerinde birbirlerine paralel geçiyordu. Kar mevsimine yazlık lastikle yakalanıp asfaltta kayıp akşam ana haberlere “Ankara kara teslim oldu. Sürücülere zor anlar yaşattı.” başlığıyla çıkma olasılığı olan sürücüler pür dikkat arabalarını dengede tutmaya çalışıyordu.  Dükkânların yeni yıl aydınlatmalarından yayılan ışıklar kalabalığın ahengine karışıyordu. Spreyle yazılmış, çoğunda açık bir imla ve yazım hatası olan cam önü dilekleri “(Hoş geldin/Hoşgeldin,  Happy New Year 2006”), Noel Baba şapkalı dönerciler, aynı dükkânın takma sakalı çenelerine düşmüş, kırmızı şapkaları kaymış, yıl sonu yorgunluğunu efkârlı bir dumanla dışarıya veren bir başka Noel Baba kostümlü çalışanları, yeni yılı sıradan bir gün gibi geçirmeye kararlı ve dışarıdaki heyecanlı kalabalığa dâhil olmayıp sakince evlerine gidenler, ürünlerini maharetli birer sihirbaz gibi sergileyen yılbaşı süsü satıcıları, bankanın önünde gitar ve saksafonla her telden müzik yapanlar… Piyango biletlerinin üzerlerini naylon örtüp, milletin kaderini kara teslim etmeyen gönüllerin kazananı piyangocular yoldan geçenlere “umut” dağıtmaya çalışıyordu.  Peki, sen, sen neredeydin? Nereye gitmiştin? Bu gece ne yapacaktın? Sevgilinle mi yeni yılı kutlayacaktın? Yoksa ailenle mi? En olmadı kalabalık bir arkadaş ortamında mı? Perdeleri çekilmiş, ışıkları yanıp sönen çam ağaçlı apartman dairelerinden birinde miydin şimdi? Hediye paketlerini açıp, içki faslına geçilmiştir belki de. Seninle tanışmayı, uzun saatler konuşmayı, çenemi kapatıp sadece seni dinlemeyi çok isterdim. Ne acayip! Belki adını bile hiçbir zaman öğrenemeyecektim; ama saçların, ela gözlerin, ciddi ifaden  kazınmıştı zihnime.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65748" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01-1024x690.jpeg" alt="" width="1024" height="690" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01-1024x690.jpeg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01-300x202.jpeg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01-768x518.jpeg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01-800x539.jpeg 800w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201225-160835-01.jpeg 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Gerçek dünyada olmasa bile hiç değilse rüyalarda buluşabilirdik seninle. Hemen bahtsız bir İlhami Algör karakteri gibi, az önce zihnimden kovduğum yönetmen ve oyuncuları yeniden sahneye çağırmıştım. Mesela, şimdi sen ve ben Tunalı Dost’tan belirli aralıklarla çıkmışız. Ben senin farkındayım, sen benim farkında değilsin. Kırmızı berenle uyumlu kırmızı şemsiyeni açmış yürüyorsun. Senin yürüyüşünü genel plandan görüyoruz. Sahne devam ediyor, kesme yok. Kuğulu İş Hanı’nın önünde bal rengi bir golden kuyruğunu heyecanla sallayıp yanına geliyor, sahibi utanarak, “pardonlar” eşliğinde köpeği yanına çekmeye çalışsa da, sen gülümseyerek köpeği seviyorsun, sonra yoluna devam ediyorsun. Ben de –tesadüf bu ya, zaten tesadüflere filmlerde de inanmayacaksak ne zaman inanacağız? &#8211;  yanınızdan geçiyorum. Birbirini hiç tanımayan iki yabancı gibi, yolumuza devam ediyoruz. Orada sahneyi kesiyoruz. Bir sonraki sahnede, McDonald’s önündeki ışıklarda birbirimize denk geliyoruz. Kırmızı yanıyor, ikimiz de bekliyoruz. Hemen yakın plana geçiyoruz. Kar, bere, şemsiye, atkı yüzünden insan yakınını bile tanıyamazken, ben seni şıp diye tanıyorum. Hemen lafa giriyorum, İbrahim Tatlıses’in <em>Mavi Mavi</em> filminde oynadığı karakter gibi abartılı bir oyunculukla ve kaşlarımı hep yukarı kaldırarak repliklerimi söylüyorum: “Biraz önce Dost’ta olabilir miydiniz acaba? Hani, <em>Franny ve Zooey</em> romanına dikkat kesilmiştiniz. Sakın yanlış anlamayın beni, Ankara’da herkesin bir yolu bir şekilde bir yerde kesişir. Kentin yazılı olmayan kuralıdır. Bu sebeple aynı gün içinde ikinci kez karşılaşınca merhaba demek istedim”. Sen boş gözlerle bakıyorsun ama beni dinlemeye devam ediyorsun. Ben lafa devam ediyorum, yönetmen tek plan çekeceğiz demiş bir kere, yanlış anlama beni lütfen, söze devam etmek durumundayım. Kırmızı yeşile dönünce karşıdan karşıya geçiyoruz. Tekrar genel plandayız. Karda yürüyoruz. Kendimi uzun uzun anlatıyorum. Ne iş yaptığımı, nerede yaşadığımı, nelerden hoşlandığımı… Kendimle ilgili her şeyi döküyorum ortaya. Sen de anlatmaya başlarsın kendini bana diye bekliyorum her cümlemin sonunda. Ama benim hiç susmayan çeneme ve kötü esprilerime yer yer gülerek ama çoğu zaman sessizlikle karşılık veriyorsun. Sahnenin bu noktasını senarist müzik altı olarak yazmış. Diyalogları duymuyoruz, fonda Yeni Türkü’den <em>Resim</em> çalmaya başlıyor. Kendimi, sana karşı durduramadığım bir hızla gelişen duygularımı daha iyi anlatabilmek için bu parçadan daha iyi bir seçim olamaz.  Kavaklıdere Sineması’nın önüne geldiğimizde ise, sinemanın önünde bizim filmin afişi şarkının da en alıcı kısmı çalıyor:</p>
<p>&#8220;O kadar sevdim ki resmini<br />
İşte bugün konuştu benle<br />
Yorulmuştum çalışmaktan<br />
Karda uzun yürüdük seninle<br />
Biliyorum görünce beni<br />
Hep tanıyordun diyeceksin<br />
Rüyalarımda hep sen vardın<br />
Hep tanıyordum diyeceksin&#8221;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65765" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-1024x736.jpg" alt="" width="1024" height="736" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-1024x736.jpg 1024w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-300x216.jpg 300w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-768x552.jpg 768w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-1536x1104.jpg 1536w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-2048x1472.jpg 2048w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/12/MG_3083-800x575.jpg 800w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Yayınlansaydı kesinlikle büyük sükse yapacak filmimizin finali, sert bir korna sesiyle kesilmişti. Korna sahibi 1995 model Tempra SX/AK sahibi, pencereyi açmış “Arkadaşım yolda yürürken takmayın şu kulaklığı. Çarpacaktım az daha,” diye fırça kaymıştı. Zihnimdeki sahne bir kez daha dağılmıştı. Egzozu arızalı ve siyah duman çıkaran Tempralı abiden özür dilemiş, yoluma devam etmiştim. Kar ise tipiye dönmüştü. Tipi etkisini göstermiş, yaz lastiğiyle kışa giriş yapan sürücüler Tunalı üzerinde kayıyor, tank paleti bile giyseler her kar yağışında kayma tehlikesi yaşayanlar da kaldırımda artistik buz pateni yapıyordu.  Berem kardan ıslanmış, montumun üzerinde kar yığınları birikmişti. Tipi görüş açımı etkiliyor, yoluma zorlukla devam ediyordum. Kar yağışının arasından, kırmızı bereli birisini görmüştüm. Heyecanlanmıştım. Sen olabilir miydin? Saatlerdir hayalini kurduğum karşılaşma anı gelmiş olabilir miydi? Adımı hızlandırmış, arada da kayarak sana doğru yaklaşmıştım. Talip Apartmanı’nın yakınındaki büfenin orada yakalamıştım kırmızı beresinden dolayı sana benzettiğim meçhul kişiyi. Karşıdan karşıya geçmeye hazırlanıyordu, önce sağa sonra sola bakma kuralı yüzünden heyecanım daha da artmışı. Meçhul kırmızı bereli yolun sağına baktıktan sonra kafasını sola çevirmiş göz göze gelmiştik. Ve maalesef sen değildin. Bir başkasıydı. Hayallerim bir kez daha suya düşmüştü. Ümidimi resmi olarak kaybetmiştim artık.  Anlaşılan seni bugün bir daha göremeyecektim. Sana karşı hislerim, son bakışta aşk olarak, karşılıksız  kalacaktı. Senin kim olduğunu asla bilemeyecektim. Bu küçük hikâye de anıların en zor hatırlananlar kısmına onaylı bir şekilde arşivlenecekti.  Keşke şimdi karşılaşsak, şimdi değil yıllar öncesinden tanışmış olsak, Tunalı’yı saran beyaz örtünün altında, her caddede yer alan bozuk ve kendi kendine yanıp sönen trafik ışıklarının altından yürüsek… Bay. C. gibi çok şey mi istiyordum acaba? Hâlbuki burası tesadüfen karşılaşmalarıyla güzeldi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-65749" src="https://netreklam.net/wp-content/uploads/2020/12/Screenshot_20201226-185638-01-1024x694.jpeg" alt="" width="1024" height="694" /></p>
<p>Tunalı’nın sonuna gelmiştim. Işıklardan yokuş aşağıya iniyordum. Bir adım atıyordum,  adımım kardan kayıyordu. Discman&#8217;deki CD ise çok dinlenmekten kaynaklı “Cıvv, cıvv” sesi çıkarıyordu. Ne lanet bir andı. Hem kar yüzünden dengem bozulmuş, hem Anathema full mp_3 cd bozulmaya başlamıştı. Ve üstelik sen de ortalıklarda görünmüyordun. Hayal kırıklarının başkentinde, bir başka başlamadan biten hikâyenin başrol oyuncusu olarak yeni yıla böyle mi girecektim yani?</p>
<p>Yokuşun sonuna gelip, sonunda Sekans&#8217;a ulaşmıştım. Ayaklarımı yine, kuvvetli bir şekilde paspasa vurmuş, kar birikintilerini yere düşürmüş ve içeri girmiştim. Sekans’ın camlarında yılbaşı süsleriyle aydınlatması vardı ve camlar soğuktan buğulanmıştı. Kızaklı cep telefonumu çıkarmış, arkadaşım Alper’i aramıştım. Alper, kısa bir çaldırmadan sonra telefonunu açmıştı, ben onu görmeden o beni görmüştü.  Kalabalık bir grup <em>Trainspotting</em> filminin afişinin asılı olduğu masada oturuyordu.  Alper, heyecanlı bir şekilde el sallamıştı bana. Masaya doğru yaklaştığımda ise, olabilecek tesadüflerin en güzeli, en mucizesi vardı: Sen vardın. Seni görünce bir an için durmuştum. Sen miydin? Yoksa tipi yorgunu olarak hayal mi görüyordum? Ama sendin işe, tanımıştım seni. Yanakların, tıpkı Dost’ta olduğu gibi soğuktan sıcağa geçiş sebebiyle kırmızılığa bürünmüştü. Bereni çıkarmıştın,  güzel kumral saçların kardan hafif kabarmıştı ama çok güzel gözüküyordu. Burası böyledir, tesadüfler karşılaşmaları takip eder. Karla karışık fırtınalı yürüyüş beni sana ulaştırmıştı. Mekânda Def Leppard&#8217;tan <em>Hysteria</em> çalıyordu. Yanındaki sandalye boştu. Masanın geri kalanıyla merhabalaşıp, hemen yanına geçip oturmuştum. Gün boyu seni arayan gözlerim, senin gözlerinle buluşmuştu sonunda. Ben sana “seninle bir yerden tanışıyoruz galiba” gülümsemesiyle bakmış, sen de aynı ifadeyle gülümsemişin. İçim ısınmıştı. Senin yanında, cümleleri sona bırakmış, sadece yanında olmanın tadını çıkarmak istemiştim.</p>
<p>Anılarımdan oluşan kısa film bitiyor. Işıklar yanıyor, perde kapanıyor, tekrar günümüzdeyim. Elimdeki kırmızı şapkayı, plastik yılbaşı ağacının dallarından birine takıyorum. Evet, 2006 güzel bir yıldı, bundan çok eminim. Artık geçmişe ait bir andı ama uyandırdığı duygular çok güzeldi sırf bu yüzden hatırlanmaya değerdi.</p>
<p>Kapak Görseli: Tunalı McDonalds, 2006<br />
<span style="font-size: 1.21429rem;">Kaynak: </span><a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1vaunoq5kgh1f">Ankara Apartmanları</a></p>
<hr />
<p>&#8220;Mekanlar ve Hikayeler&#8221; serisinin ilk yazısı: <a href="https://netreklam.net/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/" target="_blank" rel="noopener">&#8220;Kıtır: Yeni Bir Başlangıç&#8221;</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-sekans-ve-mcdonalds-tesadufler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekanlar ve Hikayeler &#124; Kıtır: Yeni bir başlangıç</title>
		<link>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/</link>
					<comments>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2020 10:09:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Apartmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Kıtır]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanlar ve Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.lavarla.com/?p=57147</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Leave your home Change your name Eat your cake [1] Ankara’ya gelmeyeli bir hayli zaman olmuştu, çok özlemiştim burayı. Sanırım insanın en büyük laneti, ne olursa olsun doğup büyüdüğü yere olan bağlılığını koruması. Kökler bu yüzden kıymetlidir belki de. Eşim İpek’le beraber İstanbul’da yaşıyorduk. Bu şehirde yaklaşık 7 yılı devirmiştik. Bir süredir, sadece hayatımın genel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Kıtır: Yeni bir başlangıç&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Leave your home</em><em><br />
Change your name<br />
Eat your cake <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></em></p>
<p>Ankara’ya gelmeyeli bir hayli zaman olmuştu, çok özlemiştim burayı. Sanırım insanın en büyük laneti, ne olursa olsun doğup büyüdüğü yere olan bağlılığını koruması. Kökler bu yüzden kıymetlidir belki de. Eşim İpek’le beraber İstanbul’da yaşıyorduk. Bu şehirde yaklaşık 7 yılı devirmiştik. Bir süredir, sadece hayatımın genel akışından değil İstanbul’dan da çok sıkılmıştım. Durun, hemen öyle “Zaten Ankaralılar ne zaman sevmiş İstanbul’u” ifadesiyle bana bakmayın. Kendimi anlatma fırsatı verin, hem zaten yeni tanışıyoruz.</p>
<p>Her kentin kendine ait bir zamanı var. Yaşadığımız kente göre de bu zaman dilimine uyum sağlamak durumunda kalıyoruz. Bazen zamana yetişmeye bazen de onu öldürmeye çalışıyoruz ama yaşadığımız yerle hep zorunlu bir uyum halindeyiz. Benim de İstanbul’da düştüğüm zaman dilimi, sürekli saatimi kontrol edip, bayram ziyaretlerine zorla getirilmiş bir çocuğun ifadesi olmuştu: “Tatlıları da yedik, artık kalksak mı?” Sevmek için çok uğraştım burayı, inanın bana. İstiklal Caddesi’nde dükkanlardan yükselen Farid Farjad müzikleriyle klip tadında yürüdüm. Boğazı seyrettim. Beşiktaş’tan Kadıköy’e vapurla geçtim. Martılara başarısız simit atma girişimlerinde bulundum; attığım lokmalar karavanaydı çünkü tüm simitler denize düşmüştü. Sonra olta takımı alıp, balık tutmaya çalıştım. Attığım tüm oltalar hep başkalarının oltalarına karıştı. Usta olta sahipleriyle bu yüzden kısa gerginlikler yaşadım. Yetmedi, toplu yemek masalarında “Vallahi İstanbul güzel şehir, biz ne yaparsak yapalım bozamıyoruz güzelliğini” cümlesini bile kurdum. Gördüğünüz gibi tüm İstanbul klişelerini yedi yıla sığdırmaya çalıştım. Yeni bir yere taşındıysanız oraya mutlaka bir şans vermelisiniz. Ben de İstanbul’la aramızı iyileştirmek için gayret ettim. Sevgili eşim İpek de çok yardımcı oldu bana. Beraber sayısız şehir turu yaptık. Yeni insanlarla tanıştık ama olmuyordu, hep bir şeyler eksik geliyordu. Bir yeri manalı kılan manzara, topoğrafya şu bu değil, bence yaşadığınız yerin kıymeti, sevdiğiniz kişinin yanında olmanızdır. İpek’i çok seviyordum, onunla kurduğum ilişki de böyleydi. Bir yer güzelleşecekse ancak İpek’le olabilirdi zaten.</p>
<p>Lakin İstanbul’la bir türlü bağ kuramıyordum. İnsanın yeni bir yere alışması kolay olmuyor, biliyorum. Üstelik bazen, sevilen yerler bile bir süre sonra aşınabiliyor, kente bakışınız sevimsiz hale gelebiliyor. Her gün aynı zaman çizgisinde ilerlemek de sevdiğiniz şehirle aranızın bozulmasına neden olabiliyor. Metropol insanı bu yüzden mi sayfiye yerlerine gitmek istiyor acaba? Bilmem, akademisyenim dedim diye her şeye öyle tek seferde yanıt veremem. Araştırma yapmam lazım. Evet, sanırım ufak bir sessizlik oldu aniden. Sizden gelen “Ne istiyorsun kardeşim, gitmek mi istiyorsun kalmak mı?” sorularını duyabiliyor, canım eşim İpek’in endişeli gözlerle “Neyi var bu adamın?” bakışını görebiliyorum. Canımın içi İpek’i ve sizleri daha fazla merakta bırakmamak için kısa bir yanıt vereyim: Sanırım insanlar ikiye ayrılıyor. Bir yere kök salıp, evinden yurdundan hiç çıkmayıp &#8220;mahallenin mutlu sakini&#8221; olmayı tercih edenler ile yersiz köksüz olmayı seçip kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyenler.  &#8220;Mahallenin mutlu sakini&#8221; olanlar bu hayatta daha bir kalıcı olmanın peşindeyken, kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyenlerse sürekli yeni bir başlangıcın peşindeler sanki. Ben kendimi her daim “mahallenin mutlu sakini” olarak gördüm. Ankara, benim için zamanın sürekli kendini tekrar ettiği ama geleceğin güzel bir şekilde ilerlediği bir yerdi. Her şeyi bıraktığım gibi bulmak iyi geliyordu bana. Şimdi Ankara’ya dön deseler dönerdim ama bu kararım İpek’e haksızlık olurdu. Ondan istemediği bir yerde yaşamasını da isteyemezdim. Belki de tüm bu duygu durumunun İstanbul’la ilgisi yoktu da benim orta yaş bunalımına girmemle alakası vardı. Şimdi müsaadenizle biraz kendimden bahsetmek isterim.</p>
<p>Eşimle birlikte bir üniversitede akademisyenlik yapıyorduk. Dünyanın en sıkıcı konferanslarından birinde, sunumların temposunun iyice düştüğü ve göz kapaklarımızın ağırlaştığı bir anda birbirimizin farkına varmış, tanışmış, yakınlaşmıştık. Çeşitli olaylar zinciri bizi evliliğe kadar götürmüştü. Evlendikten sonra nerede yaşayacağımıza dair uzun bir istişare yapmıştık. İpek’in ailesi İstanbul’da, benim ailem Ankara’da yaşıyordu. İki tarafın da dengelerini göz edecek bir karar vermemiz gerekiyordu. Evlilik böyle bir şeydir işte, asla sadece sevdiğiniz kişiyle birlikte olamazsınız. Mutlu etmeniz gereken koca bir aile vardır. Aldığınız kararlarda dengeyi tutturamazsınız, hanedanlık savaşlarının tam ortasında kalabilirsiniz.</p>
<p>Maddi kaygılar sebebiyle ve İpek’in İstanbul’da kurulu hazır bir düzeni olduğu için kararımızı İstanbul’dan yana vermiştik. Bizimkiler bu karardan pek hoşlanmamışlardı: İleride torunları olursa onu nasıl göreceklermiş, araya bu kadar mesafe girmemeliymiş, insan evladını özleyebiliyormuş. Ailemin gönlünü hoş tutabilmek için yılın belirli dönemlerinde yolumuz mutlaka Ankara’ya düşüyordu. Hayatım kötü bir belgesele konu olsa ve belgesel yönetmeni bana şöyle bir soru sorsa nasıl yanıt verirdim: &#8220;Peki sen? Bu kararı alırken Ankara’dan kopmak nasıl hissettirmişti?&#8221; Sanırım benim yanıtım, &#8220;Bütün pusulam İpek&#8217;e doğru&#8221; şeklinde olurdu. Ama büyük yol ayrımında, yarım kalmışlık hissi de beraberimde gelirdi.</p>
<p>Yine o yollardan birindeydik. Arabayı İpek kullanıyordu, benim ise kafamda birikmiş kelime bulutları geçiyordu. Bolu’dan geçerken arabanın camlarına düşen yağmur damlacıklarına ve damlacıkları temizleyen silecekleri izliyordum. Bir süredir hayatımdan pek memnun değildim. 40 yaşına doğru yaklaşırken evde sürekli depresyon hırkasıyla gezmeye ve hayatımın muhasebesini daha çok yapmaya başlamıştım. İnternette “Dünyaya çarpması olası olan meteor taşı” haberlerini mutlulukla eşime iletiyordum. İpek’e sürekli hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu söylüyordum. Evet, kuantum fiziğine göre de her şey hiçlikten oluşmuştu ve benim hayatım da mı öyleydi acaba? Boğaz trafiğinde saatlerce beklemek, döviz kurunu hesaplamak, kimsenin okumadığı bomboş akademik metinler yazmaktan başka bugüne kadar anlamlı ne yapmıştım ki? Hayatım bir film şeridi gibi önümden geçse gözümün önüne bunlar mı gelecekti yani? 50 yaşına geldiğimde kaybolan yıllarımı geri alabilmek için kırlaşmış saçlarımı mı boyayacaktım? Yoksa mutsuz bir şekilde Halk TV’nin karşısına geçip sürmene bıçak seti reklamını mı izleyecektim? Eşim benim bu halimi fark edip terapi desteği almamı istemişti. Bu fikre ilk başta alışamadıysam da onu kırmamak için terapiste gitmiş, Gençlerbirliği’nin kötü performansından, evde rakı yapımından ve Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki buhranlı karakterler üzerinden konuşmuştuk. Yani sonuç pek olumlu gelmemişti. Bunun üzerine İpek, yine ipleri eline alarak üniversiteden izin alıp hafta sonunu Ankara’da geçirmeyi önermişti. Güzel fikirdi, hem bu sefer sadece aileyle değil, birlikte de zaman geçirilebilirdik.</p>
<p>Ankara’yı her ziyaret ettiğimizde aile öncelikli davrandığımızdan kentte ikimiz baş başa vakit geçirmemiştik bir türlü. Ankara’daki ilk gecemizde televizyonda son ses Halk TV’nin açık olduğu bir aile yemeği yemiş, memleket halleri üzerine konuşmuş, her gelişimizde inatla karşımıza dikilen aile albümlerini kurcalamış son olarak da teyzemlerle görüntülü sohbet ederek geceyi bitirmiştik. Gecenin sonunda suratımda anlamsız bir gülümse kalmıştı. Babamın her yıl yaptığı kötü kelime şakalarına bile kahkahalarla gülmüştüm. İpek, benim kötü şakalarla hayata dönüşüme şaşırmıştı ancak bana doğrulttuğu gülümsemesinden bu halimden oldukça memnun olduğunu görebiliyordum.</p>
<p>Ertesi gün İpek’le kısa bir şehir turu yapmak, daha doğrusu ona doğup büyüdüğüm kenti tam zamanlı olarak göstermek istemiştim. Önce yürüyerek Meclis Parkı’na gelmiş, İpek’in büyük ağaçların altında fotoğraflarını çekmiştim. Sonra da Kızılay Dost’a uğramış, içeride kısa bir gezinti yapmıştık ve günü bitirmek için Kıtır’a doğru yola çıkmıştık. Nisan ayındaydık, havalar ısınmış günler uzamış, uzun yürüyüşlerin zamanı gelmişti. Güneş yeni batmış, gökyüzü parlament mavisine bürünmüştü. Cadde kalabalıktı, arabalar ağır aksak ilerleyebiliyordu. Pastaneler, kafeler kalabalıktı. Tunalı’da yürürken, Shades Süleyman’ın dükkânına uğramış, onun eşi benzeri olmayan plak koleksiyonunu gezmiştik. Esbjörn Svensson Trio’nun imzalı plağı ise aklımda kalmıştı. Shades Süleyman’ın nadide koleksiyonlarından biriydi, onu satmaya gönlü razı değildi. Bu sebepten aramızda ufak bir inatlaşma yaşanmıştı. Sonra da İpek, beni 5 yaşındaki bir çocukmuşumcasına kolumdan tuttuğu gibi dışarı çıkarmıştı. Yürürken İpek’e çocukluğumu, üniversite hayatımda gezdiğim yerleri göstermiştim heyecanla. Meraklı gözlerle ve bakışlarla dinlemişti beni. Eski dostlarla da karşılaşmış, kısa sohbetler etmiş, İpek’i onlarla tanıştırmıştım.</p>
<p>En sonunda Tunalı&#8217;da kalabalığın içerisinden süzülüp <span style="text-decoration: underline;">Kıtır</span>&#8216;a ulaşmayı başarmıştık. Müziğin sesi harika kokular eşliğinde geliyordu.  Şansımıza içeride yer vardı. Büyük sarı avizelerin altında bir masaya oturmuştuk. Fonda Guns N&#8217;Roses&#8217;dan &#8220;Estranged&#8221; çalıyordu. 90&#8217;lı yıllar mekanın içine doluşmuştu. Self servisten kalamar, midye dolma ve iki fıçı bira almıştık. “Sağlığa” demiş, bardakları tokuşturmuştuk.  Hararetli muhabbetler içinde olan yan masaları dinlemiş, romanlarını hep Kıtır’da yazan Atilla Şenkon’un önünde bir defter, ciddiyetle çalışmasını izlemiş, sıradaki çalınacak parçayı tahmin etme oyunu oynamıştık. Kafamın içini dolduran soru kümeleri ve her şeyin boş, anlamsız ve dünyanın sonunun yakın olması fikri bir anda uzaklaşmıştı. Kıtır’da zaman durmuştu ve durağan zamana kendimizi bırakabilmiştik en sonunda. Hayatın içinde olduğumuzu hissettiğimiz anlardan biriydi. Kıtır’ın insana iyi gelen bir tarafı vardır. Herkesin herkesle bir yerden tanışık olduğu hissi ya da mekanın şimdiki zamanı kıran o zamansız atmosferi bana bir anda iyi gelmişti. Bu hissi çok uzun zamandır kaybetmiştim ya da belki hayatımın yönüydü kaybolan. Hayatın tam ortasında bazen her şey aşınmaz mı? Size de hiç öyle olmadı mı yani? Biz bizeyiz şurada kandırmayalım birbirimizi.</p>
<p>Yaşlanmanın en kötü tarafı geleceğin uzaklaşması, geçmişin yakınlaşması oluyor galiba. Zamanla barışmak için geçmiş ve gelecek arasında bir anlaşma gerekebiliyor bazen. Bayat nostalji yapmak değil amacım, ilk defa burada tepemde sarı avizeler ve tahta masalarda otururken, bir tarafım geçmişte bir tarafım da güçlü bir şekilde geleceğe bakabilir diye düşünmüştüm. Sonra İpek’e dönerek “Tek başıma olsam bu kadar kolay baş edemezdim bu süreçle. İyi ki varsın,” demiştim. Bana sıcak bir gülüşle bakıp &#8220;Burası sana iyi geliyor, aslında Ankara&#8217;ya bir şans mı versek?&#8221; diye sormuştu. Şehir, kendi zamanını yaratıyordu, biz de burada kendi zamanımızı yaratıp, o yavaşlığa kendimizi bırakabilirdik.</p>
<hr />
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> The National –<em>Vanderlyle Crybaby Geeks</em></p>
<p>Kapak görseli: <span style="text-decoration: underline;">Kıtır</span>, 2000&#8217;lerin ortası<br />
Kaynak:  <a href="https://instagram.com/ankaraapartmanlari?igshid=1gzojac698bad" target="_blank" rel="noopener">Ankara Apartmanları</a></p>
<p><a href="https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Mekanlar ve Hikayeler | Kıtır: Yeni bir başlangıç&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/mekanlar-ve-hikayeler-kitir-yeni-bir-baslangic/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara Beyefendisi Reunion: Müzikli Meydan Okuma</title>
		<link>https://lavarla.com/ankara-beyefendisi-reunion-muzikli-meydan-okuma/</link>
					<comments>https://lavarla.com/ankara-beyefendisi-reunion-muzikli-meydan-okuma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Öktemer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2020 12:44:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öktemer]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Giray Kemer]]></category>
		<category><![CDATA[Karantina]]></category>
		<category><![CDATA[Song Challenge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://lavarla.com/?p=42459</guid>

					<description><![CDATA[<p><span class="reading-mode-buttons"></span>Bilenler vardır. Yakın zamanda Edebiyat Haber YouTube kanalında Giray Kemer ile beraber Ankara Beyefendisi adlı bir programa başlamıştık. Sonra olaylar patladı, gelişti, evlere kapandık ve devamı gelemedi maalesef. Gelecek ne gösterir bilemeyiz. Evde olunca canlı yayınlar, dersler, aktiviteler arttı. Yetmedi kitap, film, müzik meydan okumaları başladı. Herkes çıktı er meydanına heybesindekileri döktü. Hazır biz de [&#8230;]</p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-beyefendisi-reunion-muzikli-meydan-okuma/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Beyefendisi Reunion: Müzikli Meydan Okuma&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Bilenler vardır. Yakın zamanda <a href="https://www.youtube.com/watch?v=w8bcL07qQu8" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Edebiyat Haber YouTube kanalında</a> Giray Kemer ile beraber <span style="text-decoration: underline">Ankara Beyefendisi</span> adlı bir programa başlamıştık. Sonra olaylar patladı, gelişti, evlere kapandık ve devamı gelemedi maalesef. Gelecek ne gösterir bilemeyiz. Evde olunca canlı yayınlar, dersler, aktiviteler arttı. Yetmedi kitap, film, müzik meydan okumaları başladı. Herkes çıktı er meydanına heybesindekileri döktü. Hazır biz de evdeyken, sanki başka bir alternatif varmış gibi, şarkılı-muhabbetli Ankara Beyefendisi sıpeyşıl etkinliği yapalım dedik. Ecnebilerin hazırladığı meydan okumayı baz aldık. Zaten sakın bizimle çelınç poleniğine girmesinler! Ortaya da böyle bir şey çıktı. Kral TV&#8217;nin Top 10 listesi gibi olmadı, onu baştan söyleyelim. Biraz yaşımız çıktı meydana ama olsun. Müzik tarihinin dehlizlerinde serbest yürüyüş yaptık.</p>
<p style="text-align: justify"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-42460" src="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb-576x1024.jpg" alt="" width="582" height="1034" srcset="https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb-576x1024.jpg 576w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb-169x300.jpg 169w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb-696x1238.jpg 696w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb-236x420.jpg 236w, https://lavarla.com/wp-content/uploads/2020/04/fbebdbf4899dc17536959c390a270efb.jpg 750w" sizes="(max-width: 582px) 100vw, 582px" /></p>
<p><strong>1. Bu Ay Keşfettiğin Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>Giray Kemer:</strong> Vesuvio-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=zK8JI9wy05E" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Spaccanapoli</em></a>. Bu ara delicesine <em>Sopranos</em> izliyorum. Dizi kadar playlisti de güzeldi. Orada keşfettim. Aklıma takıldı. Bir zamandır loop&#8217;da.</p>
<p style="text-align: justify"><strong><a href="https://lavarla.com/author/can-oktemer/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Can Öktemer</a></strong>: Chick Corea-<em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=Hp5B64jXbu0" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Windows</a></em>. Latin füzyon caz işlerinde hep ayrı bir ekol oldu Corea. Bu parçasını pek duymamıştım burada daha klasik cazdan devam etmiş, araya avangart işler karıştırmış tabi ve çok güzel olmuş.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>2. Seni Her Seferinde Gülümseten Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Beatles’dan hiç hoşlaşmam. Yedi sene boyunca okul zilimiz <em>Yesterday</em>&#8216;in polifonik bir haliydi. Öyle böyle tiksinmedim yani. Ama <em>Across the Universe</em> soundtrackindeki <em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=m8LbJfC0SYM" target="_blank" rel="noopener noreferrer">I&#8217;ve Just Seen A Face</a> y</em>orumu çıktı şimdi. Yüksek bir şarkı. Bovlingli falan klibi vardı.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Sizinki iyiymiş, bizimki <em>Bir İstanbul Masalı</em>&#8216;nın müziğiydi. Kıraç, bizim kuşağın hayatın her alanında en çok maruz kaldığı müzisyen olabilir (Kendisinden özür dilerim ama yapacak bir şey yok). Ne zaman kendisini hatırlasam önüme optik okuyucu geliyor.</p>
<p style="text-align: justify">BB King, Eric Clapton<strong>&#8211;</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=IdmvqNxqwec" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Riding with the King.</em></a> Müzik tarihinde böyle ortaklıklar az olur. Blues tarihinin en baba iki gitaristi oturmuşlar böyle albüm yapmışlar. Kapağı da kraldır. Direksiyonda Clapton, arka koltukta BB King vardır. Blues’un kısa tarihidir usta-çırak ilişkisi. Her dinlediğimde yüzüme istemsiz tebessüm düşer. Uzun yola çıkma hissi yaratır: “Don&#8217;t you know you&#8217;re riding with the king.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>3. Seni Ağlatan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Hüsnü Arkan-<em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=e9LO0LWGvX4" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Nereye Uçar Turnalar</a></em>. Suruç&#8230; Zaten bütün b.ktanlığın miladı o gün.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Metallica-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=k7_hwgD1ugg" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>To Live is To Die</em></a>. Cliff Burton için yazılmış, metal tarihinin en zarif veda parçası. Fazla ayrıntıya gerek yok, dinlemek yeter.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>4. Tüm Sözlerini Bildiğin Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Metallica-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=DqDeH3hwxfw" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Black Album</em></a>. Hayatımda bunun kadar dinlediğim bir albüm yoktur. Kaç kaset eskittik. Şarj edilen pil almak zorunda kalmıştık Amerikan pazarından düşün.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> <em>Black</em> albümünün klipleri de çok iyidir. Özellikle stüdyo ortamından kolajlarla yapılan <em>Nothing Else Matters</em> ve siyah-beyaz <em>Unforgiven</em> klibini de ayrı bir yere koyalım derim. Kliplere böyle sinematik atmosfer verme de Metallica ile başlamıştı. <em>Rock Market</em> sevenler hatırlar.</p>
<p style="text-align: justify">Bülent Ortaçgil-<em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=yL2X-fN0jL4&amp;list=PLqhknTlC-c16SY5xcUMgvExH95yYSG5pE" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eski Defterler</a>.</em> Ortaçgil’in tüm külliyatı önemli benim için ama bu albümün yeri çok ayrı.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>5. Müzik Zevkinin İyi Olduğunu Gösteren Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Matthew Halsall-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=GEfyrrzrfeU" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>The End of Dukkha</em></a>. Yeni romanımın soundtrack<em>&#8216;</em>i sayılır. Bu ara derin duygular besliyorum haliyle bu şarkıya karşı.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Esbjörn Svensson Trio-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=Yb82lMWOZj4" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Sipping On The Solid Ground</em></a>. Esbjörn Svensson erken kaybettiğimiz bir cazcı, Nordik ekolünden. Progressive ögeler kullanmaya bayılırdı. Lakin burada mevzuyu yavaşlatmışlar, kuzey ışığı sükunetine çekmişler.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>6. Hepsi Küçük Harflerden Oluşan Bir Şarkı İsmi </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Kesin bu yeni garip isimli gruplardan birinin böyle bi&#8217; şarkısı vardır; &#8220;Biz dil bilgisi kurallarını sevmiyoruz aaağğğbiii falaan&#8221; diye…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Onlar biraz ÖSS’de -ÖSS de kalmadı en son biz girdik galiba o zamanlar kalem, silgi, şeker de vermiyorlardı- çıkan zincirleme isim tamlaması sualleri gibi&#8230; Son Feci Konuşurken Arabada mı? Bu arada o gruplar da kayboldu. Yüksek Sadakat vardı bir de?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Yakın zamanda kitabının ismiyle hunharca dalga geçilen biri olarak ben o topa girmeyeyim ama hep şey komiğime gitmiştir: Yüksek Sadakat diye grup kurup her albümde  vokal değiştirmek…</p>
<p style="text-align: justify">Anlamlı…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>7</strong>. <strong>Hepsi Büyük Harflerden Oluşan Bir Şarkı İsmi </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C</strong>: MFÖ&#8217;nün <em>M.V.A.B.</em> albümü. Çok sıkı albümdü. İsmet Özel şiirlerinden derlenen <a href="https://www.youtube.com/watch?v=M4_0JF5ec6k" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Ağlamadan</em> </a>vardı. İyiydi.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: İsmet Özel garip mevzu. <em>Milli Park</em> falan da onun mesela. Mazhar takmış bir dönem demek ki…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Özel işi hem garip hem de hassas mevzu… Doğru <em>Milli Park</em> da onun şiirindendi.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>8. Hak Ettiği İlgiyi Görememiş Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Kramp-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=uHjFmfHYxFQ" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Gitme</em></a>. Bir imkanım olsa edebiyatta bu şarkının tekabül ettiği şey olmak isterdim.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Tarkan-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=TkMwp3X8zgc" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Biz Nereye</em></a>. Tarkan’ın ilk dönemleri, 90’lar popüler müziğinde elbet rock tınısı olacak. Lakin abiler burada çıtayı biraz yükseltmişler. Gür Akad, Steve Vai performansı gösterir, harikadır. Sözler de 90’ların Türkçe rock&#8217;ı, hem stüdyosuyla hem de prodüksiyonlarıyla Rıza Erekli yazmıştır.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Hastasıyım bu şarkının. Bildiğin tabanca gibi rock baladı. İyi seçim. Respect.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Harbiye Açık Hava konserlerinde bayağı uzatıp filan çalıyorlar, canlısı da canavar sanki.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>9. Üç Kelimeden Oluşan Bir Şarkı İsmi</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G-C:</strong> Black Sabbath-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=vwLQw_95hX0" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>NİB</em></a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C</strong>: Fazla söze gerek yok, Sabbath klasiği&#8230; Şarkının başındaki Geezer Butler’ın basla şov yapışı, Ozzy’nin vokali, İoami’nin solosu. Her daim yemeklerden sonra dinlenilmesi önerilir. Sen seversin, <em>Californication</em>’ın bir bölümünde de çalıyordu. Yahu herkes dizi müptelası oldu biri de çıkıp demedi &#8220;ne güzel diziydi, Netflix filan alsa yayınlasa,&#8221; diye.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Biz bunu çalardık. Tam bas şarkısı. O dediğin sahneyi de hatırladım. Porsche&#8217;yle giderken mi gelirken mi ne bir şeydi. Netflix’te vardı bir ara sonra kaldırdılar. Bu arada hazır laf oraya gelmişken&#8230; Netflix neden Türkiye’ye hiçbir içeriğini koymuyor kardeşim! Elin verdiği para da bizimkisi gazoz kapağı mı?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>10. Çocukluk Yıllarından Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Kayahan-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=xGCaf0aI2v0" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Ve Senin Sevgin</em></a>. Ankara bodrum arası 20 saatlik yolculuklar. Vosvosla gidiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Kayahan deyince nedense aklıma televizyonun altında beliren aslan animasyonlu Galatasaray marşı, Hülya Avşarlı klip ve Ayvalık geliyor.  Bir de <em>Gözlerinin Hapsindeyim,</em> Akdeniz esintisi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Aa, di mi? &#8220;1,2,3,4 Cimbom Şampiyon!&#8221; Büyük usta ve progresif şarkıları. Paso riff değişiyor Iron Maiden şarkısı gibi.</p>
<p style="text-align: justify">Ben yine de &#8220;Dalgalandık, şulelendik, deniz yandı, ay dolunaydı,&#8221; diye başlayan şarkının &#8220;HALLA HALLA HALLA HALLA HALLA HALLA ŞİNANAY&#8221; olmasını biraz garipsemiştim…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Mustafa Sandal-<em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=u3L6gByQnrI" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Gidenlerden</a></em>. Didim, yazlık, karşı cinse karşı ilk gönül kıpırtıları, walkman kulaklığını ikiye bölüp hoşlanılan kıza dinletmeler, pilin zayıflaması, kasetin manyetiğinin bozulması, teknolojik imkansızlıklar&#8230; Hagi ilk maçında ne yapar merakı&#8230; Mustafa Sandal’ın chill out denemeleri, garip şarkı sözleri&#8230; Akdeniz esintisi, palmiye ve güneş yanığı&#8230; Proust romanları gibi tarif oldu, Mustafa Sandal bize hafıza oyunu yaptı resmen.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Mustafa Sandal’ın ilk albümleri bildiğin iyi. Net iyi. Şakasız yani… <em>Gölgede Aynı</em> olsun, bu olsun…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>11. Yazı Hatırlatan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Ege-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=cN1zrtHp9is" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Yaz Aşkım</em></a>. Serbest çağrışım.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Ege de müziği bıraktı. Zeytinyağı işine girdi. Hiç değilse Gipsy Kings’le bir veda albümü yapsaydı.</p>
<p style="text-align: justify">Bulutsuzluk Özlemi-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=6ceQv0es5is" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Güneye Giderken</em></a>. <em>Canlı ve Fişsiz</em> albümü. Yazı hatırlatan başka bir şarkı düşünemiyorum.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Nejat Beyciğimin sesi biraz güzel olsa dünya çapında grup. Ha gene çok iyi grup da yani o ses&#8230; Allah affetsin… Neyse…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> 2000’li yılların başında Ekşi Sözlük’te grup hakkında yazılan ilk entry&#8217;lerden birisinin “Nejatsızlık Özlemi” olması da manidar.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>12. Dinlemekten Utandığın Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Gülben Ergen-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=GkjkIQXc7js" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Giden Günlerim Oldu</em></a>. “Unutmayın ki banaaa hiçbir şey olmaz.”</p>
<p style="text-align: justify">Hele o müezzin sesli oğlanla düet yaptıkları kısım… Beni vursalar, ipe koysalar…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Ufuk Yıldırım–<a href="https://www.youtube.com/watch?v=FLCHSm6Krws" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Tutkunum</em></a>. Queenvari harika bir gitar solo, dünyanın en saçma klibi, Ufuk Yıldırım&#8217;ın yuvarlak gözlükleri ve hasır şapkayla dans etmesi. Daha fazla anlatmayayım en iyisi.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Bu bi&#8217; reklamda mı çaldıydı, bu neydi ya? Ufuk Yıldırım’dan utanılır mı ya!? <em>Yaradana Yalvartma</em> mesela bizim 90&#8217;lar partilerinin ilk şarkısı olur mesela&#8230;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Heh, doğru hatırladın abi. Ford Escort reklamında çalardı. Klipte de Ufuk Abimiz arabayla, Ford’la, dağları aşıyor sevgilisine kavuşuyordu. <em>Yaradana Yalvartma</em> bir de düğün klasiğidir. İlla çalınırdı bir dönem. Ufuk Yıldırım’ın Ercan Saatçi’yle futbol albümü vardı. İsmail Kartal şarkı filan söylediydi. 90’larda neler yapmışlar böyle?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>13. I-pod Shuffle ya da Dijital Müzik Oynatıcıda Dinlediğin İlk Şarkı </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Hatırlamıyorum ama Teoman-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=zfU74i61oUY" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Papatya</em></a> olabilir sanki. Yine de emin değilim.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>14. İlk Kez Başkasının Dinlettiği Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Hemen hemen her şarkı&#8230; Bu ne saçma sapan sorular?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Böyle çelınç mı olur? Her içki masasında birisi birisine şarkı dinletir, hatta zorla dinletir “abi dinle bak çok acayip diye”. Sonu da hep kötü çıkar.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>15. Bir Film Şarkısı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=cyvQKTg4T5o" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Gonna Fly Now</em></a>. Bu şarkı çaldığı müddetçe elit bir sporcuyum, daha gazı yok.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong><em>No Easy Way Out</em> peki? Tam ağaç devirmelik, tek seferde 100 şınav çekmelik. Bizi dinliyorsa Robert Tepper Abimize selam gönderelim.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Senle mekik çelınç yapalım bi ara! Ronaldo&#8217;yla Drogba gibi. 3 olan kazanır.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Hatta Instagram’dan canlı yayınla yapalım. Tarık Solak sponsor olmaz mı bize? Aeorosmith<strong>&#8211; </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=JkK8g6FMEXE" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>I Don’t Want to Miss a Thing</em></a>. Elbette bir numaralı sebep Liv Taylor, rüya gibi kadın. Kendisine aşkımı bir kez daha buradan ilan edeyim. Film tırt, petrolcüler dünyayı kurtarıyor, Bruce Abi ayda poz kesiyor ama parça sıkı. Aeorosmith’in yeni nesle kendini hatırlatması. Liv Taylor demişken, <em>Crazy</em> de çok iyidir.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Liv Taylor’dan sonrasını dinleyemedim kardeşim.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>16. Sözleri Olmayan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Miles Davis &#8211; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ylXk1LBvIqU" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>So What</em></a>. Bir melodi deyince akla bu geliyor ister istemez.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C</strong>: Aynı hattan John Coltrane diyeyim: <em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=r594pxUjcz4" target="_blank" rel="noopener noreferrer">In a Sentimental Mood</a>.</em></p>
<p style="text-align: justify"><strong>17. 17 Yaş ile İlgili Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Skid Row-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=wwQWJnVREZ0" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>18 &amp; Life</em></a>. Üç beş ayın lafı olmaz. “0” yaş sayılıyor muydu? 18’den gün aldı mı Riki polemiğine girer, bunu açarım. Sebastian Bach da ne çirkin yaşlandı bu arada ya. Jilet gibi adamdı.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Skid Row’u da ayrı severim. 90’lardaki Rock-Country temaları ne şahaneydi, <em>I Remember You</em> diyeyim. S. Bach, Axel Rose fena döküldü en çok Mickey Rouke kötü yaşlandı.</p>
<p style="text-align: justify">Teoman-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=P59K5xa5vho" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>17</em></a>. Kötü bir şaka olsun. Zaten şarkıda da geçiyor “hayat kötü bir şaka”  (Buraya Flash TV, Fıkralarla Türkiye’deki müzik gelebilir ziyadesiyle kötü bir şaka)</p>
<p style="text-align: justify"><strong>18. Bir Zamanlar İhtimal Olan Birini Hatırlatan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Çok sevdiğim birini hatırlamam için şarkıya mı gerek var? Seviyorsam unutmam mümkün değil. “Ne kadar anlayışsız bir çelınç.”</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Led Zeppelin-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=K8R7zjJMIfU" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Since I’ve Been Loving You</em></a> diyelim madem. Bulunsun.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Budur, baba sen bu işi biliyorsun.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>19. Araba Sürerken Dinlemelik Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Hemen hemen tüm Bruce Springsteen şarkıları. Cehennemin dibine kadar sürerim patron çalarken, ille örnekse: <em><a href="https://www.youtube.com/watch?v=YdhkaPZtQF4" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Thunder Road</a>.</em></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Audioslave-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=CLMPcfjtbCY" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Getaway Car</em></a>. Rick Rubin’in milenyum hamlesi, çok acayip iki oluşum yan yana. Rage Against the Machine öfkesi, Chris Cornell’in Seattle melankolisi. Tom Morello’nun blues yürüyüşleri, Cornell’in vokali, tam yağmurlu günde otobanda gitme anı…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>20. İsminde Sayı Olan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Pentagram-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ym8xGVwMsRk" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>1000 in the East</em></a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Metallica-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=WM8bTdBs-cw" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>One</em></a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>21. Sabahın Üçünde Dinlemelik Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> O saatte dinleniyorsa çok geç olabilir gerçi ama Tom Waits-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=EtLVXBqfqBY" target="_blank" rel="noopener noreferrer">I Hope That I Don&#8217;t Fall in Love With You </a></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Müslüm Gürses-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=-8qifzv_F4Q" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Nilüfer</em></a>. O saatte ayaktaysan sıkıntı ve mevzu var demektir. Mecburen istikamet buraya gelir. Kader filmi gibi oldu: “Gözümü açtım Müslüm dinliyorum.”</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Dağ filmindeki <em>Affet</em> sahnesi de fena ha bakma.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>22. İsmi Uzun Olan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Birsen Tezer-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=ya0yj-5uGnA" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey</em></a>. Bunun TV 8&#8217;deki kaydı. Sözleri unutması vs. Ne bileyim güzel şimdi.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Birsen Tezer de ne acayip söylüyor ama tam çilingir sofralık. Böyle balkona karşı, acaba yeşil erik çıkmış mıdır? Gerçi yıl kaç? Hangi aydayız? Neyse, Birsen Tezer dinleyiniz, dinletiniz. <em>Çığlık Çığlığa, Seher Vakti</em> filan&#8230;  Ben de Pink Floyd-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=8UXircX3VdM" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Shine on You Crazy Diamond</em></a> diyorum. Yani yorum yapmaya gerek var mı?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>23. İsminde Renk Geçen Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Black is the Colour. Bu şarkıyı açarken öncesinde sesimi Ahmet Kaya sesi yapıp <em>Odam Kireç Tutmuyor</em>&#8216;un başında dediği gibi. Bir halk türküsü söyleyelim mi? <em>Black is the Colour</em> diyelim mi? Diyesim geliyor, neden acaba?</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Peki Tolga Çandar? Tolga Çandar nedense bana 90’lı yıllarda SHP’den Üsküdar Belediye Başkan adayı olmuş biri izlenimi veriyor. Bir dönem  Fatma Girik bile aday olmuştu. Üç kağıt yapan esnaf hizaya gelmişti.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G</strong>: Söz Fatoda! Tükürüyodur falan elaleme…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Prince<strong>&#8211;</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=TvnYmWpD_T8" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Purple Rain</em></a>. Prince çok ama çok yetenekli bir müzisyendi. Bünyesinde gizlediği Hendrix’i ortaya çıkardığı nadir anlardan biridir bu parça da.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>24. Kafanda Dönüp Duran Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> MFÖ-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=wj7gEaHtkxw" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Sakın Gelme</em></a>. Her doğum günümde, her yılbaşında bu şarkıyı paylaşırım.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Bu şarkının klibini de Sinan Çetin çektiydi. Böylesine gereksiz bilgi. Ama sözler Fikret Kızılok. “Lodosum Tuttu, Poyrazım Soğuk” sözü tam onluk.</p>
<p style="text-align: justify">MFÖ-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=of3x7qb6BSo" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Diday Diday</em></a>. Eurovision&#8217;da çaldıydılar. Performans öncesi gösterilen tanıtım klibinde Mazhar Alanson yarım kilo çilek, yarım kilo turşu yediydi. Bu kadar detay aklımda neden kaldı bilmiyorum.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>25. Farklı Dilde Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Civan Haco-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=VyfUbi9N-4o" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Pir Xves E</em></a>.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Mulatu Astatke-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=gsT7dY65-Vo" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Yegella Tezata</em></a>. Etiyopyalı cazcı abimiz, Jarmusch&#8217;un <em>Broken Flowers</em> filminde tanıştıydım. Çok acayip işleri var.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>26. Uykuya Dalmanı Sağlayan Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Bill Evans-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=Nv2GgV34qIg" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Peace Piece</em></a>. Çok klas parça öyle böyle değil. Uyutma garantili olmasa başka bir kafaya geçiş garantili.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Ashram-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=N8fa7wSgfdk" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Il Mostro</em></a>. Çok eski hikaye. Bunu bi&#8217; daha ferah bir zamanda konuşalım Can’cım.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Konuşalım kardeşim, hem de uzun uzun.  Sen bilirsin belki bu sosyal mesafelenme işi ne zaman bitecek? Neden kimse açıklama yapmıyor? “Biri anlatsın hemen çok canım sıkılıyor artık”. Saçma sapan bilimsel araştırmalarıyla bilinen İsviçreli bilim insanları ne yapıyor? Deterjan formülü mü üretiyorlar? Bu ne bilimsizliktir!? <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>Anca koyun kopyalasınlar. Yazıklar olsun! Bi&#8217; aşı maşı şey yapamadılar.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>27. Nasıl Hissettiğini Özetleyen Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=Fl0ahDKR0QU" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>My Shits Fucked Up</em></a>. Rahmetlinin canına değsin.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C</strong>: Metallica-<a href="https://www.youtube.com/watch?v=xeK1E1HaMdY" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Fight Fire With Fire</a>.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>28. Önceden Nefret Edip Şimdi Sevdiğin Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Bi&#8217; kere sevmediysem hep nefret ederim. Mirkelam mesela&#8230;<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>C: </strong>Ben de o albümün kasetini aldıydım. Çok pilimi yediydi, albümde <em>Tavla</em>’yı severdim sanırım.<strong> </strong>Radiohead ama sadece <em>High&amp;Dry,</em> başka parça dinlemem. Tom Yorke’un melakonlisini çekemeyiz şimdi zaten ortalık karışık. Britanya gibi müzik tarihine yön vermiş bir yerden böyle müziklerin çıkmasını kınıyorum.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>29. İndirdiğin/İndirmek İstediğin Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Gerçekten soracak bişey bulamadılar saçmalıyorlar sanırım.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong>  Biz müziği indirmeyiz. Lars Ulrich tutuklatabilir sonra. Bkz. Napster&#8230;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Hiç! Korsana hayır!  Emeğe saygı! Beğenmeyi ve yorum yapmayı da ihmal etmeyin ayrıca.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>30. Paylaşmak İstediğin Bir Şarkı</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>G: </strong>King Crimson<strong>&#8211;</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=OfR6_V91fG8" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Starless</em></a>. Başyapıt.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C</strong>: Whitesnake<strong>&#8211;</strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=WyF8RHM1OCg" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>Here I Go Again</em></a>.  Nefis solo, nefis sözler, nefis vokal. Covardele her daim baş tacımız.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>G:</strong> Bak onun da son botoks hali fena. Eski rock starlar çok bozdu kendini. Bir gün Ankara beyefendisi botoks özel bölümünde bunları konuşalım…</p>
<p style="text-align: justify"><strong>C:</strong> Evet, geçenlerde insanlara moral olsun diye akustik gitarla çaldı bu parçayı, bambaşka biri söylüyor gibiydi…  Ivan Draga gibi olmuş, bir şey olmuş yani… Yapalım bence de önemli bir dosya konusu bu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify">Sohbet içerisinde bahsedilen tüm şarkıları <a href="https://open.spotify.com/playlist/6wp0tcyHPCYhKTYZFCO0tK?si=7eETfyv2QSa0VgmokrOJ0w" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Ankara Beyefendisi Spotify playlistinden</a> dileyebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify">Editörün Notu: Giray Kemer Lavarla için yazmaya söz verdiği yazının yerine geçeceğiniz düşünmesin, yazı başlığının altındaki isme bakması yeter.</p>
<p>Yüzyüze görüşebildiğimiz günlerden bir Ankara Beyefendisi bölümü:</p>
<p><iframe title="Video: Ankara Beyefendisi | Can Öktemer &amp; Giray Kemer" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/w8bcL07qQu8?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="https://lavarla.com/ankara-beyefendisi-reunion-muzikli-meydan-okuma/">&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;Ankara Beyefendisi Reunion: Müzikli Meydan Okuma&lt;span class=&quot;reading-mode-buttons&quot;&gt;&lt;/span&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://lavarla.com">Lavarla - Kültür-Sanat ve Kent Yaşamı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://lavarla.com/ankara-beyefendisi-reunion-muzikli-meydan-okuma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
